Archive for Mayıs 9th, 2005

“Kamusal Gerçek”

FST Mayıs 9th, 2005

Evvelki gün YÖK başkanı Anayasa Mahkemesi başkanına destek olurken medyaya “kutsal gerçeği açıkladı” şeklinde yansıyan açıklamasının aslında “kutsal değil hukuksal” gerçek olduğunu belirterek düzeltme yapmış. Tabii düzeltme çok gecikince “kutsal” gerçeği arayan bir sürü yazar ortaya çıktı. Ben, kutsal gerçeğin ne olduğunu bir önceki yazımda belirtmiştim. Fehmi Koru ise işi masonlara bağlıyor. Her neyse, kutsalı arayışımız şimdilik biraz durulacak ama ben konuyu başka bir kavrama bağlamak istiyorum. Belki tutar ve kabul görür. Kutsal Gerçek, evet metafizik ve manevi unsurlar içerdiğinden laikliğe aykırı görülebilir. Hukuksal gerçek ise fazlaca teknik ve memlekette pek iplenmiyor. En iyisi bir başörtüsü meselesinin adını şöyle değiştirelim: “Kamusal Gerçek”… Kulağa da hoş geliyor.

“Kutsal Gerçek” ve “Kamusal Alanda Siyasi Simge”

FST Mayıs 9th, 2005

Anayasa Mahkemesi başkanının başörtüsü ile ilgili yaptığı çıkışa bir destek de YÖK başkanından gelmiş. Olabilir de, YÖK başkanının kullandığı ifade kafamı karıştırdı:

Bumin’in, türban konusunda yaptığı konuşması, mahkeme kararlarıyla tespit edilmiş hususlardır. Bumin, başörtüsü konusundaki kutsal gerçeği dile getirdi. Onun için bu bir hatırlatmaydı.

Başörtüsü konusundaki gerçek neden kutsal olsun? Laik bir ülkede, Genelkurmay başkanımızın ifadesiyle ılımlısı dahi kabul edilemeyecek düzeyde “islam”kelimesi içinde geçmesi hoş görülmeyen bir memlekette “kutsal gerçek” de ne ola ki? Acaba karşıt bir din, bir metafizik durum mu var? Bir şey anlamadım. Muhtemelen bu sırrı çözmek için hristiyanların kutsal kasesi gibi bizim araştırmacılarmızın da kutsal gerçeğin izini sürmesi gerekecek galiba.

Bu arada, ilgili sitedeki haberin son kısmında şöyle bir ifade de dikkatimi çekti. Belki de kutsal gerçeğe yaklaşmış olabilirim, kimbilir:

…Teziç, başörtüsüyle ilgili konunun hukuki anlamda çözümlenmiş bir konu olduğunu, Danıştay’ın, Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları dayanağında da kamusal alanda simge haline gelmiş giysi biçimlerinin kullanılamayacağının belirtildiğini ifade etti….

“Kamusal alanda simge haline gelmiş giysi giymemek” sözünü tam algılayamadım. Gerçi başörtüsü meselesinde artık “kutsal gerçek” haline gelmiş bir çok şeyi artık kimse anlayamaz halde ama, bir giysinin siyasi simge olması biraz muğlak. Mesela, kamusal alan olan devlet okuluna (ve nedense Türkiye’de özel okula da) tişörtle, takım elbiseyle ve yeşil renkli kabanla gelen bir öğrenciye şunu söylemek bu kapsamda mümkün değil midir?

1-”Tişörtler özgürlük, rahatlığın dolayısıyla liberalizmin yahut daha da ileri gidersek anarşizmin simgesidir, binaenaleyh bu simgeyle kamusal alana giremezsiniz”2-”Ciddi bir takım elbise ve kravatla kamusal alana giremezsiniz, zira bu devlet ciddiyetinin simgesidir. Devlet ciddiyeti de özünde Kemalizm ideolojisiyle bağlantılıdır. Dolayısıyla kamusal alana bu simgeyle giremezsiniz.”

3-”Yeşil renkli parka, mont vs. ile kamusal alana girilmez, zira bu fi tarihinde sol ideolojileri temsil ederdi, binaenaleyh siz komünistsiniz, simgenizle diğer görüşlere baskı yapma ihtimaliniz var” vs.

