FST Haziran 9th, 2005
Liseler 4 yıla çıkıyormuş. Af bekleyen mahkumun hapis cezasını arttımak gibi bir şey. Bu memlekette herkesi üniversiteye doldurmaya, alim yapmaya çalışan, meslek sahibi olmayı, teknikerliği, ara elemanlığı hor gören garip bir anlayış var. Bunun da sebebi ülkede sanayinin yok denecek kadar az olması, istihdam kapısının ister istemez devlet olarak görülmesinin yanında, üniversitelerin verdiği diplomaların insanları bazı haklara kavuşturmasıdır.
Milli eğitimi şu kadar yıla çıkarmaya kalkılacağına, insanların bir meslek sahibi olmalarını sağlayacak sınai ve ticari gelişmelerin önü açılsa bu garabet durum da biraz çözülecektir. Erkekler için askerliği kısa yapma sigortası olan üniversite mezuniyeti adaletsizliği de ortadan kalkarsa bazı kazanımlar elde edilebileceğini düşünüyorum. Bunlar elbette uzun konular ama işin Türkiye’de hakim zihniyetle bağını kuramazsak “teknik” meselelerle uğraşmakla ancak havanda su dövmüş oluruz.
Türkiye’de problem “milli eğitim” ve “tevhidi tedrisat”tan ibarettir. Bu anlayış modern anlamda bir eğitim öğretim sistemi kurmamızın önündeki en büyük engeldir. Hangi siyasi iktidar, hangi bakan gelirse gelsin bu anlayışı ortadan kaldırmadıkça bir ilerleme kaydedemeyecek, biz her zaman zavallı öğrencileri oradan oraya sürükleyecek “reformlara” şahit olacağız.
Derinsular sitesinde “liselerin 4 yıla çıkması konusunda kimse neden bir şey söylemiyor” mealinde bir şikayet var. Aslında ben dolaylı olarak bu konuda bir vakit önce uzunca bir yazı yazmıştım. O sıralarda “0-6 yaş arasına eğitim” gibi bir kampanya vardı, hatırlayan çıkacaktır. Liselerin 4 yıla çıkması ile ilgili yanları olduğu düşüncesiyle biraz düzenleyerek, ümitsizce aşağıya aktarıyorum. Maalesef bu cephede bizi daha çok karanlık günler bekliyor.
“0-6 Yaş eğitim��? Saçmalığına karşı “7-21 yaşa özgürlük”
Son günlerde çocukların yedi yaşından önce de eğitim alması ile ilgili kampanyalar artıyor. Futbol takımları bu amaçlarla pankart açarak maça çıkıyor, gazeteler konuyu sahipleniyor vs. Ben bu konuda hiç de kampanya destekçileri gibi düşünmüyorum. Bana kalırsa “0-6 yaş arasına eğitim yasaklansın” türü bir kampanya başlatmak daha makul.
Türkiye’de eğitim ile anlaşılan küçük çocukları ve gençleri tehdit, korkutma ve sopa zoruyla adam etmekten ibarettir. Öğretmenlerin büyük bölümü kendilerini resmi devlet görüşünün gönüllü neferleri olarak kabul eder. Tanıdıklarımın çoğu, maaş hesabıyla geçinme derdinden buldukları boşluklarda öğrencileri “vatana, millete yararlı, Atatürk ilkelerine bağlı vs.” hale getirmeye çalışırlar. Bu süreç sabahları and içirmek, öğrencilere askeri komutlar vermek, bağırıp hakaret etmekle başlar, sınıflarda askeri disiplinle devam eder. Sistem tamamen itaat, sorgulamama, inisiyatif, akıl kullanmama üzerine kurulmuştur.
Aynı sistemden geçmiş “veli” takımı da bu yöntemlerden gayet memnundur. Eti senin hesabıyla öğrenciye mal muamelesi yapılır ve öğretmenin insafına devredilir. Öğretmenlerin doğuştan “iyi” oldukları, her yaptıklarının haklı olduğu gibi genel bir kabul vardır. Halbuki, öğretmenler de diğer insan türleri gibi iyi ya da kötü olabilirler. Öğretmenlik kutsal bir meslek filan da değildir. Öyle olsaydı bedava yapılırdı. Marangozluk, petrol istasyonu işletme, fırıncılık ne kadar kutsalsa öğretmenlik ve doktorluk da o kadar kutsaldır. Üstelik devlet okullarında öğrencilere zorla ders vermek için sınıfta bırakan, özel ders veren, öğrencileri hediye vermeye zorlayan azımsanmayacak sayıda cibilliyetsiz “kutsal��? hoca da mevcuttur.
Hatta bugün bizim memlekette işsiz güçsüz üniversite mezunlarının, farklı branş öğretmenlerinin bir punduna getirip öğretmenlik yaptığı vakidir. Belli sayıda azimli, çalışkan öğretmen ise hırsız kesimin arasında haksız rekabet ezikliğiyle ses çıkaramazlar. Öğretmenin dokunulmazlığı, kutsallığı kabulünden güç alan kimi öğretmenler henüz küçük yaştaki çocuklara akıl almaz eziyetler yaparlar. İstiklal marşının 10 kıtasını ezberletmek, öğrencileri yarış atına çevirecek aptalca rekabetlerin içine sokmak, bilmem ne sınavı için bir alay ıvır zıvır hazırlık testi çözdürmek gibi.
