FST Haziran 28th, 2005
Son günlerde açıklanan bir istatistik üzerinden Türkiye’deki üniversitelerin yetersizliği tartışılıyor. Buna yeni kurulması düşünülen üniversiteler problemi de eklendi. Ben tartışmaları genelde eğlenerek, biraz da “vah memeketim” diyerek hüzünle izliyorum. Çünkü söylenen lafların çoğu balon ve boş. Türkiye’de üniversite eğitimindeki sıkıntıyı da biraz biliyorum. Bizde üniversiteler devlet dairesi olduğu için akademisyenler faaliyetleriden dolayı türlü cezalara çarptırılma ihtimaliyle yüzyüzedirler. Bir akademisyen düşünün, yapacağı her işte “uyarı, kınama, maaştan kesme” gibi cezaları bırakın, memurluktan atılmamak için sürekli tedirgin ve temkinli olmak zorundayken ne yazıp çizebilir? Bir yazı yazsam, konferans versem, bildiri sunsam fincancı katırları ürker mi hesabını yapmak zorundadır. Üstelik Türkiye’de özel üniversiteler de bir tür devlet üniversitesi olduğu için problem çok yaygındır. O sebeple Türkiye üniversitelerinde akademisyenlerin kahir ekseriyeti bilimsel çalışma yerine
Köpeklerle boğuşma, tepişme hiç katırla
Hamamda kavga olmaz sütü bozuk natırla
Kulağına küpe yap, bu sözümü hatırla:
Kim ne derse hıı deyip hemen salla başını
Gerdan kır belini bük, her ay al maaşını
kavlince, idarecilere yalakalık yapma, rektör seçiminde kazanacak ata oynama, anabilim, bilim vs. dalı başkanlığı kapma, ek ders ücreti elde etme, ayak kaydırma, ayağını kaydırmama, muhtelif rantlara ulaşma konularında ihtisaslaşır. Biraz yurtdışı görmüş olan genelde pek bir şey ifade etmeyen konuları “birinci sınıf dergide” yayınlayarak sözde bilime katkıda bulunur. Yerlilerin zaten makale ile filan bir ilişkisi yoktur. Genelde bunlar dandik ders notlarını ceplerinden bastırıp öğrencilere satarak ticaret yapmaya çalışırlar. Asistanların tek gayesi tez bitirip kadro kapmaktır. Bunun yolu da iyi, işe yarar tez yazmak değil, danışmana ve etrafındakilere sadakatten geçer. Bu işler özel üniversitelerde de üç aşağı beş yukarı böyle yürür. Zira tevhidi tedrisat gereği özel okullar ve üniversiteler aslında bizde özel değildir. Tek özel yanı öğretmen ve hocanın maaşını devletin vermemesidir. Yasalar tüm kesimleri aynen bağlar.
Dolayısıyla bizde mesela özel ya da kamu üniversitesinin bir rektörü seçildiğinde ya da atandığında “bundan sonraki tek gayemiz demokratik, laik cumhuriyet ve Atatürk ilkeleri adına hareket etmektir, kimsenin kuşkusu olmasın” türü beyanatlar vermek zorundadır. Hiç kimse çıkıp, sana ne adam, devletin askeri, polisi, hakimi var, bilim adamının vazifesi mi rejim bekçiliği diyemez. Bu anlayışa göre tüm akademik dünyanın görevi “Laik, demokratik, çağdaş cumhuriyeti korumak ve kollamaktır”. Bilim, araştırma, inceleme, tartışma gibi konular ya hiç gündemde değildir ya da laf olsun kabilinden değinilen boş şeylerdir.
Öte yandan çıkıntı, sivri, aykırı akademisyenler en kısa sürede törpülenir. Ola ki üniversiteyi dünyanın ilk 500 okulu arasına sokar maazallah diyerekten adamın iflahı kesilir. Kendisine ders verilmez, böylece ahbap çavuş kesimi ek paralar alırken bizimki maaşa talim etmek zorunda kalır. Ek ders ücretleri Türk akademisinde en önemli motivasyon aracıdır. İtiraz etmeye kalkan akademisyene “işine gelirse, döner sermaye, ek ders, bilmem ne” ödemesi almak istiyorsan edebinle otur, ortalığı karıştırma mesajı verilir. Zaten bizde herkes aynı parayı alır. Yatan profesör, doçentle çalışana aynı maaş ödenir, hatta yatan ek ödemeleri almada ahbaplık ilişkisi güçlüyse çalışanı birçok durumda ücret açısından geçer. Çalışan da enayi durumuna düşmemek için “yeter be, başlarım üniversitesine” diyerek kendi kabuğuna çekilir. Daha ileri gidene yukarıda sayılan bir sürü madde kapsamında okuldan ve memurluktan atılma cezası verilir.
