Haziran 2005 Arşivi

Plajda ABD’ye Laiklik Dersi

FST 28 Haziran 2005

Habere göre Akdeniz Oyunlarında plaj voleybolü milli takımımızla röportaj yapan ABD’li bir gazeteci “bu kıyafetlerle oynamak inancınızla ters değil mi” diye sorunca oyuncular (artık toplu halde koro şeklinde mi, içlerinden bir sözcü solo olarak mı bilmiyorum) şöyle demişler:

“Türkiye, Atatürk’ün kurduğu modern ve çağdaş bir ülkedir. Biz Atatürk’ün kızlarıyız. Türkiye, laik bir ülkedir. Türkiye’de hiç kimse, kimsenin inancıyla uğraşmaz. Spor da, hangi kıyafetle yapılıyorsa, biz de onunla yarışırız”

Kızların gazetecinin sorusuna “evet” ya da “hayır” demek yerine işin içine bir sürü laf karıştırmasının sebebini anlayamadım. Soru şu değil ki “Türkiye nasıl bir ülkedir, siz kimin kızısınız, Türkiye’de kimse kimsenin inancıyla uğraşır mı, hangi tür kıyafetle spor yapmalıdır” vs. Kendinizi ABD’li gazetecinin yerine koyun. Gazetenin üslubunu da dikkate değer buldum. Dünden bugüne Tercümana göre, ABD’li gazeteciye sporcularımız “laiklik dersi” vermiş. Ne de olsa laiklik Batı dünyasına ait bir kavram değil, biz icat ettik. Bizim sıradan bir plaj voleybol takımımız aynı zamanda siyaset bilimi ve teoloji uzmanı olarak laikliği cahil Batılılara öğretme yeteneğine sahiptir.

Yalnız kızlara uyarıda bulunmak isterim. Atatürk’ün kızı öyle lafla olacak şey değil. Bakalım rakipleri set vermeden geçip kupayı alabiliyor musunuz? Yoksa çağdaş, laik ülkeyi yedi düvele rezil edip gelirseniz ne kıymeti kaldı “laiklik” dersinizin…

Popularity: 10% [?]

Yeni Üniversiteler Hayırlı Olsun da…

FST 28 Haziran 2005

Son günlerde açıklanan bir istatistik üzerinden Türkiye’deki üniversitelerin yetersizliği tartışılıyor. Buna yeni kurulması düşünülen üniversiteler problemi de eklendi. Ben tartışmaları genelde eğlenerek, biraz da “vah memeketim” diyerek hüzünle izliyorum. Çünkü söylenen lafların çoğu balon ve boş. Türkiye’de üniversite eğitimindeki sıkıntıyı da biraz biliyorum. Bizde üniversiteler devlet dairesi olduğu için akademisyenler faaliyetleriden dolayı türlü cezalara çarptırılma ihtimaliyle yüzyüzedirler. Bir akademisyen düşünün, yapacağı her işte “uyarı, kınama, maaştan kesme” gibi cezaları bırakın, memurluktan atılmamak için sürekli tedirgin ve temkinli olmak zorundayken ne yazıp çizebilir? Bir yazı yazsam, konferans versem, bildiri sunsam fincancı katırları ürker mi hesabını yapmak zorundadır. Üstelik Türkiye’de özel üniversiteler de bir tür devlet üniversitesi olduğu için problem çok yaygındır. O sebeple Türkiye üniversitelerinde akademisyenlerin kahir ekseriyeti bilimsel çalışma yerine

Köpeklerle boğuşma, tepişme hiç katırla
Hamamda kavga olmaz sütü bozuk natırla
Kulağına küpe yap, bu sözümü hatırla:

Kim ne derse hıı deyip hemen salla başını
Gerdan kır belini bük, her ay al maaşını

kavlince, idarecilere yalakalık yapma, rektör seçiminde kazanacak ata oynama, anabilim, bilim vs. dalı başkanlığı kapma, ek ders ücreti elde etme, ayak kaydırma, ayağını kaydırmama, muhtelif rantlara ulaşma konularında ihtisaslaşır. Biraz yurtdışı görmüş olan genelde pek bir şey ifade etmeyen konuları “birinci sınıf dergide” yayınlayarak sözde bilime katkıda bulunur. Yerlilerin zaten makale ile filan bir ilişkisi yoktur. Genelde bunlar dandik ders notlarını ceplerinden bastırıp öğrencilere satarak ticaret yapmaya çalışırlar. Asistanların tek gayesi tez bitirip kadro kapmaktır. Bunun yolu da iyi, işe yarar tez yazmak değil, danışmana ve etrafındakilere sadakatten geçer. Bu işler özel üniversitelerde de üç aşağı beş yukarı böyle yürür. Zira tevhidi tedrisat gereği özel okullar ve üniversiteler aslında bizde özel değildir. Tek özel yanı öğretmen ve hocanın maaşını devletin vermemesidir. Yasalar tüm kesimleri aynen bağlar.

Dolayısıyla bizde mesela özel ya da kamu üniversitesinin bir rektörü seçildiğinde ya da atandığında “bundan sonraki tek gayemiz demokratik, laik cumhuriyet ve Atatürk ilkeleri adına hareket etmektir, kimsenin kuşkusu olmasın” türü beyanatlar vermek zorundadır. Hiç kimse çıkıp, sana ne adam, devletin askeri, polisi, hakimi var, bilim adamının vazifesi mi rejim bekçiliği diyemez. Bu anlayışa göre tüm akademik dünyanın görevi “Laik, demokratik, çağdaş cumhuriyeti korumak ve kollamaktır”. Bilim, araştırma, inceleme, tartışma gibi konular ya hiç gündemde değildir ya da laf olsun kabilinden değinilen boş şeylerdir.