Yine kamusal alan olan okul bahçesine beyaz bir atla giriş de, “Kır at demokrat parti ve DYP görüşünü simgeler, binaenaleyh yasaktır, bundan sonra kamusal alana girilirken at boyanacaktır” denerek engellenemez mi? Bu örnekleri sonsuz sayıda her çeşit kılık ve kıyafet için uzatabilirsiniz. Ne de olsa elastik bir yorum aracı var elinizde. “Kamusal alanda simge haline gelmiş giysi”. Ha, şu kastediliyorsa (ki galiba öyle) mesele yok, açıkça söylensin, bir sürü laf kalabalığından da tasarruf edilmiş olur: “Kardeşim, ılımlı veya ılımsız islamı çağrıştıracak herhangi bir şekille asla sizi görmek istemiyoruz.” Bakın mesele çözülmüş oldu, değil mi.

Kamusal Kule II: “Bir Arap turist geldiği zaman içeri alınmayacak mı”

FST Mayıs 9th, 2005


Hatırlanacağı üzere bu sitede 2 Aralık 2004 tarihli yazımda, İstanbul Üniversitesi “sınırları” dahilindeki Beyazıt kulesinin turizme açılması ile ilgili bir yorum yapmış ve başörtülülerin otoparka dahi sokulmadığı kampüs alanına girmek isteyen Malezyalı, Arap vs. turistlerin problem oluşturacağından bahsetmiştim.

Bugün Tercüman gazetesinde aynı konuyla ilgili (ve benim beklentimi doğrulayacak yönde) bir haberle karşılaştım. Habere göre 2005 yılı Türkiyesinde şöyle bir “sorunsala” çözüm aranıyor:

“İÜ Rektörü Prof. Mesut Parlak, “Üniversite arazisine, başörtüyle girilmez” derken, Kültür Müdürlüğü “Eğer Müslüman turistlere izin verilirse, başörtülü Türk vatandaşları neden bu haktan yararlanamasın?” sorusuna cevap arıyor.”

Ne problem değil mi? Ya “müslüman” bir “Türk” yanlışlıkla, veyahut hile ile “müslüman” Arap, Malezyalı, Endonezyalı turist kılığında kuleye çıkmaya kalkarsa? Neler olacağını tahmin dahi edemezsiniz.

Bu arada, Büyükşehir Belediyesi Turizm Atölyesi Müdürü Tülin Ersöz ise şu açıklamayı yapmış:

“Sayın Parlak bize bu konuda herhangi bir şey söylemedi. Bu haberler medyada çıkıyor. Anlaşma sağlandı. Turizmde türban sorunu mu olurmuş? Bir Arap turist geldiği zaman içeri alınmayacak mı? Kulenin mülkiyeti İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı’ndadır. Zemin etüdü yapılacak, statik incelemelerde bulunulacak. Araştırmalar sonucunda keşif bedeli belirlenerek, şartname hazırlanacak ve ihaleye çıkılacak. Herkes buranın turizme açılması konusunda mutabık.”

Ben Tülin Ersöz’ü pek iyi niyetli gördüm. Daha geçenlerde İstanbul Üniversitesi otoparkında yaşlı bir kadının arabada oturmasına dahi izin verilmeyip kovulduğuna şahit olmadık mı? Geçen yıl da kendi çağırdıkları müslüman bir akademisyen bildiri sunmak için ta bilmem nereden Türkiye’ye geldiğinde “kusura bakma başörtüsüyle alamayız, biz sizi erkek sanıp çağırmıştık” dememişler miydi? Sayın rektörün çağdaş, laik, demokratik yapıdan “ödün” vermeyeceği ortada. “Turizmde türban sorunu mu olurmuş” gibi lafları ise kendisinin iyi niyetli saflığına veriyorum. Bu ülkede hiçbir şey hibir yerde sorun olmasa bile türban heryerde sorun olabilir. Özellikle de İstanbul Üniversitesi kampüs alanı içinde.