Ben de öğrencilik yıllarımı gözümün önünden geçirdiğimde en iyi saatlerimin okul dışında geçtiğini hatırlıyorum. Tenefüslerde içi boşalmış bir meyve suyu kutusuyla sınıf içinde maç yapmak, okulun arka bahçe duvarından atlayıp yakındaki bir bakkaldan yarım ekmek haşlanmış yumurta yemek, boş geçen derslerde amiral battı oynamak vs. Ortaokul ve lise yıllarımın en güzel hatıralarını patlak bir topun ardında koşarken yaşadım. İlkokulda ise (Allaha şükür o zamanlar anaokulu işkencesi yoktu) en güzel anlar yaz tatilinde koşup oynadığım dönemlerdi. Dersler, hocalar (bazı zeka özürlüler hoca lafından pek hoşlanmaz, başımda sarık mı var derlerdi), sınavlar, beton binalar hiç de güzel bir hatıra olarak hatırıma gelmiyor. Ortalama bir öğrencinin de tatil, boş ders, gezme, top oynama gibi aktiviteler varken marş ezberleme, saçma sapan tarihleri öğrenme, organik kimya problemi çözme, türev alma ve aruz vezni öğrenmeye ilgi göstereceğine ihtimal vermiyorum.
Neticede, eğitim, ille de okulda verilecekse ve mecburi tutulacaksa, daha insani, çocukları incitmeden yapılmalıdır. Tenefüsler 10 dakikadan 20-25 dakikaya çekilmeli, ders sayıları, saatleri azaltılmalıdır. İlkokulda günde 3 saat ders yeter de artar. Öğretmenlere devlet daha fazla para kazandırmak için ders saatlerini arttırmaktan vazgeçmelidir. Bugün yaşadığımız teknolojik dünyada milli eğitim sistemi mağara dönemini andırmaktadır. İlkokul öğretmenlerinin çoğu iyi bir eğitim almamaktadır. Büyük kısmı kendilerini halkın üstünde sanan, saf solcu geçinen tiplerdir. Tek amaçları 5-10 yaş arası çocuklara kendi anladıkları haliyle “Atatürk” öğretmektir.
Halbuki bu yaş arası çocuklar ne Atatürk’ü, ne Hz. Muhammet’i öğretmenlerinin, ailelerinin düşündüğü şekilde algılar ve severler. Soranlara da azarlanmaktan korktukları için seviyoruz filan derler. İstiklal marşının 10 kıtasını ezberler, bağırarak şiir okur ama içini asla anlayamaz. Zaten böyle bir yükü ufaklığa yüklemek ağır bir merhametsizliktir. İleride büyüyünce eğer isterlerse, Atatürk’ü de, başkalarını da kendi araştırmalarıyla adam gibi öğreneceklerdir.
Bu yaşta çocuk mümkün oldukça oyun oynamalıdır. Çok basit, temel bilgileri renkli resimli kitap ve dergilerden, videolardan almalı, en kısa sürede okulu terk edip evine ve oyununa dönmelidir. Okullarda and, istiklal marşı derhal kaldırılmalıdır. İstiklal marşı bir bağımsızlık simgesidir, her yerde önüne gelen okuyamaz. Konyaspor-Kayserispor maçında istiklal marşı okumak hem marşa saygısızlık hem de ahmaklıktır. Her pazartesi ve cuma sıradan bir okulda 100 sefer istiklal marşı okunursa saygınlığını kaybeder, çocuklar yalama olur.
İstiklal marşı uluslararası müsabaka, konferans ve karşılamalarda okunur ve saygıyla dinlenir. Bunun dışında, askerde bile her zaman okunamaz. Adı üstünde ciddi, önemli bir semboldür. Ortaokul ve liselerde sürekli okunduğundan, garip biçimde öğrenciler için hem bir korku hem de eğlence kaynağı haline gelir. Orta zekalı idarecilerin tüm fikirleri Cuma akşamı istiklal marşını intizamlı okutabilmekten ibarettir. Öğrenciler ise bu süreci kendi çaplarında eğlenceye çevirirler. Zira karşılarında muhtemelen eşofman giymiş bir tip (büyük ihtimalle okulun beden eğitimi öğretmeni) elini sallayarak, anlamsız işaretlerle kendilerine marş söyletmeye çalışmaktadır. Bu komediye gülünmez de ne yapılır. Elbette gülerseniz okul tarihinin en ağır cezasını alma riski vardır, İstiklal marşı okunurken gülmek, tebessüm etmek, kıpırdamak vatan hainliğiyle eştir. Disipline gider, yerine göre okuldan atılırsınız.