Öte yandan çıkıntı, sivri, aykırı akademisyenler en kısa sürede törpülenir. Ola ki üniversiteyi dünyanın ilk 500 okulu arasına sokar maazallah diyerekten adamın iflahı kesilir. Kendisine ders verilmez, böylece ahbap çavuş kesimi ek paralar alırken bizimki maaşa talim etmek zorunda kalır. Ek ders ücretleri Türk akademisinde en önemli motivasyon aracıdır. İtiraz etmeye kalkan akademisyene “işine gelirse, döner sermaye, ek ders, bilmem ne” ödemesi almak istiyorsan edebinle otur, ortalığı karıştırma mesajı verilir. Zaten bizde herkes aynı parayı alır. Yatan profesör, doçentle çalışana aynı maaş ödenir, hatta yatan ek ödemeleri almada ahbaplık ilişkisi güçlüyse çalışanı birçok durumda ücret açısından geçer. Çalışan da enayi durumuna düşmemek için “yeter be, başlarım üniversitesine” diyerek kendi kabuğuna çekilir. Daha ileri gidene yukarıda sayılan bir sürü madde kapsamında okuldan ve memurluktan atılma cezası verilir.

Dolayısıyla bazı gazetecilerin “Niçin bizim ilk 500 arasında üniversitemiz yok” sorusuna cevap arayışları, şimdiki yöntemle beyhudedir. Bu işin zeka, metod, araç-gereçle ilgisi yoktur. Bizim üniversitelerimizde araç, gereç, kitap, dergi eksiği filan yoktur. Akademisyenlerimiz de maşallah cin gibidir. Problem yukarıda anlattığım kafadır. Dünya çapındaki nadir sosyal bilimcilerimizden Şerif Mardin’in “vay, sen nasıl Bediüzzaman’la ilgili araştırma yaparsın” denerek aforoz edilişini unutmayalım. Gerisi boş laftır.

******

Yeni üniversite kurulması tartışmalarının ise “üniversite, bilim” gibi konularla bir ilişkisi yoktur. Sadece Türkiye’nin taşra il ve ilçelerinin ekonomisinin canlandırılması vehmiyle bölge kasaba politikacılarının gayretlerinden söz etmek mümkün olabilir. Yani, üniversite açılsın, şu kadar memur, bu kadar öğrenci gelir, ticareti canlandırırız hesabı. Üzerinde bile durmaya, ciddiye alıp “efendim, yetişmiş öğretim elemanı sıkıtısı var, bu üniversitelerde kim ders verecek” gibi eleştiride bulunanlar da, “bu eğitim kurumları bölgenin kültürel gelişimine katkı yapacak” türünde savunmaya geçenleri de boşa nefes tüketmektedirler. Bu konuyla bir şekilde ilişkilendirilebileceği için, daha önce yazdığım ama arşivlerde bulunmayan bir yazıyı da hatırlatmak isterim. Özellikle yeni üniversite yapılması planlanan küçük şehirlerde ikamet edenler için istikbaldeki durum açısından yararlı olabilir.

Akademik Dünyada Kim Kimdir? Profesörün Tokadı Üzerine

Memurlar sitesinde bir haber var. Profesörün biri asistana önce hakaretler yağdırmış, sonra da yapıştırmış tokatı. Tabii olay ne ölçüde doğrudur bilemiyorum ama yakından tanıdığım bir camia olduğu için gerçeklik ihtimalinin olduğunu zannediyorum. Akademik dünya denince benim aklıma, başına gelenler karşısında bir tokata dünden razı olacak bir sürü zavallı ve bunların sırtına binmiş bir alay ruh hastasının hikayesi gelir. Bu haberin ilhamıyla, izleyebildiğim kadarıyla akademik camianın aktörlerinin halini aktarmaya çalışacağım, böylece memur olmak için asistanlık kapısı bekleyen genç öğrencilere de belki biraz fikir vermiş olurum. Buradaki tanımlar ve gerçekler özel ve devlet tüm üniversiteler için aynı ölçüde olmamakla birlikte geçerlidir. Boğaziçi, Sabancı, Bilkent gibi birkaç kalburüstü yer ve bazı istisna bölümler hariç, üç büyük şehirdeki köklü (!) devasa yığıntılar ve Anadoludaki çoğu kağıttan üniversitede oaylar burada anlatılana yakındır.

Araştırma görevlileri

(Eski dilde asistan) Generale paşa dendiği gibi bizde hala araştırma görevlisine asistan denir. Akademik dünyanın en alt basamağında yeni mezundan doktora yapmışa kadar 5-10 sene boyunca çalışmak durumunda kalan yüksek lisans ve doktora öğrencileridir. Aslında bir tür devlet bursuyla okuyan yüksek lisans ve doktora öğrencisi olarak da tanımlanabilir. Tek görevleri “dekanlıkça” kendilerine verilen işleri yapmaktır. Ancak kağıt üzerindeki bu görev gerçek hayatta “asistan” için fiili bir köleliğe dönüşebilir. Öncelikle, asistan “dekanlığın” değil “dekanın” ve diğer “hocaların” verdiği işleri yapmaya başlar.