Bu kamusal kule bize daha malzeme çıkaracak gibi görünüyor, bu vesileyle aklıma gelen bir öneriyi iki gruba da söyleyeyim: Kamusal olmayan Beyazıt Meydanından kamusal olan İ.Ü. Kampüs alanına girişte müslüman turistlere aynı camilerde gayri müslimlere başörtüsü dağıtıldığı gibi peruk taktırılarak kuleye intikal etmeleri sağlanır. Bu şekilde laiklik korunduktan sonra dönüş yolunda yine peruklu geçiş ile tören tamamlanır. Hatta peruk kirası olarak 1 YTL de alınırsa, ciddi bir gelir kapısı da olabilir. Bu fikir karşılığı telif istemiyorum. Ülkeyi meşgul eden böylesine önemli (!) bir meselenin çözümünde payım olmuşsa ne mutlu…

Dünyanın 8 ve 9. Harikaları: Şikago’dan Damal’a Gölgeler…

FST Mayıs 9th, 2005

ataturk.jpgMilliyet gazetesinde şöyle bir haber var:

ABD’nin Chicago kentinde bir tünelin nemli duvarında oluşan Meryem Ana siluetini görmek isteyen Amerikalılar buraya akın etti. Bir tünelin ıslak duvarında pazartesi günü ortaya çıkan şeklin bulunduğu yerin önüne mumlar, Amerikan bayrakları, Papa 2. Jean Paul’ün portreleri ve çiçek buketleri bırakıldı. Sıra halinde ve sessizlik içinde bekleyenler, siluete dokunarak dua ettiler. Dijital fotoğraf makinasıyla siluetin resmini çeken ve 9 yaşındaki kızına gösteren 39 yaşındaki Francisco Perez, ”İşte onu görebilirsiniz” dedi. Duvarın önünde gözyaşları içinde dua eden 57 yaşındaki Raven Leroux da ”İlk defa beni böyle derinden etkileyen bir şey görüyorum. Enerjiyi hissedebiliyorum” diye konuştu. Chicago Başpiskoposu ise ”mucize” konusunda bir açıklama yapmadı.

Ben resme dikkatle baktım, biraz küçük gerçi ama, ortalıkta Meryem Anaya yorulabilecek bir şey göremedim. Hoş, olabilir de, ne fark eder? Koskoca Meryem Ana bula bula ıslak bir tünel duvarında mı görünecekmiş, laf işte. Bir sürü işsiz güçsüz, avare adam eğlence arıyor kendine. Piskopos da açıklama yapmamış, ne diyecek muhtemelen “la havle manyak mı bunlar” demiştir içinden.

Bu olay bana bizim ülkemizdeki bir gölge “meselesini” hatırlattı. Malum Ardahan’ın Damal ilçesi Karadağ sırtlarında Temmuz ayı başlarında akşamları Atatürk’ü andıran bir gölge oluşuyor. Eskiden hatırladığım ve bir sitede gördüğüm kadarıyla bu gölge önünde valisinden garnizon komutanına kadar resmi erkan ve bilumum vatandaşlar tekmil selam durup istiklal marşı söylüyor vs. Hatta 2003 yılındaki törende bölge milletvekilinin o esnada karşı dağdan geçen bir çoban için “bu bir ihanettir, bu dağda hayvan otlatmak terbiyesizliktir” mealinde şeyler söylediği de haberlerde geçiyor. Hatta 2002 yılında gölge bulutlar sebebiyle görülmeyince oraya getirilen yağlı boya tabloları “izlemekle yetinmiş” hazirun. Yani Meryem Ana gölgesine benzer bir gölge bizde de mevcut. Yalnız bizdeki gölge her ne hikmetse resmi erkan tarafından da ciddiye alınıyor ve ortaya gariplikler çıkıyor. Konuyla ilgili meraktan yaptığım bir araştırmada 2003 Temmuz ayında bu konuda ilgili ve gayretli (biraz da sinirli) CHP milletvekilinin bir yasa önergesi verdiğini görüp hayret ettim. Üstelik yasa AKP milletvekillerinin toplu desteğiyle kabul de edilmiş, haberim yoktu. Size de garip geliyorsa, biraz uzun da olsa konuyla ilgili görüşme metnini TBMM sitesinden aktarmak istiyorum. Bazı cümleleri koyu olarak belirttim:

- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün; Atatürk Millî Parkı Kanunu Teklifinin
(2/159) doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önergesi (4/120)

….

BAŞKAN - Sayın Öğüt ve Sayın Mehdi Eker’in söz talepleri var. Buyurun Sayın
Ensar Öğüt. (CHP sıralarından alkışlar)

ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım;

….