Dolayısıyla bazı gazetecilerin “Niçin bizim ilk 500 arasında üniversitemiz yok” sorusuna cevap arayışları, şimdiki yöntemle beyhudedir. Bu işin zeka, metod, araç-gereçle ilgisi yoktur. Bizim üniversitelerimizde araç, gereç, kitap, dergi eksiği filan yoktur. Akademisyenlerimiz de maşallah cin gibidir. Problem yukarıda anlattığım kafadır. Dünya çapındaki nadir sosyal bilimcilerimizden Şerif Mardin’in “vay, sen nasıl Bediüzzaman’la ilgili araştırma yaparsın” denerek aforoz edilişini unutmayalım. Gerisi boş laftır.
******
Yeni üniversite kurulması tartışmalarının ise “üniversite, bilim” gibi konularla bir ilişkisi yoktur. Sadece Türkiye’nin taşra il ve ilçelerinin ekonomisinin canlandırılması vehmiyle bölge kasaba politikacılarının gayretlerinden söz etmek mümkün olabilir. Yani, üniversite açılsın, şu kadar memur, bu kadar öğrenci gelir, ticareti canlandırırız hesabı. Üzerinde bile durmaya, ciddiye alıp “efendim, yetişmiş öğretim elemanı sıkıtısı var, bu üniversitelerde kim ders verecek” gibi eleştiride bulunanlar da, “bu eğitim kurumları bölgenin kültürel gelişimine katkı yapacak” türünde savunmaya geçenleri de boşa nefes tüketmektedirler. Bu konuyla bir şekilde ilişkilendirilebileceği için, daha önce yazdığım ama arşivlerde bulunmayan bir yazıyı da hatırlatmak isterim. Özellikle yeni üniversite yapılması planlanan küçük şehirlerde ikamet edenler için istikbaldeki durum açısından yararlı olabilir.
Akademik Dünyada Kim Kimdir? Profesörün Tokadı Üzerine
Memurlar sitesinde bir haber var. Profesörün biri asistana önce hakaretler yağdırmış, sonra da yapıştırmış tokatı. Tabii olay ne ölçüde doğrudur bilemiyorum ama yakından tanıdığım bir camia olduğu için gerçeklik ihtimalinin olduğunu zannediyorum. Akademik dünya denince benim aklıma, başına gelenler karşısında bir tokata dünden razı olacak bir sürü zavallı ve bunların sırtına binmiş bir alay ruh hastasının hikayesi gelir. Bu haberin ilhamıyla, izleyebildiğim kadarıyla akademik camianın aktörlerinin halini aktarmaya çalışacağım, böylece memur olmak için asistanlık kapısı bekleyen genç öğrencilere de belki biraz fikir vermiş olurum. Buradaki tanımlar ve gerçekler özel ve devlet tüm üniversiteler için aynı ölçüde olmamakla birlikte geçerlidir. Boğaziçi, Sabancı, Bilkent gibi birkaç kalburüstü yer ve bazı istisna bölümler hariç, üç büyük şehirdeki köklü (!) devasa yığıntılar ve Anadoludaki çoğu kağıttan üniversitede oaylar burada anlatılana yakındır.
Araştırma görevlileri
(Eski dilde asistan) Generale paşa dendiği gibi bizde hala araştırma görevlisine asistan denir. Akademik dünyanın en alt basamağında yeni mezundan doktora yapmışa kadar 5-10 sene boyunca çalışmak durumunda kalan yüksek lisans ve doktora öğrencileridir. Aslında bir tür devlet bursuyla okuyan yüksek lisans ve doktora öğrencisi olarak da tanımlanabilir. Tek görevleri “dekanlıkça” kendilerine verilen işleri yapmaktır. Ancak kağıt üzerindeki bu görev gerçek hayatta “asistan” için fiili bir köleliğe dönüşebilir. Öncelikle, asistan “dekanlığın” değil “dekanın” ve diğer “hocaların” verdiği işleri yapmaya başlar.