Mesela ilk olarak parasını derse giren hoca aldığı halde sınav kağıtlarını okumakla işe başlar. Sonuçta, derse giren ve kağıdı okuyan farklı olunca değerlendirmeler niteliksiz hale gelir. İlaveten asistan için bu “dekanlığın” verdiği bir iş değil, birazdan anlatılacak ilişkiler gereği bir öğretim üyesinin özel işidir. Final sınavlarında okunan kağıtlar için hiç de yabana atılmayacak ödemeler yapılır ve bu para kağıdı okuyan asistana değil hocaya verilir. Hoca da genelde asistanın kağıdı okumasını doğal bir görev saydığından parayı ya topluca cebine indirir ya da cüzi bir kısmını asistana verir. Peki hoca asistan kağıt okurken ne yapmaktadır? Genelde, hiçbir şey. Diğer hocalarla geyik muhabbeti, internette sörf, şahsi işleri için görüşmeler, şahsi ilerlemesi için yazıp çizme vs.

Bu tür “dekanlık” dışı işler hocanın yerine derse girmekten, hocanın elektrik, su parasını yatırmaya, arabasını yalayarak parlatmaya, hocanın çocuk ve hanımının özel işlerine koşturmaya kadar uzayabilir. Peki, asistan bu çileye neden itiraz edemez. Genelde, asistanların yıllık sözleşmelerinin uzaması veya yüksek lisans tezlerinin kabulü, daha sonra doktoraya alınabilmeleri, sonunda doktorayı tamamlamaları danışman “hoca” olarak anılan şahsın iki dudağı arasındadır. “Hoca”lar kimseye hesap vermek zorunda değildir. Dolayısıyla az sayıda karakterini yitirmemiş, işten atılmayı göze almış veya “dayısı” olan asistan dışında genelde terfi ve doktorayı bitirme, bilimsel kriterler yerine sadakat ilişkileri ile gerçekleşir. Sadakat ilişkilerini Türkçeleştirirsek, akademik dünyada “usta-çırak” lafıyla maskelenen “kapı kulluğu” ya da “kapı köpekliği” kavramlarıyla karşılaşırız. Üniversite çevrelerinde bu ilişkiler sebebiyle, yapılan tezlerin tamamına yakını hiçbir anlamı olmayan (yani yapılmasa ne olurdu sorusuna, “hiçbir şey” cevabı verilen) garabetlerden ibarettir. Az sayıda işe yarar çalışma ise istisna kabilinden danışmanlara düşmüş asistan veya öğrencilerin eseridir.

Asistanların hocalardan hakaret işitip tokat yeme, onların özel işlerini görme dışında bir diğer fonksiyonu ise “hocalara” makale, bildiri ve kitap hazırlamaktır. “Hoca” yüce bir insan olduğu için genelde bir şey yazmaz. Okumaz da, aşmıştır. Asistan ve öğrencileri “yönlendirir”. Yönlendirmenin türkçesi onların yaptığı çalışmalara ismini koyarak yayın haline getirmektir. Bildiri ve makaleler genelde öğrencinin tez ve seminerlerinin başına hocanın isminin yazılması ile oluşur.

Kitap yazma süreci, özellikle sosyal bilim branşlarında daha önce birbirinden çalınarak yazılmış 3-5 ders kitabının scanner ile taranarak yeni bir formatta kesilip biçilmesiyle şekillenir. Yeni oluşan “kitaba” nirvana düzeyindeki hocanın adı yazılır. Kapıkullarına ise önsöz bölümünde “yaptıkları değerli” katkılardan dolayı teşekkür edilir. Halbuki teşekkür metninin “kitabın tümünü ücretsiz dizdiği için Ali’ye, bir çok şekli başka kitaplardan tarayarak aktardığı için Veli’ye, matbaa ve hamallık işleri için Bekir’e, kapağı beleş tasarladığı için Hasan’a” gibi ibarelerden oluşması aslında daha gerçekçidir.

İşin en gülünç tarafı da birçok “hoca” önsözde “bana çalışma fırsatı verdiği için sevgili dekanımız A ve sayın rektörümüz B’ye teşekkürü borç bilirim” gibi yalakalığın zirvesinde cümleler kullanmasıdır. Kitabı yazan dekan, dekan yardımcısı ya da bölüm başkanı gibi idari bir sıfata sahipse kitabın tüm çıktılarının devlete ait lazer yazıcıdan beleş alınması, fotokopilerin ücretsiz çoğaltılması usüldendir. Dekanla kanka olan hocalar da bu tür imkanlardan yararlanabilir. Hatta rektörle ahbaplık söz konusuysa kitabın bedavadan rektörlük matbaasında basımı da şık olur. Bu kitapların yurt çapında satılması genelde beklenmez, belli derslerde öğrencilere “açık kitap sınav” yapıp kitap dışında kaynak kullanımını yasaklama, kitap alanların listesini yapıp almayanlara gözdağı verme, fotokopi çekenleri asistan marifetiyle takip etme gibi yöntemlerle “doğrudan” satış daha karlı ve kolaydır.

Neticede asistanlar kabaca dekanlık tarafından verilenler hariç birçok özel işle uğraşan bir akademik gruptur. Aslında çoğu iyi insanlardır ama “sadakat, usta-çırak(!)” sistemi biçarelerin karakterlerini zaafa uğratır. Her asistanın “hele şu doktora bitsin, selam verirsem şerefsize…” diyerek söylendiği duyulur. Kısaca asistanlık bir tür köprü geçme sürecidir, ayı konumundaki “hocalara” dayı denmesi zarurettir. İşin kötüsü bu durum bir çok öğrenci tarafından da fark edilecek kadar aşikardır ve asistanların karizması öğrenciler nezdinde pek yüksek değildir.