Arkadaşlar, Ardahan Damal İlçesi Yukarı Gündeşler Köyünde oluşan Atatürk siluetiyle ilgili vermiş olduğum kanun teklifine gelince: Saat 18.00 sularında güneş batarken Atatürk’ün silueti dağların gölgesinden oluşuyor; böyle bir manzara oluyor. Bu, Allah’ın bir mucizesi, Türkiye coğrafyasına vermiş olduğu bir hediyedir. Böyle bir coğrafyada devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün, bu müstesna insanın siluetiyle oluşan doğa harikası olan bu muazzam tabloyu yaşatmak için ve dünyanın sekizinci harikası yapabilmek için, bu kanun teklifim için, yani o bölgenin bir millî park olması, yaşatılması, tanıtılması ve korunması ve o bölgeye turizmin gelmesi için, kalkınması için kıymetli oylarınıza ihtiyacımız vardır. Ben, burada, Sayın Orman Bakanına ve AK Parti Grubuna da teşekkür ediyorum; çok olumlu yaklaşım da bulundular. Değerli arkadaşlar, yalnız, ben bir şey söylemeden geçmeyeceğim. Gazetede haber çıktıktan sonra Amerika’dan bana bir mektup geldi. Nebahat Ölçer diye bir hanımefendi bir mektup gönderdi, şöyle yazıyor, bunu okumak istiyorum:

“Sayın Ensar Bey, temsilcisi olduğunuz bölgedeki Atatürk mucizesini gazetelerden okuduk. Bu muazzam olay, Allah’ın Ardahan’a verdiği fevkalade büyük bir hediye ve ilahî bir nimettir. Dünyanın hiçbir yerinde hiç duyulmamış ve görülmemiş, insan eliyle yapılması imkânsız muazzam bir olay ve kıymetine paha biçilmeyecek, rakam konulmayacak kadar değerli, şimdiye kadar kimsenin ele almadığı, normal zannettiği bu olayı, ilk defa siz gördünüz, öncülük ederek bugün gündeme getirdiniz. Ben, gerçi -Türk kendisi- bunca yıldır gelmedim; ama, eğer Atatürk’ün siluetinin olduğu bu yerde konaklamalar varsa, oteller varsa, dünyanın öteki ucundan Ardahan’a gelmeye hazırım; benimle beraber de binlerce insan gelecek.

“Değerli arkadaşlar, dünyanın sekizinci harika tablosu olan bu muhteşem tabloyu, bugün Atatürkümüzün ölüm yıldönümü nedeniyle takdirlerinize arz ediyor ve kıymetli oylarınıza ihtiyacımız olduğunu söylüyor, hepinize saygılar sunuyorum.

(Alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Öğüt.

Diyarbakır Milletvekili Sayın Mehdi Eker; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar) MEHMET MEHDİ EKER (Diyarbakır) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ardahan Milletvekili Sayın Ensar Öğüt ve arkadaşlarının, (2/159) esas numaralı Atatürk Millî Parkı Yasası Teklifinin, İçtüzüğün 37 nci maddesine göre, doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önergesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlarım.

….
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu çerçevede, günümüze kadar 33 adet millî park, 17 adet tabiat parkı, 35 adet tabiatı koruma alanı ve 102 adet tabiat anıtı yukarıda açıkladığım usul ve prosedürlerle belirlenerek ilan edilmiştir. Esasen, bugüne kadar millî parklar için özel yasa düzenlenmesine de ihtiyaç duyulmamıştır; çünkü, prosedür, ilgili yasada açık ve net olarak belirtilmiştir. Ancak, bununla birlikte, CHP’li arkadaşlarımızın Ardahan’da bir millî park kurulmasına dair teklifini, biz, iyi niyetle değerlendirdiğimizi ifade ediyor ve bu önergenin lehinde oy kullanacağımızı belirtiyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Eker. Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Teşekkür ederim. Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmiştir.

Evet… Kabul edenler, etmeyenler, yasa teklifi olarak sunulması gerekemeyen bir yasa kabul edilmiştir. Sıkıysa etmeyin “gerici AKP’liler Atanın gölgesine saygısızlık etti” diyerek meclisi size dar ederler. Üstelik dünyanın 8. harikası, AKP’lilerin haddine mi düşmüş. Çobanlar da bir daha o dağın başında hayvan filan otlatmasınlar, terbiyesizler. Belki ABD senatosuna da Chicagodaki nemli tünel duvarının ulusal park olması için bir teklif götürülebilir. Bütçeyi de Papalık ayarlar. Gölge civarlarına binlerce insanla beraber gelip kamp yapma niyetindeki Nebahat Hanım, bakın artık Damal’a bir de rakip var, Chicago tünelindeki Meryem Ana silüeti. O da dünyanın dokuzuncu harikası olamaz mı? Demek ki gariplik tüm dünya insanlarında ortak bir özellik ama bizde iş yasa çıkarmaya, mecliste görüşmeye, resmi tören yapmaya kadar gidiyor. Her konuda olduğu gibi işin tadını kaçırma, abartma konusunda elimize su döktürmüyoruz. Gölge Atatürk’e, Meryem Anaya benzese ne olur benzemese ne olur? Yarın rüzgar, sel o kayaları koparsa gölgenin şekli bozulsa ne olacak? Dünyanın her tarafında dini sembol arayan tipler vardır. Allahı karpuzun çekirdeğinde, sığırın derisinde, ağacın kabuğunda arayan müslümanlardan sonra bir de Atatürk’ü dağda bayırda arayanlar çıktı başımıza.