Mesela ilk olarak parasını derse giren hoca aldığı halde sınav kağıtlarını okumakla işe başlar. Sonuçta, derse giren ve kağıdı okuyan farklı olunca değerlendirmeler niteliksiz hale gelir. İlaveten asistan için bu “dekanlığın” verdiği bir iş değil, birazdan anlatılacak ilişkiler gereği bir öğretim üyesinin özel işidir. Final sınavlarında okunan kağıtlar için hiç de yabana atılmayacak ödemeler yapılır ve bu para kağıdı okuyan asistana değil hocaya verilir. Hoca da genelde asistanın kağıdı okumasını doğal bir görev saydığından parayı ya topluca cebine indirir ya da cüzi bir kısmını asistana verir. Peki hoca asistan kağıt okurken ne yapmaktadır? Genelde, hiçbir şey. Diğer hocalarla geyik muhabbeti, internette sörf, şahsi işleri için görüşmeler, şahsi ilerlemesi için yazıp çizme vs.
Bu tür “dekanlık” dışı işler hocanın yerine derse girmekten, hocanın elektrik, su parasını yatırmaya, arabasını yalayarak parlatmaya, hocanın çocuk ve hanımının özel işlerine koşturmaya kadar uzayabilir. Peki, asistan bu çileye neden itiraz edemez. Genelde, asistanların yıllık sözleşmelerinin uzaması veya yüksek lisans tezlerinin kabulü, daha sonra doktoraya alınabilmeleri, sonunda doktorayı tamamlamaları danışman “hoca” olarak anılan şahsın iki dudağı arasındadır. “Hoca”lar kimseye hesap vermek zorunda değildir. Dolayısıyla az sayıda karakterini yitirmemiş, işten atılmayı göze almış veya “dayısı” olan asistan dışında genelde terfi ve doktorayı bitirme, bilimsel kriterler yerine sadakat ilişkileri ile gerçekleşir. Sadakat ilişkilerini Türkçeleştirirsek, akademik dünyada “usta-çırak” lafıyla maskelenen “kapı kulluğu” ya da “kapı köpekliği” kavramlarıyla karşılaşırız. Üniversite çevrelerinde bu ilişkiler sebebiyle, yapılan tezlerin tamamına yakını hiçbir anlamı olmayan (yani yapılmasa ne olurdu sorusuna, “hiçbir şey” cevabı verilen) garabetlerden ibarettir. Az sayıda işe yarar çalışma ise istisna kabilinden danışmanlara düşmüş asistan veya öğrencilerin eseridir.
Asistanların hocalardan hakaret işitip tokat yeme, onların özel işlerini görme dışında bir diğer fonksiyonu ise “hocalara” makale, bildiri ve kitap hazırlamaktır. “Hoca” yüce bir insan olduğu için genelde bir şey yazmaz. Okumaz da, aşmıştır. Asistan ve öğrencileri “yönlendirir”. Yönlendirmenin türkçesi onların yaptığı çalışmalara ismini koyarak yayın haline getirmektir. Bildiri ve makaleler genelde öğrencinin tez ve seminerlerinin başına hocanın isminin yazılması ile oluşur.
Kitap yazma süreci, özellikle sosyal bilim branşlarında daha önce birbirinden çalınarak yazılmış 3-5 ders kitabının scanner ile taranarak yeni bir formatta kesilip biçilmesiyle şekillenir. Yeni oluşan “kitaba” nirvana düzeyindeki hocanın adı yazılır. Kapıkullarına ise önsöz bölümünde “yaptıkları değerli” katkılardan dolayı teşekkür edilir. Halbuki teşekkür metninin “kitabın tümünü ücretsiz dizdiği için Ali’ye, bir çok şekli başka kitaplardan tarayarak aktardığı için Veli’ye, matbaa ve hamallık işleri için Bekir’e, kapağı beleş tasarladığı için Hasan’a” gibi ibarelerden oluşması aslında daha gerçekçidir.
İşin en gülünç tarafı da birçok “hoca” önsözde “bana çalışma fırsatı verdiği için sevgili dekanımız A ve sayın rektörümüz B’ye teşekkürü borç bilirim” gibi yalakalığın zirvesinde cümleler kullanmasıdır. Kitabı yazan dekan, dekan yardımcısı ya da bölüm başkanı gibi idari bir sıfata sahipse kitabın tüm çıktılarının devlete ait lazer yazıcıdan beleş alınması, fotokopilerin ücretsiz çoğaltılması usüldendir. Dekanla kanka olan hocalar da bu tür imkanlardan yararlanabilir. Hatta rektörle ahbaplık söz konusuysa kitabın bedavadan rektörlük matbaasında basımı da şık olur. Bu kitapların yurt çapında satılması genelde beklenmez, belli derslerde öğrencilere “açık kitap sınav” yapıp kitap dışında kaynak kullanımını yasaklama, kitap alanların listesini yapıp almayanlara gözdağı verme, fotokopi çekenleri asistan marifetiyle takip etme gibi yöntemlerle “doğrudan” satış daha karlı ve kolaydır.
