Archive for Haziran 8th, 2005

“Liderler ve mizah” konusunda bir haksızlık

FST Haziran 8th, 2005

Psikiyatri profesörü Cengiz Güleç ve Felsefe profesörü Ahmet İnam liderlerin mizah anlayışları üzerine bazı değerlendirmelerde bulunmuşlar. Prof. Güleç mizah duygusunun kaybolmasının bir hastalık olduğunu, mizahtan rahatsızlık duyanların nörotik ve narsist olduklarını, sadece kendi varlığından haberdar insan mizah üretemediği gibi, yapılandan da anlamadıklarını belirtmiş. Daha sonra siyasi liderler için yapılan değerlendirmelerde Ecevit ve Mesut Yılmaz’a sıfır verilmiş, Erdal İnönü Ecevit’e göre üstün bulunmuş. Tayyip Erdoğan da karikatüristlere verdiği tepki temelinde mizahla arası iyi olmayan bir yerde gösterilmiş. Bunlara diyeceğim yok

Yalnız değerlendirmede Demirel ve Erbakan için “Beğenmediğimiz Demirel’in bile mizaha karşı duygusal motivasyonu Ecevit’ten iyidir… Beğenmediğimiz Erbakan’ın bile belli bir mizah duygusu vardı” türünden sözler gördüm. İşte buna itiraz ederim arkadaş. Türk mizah tarihine adlarını altın harflerle yazdırmış Demirel ve Erbakan için “beğenmediğimiz… bile… belli bir…” türünden ifadeler kullanırsanız hiç de hakkaniyetli davranmış olmazsınız. Demirel ve Erbakan isimlerinin diğer siyasetçiler yanında mizah gibi bir konuda bu şekilde anılması kendilerine yapılacak en büyük hakarettir. Bu ikilinin eline su dökecek bırakın siyasi, bir şovmen dahi var mıdır bu memlekette? Bir rahmetli Özal vardı haklarından gelen, o da er meydanını terk edip gitti. Bir de Besim Tibuk var elbette ama herhalde oy oranı gerekçesiyle gündeme alınmıyor.

Lütfen sayın profesörler… Yiğidi öldürelim ama hakkını verelim. Biraz daha titizliğe, adalete davet ediyorum.

(Not: Bu konuda 1993 yılında Yön yayınlarından çıkan, rahmetli Özal’ı anlatan HAKKATEN adlı kitabı hala zevkle, yerine göre kahkahalarla okurum. Kitapyurdu satış sitesinde görünüyor ama bulunabileceğine pek ihtimal vermiyorum. Eski kitapçılarda filan belki bulabilirsiniz. Bulamayan haber versin, bazı yerlerin fotokopisini göndereyim. Artık kitabı kim yazdıysa bilemiyorum, Kurthan Fişek midir, Baskın Oran mı, Can Barslan mı, hakkaten bu kadar güzel olur.)

“Blog” meselesi

FST Haziran 8th, 2005

Blogger sitesini ve internette canınız istedikçe bir şeyler yazabileceğiniz, kolayca güncelleyip yükleyebileceğiniz bir aracın mevcudiyetini geçen yaz konuyla ilgilenen kardeşlerimden duymuştum. Önceleri “eh bir deneyelim, bakalım neymiş” diyerekten adım attığımda bu işin sanılandan daha önemli ve etkili olduğunu zaman içinde anladım. En azından kısa bir süre içinde bir kaç yüz sayfaya ulaşan yazıyı kes-kopyala değil, fiilen klavye kullanarak oluşturduğumu fark ettim. Başkalarıyla paylaşma ihtimali olmasa bu kadar yazıyı yazabileceğime pek ihtimal vermiyorum. Neticede bu araç, özellikle son haftalarda gerek “blog” kelimesinin Türkçe karşılığı, gerekse bazı köşe yazarlarının garip tepkilerine “blog” sahiplerinin cevaplarıyla daha ciddi bir şekilde gündeme gelmeye başladı. İyi kötü bir “blogum” olduğu için bu meyanda iki laf da ben edebilirim diye düşünüyorum.

Aslına bakılırsa bu konuda teknik bilgi ve birikim olarak benden çok daha deneyimli ve yetkili olanlar çeşitli sitelerde doyurucu açıklamalar yapmışlar. Mesela Altı Üstü Tasarım, Derin Sular 1 , Derin Sular 2, Nahnu, İlber, siberkültür bloglarında medyadaki Türkçeleştirme ve blogları küçümseyici tavırlara verilmesi gereken cevapları görebilirsiniz. Bu yazıların yazılmasına sebep olanlar ise itiraf.com sitesini Türkiye’de hayata geçiren, şu anda Akşam gazetesinde yazan Ersan Özer’in, Hürriyetten Yurtsan Atakan’ın yazıları ile BT Haber ve Hürriyette çıkan tanıtım mahiyetinde haberler. BT Haber yazısında “blog çılgınlığı” kapsamında blog kelimesi yerine “ağ günlüğü” kullanılmış. Yurtsan Atakan da çok bilmiş bir edayla “ağ günlüğü”, “e.günlük” kelimelerini kullanıyor, kullanmayanı züppelikle itham ediyor.

Öncelikle iki gazete yazarının üslubunu yersiz şekilde küstah buldum. Ben de blog yazarıyım ve kendimi herhangi bir şeye (gazete vs.) alternatif görmüyorum. Bu yazıları görene kadar da aklıma dahi gelmemişti. İkincisi, günlük tutmuyorum, sadece canım istdikçe, kafama estikçe güncel olaylara yorum yapıyorum. Ayda, haftada bir yazdığım da olur, günde 10 yazı yazdığım da. Adı geçen iki gazetecenin bu konularda böylesine çok bilmiş yazılar yazmasının sebebini de çözebilmiş değilim. Özellikle Akşam yazarının aşağılayıcı bir üslupla söylediği “geçimini haberlerden sağlama” meselesi “şecaat arzederken merdi kıpti sirkatin söyler” ifadesine bire bir uymaktadır.

Türkiye’de çığrından çıkan bir iş varsa internette kendi halinde yazı yazmak, yorum yapmak değildir. Esas eşşeğin bir tarafına su kaçırılan yer köşe yazarlığı esnaflığıdır. Bir bakın bakalım gazetelerde kimler köşe yazarlığı yapıyor: Mankenler, dansözler, sırf yurt dışı gördü, dil bilir diye tomarla para ödenen embesiller, patron yalakaları, ihale takipçileri, tetikçiler, genel yayın müdürü damat, gelin, bacanak ve kuzenleri, eski kaşar artistler, darbe şakşakçıları, aynı yazıyı çevirip çevirip yazan araştırma ve gelişme özürlüler, iki lafı bir araya getiremeyen futbolcu eskileri, amigo kulüp başkanları, emekli siyasetçiler, askerler vs. vs. Eğer bunlar köşe yazarı ise, en basit “bugün şunu yaptım” diyen blog yazarının durumu daha samimi ve ahlaklı değil midir?

Şimdi böyle bir ortamda yazdıklarının çoğunun niye yazıldığını dahi anlayamadığım, kadınların ayakta işemesini sağlayan huni, vibratörlü kilot, oğlunun pipisi, hangi soyisimden kaç tane var, öz viagra gibi derin konuları işleyen biri neyine güvenip “izlediği 15-20 bloga” bakarak “önemsemeyin canım, bir kaç salak haber kesip ıvır zıvır yorum yapıyor” mealli şeyler yazabilir, şayanı hayrettir. Cahil cesareti olabilir mi? Popüler bir internet sitesini Türkiye’de kurdu diye, kendisine bahşedilen köşeden kafasına eseni kantarın topuzuna bakmadan söylemek akıllı adam işi midir?

Hürriyet yazarı Yurtsan Atakan ise aklınca kavramların Türkçelerini kullanmayla ilgili birşeyler söylemeye kalkmış. Anlamadığım ne hikmetse bir alay lafın arasına “züppe” gibi bir sıfat sokuşturması. Eti nedir, budu nedir, sanki dil profesörü “benim önerim şudur, züppeler şunu kullansın” diyebiliyor. Duyan da bir magazin gazetesinde değil “Türk dili ve edebiyatı” dergisinde yazar olduğunu zannedecek. Önerisi de saçma. “E.günlük”müş. Türkçede böyle araya nokta konan kelimeler var mıdır? Hem blogların günlük tutmayla ne alakası var?

Kelime uydurma öyle kafadan atılarak yapılır mı? Önemli olan toplumun bir şeyi benimsemesidir. Bilgisayar, yazılım, donanım, bilişim gibi kelimeler tutmuş, uçağa da eskiden tayyare denirdi, bulan sağolsun ama CD, faks, Televizyon, radyo vs. öylece yerleşmiş. Mesela Türk dil kurumu “dil gayretiyle” CD için “yoğun teker”, faks için “belge geçer” önermişti, tutar mı Allah aşkına. Bir kavram Türkiye kamuoyuna ilk yansıdığında müdahale edilirse edilir, onun dışında geçmiş ola, toplum bir kelimeyi yoğun şekilde kullanmaya başladıktan sonra ne yapsanız sökmez. İnternete bir karşılık bulunabildi mi? Blog da öyledir. Şu saatten sonra “e.günlük”, “ağ günlüğü” gibi öneriler getirmeniz kendi açınızdan anlamlı olsa bile hem tutma ihtimali düşüktür hem de “blog” kullanmakta ısrar edenlere züppe deme hakkını size vermez. Kelebek yazarı Blog yazarlarını herhalde ilkokul günlüğü tutanlarla karıştırıyor. Kaldı ki bu tür günlüklerin internette olması da fevkalade olumlu bir gelişmedir. Acizane önerim, her konuda bir şey bilirmiş gibi hareket etmeyi bırakmaktır. Yoksa ummadığınız sert kayalara toslar, dostlar arasında mahcup olursunuz.

Bu arada Akşam ve Hürriyet yazarları kadar “bilgili” olmasa da (!) köşe yazarlığı payesini Türkiye’de hak eden 3-5 kişiden biri olan Fehmi Koru’nun da “blog” meselesine dair bir yazısını ilgililere hatırlatmak isterim.

Kapat
E-posta ile paylaş