Doktordan savunma: Ben, Türkiye’yi çok seven, bayrak ve vatan duygusunu…

FST Mayıs 9th, 2005

Haberx sitesinde 81 yaşında kalp hastası bir kadının yoğun bakım servisinde doktor tarafından dövüldüğüne ilişkin bir haber var. Konunun detayları oradan okunabilir, elbette doktor haksız bir ithama maruz kalmış olabileceği gibi olay doğru da olabilir. Benim ilgimi çeken doktorun savunmada kullandığı şu cümleler:

“… Ben, Türkiye’yi çok seven, bayrak ve vatan duygusunu burada öğrenen idealist bir doktorum. Hakkımda böyle bir iddiada bulunulması beni çok üzdü…”

Konuyla bir bağ kurabilen var mı? Hastaya yapılan muameleyle ilgili savunmada doktorun ben idealistim, bayrağı, vatanı severim gibi ifadeler kullanması ne manaya geliyor? Doktora “Türkiye ve bayrakla ilgili görüşünüz nedir” türünden bir soru mu soruluyor? Maalesef bu ülkede şu ya da bu şekilde suçlanan herkes kendini savunurken nabza göre şerbet verme ihtiyacı hissediyor. Hele de suçlu ise “bakın suçluyum ama bayrağa da saygılıyım ha” türünden bir aba altından mesaj verip yaygın havadan istifade etme düşüncesi.

Daha önce Kemal Alemdaroğlu’nun da benzer bir tavrı dikkatimi çekmişti. Üniversitedeki görevinden ayrılırken verdiği beyanatla ilgili haber ve benim yorumum şöyleydi….

Eski rektör, “Ben hekimim, cerrahım. Bu (dün) sabah üniversitedeki görevimi sürdürüyorum. Buradaki görevime ve arkadaşlarımın yanına geldim. Bundan sonra hekimliğime devam edeceğim.” dedi. Alemdaroğlu, Atatürk ilkelerini yaşam felsefesi olarak kabul etmiş, demokratik, laik, sosyal hukuk devletini benimseyen bir kişi olduğunu sözlerine ekledi.

Her şey iyi güzel de, bir insan niye ben hekimim dedikten sonra “Atatürk ilkelerini yaşam felsefesi olarak kabul etmiş, demokratik, laik, sosyal hukuk devletini benimseyen bir kişi” olduğunu belirtme ihtiyacı hisseder? Kendisine “sayın Alemdaroğlu, lütfen siyasi görüşünüzü ve yaşam felsefenizi belirtir misiniz” diye soru mu yöneltilmiş?

Namık Kemal Zeybek- Ne Zararı Var?

FST Mayıs 9th, 2005

Son dönemde Hz. İbrahim’in Sümerli olması, Sümerlilerin de Türk olması tezinden yola çıkarak tüm Arapların ve Hz. Muhammet’in de esasında Türk olduğunu öne süren Namık Kemal Zeybek bu görüşünü her katıldığı toplantıda tekrar ediyor. Bu sitede de ben bir kaç defa konuya değinip görüşlerimi açıkladım. Ancak, Namık Kemal Zeybek’in kendisine konuyla ilgili getirilen eleştirilere verdiği bir cevabı henüz okuyabildim, belki merak eden olabilir. Kendisinin yorumu şöyle:

KONUMUZA gelince… Hazreti Peygamber, Yüce Muhammed adem çocukları içinde en yüce olanıdır. Dahası, yaratılmışların en yücesidir.
….
Böylesine yüce bir insanın Türk soylu olduğunu söylemenin kime ne zararı vardır. Türk soylu ama Arap diyorum…
….
Bana gelince, ben Türk’üm. Türklüğüm ile övünüyorum… Yüce Peygamber’in Türk soylu olduğuna inanıyorum. Bununla da kıvanç duyuyorum. Öyle olsa da olmasa da ne gam….
….