Yardımcı Doçent

Doktora bitince dertler bitmez aslında. Bu defa yardımcı doçent kadrosu alma süreci ile karşı karşıya gelinir. Yardımcı doçent olmak niçin önemlidir? Öncelikle 300 Milyon civarında fazla para ve girilen derslerden ek ücret alınır. İlaveten yardımcı doçentler dekan yardımcılığı, bölüm başkanlığı gibi idari görevler alabilirler. En güzeli de dün kendi gördüğü köpek muamelesini artık diğer asistanlara uygulama şansını yakalar. Görüldüğü gibi hiç fena bir rütbe değil. Ancak bu payeyi alabilmek için geçmişteki sadakat ilişkilerinin iyi olması şarttır. O iyi değilse yukarıdan bir dayı (Peter ilkesinde piston denir) bulunması gerekir. Birçok doktora bitirmiş asistan bu iki faktör sebebiyle dr. asistan payesiyle eski maaşından sürünmeye devam eder. Pistonu olanlar ya da sadakatini ispatlayanlar ise yardımcı doçent olarak nurlu ufuklara doğru seyahate çıkarlar. Ancak, asistanlar gibi yardımcı doçentler de sözleşmelidir, her an idare değişikliği, siyasi görüş gibi sebeplerle başlarının belaya girmesi mümkündür. Yani kurtuluş için bir aşama daha gereklidir.

Doçent

Doçentlik devlet üniversitesindeki bir akademisyenin tası tarağı toplayıp lüzumsuz işlerle uğraşmaya başlama sürecinin ilk adımıdır. Artık kazık çakılmış, ebedi ballı istihdam şansı yakalanmıştır. Doçent ünvanını YÖK verir. Sınavı da şu aralar biraz gevşemeyebaşlamıştır. Yalnız, doçentlik ünvanı alındığında her şey bitmez. Zira Türkiye’de YÖK’ün sizi doçent yapması üniversite için yeterli değildir. Herhangi bir fakülteden “kadro” almanız gerekir. Kadro almak da (biraz daha hafifletilmiş olarak) sadakat ilişkileri, siyasi görüş, rektöre rey atmış olmak, dayısı olmak gibi “tamamen bilimsel” kriterlere bağlıdır. Diyelim ki bu zorlu süreci hallettiniz, kadroyu aldınız. Evet. Artık büyük ölçüde amele işleri dönemi sona ermiştir. Ahlaki yapınıza göre çevrenizde sorgusuz sualsiz terör estiren bir despot da olabilirsiniz, etliye sütlüye karışmayan “kafa” hoca pozuna da girebilirsiniz. Dolayısıyla doçentlik iyi bir şeydir diyebiliriz. Yalnız doçent olmakla maaş artışı arasında doğrusal bir ilişki yoktur. 2-3 yıllık genç bir doçent ile bir yardımcı doçentin maaşı yaklaşık aynı meblağdadır.

Profesör

Doçent kadrosuna atandıktan 5 yıl sonra profesör olursunuz. Kamuoyunca yarı tanrısal özellik atfedilen gruptur profesörler. Bunlar genelde ciddi görüntülü insanlardır. Telefonla konuşurken, biriyle tanışırken, selamlaşırken önce ünvanlarını söyleyeni çoktur. Kendilerine hitap edilirken ünvanı söylenmediğinde bozulanına rastlanabilir. Resmi bir toplantıda düşük rütbeli akademisyenlerin (özellikle asistan ve yardımcı doçentlerin, yerine göre doçentlerin) yanına oturmaktan gocunanları görülebilir. Hangi branştan olursa olsun, profesör her konunun uzmanı olduğunu zannederler, genelde görüntü üretme dışında pek bir iş yapmazlar.

Çoğunun özgün olarak en son yazdıkları yazı 10-15 sene evveline aittir. Yeni gelişmeleri izlemezler. 45-50 yaşın üzerindekilerin çoğu teknoloji özürlüdür. Bilmemeyi gururuna da yediremediğinden bilirmiş gibi yapıp rezil olurlar. Dekanlık, bölüm başkanlığı gibi şekil üretme makamları için sürekli kavga edip kulis yaparlar. Çoğu belediye başkan adaylığı, milletvekili adaylığı, tutturamazsa muhtarlık gibi idari görevlere soyunur genelde başarısız olurlar. Bazıları derslere yanlarında 3-5 asistanla birlikte girer, öğrencilerin yanında asistanları aşağılayıp azarlamaktan zevk alırlar. Öğrencilere “bakın ne kadar kudretliyim, yanımdakiler ise böcek mesabesinde” mesajı verirler. Durduk yerde fıkra anlatır, nutuk atar gibi konuşurlar. Hasılı, yetmezlik düzeyinin had safhası çoğunda müşahade edilir. İşin tuhafı birçok öğrenci bir-iki sene profesörleri gerçekten önemli şahıslarmış gibi algılarlar. Son sınıflarda onlar da işi kavrar ve dalgalarını geçmeye bakarlar.

Bunlar için alt kademedeki herkes emir kulu mesabesindedir. Asistanlara evini taşıttıranları, boyatanları mevcuttur. Kendilerinden kimse hesap soramaz. La yüseldirler. Sorgulamaya kalkanı bilim dışı olmakla, cahillikle, haddini bilmemekle, akademik terbiyesizlik veya genel terbiyesizlikle suçlarlar. Genelde kendi cahilliklerinin farkında olmadıkları için bazen aptal durumuna düşerler. Kendileriyle alay edildiğini fark etmezler. Hasılı, boş olmakla beraber sohbetleri hoştur.

