Yeni Üniversiteler Hayırlı Olsun da…
FST 28 Haziran 2005
Son günlerde açıklanan bir istatistik üzerinden Türkiye’deki üniversitelerin yetersizliği tartışılıyor. Buna yeni kurulması düşünülen üniversiteler problemi de eklendi. Ben tartışmaları genelde eğlenerek, biraz da “vah memeketim” diyerek hüzünle izliyorum. Çünkü söylenen lafların çoğu balon ve boş. Türkiye’de üniversite eğitimindeki sıkıntıyı da biraz biliyorum. Bizde üniversiteler devlet dairesi olduğu için akademisyenler faaliyetleriden dolayı türlü cezalara çarptırılma ihtimaliyle yüzyüzedirler. Bir akademisyen düşünün, yapacağı her işte “uyarı, kınama, maaştan kesme” gibi cezaları bırakın, memurluktan atılmamak için sürekli tedirgin ve temkinli olmak zorundayken ne yazıp çizebilir? Bir yazı yazsam, konferans versem, bildiri sunsam fincancı katırları ürker mi hesabını yapmak zorundadır. Üstelik Türkiye’de özel üniversiteler de bir tür devlet üniversitesi olduğu için problem çok yaygındır. O sebeple Türkiye üniversitelerinde akademisyenlerin kahir ekseriyeti bilimsel çalışma yerine
Köpeklerle boğuşma, tepişme hiç katırla
Hamamda kavga olmaz sütü bozuk natırla
Kulağına küpe yap, bu sözümü hatırla:Kim ne derse hıı deyip hemen salla başını
Gerdan kır belini bük, her ay al maaşını
kavlince, idarecilere yalakalık yapma, rektör seçiminde kazanacak ata oynama, anabilim, bilim vs. dalı başkanlığı kapma, ek ders ücreti elde etme, ayak kaydırma, ayağını kaydırmama, muhtelif rantlara ulaşma konularında ihtisaslaşır. Biraz yurtdışı görmüş olan genelde pek bir şey ifade etmeyen konuları “birinci sınıf dergide” yayınlayarak sözde bilime katkıda bulunur. Yerlilerin zaten makale ile filan bir ilişkisi yoktur. Genelde bunlar dandik ders notlarını ceplerinden bastırıp öğrencilere satarak ticaret yapmaya çalışırlar. Asistanların tek gayesi tez bitirip kadro kapmaktır. Bunun yolu da iyi, işe yarar tez yazmak değil, danışmana ve etrafındakilere sadakatten geçer. Bu işler özel üniversitelerde de üç aşağı beş yukarı böyle yürür. Zira tevhidi tedrisat gereği özel okullar ve üniversiteler aslında bizde özel değildir. Tek özel yanı öğretmen ve hocanın maaşını devletin vermemesidir. Yasalar tüm kesimleri aynen bağlar.
Dolayısıyla bizde mesela özel ya da kamu üniversitesinin bir rektörü seçildiğinde ya da atandığında “bundan sonraki tek gayemiz demokratik, laik cumhuriyet ve Atatürk ilkeleri adına hareket etmektir, kimsenin kuşkusu olmasın” türü beyanatlar vermek zorundadır. Hiç kimse çıkıp, sana ne adam, devletin askeri, polisi, hakimi var, bilim adamının vazifesi mi rejim bekçiliği diyemez. Bu anlayışa göre tüm akademik dünyanın görevi “Laik, demokratik, çağdaş cumhuriyeti korumak ve kollamaktır”. Bilim, araştırma, inceleme, tartışma gibi konular ya hiç gündemde değildir ya da laf olsun kabilinden değinilen boş şeylerdir.
Öte yandan çıkıntı, sivri, aykırı akademisyenler en kısa sürede törpülenir. Ola ki üniversiteyi dünyanın ilk 500 okulu arasına sokar maazallah diyerekten adamın iflahı kesilir. Kendisine ders verilmez, böylece ahbap çavuş kesimi ek paralar alırken bizimki maaşa talim etmek zorunda kalır. Ek ders ücretleri Türk akademisinde en önemli motivasyon aracıdır. İtiraz etmeye kalkan akademisyene “işine gelirse, döner sermaye, ek ders, bilmem ne” ödemesi almak istiyorsan edebinle otur, ortalığı karıştırma mesajı verilir. Zaten bizde herkes aynı parayı alır. Yatan profesör, doçentle çalışana aynı maaş ödenir, hatta yatan ek ödemeleri almada ahbaplık ilişkisi güçlüyse çalışanı birçok durumda ücret açısından geçer. Çalışan da enayi durumuna düşmemek için “yeter be, başlarım üniversitesine” diyerek kendi kabuğuna çekilir. Daha ileri gidene yukarıda sayılan bir sürü madde kapsamında okuldan ve memurluktan atılma cezası verilir.
Dolayısıyla bazı gazetecilerin “Niçin bizim ilk 500 arasında üniversitemiz yok” sorusuna cevap arayışları, şimdiki yöntemle beyhudedir. Bu işin zeka, metod, araç-gereçle ilgisi yoktur. Bizim üniversitelerimizde araç, gereç, kitap, dergi eksiği filan yoktur. Akademisyenlerimiz de maşallah cin gibidir. Problem yukarıda anlattığım kafadır. Dünya çapındaki nadir sosyal bilimcilerimizden Şerif Mardin’in “vay, sen nasıl Bediüzzaman’la ilgili araştırma yaparsın” denerek aforoz edilişini unutmayalım. Gerisi boş laftır.
******
Yeni üniversite kurulması tartışmalarının ise “üniversite, bilim” gibi konularla bir ilişkisi yoktur. Sadece Türkiye’nin taşra il ve ilçelerinin ekonomisinin canlandırılması vehmiyle bölge kasaba politikacılarının gayretlerinden söz etmek mümkün olabilir. Yani, üniversite açılsın, şu kadar memur, bu kadar öğrenci gelir, ticareti canlandırırız hesabı. Üzerinde bile durmaya, ciddiye alıp “efendim, yetişmiş öğretim elemanı sıkıtısı var, bu üniversitelerde kim ders verecek” gibi eleştiride bulunanlar da, “bu eğitim kurumları bölgenin kültürel gelişimine katkı yapacak” türünde savunmaya geçenleri de boşa nefes tüketmektedirler. Bu konuyla bir şekilde ilişkilendirilebileceği için, daha önce yazdığım ama arşivlerde bulunmayan bir yazıyı da hatırlatmak isterim. Özellikle yeni üniversite yapılması planlanan küçük şehirlerde ikamet edenler için istikbaldeki durum açısından yararlı olabilir.
Akademik Dünyada Kim Kimdir? Profesörün Tokadı Üzerine
Memurlar sitesinde bir haber var. Profesörün biri asistana önce hakaretler yağdırmış, sonra da yapıştırmış tokatı. Tabii olay ne ölçüde doğrudur bilemiyorum ama yakından tanıdığım bir camia olduğu için gerçeklik ihtimalinin olduğunu zannediyorum. Akademik dünya denince benim aklıma, başına gelenler karşısında bir tokata dünden razı olacak bir sürü zavallı ve bunların sırtına binmiş bir alay ruh hastasının hikayesi gelir. Bu haberin ilhamıyla, izleyebildiğim kadarıyla akademik camianın aktörlerinin halini aktarmaya çalışacağım, böylece memur olmak için asistanlık kapısı bekleyen genç öğrencilere de belki biraz fikir vermiş olurum. Buradaki tanımlar ve gerçekler özel ve devlet tüm üniversiteler için aynı ölçüde olmamakla birlikte geçerlidir. Boğaziçi, Sabancı, Bilkent gibi birkaç kalburüstü yer ve bazı istisna bölümler hariç, üç büyük şehirdeki köklü (!) devasa yığıntılar ve Anadoludaki çoğu kağıttan üniversitede oaylar burada anlatılana yakındır.
Araştırma görevlileri
(Eski dilde asistan) Generale paşa dendiği gibi bizde hala araştırma görevlisine asistan denir. Akademik dünyanın en alt basamağında yeni mezundan doktora yapmışa kadar 5-10 sene boyunca çalışmak durumunda kalan yüksek lisans ve doktora öğrencileridir. Aslında bir tür devlet bursuyla okuyan yüksek lisans ve doktora öğrencisi olarak da tanımlanabilir. Tek görevleri “dekanlıkça” kendilerine verilen işleri yapmaktır. Ancak kağıt üzerindeki bu görev gerçek hayatta “asistan” için fiili bir köleliğe dönüşebilir. Öncelikle, asistan “dekanlığın” değil “dekanın” ve diğer “hocaların” verdiği işleri yapmaya başlar.
Mesela ilk olarak parasını derse giren hoca aldığı halde sınav kağıtlarını okumakla işe başlar. Sonuçta, derse giren ve kağıdı okuyan farklı olunca değerlendirmeler niteliksiz hale gelir. İlaveten asistan için bu “dekanlığın” verdiği bir iş değil, birazdan anlatılacak ilişkiler gereği bir öğretim üyesinin özel işidir. Final sınavlarında okunan kağıtlar için hiç de yabana atılmayacak ödemeler yapılır ve bu para kağıdı okuyan asistana değil hocaya verilir. Hoca da genelde asistanın kağıdı okumasını doğal bir görev saydığından parayı ya topluca cebine indirir ya da cüzi bir kısmını asistana verir. Peki hoca asistan kağıt okurken ne yapmaktadır? Genelde, hiçbir şey. Diğer hocalarla geyik muhabbeti, internette sörf, şahsi işleri için görüşmeler, şahsi ilerlemesi için yazıp çizme vs.
Bu tür “dekanlık” dışı işler hocanın yerine derse girmekten, hocanın elektrik, su parasını yatırmaya, arabasını yalayarak parlatmaya, hocanın çocuk ve hanımının özel işlerine koşturmaya kadar uzayabilir. Peki, asistan bu çileye neden itiraz edemez. Genelde, asistanların yıllık sözleşmelerinin uzaması veya yüksek lisans tezlerinin kabulü, daha sonra doktoraya alınabilmeleri, sonunda doktorayı tamamlamaları danışman “hoca” olarak anılan şahsın iki dudağı arasındadır. “Hoca”lar kimseye hesap vermek zorunda değildir. Dolayısıyla az sayıda karakterini yitirmemiş, işten atılmayı göze almış veya “dayısı” olan asistan dışında genelde terfi ve doktorayı bitirme, bilimsel kriterler yerine sadakat ilişkileri ile gerçekleşir. Sadakat ilişkilerini Türkçeleştirirsek, akademik dünyada “usta-çırak” lafıyla maskelenen “kapı kulluğu” ya da “kapı köpekliği” kavramlarıyla karşılaşırız. Üniversite çevrelerinde bu ilişkiler sebebiyle, yapılan tezlerin tamamına yakını hiçbir anlamı olmayan (yani yapılmasa ne olurdu sorusuna, “hiçbir şey” cevabı verilen) garabetlerden ibarettir. Az sayıda işe yarar çalışma ise istisna kabilinden danışmanlara düşmüş asistan veya öğrencilerin eseridir.
Asistanların hocalardan hakaret işitip tokat yeme, onların özel işlerini görme dışında bir diğer fonksiyonu ise “hocalara” makale, bildiri ve kitap hazırlamaktır. “Hoca” yüce bir insan olduğu için genelde bir şey yazmaz. Okumaz da, aşmıştır. Asistan ve öğrencileri “yönlendirir”. Yönlendirmenin türkçesi onların yaptığı çalışmalara ismini koyarak yayın haline getirmektir. Bildiri ve makaleler genelde öğrencinin tez ve seminerlerinin başına hocanın isminin yazılması ile oluşur.
Kitap yazma süreci, özellikle sosyal bilim branşlarında daha önce birbirinden çalınarak yazılmış 3-5 ders kitabının scanner ile taranarak yeni bir formatta kesilip biçilmesiyle şekillenir. Yeni oluşan “kitaba” nirvana düzeyindeki hocanın adı yazılır. Kapıkullarına ise önsöz bölümünde “yaptıkları değerli” katkılardan dolayı teşekkür edilir. Halbuki teşekkür metninin “kitabın tümünü ücretsiz dizdiği için Ali’ye, bir çok şekli başka kitaplardan tarayarak aktardığı için Veli’ye, matbaa ve hamallık işleri için Bekir’e, kapağı beleş tasarladığı için Hasan’a” gibi ibarelerden oluşması aslında daha gerçekçidir.
İşin en gülünç tarafı da birçok “hoca” önsözde “bana çalışma fırsatı verdiği için sevgili dekanımız A ve sayın rektörümüz B’ye teşekkürü borç bilirim” gibi yalakalığın zirvesinde cümleler kullanmasıdır. Kitabı yazan dekan, dekan yardımcısı ya da bölüm başkanı gibi idari bir sıfata sahipse kitabın tüm çıktılarının devlete ait lazer yazıcıdan beleş alınması, fotokopilerin ücretsiz çoğaltılması usüldendir. Dekanla kanka olan hocalar da bu tür imkanlardan yararlanabilir. Hatta rektörle ahbaplık söz konusuysa kitabın bedavadan rektörlük matbaasında basımı da şık olur. Bu kitapların yurt çapında satılması genelde beklenmez, belli derslerde öğrencilere “açık kitap sınav” yapıp kitap dışında kaynak kullanımını yasaklama, kitap alanların listesini yapıp almayanlara gözdağı verme, fotokopi çekenleri asistan marifetiyle takip etme gibi yöntemlerle “doğrudan” satış daha karlı ve kolaydır.
Neticede asistanlar kabaca dekanlık tarafından verilenler hariç birçok özel işle uğraşan bir akademik gruptur. Aslında çoğu iyi insanlardır ama “sadakat, usta-çırak(!)” sistemi biçarelerin karakterlerini zaafa uğratır. Her asistanın “hele şu doktora bitsin, selam verirsem şerefsize…” diyerek söylendiği duyulur. Kısaca asistanlık bir tür köprü geçme sürecidir, ayı konumundaki “hocalara” dayı denmesi zarurettir. İşin kötüsü bu durum bir çok öğrenci tarafından da fark edilecek kadar aşikardır ve asistanların karizması öğrenciler nezdinde pek yüksek değildir.
Yardımcı Doçent
Doktora bitince dertler bitmez aslında. Bu defa yardımcı doçent kadrosu alma süreci ile karşı karşıya gelinir. Yardımcı doçent olmak niçin önemlidir? Öncelikle 300 Milyon civarında fazla para ve girilen derslerden ek ücret alınır. İlaveten yardımcı doçentler dekan yardımcılığı, bölüm başkanlığı gibi idari görevler alabilirler. En güzeli de dün kendi gördüğü köpek muamelesini artık diğer asistanlara uygulama şansını yakalar. Görüldüğü gibi hiç fena bir rütbe değil. Ancak bu payeyi alabilmek için geçmişteki sadakat ilişkilerinin iyi olması şarttır. O iyi değilse yukarıdan bir dayı (Peter ilkesinde piston denir) bulunması gerekir. Birçok doktora bitirmiş asistan bu iki faktör sebebiyle dr. asistan payesiyle eski maaşından sürünmeye devam eder. Pistonu olanlar ya da sadakatini ispatlayanlar ise yardımcı doçent olarak nurlu ufuklara doğru seyahate çıkarlar. Ancak, asistanlar gibi yardımcı doçentler de sözleşmelidir, her an idare değişikliği, siyasi görüş gibi sebeplerle başlarının belaya girmesi mümkündür. Yani kurtuluş için bir aşama daha gereklidir.
Doçent
Doçentlik devlet üniversitesindeki bir akademisyenin tası tarağı toplayıp lüzumsuz işlerle uğraşmaya başlama sürecinin ilk adımıdır. Artık kazık çakılmış, ebedi ballı istihdam şansı yakalanmıştır. Doçent ünvanını YÖK verir. Sınavı da şu aralar biraz gevşemeyebaşlamıştır. Yalnız, doçentlik ünvanı alındığında her şey bitmez. Zira Türkiye’de YÖK’ün sizi doçent yapması üniversite için yeterli değildir. Herhangi bir fakülteden “kadro” almanız gerekir. Kadro almak da (biraz daha hafifletilmiş olarak) sadakat ilişkileri, siyasi görüş, rektöre rey atmış olmak, dayısı olmak gibi “tamamen bilimsel” kriterlere bağlıdır. Diyelim ki bu zorlu süreci hallettiniz, kadroyu aldınız. Evet. Artık büyük ölçüde amele işleri dönemi sona ermiştir. Ahlaki yapınıza göre çevrenizde sorgusuz sualsiz terör estiren bir despot da olabilirsiniz, etliye sütlüye karışmayan “kafa” hoca pozuna da girebilirsiniz. Dolayısıyla doçentlik iyi bir şeydir diyebiliriz. Yalnız doçent olmakla maaş artışı arasında doğrusal bir ilişki yoktur. 2-3 yıllık genç bir doçent ile bir yardımcı doçentin maaşı yaklaşık aynı meblağdadır.
Profesör
Doçent kadrosuna atandıktan 5 yıl sonra profesör olursunuz. Kamuoyunca yarı tanrısal özellik atfedilen gruptur profesörler. Bunlar genelde ciddi görüntülü insanlardır. Telefonla konuşurken, biriyle tanışırken, selamlaşırken önce ünvanlarını söyleyeni çoktur. Kendilerine hitap edilirken ünvanı söylenmediğinde bozulanına rastlanabilir. Resmi bir toplantıda düşük rütbeli akademisyenlerin (özellikle asistan ve yardımcı doçentlerin, yerine göre doçentlerin) yanına oturmaktan gocunanları görülebilir. Hangi branştan olursa olsun, profesör her konunun uzmanı olduğunu zannederler, genelde görüntü üretme dışında pek bir iş yapmazlar.
Çoğunun özgün olarak en son yazdıkları yazı 10-15 sene evveline aittir. Yeni gelişmeleri izlemezler. 45-50 yaşın üzerindekilerin çoğu teknoloji özürlüdür. Bilmemeyi gururuna da yediremediğinden bilirmiş gibi yapıp rezil olurlar. Dekanlık, bölüm başkanlığı gibi şekil üretme makamları için sürekli kavga edip kulis yaparlar. Çoğu belediye başkan adaylığı, milletvekili adaylığı, tutturamazsa muhtarlık gibi idari görevlere soyunur genelde başarısız olurlar. Bazıları derslere yanlarında 3-5 asistanla birlikte girer, öğrencilerin yanında asistanları aşağılayıp azarlamaktan zevk alırlar. Öğrencilere “bakın ne kadar kudretliyim, yanımdakiler ise böcek mesabesinde” mesajı verirler. Durduk yerde fıkra anlatır, nutuk atar gibi konuşurlar. Hasılı, yetmezlik düzeyinin had safhası çoğunda müşahade edilir. İşin tuhafı birçok öğrenci bir-iki sene profesörleri gerçekten önemli şahıslarmış gibi algılarlar. Son sınıflarda onlar da işi kavrar ve dalgalarını geçmeye bakarlar.
Bunlar için alt kademedeki herkes emir kulu mesabesindedir. Asistanlara evini taşıttıranları, boyatanları mevcuttur. Kendilerinden kimse hesap soramaz. La yüseldirler. Sorgulamaya kalkanı bilim dışı olmakla, cahillikle, haddini bilmemekle, akademik terbiyesizlik veya genel terbiyesizlikle suçlarlar. Genelde kendi cahilliklerinin farkında olmadıkları için bazen aptal durumuna düşerler. Kendileriyle alay edildiğini fark etmezler. Hasılı, boş olmakla beraber sohbetleri hoştur.
Sonuç
Muhtemelen çoğumuzun en azından öğrenci olarak çeşitli üniversitelerde bulunmuşluğu vardır. Yoksa bile bir tanıdık vasıtasıyla kulağımıza bilgiler çalınmıştır. Genelde kamuoyunca geleneksel idari memurlara göre daha bir itibar sahibi olarak görülen bu akademik kadroların ahvali kısaca bundan ibarettir. Yani, devletten maaş alan, büyük çoğunluğu da halkın sandığının aksine pek “büyük” adam olmayan tipler.
Devlet üniversitelerindeki az sayıda iyi niyetli, girişken ve bir şeyler üretmeye çalışan akademisyen ise genelde diğer meslektaşlarının istihza dolu bakışları altında enayi damgası yiyerek boşa kürek çeker dururlar. Bizim üniversitelerimizde esas olan bilim üretimi değil resmi devlet görüşlerinin mevcut hiyerarşik yapılanma içinde öğrencilere aktarılmasıdır. Öğretim üyelerinin görevi öğrencilerin hiç de arzu edilmeyen bir şekilde düşünen, soran, itiraz eden bir yapı kazanmalarını engellemektir. Aynı vatandaşı kontrol maksatlı devletten maaş alan imamlar ve küçük öğrencileri “adam etme” görevini üstlenen öğretmenler gibi. Gelişmiş ya da gelişmemiş herhangi bir ülkedeki rektör lüzumsuz akademik işlerle uğraşırken bizim rektörlerimiz şu kadar şehit daha verip dört tarafımızdaki düşmanları fethetmek gibi yüce davalarla meşguldür. Çünkü dünyanın en akıllı insanları bizde, en geri zekalıları ABD, Avrupa ve Japonya gibi ülkelerdedir. Varsın onların kişi başına gelirleri bizi dokuz-ona katlasın.
Haberde adı geçen profesörün asistanı tokatlayıp tokatlamadığına mahkeme karar verecek elbette. Ama asıl görevi bilim üretme olan bu dünyada her gün bu tokada rahmet okutacak ilişkiler yaşanıyorsa, varın gerisini siz düşünün. Hoş, deveye neren eğri demişler hesabı, neremiz doğru ki üniversitemiz iyi olsun. Bizimkisi laf işte.
Popularity: 14% [?]
- Eğitim
- Yorum(12)
- Bu Yazıyı Paylaşın
- PDF olarak kaydedin
1. Unknown Says:
Temmuz 20th, 2005 at 16:15
kesinlikle bu kadar gerçek bir yazı hiç okumamıştım. yazan kişilerin ellerine sağlık. akademik kariyer dışardan çok şaşalı görünen ama içine girdiğinizde “içi boş bir balon” olduğunu göreceğiniz bir yaşamdır. ayrıca akademik kariyerde yükselmelerde çok enteresandır. bakarsınız hiç ingilizce konuşamayan insan acaip yüksek puanlar alır ÜDS ve KPDS sınavlarından ama uluslararası bir yayını copy past ile oluşturduğu için bildiriyi gönderir ama sunumuna gidemez. ortak çalıştığı arkadaşı konuşabilir ise onunla takılır ona anlattıtırır puanı ortak alırlar gördükleri ülke de yanlarına kalır. işte bu kadar.
2. Anonymous Says:
Temmuz 22nd, 2005 at 14:48
Bu yazının altına hiç düşünmeden imza atarım. Ek olarak da bu mesleğin insan hayatı üzerinde açtığı, açmakta olduğu ve açacağı yaraların ne kadar derin olduğu ile ilgili ayrıntılı bir yazı beklemektediyim sayın yazardan. Çünkü %99 oranıyla beraber çalıştığınız insanlar ya manik-depresif, ya şizofren ya da vb. hastalıklara sahip. Benim diyeninde bile yüksek ego tatmini gereksinimi aşırı boyutlarda ve bu, bire bir işe yansımakta. Üretim sıfır jelatin 100. Hangi çalışmayı nasıl yaptığın değer taşımaz, onu nasıl pazarladığın önemlidir. Akademik yaşamda başarı ölçütü neyi bildiğin değil kimi bildiğindir. En çok üzüldüğüm de üniversitedeki öğrenci sayısını en az 4′le çarpın bu konu o kadar insanın hayatıyla ilintilidir. Yani ülkenin geleceğidir. Düşünce sistematiği olmayan, ideolojisi olmayan, ülkesinin geleceğiyle ilgili en ufak bir fikre sahip olmayan yeni nesiller bizleri bekliyor. Bu millet ve bu üniversiteler Atatürk’e ve O’nun mücadelesine layık olamadı, bu gidişle de sanırım olamayacak.
3. izlenimler Says:
Temmuz 22nd, 2005 at 23:44
Değerli katkılarınız ve takdir ifadeleriniz için teşekkürler. Bir suredir tatilde olduğum için ancak görebildim.
Bu (hakikaten çok önemli) konuda sizlerin de söyleyecek çok şeyi var gibi görünüyor, yazın sitede yayınlayayım, görüşlerinizi paylaşalım.
Selamlar.
4. Marcus FREX Says:
Agustos 28th, 2005 at 17:15
Üstadım sizi bu şahane yazıdan dolayı tebrik ederim..
Bende Türk Üniversitelerini akademik bir platform olarak görmüştüm hep. Ta ki “büyük” bir üniversiteyi kazanıp sorular sormaya başlayıncaya kadar…
Elinize ve aklınıza sağlık..
Bu arada mesai saati dahilinde cübbeleri giyip Atam Kurtar Bizi diye anıtkabir yollarına düşen Rektörler konusunda da bizleri biraz daha aydınlatırsanız daha memnun olacağız.
Saygılarımla..
5. izlenimler Says:
Agustos 28th, 2005 at 17:51
İlginize teşekkürler Marcus kardeş.
Rektörlerimiz Anıtkabire gittikleri için kendilerine harcırah, yolluk ve yevmiye istemedikleri için dua etsek yeter.
Selamlar.
6. Anonymous Says:
Kasim 11th, 2005 at 16:36
GEneline değil, özeline bir yorum: Yeni nesil öğretmenlerin eseri olacaksa rejimi korumak, laiklik bilincini geliştirmek de onlara düşer. O yüzden de eğitim yılı açılışlarında kullanılan (ve sizin üniversitelerin görevi olmadığını söylediğiniz) laiklik savunucusu sözler -yapay ya da değil- son derece gereklidir.
7. izlenimler Says:
Kasim 11th, 2005 at 19:36
Sayın Anonim,
Üniversiteye gelmiş adam artık kazık kadar olmuştur, eğer anaokulu, ilkokul, ortaokul ve lisede adam edilememişse, “laiklik bilinci” verilememişse üniversitede bir şey alması mümkün değildir. Bu söz, sizin de belirttiğiniz üzere öğretmenler için geçerlidir, öğretim üyelerinin işi değildir.
Selamlar.
8. Anonymous Says:
Kasim 20th, 2005 at 16:44
Yazının akademik personeli aşağılamaktan,toplum üzerinde yanlış fikirler oluşmasına sebebiyet vermekten başka bir amacı yok. “Anadoludaki kağıttan üniversitelerin” birinde okuyan bir öğrenci olarak diyebilirim ki durum hiç de belirttiğiniz gibi değil.
Elbette alt-üst mevkii tüm kuruluşlarda olduğu gibi üniversitelerde de mevcut. Madem alt-üst tartışmasını buraya taşımak istediniz neden alt-üst tartışmasının daha ciddi boyutlarda olduğu yerlerden başlamadınız. Eğer aradım da bulamadım derseniz benden size bir tavsiye meclise gidin.
Meydanı boş bırakacak değiliz,kafanıza göre atıp tutmayın. Birkaç tane yandaş bulup yazınızın ardından yorum göndermek ile olmuyor bu işler.
9. izlenimler Says:
Kasim 20th, 2005 at 18:11
Kağıt üniversite öğrencisi kardeş,
Keşke meydanı boş bırakmayın, doldurun biz de görelim bakalım. Hangi “vilayet” ya da ilçedeyseniz bildirirseniz daha net yorum yapabilirim.
Size tavsiyem bu yazıyı okulunuzdaki en az 3 araştırma görevlisine okutup değerlendirmesini almanızdır. Daha yolun başındasınız, “kafaya göre atıp tutma”, “yandaş bulma” gibi lafları ince eleyip sık dokuduktan sonra kullanın. Yoksa sanal aleme mahcup olursunuz.
Selamlar.
Fethi Sipahi Tan
10. amaneden Says:
Subat 22nd, 2006 at 15:40
Sevgili izlenimler, burada olsan boynuna atlayıp ağlardım.Gözlerim doldu resmen.Zavallı bir asistan! parçasıyım, koca dünyada yapayalnız ve sümük!! gibi hissediyorum. Oysa Odtü’ye girerken de bitirirken de bilim aşkıyla yanan, öğrenmek için doğduğuna inanan bi insandım. şimdi Gazi Üniversitesindeyim, henüz 1 yılı atlattım ama sinir sistemim tamamen göçmüş durumda, buraya psikyatri tezi yazmak amacıyla gelmeliymişim meğer.Bu özenli ve TAMAMEN gerçekçi yazıyı 1 sene önce okusam acaba hayatım değişir miydi? Eğer benim gibi kişiliğini kaybetme sınırına gelmiş, 27sinden sonra varoluş amacını sorgulamaya başlamış başka insanlar da varsa bu acı hepimizin paylaşmak isterim.Bilimselliği geçeli çok oluyor, sürekli işittiğim hakaretler ve aşağılanmalar arasında nasıl tez yazabilirim artık bunun derdine düştüm. Birlikten kuvvet doğar mı? ne yapmalı?
11. izlenimler Says:
Subat 22nd, 2006 at 19:39
Sevgili Amaneden,
Hissiyatınızı anlıyorum ama bu kadar karamsar olmayın. Neticede mevcut yapı içinde elden gelen bir şey yok, bahsettiğiniz türden bir dayanışma girişimi yapabilirsiniz, stratejik ve taktik destek sağlamaya çalışırım.
Bakarsınız bir de “tez yazma kılavuzu” hazırlarım, en azından işiniz biraz kolaylaşır.
En iyi dileklerimle.
12. mmm Says:
Subat 28th, 2006 at 08:46
Kısa Yorum; Şu ana kadar araştırma görevlisi olarak farklı üniversitelerde görev yaptım ancak durum hiçte yukarda anlattıklarınız gibi vahim değil. Üniversitelerde bazı despot hocalar yok değil ancak inanın bunların sayısı bir elin parmak sayısını geçmeyecek kadar az. Üniversitelerin temek sorunu kaynak bulamamaktır ve doğru dürüst bir dil eğitiminin verilmemesinden kaynaklanmaktadır. Üniversitelerdeki birçok iyi niyetli genç araştırmak yapmak için kendini parçalamaktadır ancak yukarda da belirtiğim gibi yeterli kaynak bulamamaktadır. Üst kademelere çıktıkça imkanlar artmaktadır ancak insanın içerisinde olan araştırma hırsıda insanla beraber yaşlanmaktadır. Hepimiz bu ülkenin geleceği için çok çalışmalıyız, yoksa akbabalar tepemizde uçuşup durmaktadır. Hiçbir kurumu ve kuruluşu bu şekilde yıpratmakta memleketimize bir fayda getirmez.
13. izlenimler Says:
Subat 28th, 2006 at 09:43
Sayın MMM,
Neticede burada az da olsa sistemi olumsuz etkileyenler hedeflenmiştir. Üniversitelerin kaynak sorunu ya da doğru dürüst dil eğitimi verilmemesi bence konuyla doğrudan ilişkili değil. Üniversitelerin muazzam kaynakları vardır ve zaten problem bu rantın paylaşılması ile de ilgilidir. Yabancı dil eğitimi de neticede kişinin kendi çabasıyla aşabileceği bir şey, üniversitenin bu konuda kısıtlı rolü olduğuna inanıyorum.
Hepimiz çok çalışmalıyız vs. doğrudur, kurumlarımız da bu tür yazılarla yıpranmaz, yaraya neşter atmazsak akbabalara kendimizi yem etmiş olacağız.
Selamlar.
14. Anonymous Says:
Mart 2nd, 2006 at 17:33
Bence bu yazı eleştirmekten çok karalamak ve insanların kafasını karıştırmak için yazılmıştır. Üstelik kötü yanı bunun tüm üniversitelere genelleştirilmesidir. Küçük bir kısımda yer alan sonuçları genelleştirip herkesin ortak sorunu olarak göstermeniz, haksız bir yorumdur. Ben de Türkiye’de farklı üniversitelerde yer aldım ve bazı üniversitelerdeki akademik yapıyı gördüm. Bence dile getirdiğiniz çoğu mesele üniversitelerimizin çoğunda eskilerde kalmış sorunlardan ibarettir. Genellemeleriniz sistemde varolduğunu iddia ettiğiniz yanlışları düzeltmekten çok, sistemin işler tarafını da kötüleyen fikirler doğmasına ve insanların bu mesleğe kötü bakmasına yol açacaktır.
15. izlenimler Says:
Mart 2nd, 2006 at 20:33
Sayin Anonim,
Öncelikle, bu sitedeki yazılarda kısmi bir mizahi yön vardır, okurken bunu da dikkate almanız gerekir. Genelleme konusunda haksızlık ettiğinizi düşünüyorum, zira yazıda zaten bir ihtiyat kaydı var.
“Buradaki tanımlar ve gerçekler özel ve devlet tüm üniversiteler için aynı ölçüde olmamakla birlikte geçerlidir. Boğaziçi, Sabancı, Bilkent gibi birkaç kalburüstü yer ve bazı istisna bölümler hariç, üç büyük şehirdeki köklü (!) devasa yığıntılar ve Anadoludaki çoğu kağıttan üniversitede oaylar burada anlatılana yakındır”
Nerelerde bulundunuz bilemiyorum ama burada anlatılanlar benim kulağıma gelenlerin ve gözlemlerimin sadece bir kısmıdır ve eskide kalmayı bırakın hala taptaze olaylardır. Ben de hem büyükşehir hem Anadolu üniversitelerini yakından tanıyorum, belki olaylara bakışımız farklıdır.
İnsanların bu mesleğe (veya herhangi bir mesleğe) kötü bakması beni pek ilgilendirmiyor, ben anlamsız yere kutsallık atfedilen, bilim lafı kullanılarak yüceltilen bir camianın zannedildiği kadar sütten çıkma kaşık olmadığını hatırlatıyorum.
Sistemdeki işler gibi görünen yönlerin yanıltıcı olduğuna inanıyorum, bana göre bu sistem tamamen kilitlenmiştir. Topluca birbirimizi kandırmaya devam edebiliriz, o ayrı mesele.
Katkınız için teşekkürler.
16. İzlenimler » “İki arkadaşımız tartışmışlar” Says:
Mayis 29th, 2006 at 14:00
[…] Üniversite Meselesine Dair […]
[…] maskelerinin düşürülmesi yönünde bir adım atılmıştır. Konuyla ilgili ben de bir iki yazı yazdım. Dün ve bugün de ihmal ettiğim bazı konuların çeşitli yerlerde ele […]
5 üzerinden 5
Ne kadar anlamsız bir yorum yapmışım. 5 üzerinden benim kriterim değil ki sitede öyle düzenlenmiş.
4.5 dan 5 .
En iyisi puanlamayı 10 üzerinden yapayım
Evet, mümkünse iyi olur.
Artık puanlar 10 üzerinden ama eski puanlar da sayılınca bu genel puanları epey düşürdü, eh daha gerçekçi olmuş olur böylece.
Puanların genel ortalaması düştü, en fazla 5 verebiliyorduk şimdi 10 verebiliyoruz. Ben beğendiğim yazılara 10 vereyim de ortalama yükselsin yoksa benim puan vermediğim yazılar öne çıkacak, ben normalde titiz davrandığım için. 5 üzerinden bile 5 vermiyodum.
Artık elin mahkum
Sitede emegi gecen herkese tesekkurler
http://www.1bilgi.com
Sizleride sitemize bekliyoruz
Nice yillara…
arkadaşlar biraz saçma olcak ama öğretmen yardımcıları ne kadar maaş alıyorlar acaba bilginiz varmı?
Öğretmen yardımcısı diye bir şey mi var?