Özrü kabahatinden büyük derler ya, bu cevap bana onu hatırlattı. Mesela “Böylesine yüce bir insanın Türk soylu olduğunu söylemenin kime ne zararı vardır. Türk soylu ama Arap diyorum…”, “Yüce Peygamber’in Türk soylu olduğuna inanıyorum. Bununla da kıvanç duyuyorum. Öyle olsa da olmasa da ne gam….” cümleleri. Bu iş oyuncak mıdır ki Hz. Muhammet için rastgele “Türk olduğunu söylesek ne lazım gelir, Türk soylu Arap” gibi ifadeler uluorta söylenebilsin? Bu nasıl bir cesarettir?

İlahiyatçılar beni düzeltsin, haddimi aşmış olmayayım ama bildiğim kadarıyla Hz. Muhammet, her tür övünme (dikkat edilirse Namık Kemal Bey sürekli Türklüğümle övünüyorum vs. deyip duruyor) özellikle de kavmiyle övünme konusuna karşı olan bir peygamberdi. Hatta bu konuda o kadar ileri gitmiştir ki, çeşitli hadislerde kavmiyle övünenlerin cehennemde burunlarıyla pislik karıştıran yaratıklar olarak kalkacağını bildirmiş, Veda Hutbesinin özünü de milliyetçilik, kavmiyetçilik, kabilecilik, soy sop davası güdüp birbirinizin boynunu vurmayın, siyahın beyaza, beyazın siyaha, Arabın Aceme üstünlüğü yoktur, üstünlük takva iledir gibi konulara ayırmıştır. Bilal-i Habeşiye “Kara kadının oğlu” diye hakaret eden bir sahabeye hayatta hiç kimseye kızmadığı kadar hiddetlenmiş, o sahabe özür dilemek için boynunu zenci Bilal’in ayakları altına koymuş, kafasına basmazsa oradan kalkmayacağını söyleyerek özür dilemiş yalvarmıştır.

Benim bildiğim Müslümanlık için böyle bir dava olamaz, herkes Adem’in çocuğudur, bundan gocunmaya da gerek yoktur. Neticede çalışan, azmeden kazanır, tembellik eden başarısız olur. Tüm tarih bunun örnekleriyle doludur, işin falan millet şöyledir, filan kavim böyledir boyutu kuru bir övünmeden ibarettir ve anlamsızdır. Türklerin içinde bir sürü tembel, hırsız, üçkağıtçı olabileceği gibi akıllı, zeki, efendi, başarılı olanlar da mevcuttur. Aynı durum Ademoğlunun tümü için geçerlidir. Tüm Araplar baldırı çıplak (!) vahşi çöl bedevisi, cahil fanatikler, tüm İsrail vatandaşları elinde bıçak Arap doğramaya hazır fanatik siyonistler, tüm Amerikalılar emperyalist, sömürgeci, tüm Almanlar Hitler kafasında milliyetçi değildir. Araplardan Hz. Muhammet de çıkmıştır, Ebu Cehil de. Topyekün bir kavmin iyi ya da kötü olarak benimsenmesi, üstelik bununla övünülmesi mantığın kabul edeceği bir şey değildir. Tarihin belli dönelerinde belli bölgelerde belli kavimler öne çıkmış sonra yerlerini başkalarına bırakmıştır.

Zaten Namık Kemal Bey Türklerin tarihini biraz daha geriye götürse en nihayet Hz. Adem’e ulaşacak, ortada ne Sümerliler ne de Türkler kalacak. Yok, Hz. Adem de Türk idi diyorsa (ki Hz. Muhammet Hz. Adem’den daha üstün bir peygamberdir, Hz. Muhammet Türktür demenin yanında Hz. Adem Türktür demek daha hafif bir iddiadır), onu yaratan Allah için düşüncesi nedir bunu da beyan etmesi gerekir.

Netice: Namık Kemal Bey “Kime ne zararı var” diyor, ben de soruyorum bu işlerle uğraşmanın, Hz. Muhammet üzerine ipe sapa gelmez fikirler üretip yazı yazmanın “Kime ne yararı var?”

Kapat
E-posta ile paylaş