Sonuç

Muhtemelen çoğumuzun en azından öğrenci olarak çeşitli üniversitelerde bulunmuşluğu vardır. Yoksa bile bir tanıdık vasıtasıyla kulağımıza bilgiler çalınmıştır. Genelde kamuoyunca geleneksel idari memurlara göre daha bir itibar sahibi olarak görülen bu akademik kadroların ahvali kısaca bundan ibarettir. Yani, devletten maaş alan, büyük çoğunluğu da halkın sandığının aksine pek “büyük” adam olmayan tipler.

Devlet üniversitelerindeki az sayıda iyi niyetli, girişken ve bir şeyler üretmeye çalışan akademisyen ise genelde diğer meslektaşlarının istihza dolu bakışları altında enayi damgası yiyerek boşa kürek çeker dururlar. Bizim üniversitelerimizde esas olan bilim üretimi değil resmi devlet görüşlerinin mevcut hiyerarşik yapılanma içinde öğrencilere aktarılmasıdır. Öğretim üyelerinin görevi öğrencilerin hiç de arzu edilmeyen bir şekilde düşünen, soran, itiraz eden bir yapı kazanmalarını engellemektir. Aynı vatandaşı kontrol maksatlı devletten maaş alan imamlar ve küçük öğrencileri “adam etme” görevini üstlenen öğretmenler gibi. Gelişmiş ya da gelişmemiş herhangi bir ülkedeki rektör lüzumsuz akademik işlerle uğraşırken bizim rektörlerimiz şu kadar şehit daha verip dört tarafımızdaki düşmanları fethetmek gibi yüce davalarla meşguldür. Çünkü dünyanın en akıllı insanları bizde, en geri zekalıları ABD, Avrupa ve Japonya gibi ülkelerdedir. Varsın onların kişi başına gelirleri bizi dokuz-ona katlasın.

Haberde adı geçen profesörün asistanı tokatlayıp tokatlamadığına mahkeme karar verecek elbette. Ama asıl görevi bilim üretme olan bu dünyada her gün bu tokada rahmet okutacak ilişkiler yaşanıyorsa, varın gerisini siz düşünün. Hoş, deveye neren eğri demişler hesabı, neremiz doğru ki üniversitemiz iyi olsun. Bizimkisi laf işte.

Popularity: 14% [?]

THY Rezaleti: “Gavur” yaparsa ayrı, “Biz” yaparsak başka

FST 14 Haziran 2005

Yoksa THY vahşeti mi diyelim. Malum özel sektör kırk yıldır uğraşa uğraşa güç bela memlekette tayyare uçurmaya başladı, fiyatlar az biraz aşağı çekilecek gibi oldu ama heyhat. “Çocuklarımıza miras bırakacağımız” stratejik hava kurumumuz arkasına devlet desteğini almış özel sektöre dayılanıyor. Ankara’ya şu saatlerde uçabilirsin, bu saatte konamazsın vs. Çoğunuzun haberdar olduğu Atlas Jet’in başına gelenleri şirketin sahibi Vural Öger şöyle özetlemiş:


Uçuş izninin bakanlık tarafından verilmesine rağmen, uçuş saat izinlerini THY’nin verdiğini anlatan Öger, şunları söyledi: ”THY bizle rekabet halinde olduğu için, 4 haftadır uçtuğumuz uçaklara, slot denilen, ‘uçuş saat izniniz yok’ dediler. Kontuar açılıp, yolcular uçağın içinde beklemesine rağmen uçaklarımız sefer yapamadılar.”

THY’nin iki yıl öncesine kadar iç hatlarda rakibi olmadığını anlatan Öger, özel firmalarla rekabetin THY’de rahatsızlık yarattığını iddia etti. Bütün dünyanın rekabete açıldığını, devletin elindeki ekonominin zamanının geçtiğine işaret eden Vural Öger, rekabetin daha iyi fiyat ve daha iyis servisle mümkün olacağını söyledi. Öger, yetkililerin bu durumu bir an önce düzeltmesini umduğunu belirtti.

Haberlere göre insanlar iki saat uçak içinde bekletilip daha sonra geri indirilmişler. Kendi vatandaşına köpek muamelesini layık gören sorumsuz, tuzu kuru devlet memurlarının elinden daha çok çekeriz biz. AKP’ye de yazıklar olsun. Vatandaşı hiçe sayan devletçi kafada farkları olmadığını ispatlamış oldular. Devasa, sübvanseli, maaşı devletçe karşılanan, bürokrat yatağı arpalık özel sektörle “rekabet ediyor”. Ne delikanlılık değil mi?

Hollanda ile Onur Air arasındaki problemi hatırlayalım. Gavur yapınca kıyameti koparan ulusalcılarımız bakalım THY ve devletimize de dayılanacaklar mı? Yoksa, “ulusal çıkar” kan emici özel sektörün, kar peşindeki sermaye uşaklarının menfaatlerinin önünde mi yer alacak…

(Not: Takip ettiğim kadarıyla THY bir de sürüyle uçak alacakmış, memleketçe yandık demektir. Sözde satılacak kurum yeni uçak alır mı? Allah bilir ne komisyonlar, rüşvetler, yolsuzluklar dönecek.)

Popularity: 9% [?]

Kazma dişli imam sevecen öğretmene Karşı: Diyanetten imaj atağı

FST 14 Haziran 2005

Diyanet işleri başkanlığı son dönemdeki faaliyetlerine imajla ilgili birini daha ekliyor. Habere göre Türk filmlerindeki olumsuz imam imajı teşkilatı rahatsız ediyormuş.