Aynı şey sınıflarda senelerdir asılı durmaktan sararmış Atatürk resmi, bir hizada bulunması yasa gereği olan gençliğe hitabe vs. için de geçerlidir. Sınıf içinde mutlaka oynanan top, yine mutlaka gidip bu üç çerçeveden birine çarpar ve talihsiz amatör futbolcu öğrenciler için hayatlarının en zor anları yaşanmak zorunda kalır. Bir émilli Eğitim” kuruluşunda top her yeri kırabilir, bunun bedeli ödenebilir ama büst, resim, çelen gibi şeylere çarparsa bedeli madden ödenmez, manevi bir ceza gerekir. Türkiye hala Mussolini ve Hitler döneminde ülkeye girmiş garip uygulamaların bir türlü sökülüp atılamadığı bir ülkedir. Sabahları içilen andlar, bağırılarak okunan şiir ve marşlar, 19 Mayıs törenlerindeki görüntüler tamamen 1930 ve 1940′lı yılların yükselen Mussolini ve Hitler faşizminin izlerini taşır. Artık bunları istisnasız kaldırıp atmamız gerekir.
Bunun yolu da “milli” eğitimi mümkün olduğunca ortadan kaldırmaktır. Çünkü neyin “milli” neyin “değil” olduğunun tanımı bürokrat ve siyasilerce yapılıp kemikleştiği için kimsenin ortak bir paydada anlaşması söz konusu değildir. Birine göre “milli” olan bana göre despotluk, aptallık; bana göre “milli” olan başkasına göre ahmaklık olarak algılanabilir. Milli Eğitim bakanlığı bir uygulama yaptı diye bu şey “milli” ve yararlı olmaz. “Milli Çıkar” da böyledir. Bir şey bana göre milli çıkar değilken, sana göre olabilir. Bunlar teraziye gelecek şeyler değildir. Dolayısıyla “Milli” diyerek bir şeyi zorla diğerlerine kabul ettirmeye kalkmak zorbalıktır. Türkiye’de tartışılması gereken “Tevhid-i Tedrisat��? kanunudur. Cumhuriyetin ilk yılları için belki haklı sayılabilecek bu anlayış 2005 dünyası ve Türkiye’si için yetersizdir, yanlıştır. Monolitik bir eğitim anlayışı bugün ancak totaliter, faşist ülkelerde geçerli olabilir.
Çocuklar bizim sandığımızdan çok daha zeki yaratıklardır. Asla eti ve kemiği birbirinden ayrılacak küçükbaş mallar değildirler. Bu sistemle ancak başı önde, uyuz, mıymıntı, sürekli kötek yemekten, azarlanmaktan korkan, soru soramayan, itirazı bilmeyen pısırık insanlar üretirsiniz. Üstelik bu sistem üniversitede aynı devlet mantığıyla sürüp gider, erkekler iki sene de askerlikte aynı yöntemlerle sindirilir. Nihayet kurtulduk mu derken devlet eliyle okutulan abuk subuk hutbelerle imama yakalanırsınız. Ondan sonra da 2500 dolarlık kişi başına gelir pisliğinde debelenirken “Batı bizi bilmem ne ediyor” diye çamuru başkasına atarız.
Hasılı, 0-6 yaş arası bilmem ne propagandası yapanlara şöyle sesleniyorum: Ellerinizi küçüklerin üstünden çekin, bırakın canları ne istiyorsa yapsın, oynasın, çizgi film izlesin, toza toprağa bulansınlar. Hapishaneye benzeyen “toplumu kontrol ve disipline etme görevlisi” devlete ve özel sektöre ait okullara ne kadar geç giderlerse o kadar iyidir. Hatta mümkünse 7-21 yaş arasının eğitimini de bırakın, insanlar biraz nefes alsın…
Evet, ben konuyu bir zihniyet problemi olarak görüyorum. Bu ülkede Atatürk, Bayrak, Marş istismarı sona ermeden, bu alanda maddi çıkar sağlayıp rant elde edenler deşifre edilmeden hiçbir alanda, özellikle de eğitim alanında terakki mümkün değildir. Gayet medeni bir insan olan Atatürk’ün bugünkü mağara dönemi eğitimine onay vereceğini, pısırık gençlerden oluşan itaatkar bir sürüyü tasvip edeceğine inanmıyorum.
İstiklal marşını “Kahraman Ordumuza” ithafıyla zorluklar içinde yazan, kış soğuğunda sırtında paltosu olmadığı halde kendisine önerilen 500 lira para ödülünü vatan millet gayretiyle reddeden, ölüm döşeğinde Allah bir daha bu memleketi İstiklal Marşı yazılacak hale düşürmesin diyen Mehmed Akif bu önemli simgenin “Bilmem ne yardımlaşma derneğinde” mecburen okunması gerektiği için paçavraya çevrilmesi karşısında acaba neler söylerdi.
Ahmaklığı, budalalığı ulusalcılık, çağdaşlık, laiklik zanneden sürülere laf anlatmak kolay değil. Bu memleketin geçmişini en az onlar kadar ben de biliyorum. Ama onlar hala 10. Yıl marşında kalmışlar, Dağ Başını dumana veriyorlar. Utanmazca, cahilce İstiklal Marşı yerine 10. Yıl marşını ikame etmeyi teklif edenleri çıkıyor. Neredeyse 100. yıl geliyor uyanmaktan korkuyorlar, ne yazık…