Neticede asistanlar kabaca dekanlık tarafından verilenler hariç birçok özel işle uğraşan bir akademik gruptur. Aslında çoğu iyi insanlardır ama “sadakat, usta-çırak(!)” sistemi biçarelerin karakterlerini zaafa uğratır. Her asistanın “hele şu doktora bitsin, selam verirsem şerefsize…” diyerek söylendiği duyulur. Kısaca asistanlık bir tür köprü geçme sürecidir, ayı konumundaki “hocalara” dayı denmesi zarurettir. İşin kötüsü bu durum bir çok öğrenci tarafından da fark edilecek kadar aşikardır ve asistanların karizması öğrenciler nezdinde pek yüksek değildir.
Yardımcı Doçent
Doktora bitince dertler bitmez aslında. Bu defa yardımcı doçent kadrosu alma süreci ile karşı karşıya gelinir. Yardımcı doçent olmak niçin önemlidir? Öncelikle 300 Milyon civarında fazla para ve girilen derslerden ek ücret alınır. İlaveten yardımcı doçentler dekan yardımcılığı, bölüm başkanlığı gibi idari görevler alabilirler. En güzeli de dün kendi gördüğü köpek muamelesini artık diğer asistanlara uygulama şansını yakalar. Görüldüğü gibi hiç fena bir rütbe değil. Ancak bu payeyi alabilmek için geçmişteki sadakat ilişkilerinin iyi olması şarttır. O iyi değilse yukarıdan bir dayı (Peter ilkesinde piston denir) bulunması gerekir. Birçok doktora bitirmiş asistan bu iki faktör sebebiyle dr. asistan payesiyle eski maaşından sürünmeye devam eder. Pistonu olanlar ya da sadakatini ispatlayanlar ise yardımcı doçent olarak nurlu ufuklara doğru seyahate çıkarlar. Ancak, asistanlar gibi yardımcı doçentler de sözleşmelidir, her an idare değişikliği, siyasi görüş gibi sebeplerle başlarının belaya girmesi mümkündür. Yani kurtuluş için bir aşama daha gereklidir.
Doçent
Doçentlik devlet üniversitesindeki bir akademisyenin tası tarağı toplayıp lüzumsuz işlerle uğraşmaya başlama sürecinin ilk adımıdır. Artık kazık çakılmış, ebedi ballı istihdam şansı yakalanmıştır. Doçent ünvanını YÖK verir. Sınavı da şu aralar biraz gevşemeyebaşlamıştır. Yalnız, doçentlik ünvanı alındığında her şey bitmez. Zira Türkiye’de YÖK’ün sizi doçent yapması üniversite için yeterli değildir. Herhangi bir fakülteden “kadro” almanız gerekir. Kadro almak da (biraz daha hafifletilmiş olarak) sadakat ilişkileri, siyasi görüş, rektöre rey atmış olmak, dayısı olmak gibi “tamamen bilimsel” kriterlere bağlıdır. Diyelim ki bu zorlu süreci hallettiniz, kadroyu aldınız. Evet. Artık büyük ölçüde amele işleri dönemi sona ermiştir. Ahlaki yapınıza göre çevrenizde sorgusuz sualsiz terör estiren bir despot da olabilirsiniz, etliye sütlüye karışmayan “kafa” hoca pozuna da girebilirsiniz. Dolayısıyla doçentlik iyi bir şeydir diyebiliriz. Yalnız doçent olmakla maaş artışı arasında doğrusal bir ilişki yoktur. 2-3 yıllık genç bir doçent ile bir yardımcı doçentin maaşı yaklaşık aynı meblağdadır.
Profesör
Doçent kadrosuna atandıktan 5 yıl sonra profesör olursunuz. Kamuoyunca yarı tanrısal özellik atfedilen gruptur profesörler. Bunlar genelde ciddi görüntülü insanlardır. Telefonla konuşurken, biriyle tanışırken, selamlaşırken önce ünvanlarını söyleyeni çoktur. Kendilerine hitap edilirken ünvanı söylenmediğinde bozulanına rastlanabilir. Resmi bir toplantıda düşük rütbeli akademisyenlerin (özellikle asistan ve yardımcı doçentlerin, yerine göre doçentlerin) yanına oturmaktan gocunanları görülebilir. Hangi branştan olursa olsun, profesör her konunun uzmanı olduğunu zannederler, genelde görüntü üretme dışında pek bir iş yapmazlar.
Çoğunun özgün olarak en son yazdıkları yazı 10-15 sene evveline aittir. Yeni gelişmeleri izlemezler. 45-50 yaşın üzerindekilerin çoğu teknoloji özürlüdür. Bilmemeyi gururuna da yediremediğinden bilirmiş gibi yapıp rezil olurlar. Dekanlık, bölüm başkanlığı gibi şekil üretme makamları için sürekli kavga edip kulis yaparlar. Çoğu belediye başkan adaylığı, milletvekili adaylığı, tutturamazsa muhtarlık gibi idari görevlere soyunur genelde başarısız olurlar. Bazıları derslere yanlarında 3-5 asistanla birlikte girer, öğrencilerin yanında asistanları aşağılayıp azarlamaktan zevk alırlar. Öğrencilere “bakın ne kadar kudretliyim, yanımdakiler ise böcek mesabesinde” mesajı verirler. Durduk yerde fıkra anlatır, nutuk atar gibi konuşurlar. Hasılı, yetmezlik düzeyinin had safhası çoğunda müşahade edilir. İşin tuhafı birçok öğrenci bir-iki sene profesörleri gerçekten önemli şahıslarmış gibi algılarlar. Son sınıflarda onlar da işi kavrar ve dalgalarını geçmeye bakarlar.
Bunlar için alt kademedeki herkes emir kulu mesabesindedir. Asistanlara evini taşıttıranları, boyatanları mevcuttur. Kendilerinden kimse hesap soramaz. La yüseldirler. Sorgulamaya kalkanı bilim dışı olmakla, cahillikle, haddini bilmemekle, akademik terbiyesizlik veya genel terbiyesizlikle suçlarlar. Genelde kendi cahilliklerinin farkında olmadıkları için bazen aptal durumuna düşerler. Kendileriyle alay edildiğini fark etmezler. Hasılı, boş olmakla beraber sohbetleri hoştur.
Sonuç
Muhtemelen çoğumuzun en azından öğrenci olarak çeşitli üniversitelerde bulunmuşluğu vardır. Yoksa bile bir tanıdık vasıtasıyla kulağımıza bilgiler çalınmıştır. Genelde kamuoyunca geleneksel idari memurlara göre daha bir itibar sahibi olarak görülen bu akademik kadroların ahvali kısaca bundan ibarettir. Yani, devletten maaş alan, büyük çoğunluğu da halkın sandığının aksine pek “büyük” adam olmayan tipler.
Devlet üniversitelerindeki az sayıda iyi niyetli, girişken ve bir şeyler üretmeye çalışan akademisyen ise genelde diğer meslektaşlarının istihza dolu bakışları altında enayi damgası yiyerek boşa kürek çeker dururlar. Bizim üniversitelerimizde esas olan bilim üretimi değil resmi devlet görüşlerinin mevcut hiyerarşik yapılanma içinde öğrencilere aktarılmasıdır. Öğretim üyelerinin görevi öğrencilerin hiç de arzu edilmeyen bir şekilde düşünen, soran, itiraz eden bir yapı kazanmalarını engellemektir. Aynı vatandaşı kontrol maksatlı devletten maaş alan imamlar ve küçük öğrencileri “adam etme” görevini üstlenen öğretmenler gibi. Gelişmiş ya da gelişmemiş herhangi bir ülkedeki rektör lüzumsuz akademik işlerle uğraşırken bizim rektörlerimiz şu kadar şehit daha verip dört tarafımızdaki düşmanları fethetmek gibi yüce davalarla meşguldür. Çünkü dünyanın en akıllı insanları bizde, en geri zekalıları ABD, Avrupa ve Japonya gibi ülkelerdedir. Varsın onların kişi başına gelirleri bizi dokuz-ona katlasın.
Haberde adı geçen profesörün asistanı tokatlayıp tokatlamadığına mahkeme karar verecek elbette. Ama asıl görevi bilim üretme olan bu dünyada her gün bu tokada rahmet okutacak ilişkiler yaşanıyorsa, varın gerisini siz düşünün. Hoş, deveye neren eğri demişler hesabı, neremiz doğru ki üniversitemiz iyi olsun. Bizimkisi laf işte.