Denklik

FST Kasım 30th, 2008

denklik.jpgABD’den gelen bir uzman Türkiye’de denklik sınavına girmiş, ancak denkliği verilmemiş, sebebini sorunca da olaylar gelişmiş:

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni dereceyle bitirdikten sonra 1989’da ABD’ye giden Uygur, Baltimore Johns Hopkins Üniversitesi’nde nükleer tıp ve dahili tıp alanında ihtisas yaptı. Uygur, Medical College Of Wisconsin’de süper ihtisasını tamamladı. Kanser teşhisi ve tedavisinde başarılı çalışmalara imza atan Uygur, Pentagon’da mühendis olan Süleyman Uygur’la evlendi.

Uygur, emekli olduktan sonra eşi ve iki çocuğuyla Türkiye’ye dönme kararı aldı. 2007’de ailesiyle Ankara’ya yerleşen Uygur, mesleğini sürdürmek için denklik sınavına girmek istedi. Ankara Üniversitesi’nin nükleer tıp alanında açılan denklik sınavını kazanan Uygur, iki kez girdiği dahili tıp alanındaki denklik sınavında ise başarılı olamadı. Uygur, sınavı kaybetme nedenini öğrenmek için önceki gün jüri başkanı ve üniversitenin İç Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Necati Örmeci’yi telefonla aradı. Prof. Örmeci’ye bir türlü ulaşamayan Uygur, muayenehaneye gitmeye karar verdi. Tarafların polise verdiği ifadelere göre, Prof. Örmeci’nin hastasıyla yaptığı görüşme tamamlandıktan sonra, Uygur içeriye girmek için kapıyı vurdu. Bu sırada, Prof. Örmeci’nin muayenehanesinde çalışan sekreter Nevin Dörtkardeş ve diğer görevli Şükrü Öcal, “Ne hakla içeri giriyorsunuz” diyerek doktor Uygur’u durdurmak istedi.

Bu müdahale sonrası Uygur ile çalışanların tartışması büyüdü. Sekreter Dörtkardeş, Uygur’un kolunu tutarak yüzüne yumrukla vururken, Öcal da Uygur’u başka bir odaya sokmaya çalıştı. İki kişinin müdahesiyle bunalan Uygur, sekreterin kolunu ısırarak kurtulmaya çalıştı. Uygur kavga sonrasında olay yerine polis çağırdı. Kaşı yarılan, dudağı patlayan, göz altında kanama oluşan Uygur, şikayetçi olduğunu belirterek Adli Tıp’tan rapor aldı. Prof. Örmeci’nin iki çalışanı da Uygur’un kendilerine saldırdığını belirterek rapor alıp şikayetçi oldu. Uygur, olay sonrasında Hürriyet’e, şu iddialarda bulundu: “Yıllarca hizmet verdiğim alanda başarısız olmam aklımda soru işaretleri bıraktı. Oraya sadece neden denlik alamadığımı öğrenmek için gittim. Ben dayak yerken Örmeci gülüyor ve ’Sen doktor bile olamazsın. Sen b… birisin’ diyerek olaya müdahale etmedi. O anda Türkiye’ye dönüp bilgilerimi paylaşmak istediğime pişman oldum. Yeniden ABD’ye döneceğim. En azından orada insana saygı gösteriliyor.”

Bu suçlamaya karşı Prof. Örmeci ise, hastaların da şahit olduğu olayda ’meskene tecavüz’ suçu işlendiğini savundu. Uygur’un bilimsel açıdan yetersiz olduğunu iddia eden Prof. Örmeci de şu iddialarda bulundu: “Sınavların ardından beni defalarca telefonla taciz etti, hakaretlerde bulundu. İçeride hasta olduğu halde odama girmek isteyince arbede oldu. İki arkadaşımızın kolunu ısırıp onlara saldırdı. Arkadaşlarım kendilerini korumaya çalıştılar. Biz de kendisinden şikayetçiyiz. Adalete güveniyoruz.”

Olayın içyüzünü bilmek şu an için mümkün değil ama azıcık mantık yürüterek işin içinde Örmeci’nin bir meslektaşın yoluna taş koyma düşüncesine sahip olduğu sonucuna ulaşabiliriz. Hele hele son paragraftaki “adalete güveniyoruz” ifadesi hem suçlu hem güçlü pişkinliğinin, devlet memuru, hem de profesör bir doktorum bana dokunamazsınız arsızlığının aşikar bir dışavurumundan başka birşeye benzemiyor. Açıkçası, hanım doktorun ABD’deki geçmişi pek yabana atılacak gibi görünmüyor, bölgeyi, okulu bilen gerçeği söyleyebilir, boru değil, 15-20 senelik bir uzmanlık var işin ucunda. Tabii kocasının pentagonda çalışmasının konuyla ilgisi herhalde Hürriyetin bileceği birşey.

Bu vasıfta biri gelip Örmeci gibi muayenehane, döner sermaye, maaş üçgeninde ayda on milyarlar kazanan birinin popülaritesine zarar verebilir, dolayısıyla doktorumuz haklı olarak dağdan gelip bağdakini kovmaya kalkan ABD beslemesi hanım doktora haddini bildirivermiş. Bence Uygur paçayı iyi kurtarmış, bir iki morlukla atlatmış, bu adam ve yamakları rant ve mevki için daha ilerisini de göze alabilirlerdi. Kamuda çalışan bir doktorun para için yapabileceklerinin sınırı yoktur. Emrindeki hastabakıcı ve hemşirelerin de Hasan Sabbah’ın fedailerine taş çıkaracağından eminim.

Ayşe Uygur hanıma memlekete hoşgeldin der, yeni görevinde başarılar dilerim.

Bu ne perhiz

FST Kasım 30th, 2008

sav.jpgÖnder Sav geçenlerde bir yerde hacca gidecek vatandaşa şaka yollu “paranı Araplara kaptırma” türü birşeyler demişti, meğer adama bu sebeple dava açılmış. Atatürk hakkında adam dendi diye dava açılmasına nasıl karşı çıkılıyorsa, Önder Sav’ın da müdafaa edilmesi gerekir. Haberde şöyle deniyor:

CHP Genel Sekreteri Önder Sav, 17 Mayıs 2008′de Elmadağ Belediye Başkanı CHP’li Ömer Ağa Kurt’un odasında, sohbet sırasında hacca gitme isteğini söyleyen partili Mustafa Ünal’a verdiği esprili karşılık nedeniyle hakkında fezleke hazırlandı. Bu durum özellikle dinci basında tartışma yaratırken, Elmadağ Cumhuriyet Savcılığı, Hz. Muhammed ile ilgili sözleri nedeniyle CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın dokunulmazlığının kaldırılmasını istedi.

Elmadağ Cumhuriyet Savcılığı, İstanbul’dan başta Üzeyir Bekiroğlu’nun avukatı aracılığı olmak üzere Eskişehir’den 1, Ankara’dan 5, Balıkesir’den 1, Batman’dan 1 kişi olmak üzere vatandaşların suç duyurusu üzerine, Önder Sav’ın dokunulmazlığının kaldırılması talebini içeren fezlekeyi Meclis’e iletilmek üzere Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği öğrenildi. Hazırlanan fezlekede, ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama’ ile suçlanan Önder Sav’ın halkın dini değerlerini aşağıladığı, bu sözlerinin kamu barışını bozmaya yönelik olduğu iddia edildi.

Sav’ın Elmadağ ziyaretinde, partisine mensup Mustafa Ünal ile hac ve Peygamber hakkında söylediği sözler tartışma konusu olmuştu. Ünal’ın hacca gitme isteğine “Boş ver Araplara para kaptırma. Bakarsın Muhammed ayağından tutup bırakmaz. Bir de senin oradaki cenazenle uğraşmayalım” diyerek esprili karşılık vermişti. Bu sözler ise dinci basında eleştiri konusu olmuştu.

Bana göre bu sözler bırakın hakaret olmayı, Önder Sav’ın gayet başarılı bir mizah adamı potansiyeline sahip olduğunu gösterir. Hakikaten güzel espri yapmış adam. Önder Sav’a sırf bu sebeple dava açmak Atatürk davalarına misilleme yapma yahut daha doğru bir ifade ile o davaları meşrulaştırma gayretinin sonucudur. Yani, her iki dinin önderine de dokunulmazlık zırhı giydirilmiş, bakın sadece Atatürk değil Hz. Muhammed’e hakareti de cezalandırıyoruz, hadi gene iyisiniz” mesajı verilmiş oluyor. İki Mustafa filan deniyordu bir ara.

Eğer bu şakalar hapis cezası gerektiriyorsa, ben her iki din açısından müebbet ceza yemeyi hak etmiş olabilirim, daha geçen cuma namazı çıkışı biri Allah kabul etsin dedi ben de sana mı soracak kabul edip etmediğini, isterse etmesin, ben ibadetimi yaptım, tabii kabul edecek dedim. Birileri de cennetten bahsederken “yahu cennet dediğiniz yer bizim köydeki bir piknik alanını andırıyor, ağaçlık ve ırmak akan yer işte, hatta ortalama bir Norveçli yahut Eskimo için sıcacık cehennem daha cazip olabilir” dediğimde muhataplarım epey şaşırdılar, muhtemelen benim dinden çıktığıma hükmettiler. Atatürk konusunda da şaka yollu ileri geri sözler söylediğimde etraftan dürten, ayağıma masa altından vuran olur. Hasılı bu sözlerin mahzuru varsa da, her lafın her yerde söylenmemesi gerçeğinden kaynaklanan pratik sebepleri olabilir. Yoksa bu sözler için mahkemenin meşgul edilmesi boş iştir. İşin şakası yok, Atatürk’e “bu adam” diyen profesöre çatır çatır 15 ay hapis cezası verildi,  Atatürk büstünü boyayan adama 22 yıl yazıldı, daha ne olsun. Diğer taraf da kritik, Önder Sav için kapsamlı bir saldırı kampanyası başlatılsa adamı linç etmek isteyenler çıkabilir. Yahut mahkeme iki ucu otlu deynek diyerek Sav’a uyduruk bir ceza vererek “bakın dine de saygılıyız” mesajı vermeye kalkabilir. Üstelik böyle bir durumda itiraz eden de çıkmaz, yahut korkudan ses çıkaramaz. Dinle ilgili bu kör taassuptan kurtulmadıkça aynı Atatürk ve Kemalizmin karikatürleşmesi gibi İslam dini de şimdi olduğu gibi tuhaf, ucube hurafelerden ibaret bir saçmalık gibi algılanır.

Önder Sav’a geçmiş olsun, yalnız bu konularda daha dikkatli olmasını öneririm, zira Deniz Baykal son zamanlardaki “açılımlarıyla” ortalama bir Vakit okuruna göre Sav’a daha sert tepki gösterebilir. İşin şakaya gelir tarafı yok.

Veliler Şaşırmasın

FST Kasım 29th, 2008

Öğretmenler günü geldi geçti, ben de yoğun olduğumdan bu sene konuyla ilgili bir mesaj veremedim, bir iki arkadaş “boş geçmesen iyi olur” dediğinden şöyle bir bakındım, genelde öğretmenim canım benim, maaşlar düşük türü bir edebiyat bu sene de yaygın iken aşağıdaki haber dikkatimi çekti. Buna göre bir öğretmen 10 sene diplomasız çalışmış ama günün birinde yakayı ele vermiş:

Sahte diplomayla 10 yıl öğretmenlik yaptı

SİVAS’ta adına düzenlenen sahte mezuniyet belgesi ile 10 yıldır beden eğitim öğretmenliği yaptığı belirlenen 32 yaşındaki Gülağa Özkul, tutuklanarak cezaevine gönderildi.

[…] Daha önce Kangal Atatürk İlköğretim Okulu’nda çalıştığı öğrenilen Gülağa Özkul’un kent merkezinde bulunan Ülkü İlköğretim Okulu’da öğretmenlik yaptığını belirlendi. Ülkü İlköğretim Okulu’na giden polis ekipleri, ek ders vermek için il merkezinde bulunan Vali Muammerbey İlköğretim Okulu’na geçici görevle giden Gülağa Özkul’u gözaltına aldı.

[…] Yaşanan olay sonrasında Özkul’un görev yaptığı Ülkü İlköğretim Okulu’nda büyük bir şok yaşandı. Okul yöneticileri her hangi bir açıklamada bulunmazken, öğretmene ait internet sitesinde bulunan fotoğraf ve bilgiler de apar topar kaldırıldı. Öğrenci ve veliler de olaya inanamadıklarını belirterek yıllarca eğitimsiz bir kişinin ders vermiş olmasını ve belirlenemeyişini şaşkınlıkla karşıladıklarını söyledi.

beden2.jpg
Bu olayda bana göre şaşırtıcı olan tek şey velilerin şaşkınlığa düşmesidir. Öğretmenliği kutsal, Türkiye şartlarında yapılması çok zor bir meslek zannedenler, bu iş için hakikaten ciddi bir eğitim alınması gerektiğini düşünebilirler. Halbuki aslında öğretmen olmak için 4 yıl okunan bir okulun çok rahat kopye çekerek, yerine göre 3-5 sayfa notla, yahut bir parça çalışarak bitirilmesinin mümkün olduğu bilinse bu işe şaşırmaya da gerek kalmayacaktır. Süreç kısaca bir öğrenciye mezun olunduğunda öğretmen olma hakkı veren eğitim fakültesine girme, 4 yıl sonra mezun olma, bazı memurluk sınavlarına çalışma, belli bir puan alıp atama beklemer, şansı yaver giderse tombaladan çıkma yahut özel durumlarda torpil ayarlanmışsa bir okulda öğretmen olma, bir sene staj döneminden sonra çocuklar ve gençlere öğretmenlik yapmaya başlama şeklinde devam eder. Devlet okullarında artık emekli olana kadar o öğretmen müdürle iyi geçindikçe sorgu suale maruz kalmaz.

Beden eğitimi gibi bir ders ise çok zaman bir gülünçlükten ibarettir. Çok seçme, sıradışı birkaç yer hariç taşrada beden eğitimi dersi çocukların zaten tenefüste yaptıkları top koşturma işinin kendini asker zanneden bir öğretmen komutasında yürütülmesi gerçeğidir. Erkek çocuklar bu dersi sever, top koşturmak eğlencelidir, kızlar ise boş zaman olarak değerlendirir. Ben de gençliğimde bu dersi severdim ama eşofman giyme, ayakkabı taşıma gibi hammaliyeler sebebiyle bir taraftan da canım sıkılırdı. Beden eğitimi öğretmenleriyle ilgili de aklımda askeri komut öğreten, 19 Mayıs döneminde Nazilerden, Sovyetlerden kalma hareketleri kemali ciddiyetle yaptırmaya kalkıp gülünç olan, ne hikmetse istiklal marşı söyleten tipler kalmış. Bu iş için 4 yıl okul okumaya filan gerek yok, çağırın il veya ilçedeki garnizondan bir çavuş, tüm okula spor hareketleri yaptırsın, boşa ne para vereceksin öğretmene.

Dolayısıyla ortalama aklı başında bir vatandaşa birkaç aylık eğitim verseniz en kral beden eğitimi öğretmeni olur, velilerin “aaa, hayret bak adam okumadan öğretmen olmuş” demesi şaşırtıcıdır. Bana sorarsanız diğer birçok öğretmenlik türü, akademisyenler de böyledir. Çok profesör tanırım, adamların bilgi düzeyi negatiftir, yani bildiklerini zannettikleri de yanlıştır. Ortalama bir ekonomi, işletme kitabını düzgün okuyan öğrenci işletme, iktisat hocalarından fazla bilgi sahibi olabilir. Yahut liselerdeki tarih hocalarının yerine vasat bir ansiklopedi karıştırmış adam koysanız, yahut daha iyisi öğrencilere televizyonu açıp İlber Ortaylı veya başka birini -mesela beni- izletseniz daha iyi olur. Geçenlerde bir öğretmen padişahlığı öveyim derken saçmalamış, en azından İlber bey Osmanlıyı överken daha doğru bilgiler verir.

İki laf da diploma fetişizmine edeyim, bana kalırsa öğretmenlik, doktorluk vs. için devlet veya muadili okullardan diploma şartı getirmek ancak meslek mensuplarına rant sağlamakla ilgili birşey olabilir, adam 10 senedir hakkıyla beden eğitimi öğretmenliği yapıyorsa neden diploma soruluyor, demek ki bu iş haydi haydi olabilirmiş. Arada işitiriz, 10 sene beyin cerrahlığı yaptı, diploması sahte çıktı filan diye, varsın adam yapsın, diplomalı bir sürü beceriksiz, cahil doktor var. Hatta okumayana okuyandan fazla güvenenler çıkabilir. Diş hekimleri de öyle. Hasılı kaldırın kamuda işe girişte, bir mesleğe üyelikte diploma şartını, vatandaş kafasına göre takılsın. Muhasebeciler odası, mühendisler odası, tabipler odası türü yerler sırf rant amaçlı şer odaklarıdır.

Uzatmazsak, hak eden beden eğitimi, fizik, ingilizce, edebiyat vs. öğretmenlerimizin günü kutlu olsun, bu sene fazla sert yazmayacağım, ne de olsa yaşlanıyorum, yazı kesmemişse geçmiş yılların Kasım arşivlerini bir dolaşıverin. Yahut Stres abiye bakın, belki vukuat yakalamıştır.

301 Savunması

FST Kasım 22nd, 2008

turkei5_1_.jpgAdalet Bakanı Şahin 301.madde için dava açma izni verdiği bir olayı şöyle savunmuş:

Şahin, yazar Temel Demirer’in 301′den yargılanması için verdiği onay konusunda ise SABAH’a “Bu kişinin söylediklerine kimse dikkat etmiyor. Dava açılınca ‘Vah’ diyor. Adam ‘Türkiye katil devlettir. Önce Ermenileri katletti şimdi Kürtleri katledecek’ diyor. Kimse kusura bakmasın. Ben, devletime ‘katil’ dedirtmem. Bu ifadeler düşünce özgürlüğü değildir. Tam da 301. maddede düzenlenen devletin şahsiyetini aşağılama suçudur” görüşünü savundu.