Malum, yeşilçam filmlerinde (aslında tüm türk film ve dizilerinde) imamlar çirkin, vahşi, saldırgan olarak tasvir edilirler. Bu imamlar sürekli yeniliklere karşı dururlar. Son derece modern giyimli (Hülya Koçyiğit gibi) sevecen, iyi kalpli, çağdaş öğretmenlere pusu kurmaya çalışırlar. Normalde benim hiç rastlamadığım şekilde cami dışında da cüppe ile dolaşırlar. Ellerinde de örneklerine Konya Mevlana müzesi veya Topkapı Sarayında rastlanabilecek türden devasa tespihler bulunur. Hasılı manzara kısaca “gerici, tiksinti verici imam ve onun temsil ettiği islam dini” ile “ilerici, insana ferahlık veren sevecen öğretmenin temsil ettiği laik düzen” şeklinde özetlenebilir.

Peki bu manzarada gerçeklik payı var mıdır? Elbette yoktur. Bir defa fiziksel özelliği bozuk imam olabileceği gibi bol miktarda öğretmene de rastlayabilirsiniz. Bütün islamcılar kılıksız olmadığı gibi, Atatürkçü Düşünce Derneği, Cağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinde de herkes manken gibi değildir. Rastgele gireceğiniz bir devlet lisesinde kendini şık sanan kokana öğretmenlere rastlayabileceğiniz gibi, bir devlet camisinde manken görüntülü imam da görebilirsiniz. Yani tipleme açısından bu yaklaşım elbette doğru değildir.

Köylerde, mahallelerde laik düzenden hoşlanmayan, modern eğitim sisteminden hazzetmeyen imamlar mevcut olabilirken, son derece modern, laptop bile kullanan imamlara da rastlayabilirsiniz. Üstelik imamlar boş vakte sahip meslek erbabı oldukları için her tür perakende ve toptan ticaret, emlakçılık, oto galericiliği, kömürcülük, köy yerlerinde ziraat gibi işlerle uğraştıklarından gerçek dünyayı iyi tanırlar. Filmlerdeki karikatürler pek gerçekçi değildir. Üstelik aynı gerçekler öğretmenler için de geçerlidir. Öğretmenler de sadece “devlet hizmeti” aşkıyla öğrencilere güler yüz gösteren masumlar değildir. Çoğu ek iş yapar. Genelde haftada 1-2, bilemediniz 3 gün çalıştıkları için boş vakitleri imamlara göre daha boldur. Semt pazarlarında plastik leğen, çorap, kadın iç çamaşırı satanları, dersane açıp özel eğitim sektörüne girenleri, tarla bahçeyle uğraşanları boldur.

Yani, benzer türden iki meslek erbabı. Üstelik yaptıkları iş de ne kadar birbirine benzer, dikkat edin: Biri camilerde diyanetin matbu hutbesiyle sivil vatandaşı “devlete itaatkar” iyi insanlar yapmak için para alır, diğeri aynı görevi okullarda yürütür. Yani, yok aslında bir farkımız, ama biz daha çağdaş, laik yerine göre demokratız hesabı.

Diyanet imamların imajını nasıl düzeltecek, orası biraz muamma görünüyor. Haberde çizgi film gösterileceğinden, büyükler için eğitici film yapılacağından, çingene belgeseli hazırlanacağından (ne alakası varsa) bahsediliyor. İmamların imajı çizgi filmle düzelir mi orasını bilmem ama Diyanet bütçesi gene birilerinin cebini dolduracak, öyle anlaşılıyor. Eğer kendileri yetenek geliştirip çizgi ve dizi film çekmeyeceklerse tabii.

Popularity: 11% [?]

“Ben Hevesli Değildim”

FST 13 Haziran 2005

Sıkılanınız var mı bilmem ama Süleyman Demirel’in siteye koyduğu ambargo bir süre daha devam edecek galiba. Ama ne yapalım, her gazete eski cumhurbaşkanımızla bir röportaj yapınca ilginç malzemeler ortaya çıkıyor. Son röportaj Milliyette yapılmış, isteyenler okusun, eğlenceli. Benim aktaracağım bölüm Süleyman Beyin cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili yorumu. Demirel, Kenan Evren ve Turgut Özal için “onlar kendilerini seçtirdi” derken bakın kendisi için neler söylüyor:

“…Ben cumhurbaşkanlığı hevesinde değildim. Beni cumhurbaşkanlığına iten Büyük Millet Meclisi’dir. Benim grubum ve benim grubumla beraber hareket eden SHP grubu seçim yaptı. O zaman biz koalisyon içindeydik. Ben hiç bir tartışma olmadan cumhurbaşkanlığına geldim. Ne, ‘arkasında oy yok’ denilenecek bir adamdım, ne de ‘arkamdaki parlamento oyu halk oyu ile mütenasip değildi’ denilecek bir adamdım, ne ihtilal lideriydim ne de kombinezon adamıydım.”

Evet. Ben de eminim hevesli olmadığından. Zorla itekledi Büyük Millet Meclisi, ben şahidim. “İstemem yan cebime koy” dedi diyenler fevkalade ayıbetmiş namertlerdir. Bu arada şu “kombinezon adamı” lafı da şahane değil mi? Meddah gibi mübarek. Alın aşağıdaki kamusal alan argümanını, topyekün çağdaşları da köşeye sıkıştırmış. Çözebilene aşkolsun.