Bakan alenen saçmalamış, bu ifadeler bal gibi özgürlük kapsamındadır, kaldı ki düşünce özgürlüğü diye bir şey olmaz, insanlar hindi değildir, düşündüğünü söyleme özgürlüğü olur, bu adam da bir şey düşünüp söylemiş, sana düşen aksi tezin varsa onu söylemektir. Senin görevin devletine katil dedirtmemek değil adaleti tesis etmek. Kusura bakılmasın demiş, kusura da bakarım, o adamın dediği lafın altına bakmak lazım, Ermeni meselesi, Tunceli meselesi, Muğlalı olayı, Çorum, Maraş, 6-7 Eylül birsürü pislik var, eğer adamın dediğinden gocunuluyorsa tezlerini okur çürütürsünüz, konuşan adamı devlet gücüyle atıp susturmaya kalkmanın manası yok. Kaldı ki işkenceyle adam öldüren de devlet değil mi, yahut zabıta telsiziyle. Ha, unutmadan, Orhan Pamuk niye serbest o zaman, o da Türk devleti katildir demiş, üstelik sayı da vermişti. Konuyla ilgili yeri gelmişken, yine geçenlerde AİHM bizim yetkililere 301 ile ilgili olarak “Türklük nedir” sorusu da yöneltmiş:

Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesini incelemeye alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Ankara’dan maddeyle ilgili detaylı bilgi istedi. AİHM’nin Türk hükümetine yönelttiği sorular arasında “Türklük nedir?” de var.

Al sana soru, hakikaten de adamlar iyi yakalamış. Benim anladığım Türklük içinde Türk kelimesi geçen herşey oluyor, misal Anadolu insanı tembeldir desen pek ses çıkmaz ama Türkler tembeldir desen bağıran bir sürü adam görülebilir. Yine Türkler dünya tarihine iyi bir katkı yapmış değildir, yoğurt ve turşu dışında iki madde sayın desem muhtemelen Türklüğe hakaret etmiş sayılabilirim. Yahut “Kırgızlar da adam mı, bak Finliler ne kadar delikanlı” sözüne içinde Türk kelimesi geçmediği için pek kulak asılmaz. Gerçi Adalet Bakanı Türklüğe pek kulak asmıyor onun derdi devlet. Adam takmış ben devlete laf ettirmem diyor. Misal “İslam dini adına bir sürü adam öldürüldü” desen vay, ben dinime laf ettirmem denmez, en azından yasalar gereği hapse atılmazsın ama Türk devleti adına adam öldürüldü dersen AKP’li bakan başta büyük bir güruh ayağa kalkar. Geçenlerde AKP derin milliyetçidir ve üstelik bu Çiller gibi göstermelik de değildir türü bir laf edilmişti, doğrudur. Türk halkının çoğunda da içimizdeki ve dışımızdakilere ruh hastalığına varacak bir düşmanlık mevcuttur, bu duyguya arada oynanıyor, seçim zamanı da diyebilirsiniz, derin dengeler de, ama AKP de budur nihayetinde.

Bundan sonra resmi ideolojinin izin verdikleri dışında birşey söylemek isteyenler (buna Türkiye’de özgürlük deniyor) başbakanın taktiğini izleyebilirler. Başbakan youtube yasak dendiğinde “ben yolunu bulup giriyorum” demiş ya, bundan sonra konuşacak kişiler de söyleyeceklerini bir yolunu bulup söylesinler. Mesela youtube için vtunnel filan kullanılıyor, aykırı laflar için  CHP’li biri kullanılırsa hapse girme ihtimali düşer. Bak Baykal göstere göstere çarşaflılara rozet takıyor, bir Allahın kulu savcı çıkıp da CHP için kapatma davası açmış değil. Halbuki Baykal’a düşen özgürlükten mahrum edilmiş bu çarşaflıları esaretten kurtarmak olmalı değil miydi? Adam bir de esarete rozet takıyor. CHP’li olmak kabahatleri örtüyor, AKP tarafından yapıldığında kınanan şeyler CHP elinde meşru görülüyor. Belki bundan Türkiye’de özgürlüklerin gelişmesi noktasında yararlanılabilir, misal 301, başörtüsü meseleleri CHP’ye çözdürülebilir.

Neyse, laf lafı açtı, uzamasın, bakalım başbakan kanun çıkarıp temelli çözmek yerine youtube duvarını nasıl deliyormuş, arştıralım.

Operasyon

FST Kasım 9th, 2008

mustafa.jpgMustafa filmi üzerinden bir tartışma sürüyor, Atatürkçü Düşünce Derneği ve anaokulundan beri resmi ideolojiyle beyni doldurulmuş büyük bir kesim vatandaş Atatürk’le ilgili sıradan, Falih Rıfkı ve Atatürk’ün başka yakınlarının hatıralarında yazan bazı şeyleri işitince afallamış gibi görünüyor. Aslında tepkiyi makul görmek lazım, bu insanların aslında Atatürk ile bir dertleri yok, onlar Atatürk adı çevresinde kurulan hayali bir dünyanın tepelerine çökeceğinden, bu çöküşün ardından yeni kurulacak dengede önceki imtiyazlı, yahut imtiyazlı olduğunu zannettikleri konumu yeniden elde edip edemeyeceklerinin derdindeler. Nitekim bu endişenin Türkiye’deki önemli temsilcilerinden ADD Mustafa filmiyle ilgili savcılığa başvurma kararı almış:

Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)Malatya Şube Başkanı Ali Ekber Tunçdemir, “Mustafa Kemal’i ve onun yolunda yürütülen Ulusal Kurtuluş mücadelesini bitirmeye yönelik bir psikolojik operasyon” diye tanımladığı “Mustafa” filmi için Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunulacağını açıkladı. Tunçdemir, konuya ilişkin şu açıklamayı yaptı:

“Aylardır kamuoyunda ardına büyük bir basın ve hatta Kemalizm’in kalesi olan kurumların da desteği alınarak tanıtımı yapılan “Mustafa “ filmi gerçekle ilgisi olmayan mesajların ustalıkla yerleştirildiği belgeselin , Cumhuriyetimizin 85. yıldönümünde ve Atatürk’ü, aramızdan ayrılışının 70. yılında gösterilmesi de farklı bir anlam taşımaktadır. Mustafa” Filmi; Mustafa Kemal’i Ve Onun Yolunda Yürütülen “Ulusal Kurtuluş Mücadelesi”ni Bitirmeye Yönelik Bir Psikolojik Operasyondur

On beş yıl gibi çok uzun bir zamana yayılan Can Dündar’ın hazırladığı “Mustafa” adlı film, bilinç altında farklı bir Atatürk portresi oluşturmaya çalışmaktadır. Bu şekilde yapılan Atatürk’le ilgili filmleri hazırlayıp yayımlamak, gerçekten büyük sorumsuzluk sayılmalıdır. Tarihe karşı, Türk ulusuna karşı ve tüm insanlığın övünç kaynağı olan büyük bir öndere ve lidere karşı yapılan bir sorumsuzluktur… Bu Filmin Soros Ve( Veya) AB Bağlantılı Vakıflarca Yaptırıldığı Şüphesizdir.

Emperyalizm işbirlikçileri, ulus devlet karşıtları, sahte dinciler ve numaracı cumhuriyetçiler yıllardır elbirliğiyle Atatürk’ü aşağılamaya, devrimlerini yıkmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin önüne sunulan AB yolunun Baş aktörleri “Kemalizm”den kurtulun öyle gelin” demekte, Devletin, bazı kurumları da bu dayatmalara karşı AB sevdalarından vaz geçmemektedirler.

İŞTE; “ Mustafa” filmi bu koşullar altındaki bir Türkiye’de çekilmiş ve İşbirlikçi medya ve Sermaye çevrelerinin de büyük bir destek ve tezahüratı altında tanıtılmıştır. aklımızın ermediği de bu durumdur.

Bu film ülkemizdeki anti-emperyalist mücadeleyi baltalamak için: O mücadelenin ilham aldığı güç olan Mustafa Kemal’i özel yaşantısına inerek; içki ve kadın düşkünü, Sevdiği kadına kazık atan, tam anlamı ile batı yanlısı, Kürtlere özerklik isteyen, yalnız ve çevresindekilerin terk ettiği, dinsiz, halkı aşağılayan ve iktidarı için en yakınındakileri bile ipe gönderen kişi olarak tanıtıp, Ulusal kurtuluş mücadelesi yolunda ittifak yapacak kesimler arasına da nifak sokarak bu birleşmeye engel olmak amacını taşıyor….

Can Dündar bu filmi yapmadan önce “Nutuk” gibi, “Tek Adam” gibi kitapları okusaydı, belki tarihi değiştirerek bazılarına şirin gözükmekten kaçınırdı. Ama belki de bu film özellikle yaptırılarak Atatürk’ü sevenlerin bilinçlerini değiştirmek, Misak-ı Milli sınırlarından vazgeçmek görevi üstlenilmiş olabilir.

Can Dündar’ca yapılan “Mustafa” filmi Türkiye sinemalarında gösterimdedir. Ancak, bu filmin gösterimi Türk yasalarına göre suçtur. Yeryüzünde yaşayan biricik devrim olan Türk Devriminin yaratıcısı, ayrıca Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ü içki ile sigara tutkunu olarak gösterilmektedir. Bu doğru olsa bile, Atatürk ulusal bir “idol” dür. Çocuklarımız, gelecek kuşak onu görkemli örnek kişilik olarak almaktadır. Bu nedenle, birçok fotoğraftan, heykelden Atatürk’ün elindeki sigara daha yasa çıkmadan önce kaldırılmıştı.

Oysa bu filmde, “Mustafa”ya pofur, pofur sigara içirtilerek sigara yasası çiğnenmiştir, en büyük sigara reklamı yapılmıştır. Çıkarılan yasaya göre; sigara reklamı yapmak yasaktır. Ayrıca, filmlerde, dizilerde, görsel basında birini sigara içerken göstermek te yasaktır. Bu filmde keyifle Atatürk’ü sigara içerken göstermekle, gençlerimiz sigaraya, nargileye, ayrıca içki içmeye özendirilmektedir. Bu konuda denetimleri RETÜK yapmaktadır. Bu sözde filme 450 bin TL destek olan Sabacı, Turgutlu’daki Amerikan Sigara Fabrikası Phlip Morris’in işleticisi ile yetkilisidir Ancak son on gündür gösterimde olan, ayrıca galasına birçok bürokrat ile devlet büyüğünün, üstüne üstlük sigara karşıtı olan Başbakanın, Bakanların, Milletvekillerin katıldığı bu filmde, TBMM’sinin kendi çıkardığı yasanın çiğnenmekte olduğu nasıl göz ardı edilmiştir?

“Mustafa” filmiyle ilgili yapımcıya eleştiri yöneltmenin artık yararı yoktur. Çünkü Can Dündar’ın söz konusu davranışları bilerek sürdürdüğü çok açıktır. Filmin ivedilikle gösterimden kaldırılması, suç işleyenler hakkında gerekli yasal işlemlerin yapılması kaçınılmazdır. Filmin yapımcısı Can Dündar hakkında suç duyurusu Cumhuriyet savcılığına yapılacaktır.

Yasal işlem tamamlayıncaya dek, yetişkin Türk halkının çocuklarına bu filmi gösterme izni verilmemesini öneririz.”

Bunlar tipik olarak Milli eğitim süzgecinden geçmiş ortalama vatandaşın kabulleneceği sözlerdir. Ancak işin aslı toplumun kafasını kuma gömmüş bir devekuşu gibi davranmasından ibaret. Atatürk’ü dosdoğru yerine koyalım demek bu ülkede çözüm değildir, çünkü Atatürk bir devlet kurucusu olarak kabul edilip dokunulmaz ilahi zırhından çıkarılırsa koca bir rejim de yerle bir olacaktır. Bu iş sadece bayrak, büst, rozet, Atatürk köşesi satıp, dernek kurup istismar bağışı toplayıp köşeyi dönenleri değil asıl önemlisi  devasa bir eğitim sistemi, ordu, yargı sistemini kökten etkileyecektir. Atatürk’ün Mustafa haline gelmesi rejim değişikliği demektir ve eski rejimden beslenenlerin, eski rejimi kutsal mutlak doğru olarak öğrenegelmiş olanların buna can havliyle karşı çıkmasını anlayışla karşılamak gerekir.

Dernek yetkilisinin sözlerine bakın, aslında adam Mustafa filmindekiler yalandır demiyor, sadece her doğruyu her yerde söylemeyin, insanların eski Atatürk’e ihtiyacı var, aksi takdirde yalan da olsa rejimi çökertirsek altından kimin sağ çıkacağını bilemeyiz demeye getiriyor. Mahkemeye vermesi de ancak totaliter ülkelerdeki “cezayın bir yılı hakaretten, ömür boyu kısmı da açıklamaman gereken bir doğruyu ifşa etmekten” örneğiyle açıklanabilir. Çocuklar -aslında sıradan gerçekleri yansıtan- bu filmi görürse rejimin maaşlı neferleri olan öğretmenlerin sözlerine nasıl inanacak, nasıl imanlı birer kukla nefer haline gelecekler, endişe bundan ibarettir.

Yalanla yaşamaya devam etmek isteyenler eski günlerde olsa bunu daha kolay başarabilirlerdi ama bugün üstümüze olmayan gömlekte ısrar etmek pek kolay değil. Ben işin nereye varacağını bilemem, AKP muhtemelen şu sıra derindekilerle bir de Atatürk çatışmasına girmek istemeyecek, şiş ve kebabı kurtarmaya bakacaktır. Ama bir de Osmanlı Cumhuryeti filmi var ki, işte orada cumhuriyet olmasa, Osmanlı devam edip gelse gibi çok daha korkunç bir soru soruluyor, tartışmalar çok daha vahim yerlere varabilir.

Ben Mustafa filmini izleme gibi bir heves içinde değilim, Can Dündar’ın ağlamaklı belgesellerinden hoşlanmam, Mustafa’da olup biteni de zaten biliyorum, Atatürk benim gözümde olması gereken yerde ama işin nereye varacağını da acı bir tebessümle izliyorum. Eğer bir rejim sadece bir filmde ve basit günlük hayat gerçekleri anlatıldı diye yerle bir olacaksa bunun üzerinde düşünmesi gerekenler o rejimin yüceliğine, sağlamlığına iman edenler olsa gerek. Bu durum dinini bir yellenmeyle yıkılacak direğe bağlayanların durumuna da benzer ama şimdilik konumuz o değil. Çocuklara, gençlere bu filmi gösterin, bakalım okullarda işler nasıl karışacak, öğrenciler arasında, öğretmenlerle öğrenciler arasında nasıl çatışmalar yaşanacak, medyadan onu da izleriz birlikte.

Aslında istismarcı Kemalizme karşı bu tür hamleler eskiden de yapılmıştı ama her defasında rejim kendini koruyabilmişti,  oprasyon bir defa daha deneniyor, bakalım bu defa başarıya ulaşacak mı, onu zaman gösterecek.

Çağdaşlığın Markası

FST Kasım 9th, 2008

portakal1.jpgŞu ara bazı isimlerin tescili ile ilgili problemler yaşanıyor sanki, dün bir haberde Batman belediye başkanının Batman isminin izinsiz kullanımına karşı dava açmaya hazırlandığını işittim, bugün gördüğüm bir haberde ise, Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan yurtdışında bazı kişilerin Atatürk ismini ürün markası olarak kullanması karşısında tedbir aldıklarını söylemiş. İsim konusu mühim, baktım, haberde şöyle deniyor:

[…] Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan, İngiltere ve Almanya’da “Atatürk” adının ticari ürün markası olarak tescil ettirilmesi konusunda hareket geçtiklerini, tespit edilen beş üründen alkollü içecekleri de kapsayan birinin iptal edildiğini, kalan 4’ü için de dava açacaklarını bildirdi. […] Çağlayan’ın verdiği bilgiye göre bunlardan, Almanya’da yerleşik Gebr. Wohberg OHG adlı kuruluş tarafından 14 Temmuz 1967 tarihinde tescil ettirilen ve genel olarak bira hariç alkollü içecekleri kapsayan marka, Alman Patent ve Marka Ofisi elektronik veri tabanına göre 1 Kasım 2006’da yürürlükten kalktı ve hükmünü yitirdi.

[…] Ayrıca yine Almanya’da yerleşik Kasım Timur adlı kişi tarafından 25 Ağustos 2005 tarihinde tescil ettirilen marka, genel olarak giyim eşyaları, bilimsel amaçlı alet ve cihazlar, tv, bilgisayar, radar, kuyumculuk ürünleri, takılar, saatler, deri gibi malzemeden mamul ürünler, çantalar, şemsiyeler, bastonlar, temizlik maddeleri ve kozmetikleri kapsıyor. Söz konusu tescil Atatürk’ün imzasını içeriyor.İngiltere’de yerleşik Muhammed Gaiher Yaqub adlı kişi de 12 Eylül 2006’da genel olarak temizlik maddeleri ve kozmetikler, tıbbi ürünler, giyim eşyaları, gıda ürünleri, hazır yiyecekleri kapsayacak biçimde Atatürk adını tescil ettirdi.

[…]1934 yılında çıkarılan bir yasa ile Türkiye sınırları içinde Atatürk adının alınması ve herhangi bir şekilde ticari marka ve rant aracı olarak kullanılmasının engellendiğini, Türkiye’nin uluslararası geçerliliği olan bir kısıtlama uygulamasına girme olanağının ise bulunmadığını belirten Çağlayan, şöyle dedi:

“Ancak hem halkımızın, hem de bizim, ülkemizin kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk ile ilgili hassasiyetimiz sorgulanamayacak kadar büyüktür. Çünkü Atatürk, Cumhuriyetin, bağımsızlığın ve çağdaşlığın markasıdır. Çünkü Atatürk, Türkiye’nin markasıdır. Atatürk adının, hiçbir şekilde ticari çıkar amaçlı kullanılmasına izin vermeyiz. İster yurt içinde ister yurt dışında olsun Atatürk isminden çıkar elde etmek isteyenlere karşı uluslararası yasaların ve hukukun bize verdiği tüm imkanlar kullanılacaktır.”

Haber güzel de aradaki laflara ne diyelim. Bakanın kuru sıkı laflarından ben şunu anladım: Atatürk çağdaşlığın markasıdır, dolayısıyla temizlik ürünlerinde kullanılamaz. Öyle mi? Gelelim Atatürk hem halkımızın, hem bizim kurtarıcımız nasıl oluyor, biz kim, halk kim? Hassasiyetiniz sorgulanamayacak kadar büyük ne demek, misal “Zafer bey Atatürk konusunda hassasiyetiniz ne kadardır” sorusunun cevabı “Sorgulanamayacak kadar büyüktür” denince ne oluyor, ipleyen var mı bu lafları? Atatürk cumhuriyetin, çağdaşlığın markası ise neden bir an önce bu marka tescil ettirilmiyor? Gidin dünyanın patent, marka tescil bürolarına “Biz çağdaşlık ve cumhuriyet kurumları için Atatürk adını tescilletmek istiyoruz” deyin bakalım, muhatabınız bir kelime anlarsa ben de adam değilim. Atatürk Türkiye’nin markası ise ve Coca Cola da ABD’nin markası olduğuna göre Atatürk bir ürün gibi birşey midir? Dikkat et Zafer bey, bu ülkede Atatürk’e adam dedi diye hapis cezası alan siyaset bilimi profesörü var, senin dedikleriyin ucunun nereye gideceği belli değil.

Diğer taraftan, bu kadar anlamsız lafı Süleyman Demirel dahi bir araya getiremezdi, tabii Demirel ile kıyaslamak ona hakaret olur ama laf ebeliği açısından aklıma daha iyi bir örnek gelmedi, Zafer Çağlayanı hassaten tebrik ederim. Ulusal gülünçlüğümüzü global arenaya daha iyi yansıtabilmek için dediklerimi yapın, koşun marka tescil ettirin. Ha, uluslararası camiaya diş nasıl geçirilecek onu bilemem, dava açıp boşa avukatlara para yedirilecek demektir, elin yabancısı seni dinleyecek değil ya, en fazla size ne istediğim ismi koyarım diyecektir.

Bu arada bugün semt pazarına gittiğimde pazarcının teki Vaşington Portakal diye bağırıyordu. Yazın da Napolyon Kiraz yemiştim. ABD ve Fransız Sanayi Bakanları, uyumayın dava açın, Türk bakandan ibret alın, hiç mi liderlerinize, devlet adamlarınıza saygınız yok.

Fren

FST Kasım 9th, 2008

koseataturk.jpgMalum okullarda Atatürk köşesi diye bir yer vardır, kanun zoruyla dayatılan bu uygulama meğer geçenlerde özel okullar için esnetilmeye çalışılmış ama Allahtan Danıştay oybirliğiyle bu karşı devrim hareketine son vermiş. Hepimize mübarek olsun. Haberde şöyle deniyor:

Özel okullardaki büst kararına Danıştay freni

[…] Danıştay 8. Dairesi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu yıl 8 Mart’ta  yürürlüğe giren Özel Eğitim Kurumları Yönetmeliği’nde, özel eğitim kurumlarında ”Atatürk Köşesi” oluşturulması zorunluluğunu kaldıran düzenlemenin yürütmesini oybirliğiyle durdurdu.

Atatürkçü Düşünce Derneği, söz konusu düzenlemenin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay’da dava açmıştı.Davayla ilgili ilk incelemesini tamamlayan Danıştay 8. Dairesi, söz konusu düzenlemenin yürütmesini oybirliğiyle durdurdu.

Dairenin kararında, özel eğitim kurumlarında ”Atatürk Köşesi” olması zorunluluğunu öngören yönetmeliğin yürürlükten kaldırıldığı hatırlatılarak, şöyle denildi:

”Yerine, bu zorunluluğu devam ettirecek şekilde bir düzenlemeye yer verilmemek suretiyle hazırlanan dava konusu yönetmelikte; ilgili anayasa hükmüne, dayanağı olan yasalara ve Türk milli eğitiminin temel ilke ve kurallarına uyarlık görülmemiştir.

Her ne kadar davalı idarece okullarda ‘Atatürk Köşesi’ bulundurulmasına Özel Öğretim Kurumlarına Ait Standartlar Yönergesi’nde yer verildiği, ayrıca dava konusu yönetmeliğin 63. maddesinde de ‘Bu yönetmelikte yer almayan hususlarda resmi benzeri kurumların ilgili mevzuat hükümleri uygulanır’ düzenlemesine yer verilmek suretiyle bu uygulamanın devam ettirileceği öne sürülmüşse de daha önceki yönetmelikte yer alan ve yine yönetmelik normu olması gereken bir düzenlemenin, yönetmelik hükmü olmaktan çıkarılarak yönergeyle yapılmasına hukuken olanak bulunmadığı da açıktır.”

İşin açığı gerekçeden tek kelime dahi anlamadım, anladığım kadarıyla yeni yönetmelikte de şiş ve kebabın yanmaması için ter dökülmüş ama ADD ile aynı frekansta olduğu anlaşılan Danıştay ileride devlet okullarına da sıçrayabilecek bu gelişmeye habercinin deyimiyle frenle karşılık vermiş. Peki bu olay en çok kimi ilgilendirmektedir?

Öncelikle bu sektörden ekmek yiyen epey adam var. Tipik bir Atatürk köşesi, sert bakışlı bir büst, büstün civarında çerçeveli 3-4 tane marş, hitabe, özlü söz, resim vs. tabloları, mermer yahut ahşap bir altyapı, köşeye ulaşımı engellemek için metal ayaklıklar ve üzerindeki kurdela, yer yer anlamsız saksı ve çiçeklerden oluştuğuna ve tipik bir okulda bunların hiçbirini okul müdürü kendi cebinden finanse etmediğine göre, bu işten geçinen ciddi bir sektör olduğunu kabul etmek lazım. Hatta benim gördüğüm bazı üniversitelerde de böyle köşe, kenar yerler var. Dolayısıyla Türkiye Atatürk Üzerinden Rant Elde Edenler Birliği genel temsilcisi Atatürkçü Düşünce Derneğinin bu girişiminin ekonomik boyutunu öncelikle vurgulamak lazım.

Diğer taraftan ilkokula, anaokuluna giden çocukların her daim Atatürk’ün bakışlarını üzerlerinde hisetmeleri de önemlidir. Öyleya, sınıftaki resimler ve öğretmenin sürekli tekrarladığı ideolojik ezberlerden teneffüste mahrum kalacak öğrenci Atatürk Köşeleri vesilesiyle gıdasını eksiksiz almış olacaktır.

Danıştay frene basmış, orası güzel, yalnız yakında memleketin balataları bitecek ve fren tutmaz hale gelecek, Mustafa, Osmanlı Cumhuriyeti filan derken aşınan, bir Atatürk Köşesi gülünçlüğüne indirgenen zorlama rejim duvara toslayacak gibime geliyor. Yol yakınken ben uyarayım, misal sanayide işini ciddiye alan frenci ustaları var, yol yakınken sistemin kontrol ettirilmesi yerinde olur.

Bir de misal, özel sektör işletmelerine, internet sitelerine neden Atatürk köşesi konmuyor, buradan bunu da hatırlatmayı görev bilirim, bu eksiklik derhal giderilsin. Konunun yakın zamanda açmayı planladığım toptan Atatürk büstü ve köşe levazımatı satışı işi ile ilgisi yoktur.

Bravo Sevigen (demiştim ama geri aldım)

FST Kasım 7th, 2008

Bravo değil, zira adam yalan beyan üzerine feryat koparmış, Mehmet Ali Şahin’in açıklaması şurada.

İlginç İddia

FST Ekim 21st, 2008

Haydar Baş’ın hakkı olan Nobel ödülü onun fikirlerini çalan Krugman’a verilmiş. Şok iddia ile ilgili bir analiz Stres abi tarafından yapılmış. Ben de konuyu dikkate değer buluyorum. Haydar beye destek olmak lazım.

Odamızın Üyeleri

FST Ekim 18th, 2008

branda.jpgGeçmiş yıllarda burayı izleyenler bilir, 24 Kasım, 29 Ekim, 10 Kasım gibi törensel günlerde duvara asılan devasa Atatürk resimlerinin Atatürk’e benzeyip benzemediği, ne kadar benzediği gündemden düşmezdi. Ben de o zamanlar bizzat kendi çektiğim Atatürk’e benzemeyen bir Atatürk resmini ilan ederek sert tepki göstermiştim. Hasılı 2008 sezonu da açılmış, alakaya maydonoz bir yerdeki Atatürk resmi tartışma konusu olmuş, Stres abi de kızmış. Ben bu defa haberi aktarmadan geleneksel küçük testlerimden birini yapayım, malum bizdeki eğitim sistemi test tekniğine dayanıyor:

Aşağıdaki sorulardaki boşlukları linkteki metne göre uygun şekilde doldurunuz. (Linke bakmadan tümünü doğru cevaplayana ödül var):

1. “Turgutlu Ticaret ve Sanayi Odası  Başkanı, Odamızın tüm üyeleri ……………….. dedi”

a) Şerefli ve onurlu insanlardır
b) Ticaret ahlakına sahiptir
c) Turgutlu ile övünmektedir
d) Atatürkçüdür
e) Padişahçıdır

2.  Turgutlu kaymakamı ……………….. için girişimde bulunacağız dedi.

a) Turgutlunun dünya çapında tanınması
b) Turgutlusporun küme düşmemesi
c) Atatürk portresinin yeniden yapılması
d) Turgutlunun il olması
e) Atatürkçülük

3) Turgutlu ADD yetkilisi “Bu portre herşeye benziyor ama ………………….”

a) Çok masraf edilmiş, gerekmezdi
b) Tonlarda bir uyumsuzluk var
c) Bir tek Atatürk’e benzemiyor
d) Sanatsal değeri düşük
e) Sanatın değeri parayla ölçülemez

4) …………………….. tabloyu gören ve ……………. isminin açıklanmasını istemeyen bir Turgutlulu ise şunları söyledi

a) Tesadüfen - olayı kınayarak
b) Bu müthiş - kahkaha atarak
c) Bisikletiyle yoldan geçerken - gözleri dolan
d) Bisikletten düştüğü sırada - gözlerine inanamayan
e) 4X4 cipiyle yoldan geçerken - purosunu tüttüren

5. ADD yetkilisi: Bunu yapan sanatçı değil, ancak ………………

a) sanat uzmanıdır
b) sanat soytarısıdır
c) eşşektir
d) sanat halk için olmalıdır
e) laiktir

6. İhaleyi kazanan firma ………….., ……….. içerisinde üzerinde Türk Bayrağı ve Atatürk portresi ile Ata’nın bir veciz sözünün bulunduğu panoyu hazırlanarak

a) 100 YTLye, bir ay
b)1000 YTL’ye, iki yıl
c) 10000 YTL’ye, 5 dakika
d) 10500 YTL’ye, bir hafta
e) Allah rızasına, hemen

7. Yenilenen panodaki portre, Atatürk’e benzemediğini ve ……….. bir görüntüsü olduğunu ileri süren Turgutlular’ın ve bazı ………………… tepkisini çekti.

a) berbat - sanat erbabının
b) alaycı -  sivil toplum kuruluşlarının
c) bulanık - Turgutlulu olmayanların
d) dekoratif - beyinsizlerin
e) tuhaf - fırıncıların

8. Bugüne kadar ………… tarafından yaptırılan ve kendisine hiç benzemeyen büstler ve resimler gördük. Ancak ………………..

a) Atatürk düşmanları -bunun gibisini ilk kez görüyorum
b) Ticaret odası - bu en mükemmeli
c) Halk - bu kendisine çok benzemiş, tebrikler
d) devlet - sonuçta bu bir bütçe meselesidir
e) Dinciler - bu defa işi yapanlar çağdaş kişiler

9. ……………………. olarak tanımlanan bir ilçenin ticaret ve sanayi odasına yakıştıramadım.

a) İncir ve zeytinin merkezi
b) Ege’nin yükselen yıldızı
c) Atatürkçülüğün kalesi
d) Çağdaş ve laikliğin yıkılmaz suru
e) Lüzumsuz

10. ……….. görünce, içim yanıyor. Şu …………… rengine bir bakın.

a) Fakir fukarayı - yüzlerin
b) Portreyi - dudakların
c) Eleştirenleri - saçların
d) Tuzlu yedikten sonra suyu - vişnelerin
e) Turgutlunun içinde bulunduğu durumu- arabanın

Hepinize başarılar, süre 30 saniye, her soru 10 puan değerindedir. İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz. Prof. Dr. F. S. Tan

Next »

Kapat
E-posta ile paylaş