… Hanımının başındaki türban Başbakan olmasına engel oluyor mu? Olmuyor. Başı türbanlı başbakan hanımı Amerika’da bugün Türkiye’yi temsil ediyor mu? Sen istediğin kadar beni temsil etmiyor de, Türkiye’yi temsil ediyor. Efendim cumhurbaşkanlığı kamu alanıdır. Peki yolun bu tarafındaki cumhurbaşkanlığı (köşkü) kamu alanı da, diğer tarafındaki başbakanlık (konutu) kamu alanı değil mi?…

Süleyman Demirel’i izleyelim, daha bol malzeme çıkacak bu yaz, öyle görünüyor.

Popularity: 10% [?]

Baykal Demirelleşiyor mu? “Devlet Türban Takarsa…”

FST 13 Haziran 2005

Hürriyetin haberine göre, CHP genel başkanı Deniz Baykal bir TV kanalındaki açıklamalarında şöyle demiş:

“Sorun türbanı resmileştirmek, resmi devlet düzenine yerleştirmektir. Bu devletin türbanlılaştırılmasıdır. Devlete türban takılmasıdır. Önce eşi türbanlı Cumhurbaşkanı, sonra türbanlı bir Cumhurbaşkanı. Devlete türban giydirirseniz başı açık dolaşmak mümkün değil. “

Sözlerin gülünçlüğü bir yana, sayın Baykal’da daha dikkate değer bir problem fark ettim. Eğer haberde CHP başkanı Baykal ibaresi geçmese, rahatlıkla bu cümlelerin Süleyman Demirel’e ait olduğunu ileri sürebilirdim. “Bu devletin türbanlılaştırılmasıdır. Devlete türban takılmasıdır. … Devlete türban giydirirseniz başı açık dolaşmak mümkün değil.” Bilmem siz ne dersiniz. Son zamanlarda gündeme bomba gibi düşüp ortalığı yıkan Demirel beni olduğu kadar Deniz Baykal’ı da mı etkiledi ne…

Bu arada, türban tartışmaları Türk Dil Kurumuna yeni kavramlar hediye etmeye devam ediyor. Demirel’in “başı sarılı” icadından sonra sayın Baykal’ın “türbanlılaştırılma” lafı da Türk kamuoyuna hediye edilmiş oldu. Hayırlı olsun. “Siz bizim türbanlılaştıramadıklarımızdan mısınız” gibi tekerlemeler de yaygınlaşırsa dil zenginliğimiz daha da artacaktır. Ha, belki benim “Demirelleşme” kavramım da zamanla benimsenir belki, para da istemem, Türk dil kurumuna hediyem olsun.

Popularity: 9% [?]

Özgürlük mü Eşitlik mi?

FST 13 Haziran 2005

Derin sular sitesinde Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’ın “Bilal’in Mektubu Adamı Solcu Yapar” yazısından yola çıkarak kaleme alınmış “eşitlik değil özgürlük” başlıklı bir yazı var. Ahmet Hakan demişken, kendisinin son günlerde yükselen bir trendi olduğunu herhalde kabul etmek gerek. Özellikle kuran kursu meselesinde “içerden biri olarak” yaptığı açıklamalar ve kendisine gelen bir mektup üzerine kopan fırtınalar Ahmet Beyi haklı olarak gündemin üst sıralarına taşıdı. Bu çerçevedeki yazılarının son derece yerinde olduğu da aşikar. Ancak, Ahmet Hakan’ın daha önceki çeşitli yazılarında ve bazı mülakatlarında “solcuyum, kendimi sola yakın hissediyorum” türünden sözleri ve Teşvikiye barları, Fransız lokantası gibi konulardaki bazı ilginç yazılarını da hatırladığım için kendisinde bir takım kafa karışıklıkları bulunduğu izlenimine kapıldım. Bu konuda Derin sularda geçen hafta yazılmış, son derece isabetli tespitler içeren Ahmet Hakan konulu bir başka yazı daha var. Mevzu açıldığı için hatırlatmak istedim.

Derin sular sitesinde Tayyip Erdoğan’ın oğlunun Kemal Anadol’a yazdığı mektuptan yola çıkarak “bu mektup adamı solcu yapar” hükmüne varan Ahmet Hakan’ın yanıldığı noktalara işaret eden açıklamalardan bir iki cümleyi aktarmak istiyorum.


Vermeden almayı meşru gören bu anlayışın oluşturduğu sosyopsikolojik yıkımdan sorumlu olanlar, başkalarının sırtından geçinmek gibi ahlak dışı bir hayatı yermek bir yana, bu tür sosyal güvencelerin (aslında ne olduğunu bile bilmedikleri) ‘çağdaşlığın’ ve ‘gelişmişliğin’ bir ölçüsü olduğunu söylüyorlar.

Ama gerek işverenlerden gerekse çalışanlardan alınan yüksek vergi ve stopajların (ve doğal olarak işsizliğin) en büyük sorumlusunun vermeden almak isteyen sosyal parazitler olduğunu akıllarına getirmek istemiyorlar.

Başarıyı değil başarısızlığı ödüllendiren bu tür haksız uygulamalar sonucunda, üreten insanlar kazançlarından ötürü hırsız muamelesi görürken, onların sırtından geçinmek suretiyle gaspla hayatlarını devam ettirmek zorunda olanlar bitmek tükenmek bilmeyen bir öfkeyle çalışarak kazananları suçluyor, sürekli daha da fazlasını istiyorlar.
….

Sosyal devlet anlayışının ifadesi olan ’sosyalizm’ ve onunla el ele giden ‘devletçilik’ bütün bu kollektivist illetlerin en büyük sebepleri arasında oldu hep.

Farklı şekilde düşündüğünü zannedenler de bu kollektivist anlayışın tesirinden kurtulamadılar çoğu zaman.

Fikri esir, vicdanı esir, kalbi müslüman, beyni Marksist nesillerin kendilerini bulamamaları çok doğal.

Sosyoloji, ekonomi ve politika bilimlerinin ara ilişkilerini bilmeyen kişilerin bir mektupla solcu, bir öğünle kapitalist, bir ezan sesiyle müslüman olmaları tuhaf değil.

Çünkü hiçbirinin felsefesinin temel paradigmalarından haberdar değiller.
….

Popularity: 13% [?]

“Marksizm-Leninizm-hatta-Maoizm İtikadı Terakkiye Mani Değildir” V.A.

FST 13 Haziran 2005

Geçenlerde CUMOK ve Mümtaz Soysal yorumuyla İzlenimleri zenginleştiren Veysel Aratlıoğlu, bu defa liberal demokratlarla ilgili üzerinde düşünülmesi gereken derin bir uyarıda bulunuyor. Yakın tarihimizi biraz daha salim kafayla yeniden gözden geçirmekte fayda var galiba. Yazıyı yorumsuz olarak aktarıyorum. Belki kendisi bu konuyu daha da detaylandıracak açıklamalar gönderir, istifade ederiz.

Marksizm-Leninizm-hatta-Maoizm (MLhM) itikadı terakkiye mani değildir.

İslam dininin terakkiye mani olmadığını ispat etmek icin bin dereden su getirmiş olan liberal demokratlarımız aynı gayretin yüzde 10′unu MLhM itikadinin da terakkiye mani olmadigini savunmak icin harcamış olsalardı bugün Turkiye cok daha liberal bir ülke olurdu. Çok iyi biliyorum ki, 1970′li yillarda bircok gerçek liberal dinleyici kitlesi bulabilmek kaygısı ile kendilerini MLhM olarak tanitmislardir. Liberal demokratlarımız “zarfa degil, mazrufa bakmış” olsalardı bunları dışlamazlardı. Bugün başlamış olan dinci-marksist yakınlaşması siyasi bir vakıa haline gelirse, liberal demokratlar daha da yalnız kalacaklardır. Gidişat o yöndedir.

Saygılarımla,

Veysel Aratlıoğlu
(MLhM itikadının Yaşar Nuri Öztürk’ü)

Popularity: 10% [?]

Soros ve Kaçak Kuran Kursu

FST 10 Haziran 2005

Bugün sitenin gündemini işgal eden Soros’la yapılan görüşmelerde en çok Türkiye’deki laiklik meselesi gündeme gelmiş galiba. Hürriyet yazarlarından Gila BENMAYOR “Soros’un biz Türklerin bu laiklik meselesini abarttığımızı söylediğini” yazıyor. Yine kendi ifadeleriyle, Soros bu konuyu açması istendiğinde başörtülülerin üniversiteye gidebilmeleri gerektiğinden filan bahsetmiş. Benim ilgimi çeken Soros’a ısrarla sorulan şu soru ve alınan cevap:

“Tabii bunun üzerine Soros’a Türkiye’deki son gelişmelerden, mesela kaçak Kuran kurslarına ceza indiriminden haberi olup olmadığını soruyoruz. Haberi yokmuş.”

Boşverin siz burada yazanı, ben Soros’un soruyu anladığını hiç sanmıyorum. Ne bekliyordu Hürriyet yazarı, “vay alçak dinciler demek kaçak kursuna verilen cezayı indiriyorlar ha” gibi bir şey mi? Adama önce “Kuran kursu”, “Kuran kursunun kaçak olması”, “kuran kursuna izin alma gereği” gibi konuları açıklaman gerekir ki ceza indirimini sorabilesin. Bunu hiçbir aklı başında insanın mantığı kavrayamayacağından beyhude çaba olacaktır. Yani, Soros’a sorulan soru tamamen absürddür, kendisinin “haberim yok” demesi aslında “ne dediğinizi anlamıyorum” şeklinde düşünülmelidir.

Popularity: 11% [?]

Devlet keçiyle koyunla uğraşırsa

FST 10 Haziran 2005

Habere göre Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, ‘Hayvancılığı Geliştirme Projesi’ kapsamında Yozgat’ın Sorgun İlçesi’ne bağlı Eymir Beldesi’nde yetiştiricilere 1250 koyun ve 50 koç dağıtmış. Dağıtılan koyunları alan 50 ailenin 30’una mensup 67 kişi, hayvanlardan geçen ‘brucella’ (Bruselloz) hastalığına yakalanarak yatağa düşmüş. Devletten koyunların alınmasına aracılık eden Eymir Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Başkanı Hasan Akbıyık şu açıklamayı yapmış:

‘Bize koyunların tüm aşılarının yapıldığı söylenmişti. Ancak koyunlar düşük yaptı, ölü doğumlar oldu. Alınan koyunların yüzde 80’i yavru attı. Ardından da insanlarda bu hastalık görüldü. Yetkililer bu olayı kabullenmek istemiyor. Ancak her şey ortada. Buna çözüm bulunması gerekir

Devletin lüzumsuzluklarının biri daha. Hangi akla hizmetle millete koyun, koç dağıtılır, daha da kötüsü devlet niye koyun yetiştirir anlamak zor. Daha “devletin arılarının” hesabı verilmeden bir de “koyun krizi” yaşanıyor. Bu hayvanları bedavaya ya da düşük fiyatla almışlarsa köylülerin şikayetlenmesinin de bir mantığı yok tabii. Ucuz etin yahnisi hesabı.

Popularity: 9% [?]

İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş