Haziran 2005 Arşivi
Liselilerin Protestosu ve hayal kırıklığı
FST 10 Haziran 2005
Bir haber sitesinde “Liselilerden protesto” başlığını görünce, “Hay aslanlarım, gençlik ayaklandı liselerin 4 yıla çıkarılmasını protesto ediyorlar galiba, Allah kılıçlarını keskin etsin” diyerek dualarla haberi açtığımda liseli gençlerin durumu beni içinden çıkılmaz hüzünlere garketti. Buyrun okuyun, bakalım ümitvar olabiliyor musunuz:
Paralı, gerici eğitim, “Liseli Genç Umut” ha… Gel de sen bu gençlikten bir şeyler bekle bakalım.
Popularity: 5% [?]
Soros’a uzman uyarısı
FST 10 Haziran 2005
Muhafazakar demokratların (!) “biz başaramayacağız, bari sen el at” diyerek namus davasını havale ettikleri Soros’un “başörtüsü mücadelesi” üzerine yazdığım yazıda özellikle Türkiye’ye özgü şartlardan dolayı zorlanabileceğini, adımlarını dikkatli atması gerektiğini belirtmiştim. Türkiye’de Atatürk istismarcısı sözde çağdaş cephenin uzmanı bir büyüğümüz “Soros fikirlerimden yararlanmalıdır” diyerek bir mesaj göndermiş, bence de Veysel bey tecrübe, bilgi ve kavrayışıyla bu iş biçilmiş kaftan. Ümit ederim Soros veya ekibi buradaki yazıları takip ediyordur. İşte Veysel beyin gönüllü destek talebi.
Sevgili Dostum,
Bu Soros isi bilmeyen adamlarla yola cikarsa madara olur. CUMOK’larin cigerini benim gibi iyi bilen danismanlar tutmali. Mesela CUMOK’larin baspiskoposlarindan Prof. Mumtaz Soysal’in CHP-MSP koalisyonundan once yumurtlamis olduğu “dinciler metafizikci yandaslarimizdir” yollu cevherleri kitap halinde basip bedava dagitmali. Bu Soysal 1981 Anayasa referandumu arefesinde de Ankara Maltepe Camii’nde metafizikci yandaslar ile fizikci yoldaslari bir araya getirip “anayasaya hayir” namazi kildirmisti. Bu namazlar da “fasizme direnis namazi” olarak yeniden kilinabilir. O zaman cogu CUMOK jakobenlikle anti-fasizm arasinda bir tercih yapmak zorunda kalacaktir.
Saygilar,
Veysel
Popularity: 5% [?]
Bir başka açıdan “Türkiye Gerçeği” Kurtlar Vadisi
FST 10 Haziran 2005
Önce bir itiraf: Bu diziyi bir kaç dakikalık “zap” rastlantısı haricinde “hiç” izlemedim. Sadece bir kaç yerde 3-5 dakika kadar çeşitli sahnelere şahit oldum. Aklımda kalan, bir kaç yapmacık çatışma ve takip sahnesi yanında, koyu renk takım elbise giymiş, lisede çift dikiş gitmekten kartlaşmış izlenimi veren, tertemiz mavi ve beyaz gömlekli ancak kirli sakallı tiplerin birbirine garip espriler yaptığı bir iki sahne ile adının Polat olduğunu öğrendiğim gençten bebek yüzlü birinin duvarda bir yerlere gözleri sabitlenmiş, vesikalık resim çektirecek gibi hareketsiz otururken, yavaş sesle yanında boynuna fular takmış tıslar gibi genizden konuşan yaşlı biriyle yaptığı sohbetti. Hatırlayabildiğim kadarıyla aralarında şöyle bir diyalog geçiyordu:
- (Polat, gizemli) Kim bunlar, tapınakçılar mı?
-(Fularlı, genizden) Hayır….
-Masonlar mı?
-Hayır…
-O zaman daha yukarıdan mı?
-Ben de bilmiyorum…
Herhalde “derin” ülke mevzularında iç ve dış güçler üzerine bir tartışmaya rastlamıştım. Zaten medyaya yansıdığı kadarıyla da dizi “Türkiye’nin gerçeklerinden” bahsediyormuş. Her neyse, duyduğuma göre dizi bitmiş, ilgililer yaz sezonunda biraz dinlenir, senaristler de sonbahara yeni “Türkiye gerçekleri” temelinde bölümler çekerler.
Elbette diziyi izlemeyen biri olarak içerikle ilgili söz söylemek haddim değil. Tercih meselesi olduğu için de izleyenlere saygı duyarım. Ancak, Kurtlar Vadisi üzerinde sağda solda “çok kanlı, gençleri mafya olmaya özendiriyor, yasaklansın” türü şikayetler duyduğumdan, bugün Ayvaz Özel’in yazdığı bir yazıya atıfta bulunmak istedim. Genel yaklaşımların tersine Ayvaz Özel Kurtlar Vadisi “gerçeğine” farklı bir noktadan bakmış. Liberal Hareket sitesindeki yazıyı alıntılıyorum, özellikle dizi hayranlarının ilgisini çekebilir:
Kurtlar Vadisi’nin faydası ve zararı
Kurtlar Vadisi dün final bölümüyle sezonu kapattı. Bu diziye bende bir eleştiri yapmak istiyorum.Ama gençleri mafyaya,çete kurmaya özendirdiği için değil. Tabii ki özendirmeli.Özendirecek ki yapısal sorunlarımızı daha iyi görelim.
Şimdi ne demektir bu?
Örneğin birisinin birisini Kurtlar Vadisinden esinlenerek bıçaklaması her nekadar dizi onu etkilemiş olsa da aslında üzerini örttüğümüz bir gerçeğe işaret etmektedir ; adaleti tesis etmedeki başarısızlığımız.
Ahmet Mehmet’i diziden esinlenerek vurdu da kardeşim bizim hukuk sistemimizin hiç mi suçu yok? Ahmet’in Mehmet’i vurmasında etken olgu dizi değil hapishanelerin okadar da kötü bir yer olmadığı imajıdır.Ayrıca Ahmet Mehmet’i vururken çok fazla ceza almayacağını da bilmektedir.Mutlaka birsürü indirimler eşliğinde en fazla 8-9 sene yatar hatta bu arada af da çıkabilir değil mi?
Bir tv yapımcısının dediği gibi Formula 1 hız yapmayı özendiriyorsa onu da yasaklayalım o halde? Bir insanın hız yaparak kazaya sebebiyet vermesi Formula 1′in suçu değildir.Suç yine doğru dürüst trafik-ceza sistemini tesis edemeyenlerdedir.A.B.D.’de dönmeden 300 metre önce sinyal vermezsen çok ağır yaptırımlar vardır.Bizde ise bırakın 300 metre önceden sinyal vermeyi , adamın biri kırmızı ışıkta 10 kere geçse bir yaptırımla karşılaşma ihtimali karşılaşmama ihtimalinden düşüktür.
Fenerbahçe’nin , Galatasaray’ın karşı takım taraftarlarını tahrik edici t-shirt’ler bastırması da oldukça sakıncalı bir durum arz ettiğinden onları da yasaklamak mı gerekir? Yoksa insanların kafasına ” Ulan ben bu adamla kavga edersem , bıçaklarsam hücre tipi bir odada ömrümün geri kalan kısmını geçirebilirim. ” korkusunu mu kazımak gerekir?
Herneyse…Demek ki “özendirme” iyi birşey.Yapısal sorunlarını daha net görmende faydalı oluyor.Düşünsenize Kurtlar Vadisi olmasa herkes adaletin-hukukun çok süper işlediği,suçluların cezalarını çektiği bir yer sanacak Türkiye’yi.Veya Formula 1 hızı özendirmese sanacağız ki trafik sistemimiz gayet güzel çalışıyor.
Ben asıl Kurtlar Vadisi’ne eleştiri yapmak istediğim noktaya gelmek istiyorum.
Kurtlar Vadisi’nin asıl en sakıncalı tarafı geçmiş hükümetleri aklamasıdır.Bunu nasıl yapıyor? Dizide sürekli vurgulanan mesaj şu ; “Aslında seni başbakan değil gizli güçler yönetiyor.Bu hale geldiysek bu gizli güçlerin yüzünden geldik”.
İşte bu mesaj kitlelerin beyinlerine hemen her hafta yerleştiriliyor.Ama böyle yaparak aslında Süleyman Demirel’i , Bülent Ecevit’i , Tansu Çiller’i , Necmettin Erbakan’ı…vs’yi aklamış oluyoruz. Nasıl olsa onlar masum , bizi aslında gizli güçler yönetiyor değil mi?
Popularity: 5% [?]
Soros ve Başörtüsü meselesi
FST 10 Haziran 2005
Tercüman (Ilıcaklar) gazetesi yazarı Serdar Arseven yazısında son zamanlarda çeşitli diktatörlüklerde yapılan darbelerle gündeme gelen ve şu aralar Türkiye’de bulunan ünlü iş adamı Soros’un “başörtüsü problemini” çözmek üzere harekete geçeceği müjdesini veriyor. “Başörtüsü -türban- meselesinin çözümü için, gerekli girişimlerde bulunmaya karar verdik. Bu iş, çözüm yoluna girecek.” demiş ünlü spekülatör.
Evet, Soros kendinden emin görünüyor. Öte yandan aynı yazıda AKP iktidarının da bu işi kendi başına çözemeyeceğini anladığı, bunun için özellikle kimsenin pek ses çıkaramayacağı Yahudi lobileriyle temasta olduğundan bahsediliyor. Malum, “başörtüsü meselesi” bu ülkede sağ iktidarların sürekli el değiştirip “bakalım bunlar ne yapacak” şeklinde tecrübelerin yaşanmasına sebep olduğu bir konu. Hatta son 10 yılın Türkiye’sinde tüm siyasi gündemin sadece başörtüsü ile şekillendiğini söylemek hiç de abartma olmayacaktır. Başörtüsü taraftarları ve karşıtları arasında, genelde karşıtlarının galip geldiği bir bilek güreşi, “erkeklik-ürkeklik” çerçevesinde sürüp gidiyor.
Bu ülkede özellikle son 20 yılda yaşananlar, hiçbir kanuna dayanmayan bu garip yasağın çoğunluk iktidarlarınca çözüme kavuşturulamaması, ilgili kesimlerin “dış güçler”den medet ummasına sebep oluyor. Şimdiki halde bu “dış güçlerin” AB olması biraz zor. Zira Fransa, Almanya, Hollanda gibi hristiyan şeriat devletlerinde özellikle Türklere karşı müslümanlıkla harmanlanmış ırkçı bir antipati gelişiyor. Vatandaşları ve çıkar gruları ellerindeki yağlı sosyal devlet imkanını bırakmak istemeyen bu ülkelerde, AB genişleme sürecinin de etkisiyle bir sürü bela ortaya çıkacak gibi. Bu paralelde (bir ölçüde Türk resmi dış politikasının başarısıyla) verilen AİHM kararlarından da, AB “özgürlükçülüğünün” Kürt milliyetçileri ve Alevilere nazaran sünni mağdur başörtülüler için pek sökmediği görülüyor. Dolayısıyla ilgili kesimlerin, şu an için AKP’nin bel bağlayabileceği tek dış güç, coğrafya kartımız sebebiyle bize biraz da mahkum olan ABD ve buradaki etkin Yahudi lobileri kalıyor.
Ne diyelim, bir de Soros sınasın bakalım gücünü ama ben başarılı olabileceğine pek ihtimal vermiyorum. Bu iş 3-5 milyon dolarla çözülebilecek bir şey değil. Cumhurbaşkanı, rektörler, askerler, CHP, büyük medya grupları ve bu kesimlerle yapışık yaşayan STK’lar monolitik bir blok halinde Soros’un karşısında yer alacaktır. Burayı ne Ukrayna ne de Kırgızistan’la karıştırmaması gerekir. Karşısında türlerine sadece Türkiye’de rastlanabilen ateşli devrimciler; üniversite öğrencisi genç Mustafa Kemaller, CUMOK (Cumhuriyet Gazetesi Okurları), Emin Çölaşan, Özdemir İnce, Bekir Coşkun, Bedri Baykam, Ümit Zileli, Kemal Anadol, bir takım sendika temsilcileri, bazı Alevi dernekleri, ADD gibi muhalifler çıkarak kendisine dünyayı dar edecektir. Herkes Can Paker gibi yumuşak yüzlü değildir, sonra şok olmasın.
Bu arada Soros’un sağda solda “şu kadar parayla şuralarda devrim yapacağım, şu ve şu işleri çözeceğim” demesi bana ilginç geliyor. Tanıyanlar belki daha detaylı bilgi verir. Adam tuhaf bir misyoner gibi hareket ediyor. İn midir cin mi, ununu elemiş, eldeki parayı ahir ömründe bu tür “hayır işlerine” mi harcıyor vs. vs…
Popularity: 5% [?]
Toplatılan Yıllık, “Haylazlar” savcılığa…
FST 9 Haziran 2005
Türk eğitim sisteminden bahsederken adı geçen İstiklal Marşı ve Gençliğe hitabe ile ilgili ilginç bir tevafuk habere rastladım. Haberx sitesinde bir üniversite yıllığıyla ilgili şu satırlar yer alıyor:
Uludağ Üniversitesi Sağlık Yüksek Okulu yıllığında yer alan ‘Haylaz öğrenciye hitabe’ ve ‘Haylaz öğrencinin Marşı’nın İstiklal Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nden uyarlanması tepki topladı. Üniversiteli öğrenciler tarafından hazırlanan yıllıkta Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ndeki ‘Ey Türk gençliği birinci vazifen…’ diye başlayan satırlar, ‘Ey Haylaz öğrenci birinci vazifen alttan derslerini kurtarmak, bütün öğretmenlere yalakalık yapmaktır..’şeklinde yeraldı.
Garip şey. Benim gördüğüm bir çok öğrenci yıllığında da bu kabil metinler vardır. Demek ki artık bu konularda da dikkatli olmak lazım. Üstelik “Atatürkçü düşüncesiyle tanınan” (sanki diğer rektörler Şeriat özlemcisi ya da Stalin düşüncesiyle tanınıyor) Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran öğrencileri savcılığa da verecekmiş. Atatürkçü Düşünce Derneği Bursa Şubesi başkanı da konuya el koyarak “Atatürkçülüğünden kuşku duymadığımız üniversiteden böyle bir yıllık çıkmış olması üzücüdür. Bunu öğrenci muzipliği olarak değerlendirmek, fazla hoşgörülü bir tutum olacaktır” demiş.
Bu işten ben bir şey anlamadım. Oratada gençliğe hitabeye bir hakaret mi var? İstiklal marşına karşı bir şey mi söylenmiş? Ne alakası var, bu ne biçim alınganlıktır? Sıkın bakalım insanları. Yazıklar olsun. Mebzul miktardaki “Atatürkçü düşüncesiyle tanınan” müdür, dekan, rektör, gayretli dernek temsilcileri “öğrenci muzipliği” konusunda da tanımlama ve sınırlamalar getirmeye başlamışlarsa, ülke topyekün kafayı yeme aşamasına gelmiş demektir. Demek artık “muziplik, haylazlık” da sözde Atatürkçülük açısından incelenecek ve alabildiğine zorlama yorumlarla iş çığrından çıkacak.
Ümidim savcılarda, bakalım onlar “Atatürkçü düşünceyle tanınma” etiketinin korkutucu etkisiyle çocukları idam istemiyle istiklal mahkemesine mi sevk edecekler, yoksa öğrencileri rencide ettikleri, Atatürk aleyhtarlığıyla suçladıkları, Atatürk’ü istismar edenlere prim verdikleri, hatta bizzat kendileri istismar ettikleri için Rektör ve ADD hakkında dava mı açacaklar? Ben öğrencilerin yerinde olsam derhal hepsine karşı dava açardım.
Popularity: 6% [?]
Liseler 4 yıl olsa ne olacak?
FST 9 Haziran 2005
Liseler 4 yıla çıkıyormuş. Af bekleyen mahkumun hapis cezasını arttımak gibi bir şey. Bu memlekette herkesi üniversiteye doldurmaya, alim yapmaya çalışan, meslek sahibi olmayı, teknikerliği, ara elemanlığı hor gören garip bir anlayış var. Bunun da sebebi ülkede sanayinin yok denecek kadar az olması, istihdam kapısının ister istemez devlet olarak görülmesinin yanında, üniversitelerin verdiği diplomaların insanları bazı haklara kavuşturmasıdır.
Milli eğitimi şu kadar yıla çıkarmaya kalkılacağına, insanların bir meslek sahibi olmalarını sağlayacak sınai ve ticari gelişmelerin önü açılsa bu garabet durum da biraz çözülecektir. Erkekler için askerliği kısa yapma sigortası olan üniversite mezuniyeti adaletsizliği de ortadan kalkarsa bazı kazanımlar elde edilebileceğini düşünüyorum. Bunlar elbette uzun konular ama işin Türkiye’de hakim zihniyetle bağını kuramazsak “teknik” meselelerle uğraşmakla ancak havanda su dövmüş oluruz.
Türkiye’de problem “milli eğitim” ve “tevhidi tedrisat”tan ibarettir. Bu anlayış modern anlamda bir eğitim öğretim sistemi kurmamızın önündeki en büyük engeldir. Hangi siyasi iktidar, hangi bakan gelirse gelsin bu anlayışı ortadan kaldırmadıkça bir ilerleme kaydedemeyecek, biz her zaman zavallı öğrencileri oradan oraya sürükleyecek “reformlara” şahit olacağız.
Derinsular sitesinde “liselerin 4 yıla çıkması konusunda kimse neden bir şey söylemiyor” mealinde bir şikayet var. Aslında ben dolaylı olarak bu konuda bir vakit önce uzunca bir yazı yazmıştım. O sıralarda “0-6 yaş arasına eğitim” gibi bir kampanya vardı, hatırlayan çıkacaktır. Liselerin 4 yıla çıkması ile ilgili yanları olduğu düşüncesiyle biraz düzenleyerek, ümitsizce aşağıya aktarıyorum. Maalesef bu cephede bizi daha çok karanlık günler bekliyor.
“0-6 Yaş eğitim��? Saçmalığına karşı “7-21 yaşa özgürlük”
Son günlerde çocukların yedi yaşından önce de eğitim alması ile ilgili kampanyalar artıyor. Futbol takımları bu amaçlarla pankart açarak maça çıkıyor, gazeteler konuyu sahipleniyor vs. Ben bu konuda hiç de kampanya destekçileri gibi düşünmüyorum. Bana kalırsa “0-6 yaş arasına eğitim yasaklansın” türü bir kampanya başlatmak daha makul.
Türkiye’de eğitim ile anlaşılan küçük çocukları ve gençleri tehdit, korkutma ve sopa zoruyla adam etmekten ibarettir. Öğretmenlerin büyük bölümü kendilerini resmi devlet görüşünün gönüllü neferleri olarak kabul eder. Tanıdıklarımın çoğu, maaş hesabıyla geçinme derdinden buldukları boşluklarda öğrencileri “vatana, millete yararlı, Atatürk ilkelerine bağlı vs.” hale getirmeye çalışırlar. Bu süreç sabahları and içirmek, öğrencilere askeri komutlar vermek, bağırıp hakaret etmekle başlar, sınıflarda askeri disiplinle devam eder. Sistem tamamen itaat, sorgulamama, inisiyatif, akıl kullanmama üzerine kurulmuştur.
Aynı sistemden geçmiş “veli” takımı da bu yöntemlerden gayet memnundur. Eti senin hesabıyla öğrenciye mal muamelesi yapılır ve öğretmenin insafına devredilir. Öğretmenlerin doğuştan “iyi” oldukları, her yaptıklarının haklı olduğu gibi genel bir kabul vardır. Halbuki, öğretmenler de diğer insan türleri gibi iyi ya da kötü olabilirler. Öğretmenlik kutsal bir meslek filan da değildir. Öyle olsaydı bedava yapılırdı. Marangozluk, petrol istasyonu işletme, fırıncılık ne kadar kutsalsa öğretmenlik ve doktorluk da o kadar kutsaldır. Üstelik devlet okullarında öğrencilere zorla ders vermek için sınıfta bırakan, özel ders veren, öğrencileri hediye vermeye zorlayan azımsanmayacak sayıda cibilliyetsiz “kutsal��? hoca da mevcuttur.
Hatta bugün bizim memlekette işsiz güçsüz üniversite mezunlarının, farklı branş öğretmenlerinin bir punduna getirip öğretmenlik yaptığı vakidir. Belli sayıda azimli, çalışkan öğretmen ise hırsız kesimin arasında haksız rekabet ezikliğiyle ses çıkaramazlar. Öğretmenin dokunulmazlığı, kutsallığı kabulünden güç alan kimi öğretmenler henüz küçük yaştaki çocuklara akıl almaz eziyetler yaparlar. İstiklal marşının 10 kıtasını ezberletmek, öğrencileri yarış atına çevirecek aptalca rekabetlerin içine sokmak, bilmem ne sınavı için bir alay ıvır zıvır hazırlık testi çözdürmek gibi.
Ben de öğrencilik yıllarımı gözümün önünden geçirdiğimde en iyi saatlerimin okul dışında geçtiğini hatırlıyorum. Tenefüslerde içi boşalmış bir meyve suyu kutusuyla sınıf içinde maç yapmak, okulun arka bahçe duvarından atlayıp yakındaki bir bakkaldan yarım ekmek haşlanmış yumurta yemek, boş geçen derslerde amiral battı oynamak vs. Ortaokul ve lise yıllarımın en güzel hatıralarını patlak bir topun ardında koşarken yaşadım. İlkokulda ise (Allaha şükür o zamanlar anaokulu işkencesi yoktu) en güzel anlar yaz tatilinde koşup oynadığım dönemlerdi. Dersler, hocalar (bazı zeka özürlüler hoca lafından pek hoşlanmaz, başımda sarık mı var derlerdi), sınavlar, beton binalar hiç de güzel bir hatıra olarak hatırıma gelmiyor. Ortalama bir öğrencinin de tatil, boş ders, gezme, top oynama gibi aktiviteler varken marş ezberleme, saçma sapan tarihleri öğrenme, organik kimya problemi çözme, türev alma ve aruz vezni öğrenmeye ilgi göstereceğine ihtimal vermiyorum.
Neticede, eğitim, ille de okulda verilecekse ve mecburi tutulacaksa, daha insani, çocukları incitmeden yapılmalıdır. Tenefüsler 10 dakikadan 20-25 dakikaya çekilmeli, ders sayıları, saatleri azaltılmalıdır. İlkokulda günde 3 saat ders yeter de artar. Öğretmenlere devlet daha fazla para kazandırmak için ders saatlerini arttırmaktan vazgeçmelidir. Bugün yaşadığımız teknolojik dünyada milli eğitim sistemi mağara dönemini andırmaktadır. İlkokul öğretmenlerinin çoğu iyi bir eğitim almamaktadır. Büyük kısmı kendilerini halkın üstünde sanan, saf solcu geçinen tiplerdir. Tek amaçları 5-10 yaş arası çocuklara kendi anladıkları haliyle “Atatürk” öğretmektir.
Halbuki bu yaş arası çocuklar ne Atatürk’ü, ne Hz. Muhammet’i öğretmenlerinin, ailelerinin düşündüğü şekilde algılar ve severler. Soranlara da azarlanmaktan korktukları için seviyoruz filan derler. İstiklal marşının 10 kıtasını ezberler, bağırarak şiir okur ama içini asla anlayamaz. Zaten böyle bir yükü ufaklığa yüklemek ağır bir merhametsizliktir. İleride büyüyünce eğer isterlerse, Atatürk’ü de, başkalarını da kendi araştırmalarıyla adam gibi öğreneceklerdir.
Bu yaşta çocuk mümkün oldukça oyun oynamalıdır. Çok basit, temel bilgileri renkli resimli kitap ve dergilerden, videolardan almalı, en kısa sürede okulu terk edip evine ve oyununa dönmelidir. Okullarda and, istiklal marşı derhal kaldırılmalıdır. İstiklal marşı bir bağımsızlık simgesidir, her yerde önüne gelen okuyamaz. Konyaspor-Kayserispor maçında istiklal marşı okumak hem marşa saygısızlık hem de ahmaklıktır. Her pazartesi ve cuma sıradan bir okulda 100 sefer istiklal marşı okunursa saygınlığını kaybeder, çocuklar yalama olur.
İstiklal marşı uluslararası müsabaka, konferans ve karşılamalarda okunur ve saygıyla dinlenir. Bunun dışında, askerde bile her zaman okunamaz. Adı üstünde ciddi, önemli bir semboldür. Ortaokul ve liselerde sürekli okunduğundan, garip biçimde öğrenciler için hem bir korku hem de eğlence kaynağı haline gelir. Orta zekalı idarecilerin tüm fikirleri Cuma akşamı istiklal marşını intizamlı okutabilmekten ibarettir. Öğrenciler ise bu süreci kendi çaplarında eğlenceye çevirirler. Zira karşılarında muhtemelen eşofman giymiş bir tip (büyük ihtimalle okulun beden eğitimi öğretmeni) elini sallayarak, anlamsız işaretlerle kendilerine marş söyletmeye çalışmaktadır. Bu komediye gülünmez de ne yapılır. Elbette gülerseniz okul tarihinin en ağır cezasını alma riski vardır, İstiklal marşı okunurken gülmek, tebessüm etmek, kıpırdamak vatan hainliğiyle eştir. Disipline gider, yerine göre okuldan atılırsınız.
Aynı şey sınıflarda senelerdir asılı durmaktan sararmış Atatürk resmi, bir hizada bulunması yasa gereği olan gençliğe hitabe vs. için de geçerlidir. Sınıf içinde mutlaka oynanan top, yine mutlaka gidip bu üç çerçeveden birine çarpar ve talihsiz amatör futbolcu öğrenciler için hayatlarının en zor anları yaşanmak zorunda kalır. Bir émilli Eğitim” kuruluşunda top her yeri kırabilir, bunun bedeli ödenebilir ama büst, resim, çelen gibi şeylere çarparsa bedeli madden ödenmez, manevi bir ceza gerekir. Türkiye hala Mussolini ve Hitler döneminde ülkeye girmiş garip uygulamaların bir türlü sökülüp atılamadığı bir ülkedir. Sabahları içilen andlar, bağırılarak okunan şiir ve marşlar, 19 Mayıs törenlerindeki görüntüler tamamen 1930 ve 1940′lı yılların yükselen Mussolini ve Hitler faşizminin izlerini taşır. Artık bunları istisnasız kaldırıp atmamız gerekir.
Bunun yolu da “milli” eğitimi mümkün olduğunca ortadan kaldırmaktır. Çünkü neyin “milli” neyin “değil” olduğunun tanımı bürokrat ve siyasilerce yapılıp kemikleştiği için kimsenin ortak bir paydada anlaşması söz konusu değildir. Birine göre “milli” olan bana göre despotluk, aptallık; bana göre “milli” olan başkasına göre ahmaklık olarak algılanabilir. Milli Eğitim bakanlığı bir uygulama yaptı diye bu şey “milli” ve yararlı olmaz. “Milli Çıkar” da böyledir. Bir şey bana göre milli çıkar değilken, sana göre olabilir. Bunlar teraziye gelecek şeyler değildir. Dolayısıyla “Milli” diyerek bir şeyi zorla diğerlerine kabul ettirmeye kalkmak zorbalıktır. Türkiye’de tartışılması gereken “Tevhid-i Tedrisat��? kanunudur. Cumhuriyetin ilk yılları için belki haklı sayılabilecek bu anlayış 2005 dünyası ve Türkiye’si için yetersizdir, yanlıştır. Monolitik bir eğitim anlayışı bugün ancak totaliter, faşist ülkelerde geçerli olabilir.
Çocuklar bizim sandığımızdan çok daha zeki yaratıklardır. Asla eti ve kemiği birbirinden ayrılacak küçükbaş mallar değildirler. Bu sistemle ancak başı önde, uyuz, mıymıntı, sürekli kötek yemekten, azarlanmaktan korkan, soru soramayan, itirazı bilmeyen pısırık insanlar üretirsiniz. Üstelik bu sistem üniversitede aynı devlet mantığıyla sürüp gider, erkekler iki sene de askerlikte aynı yöntemlerle sindirilir. Nihayet kurtulduk mu derken devlet eliyle okutulan abuk subuk hutbelerle imama yakalanırsınız. Ondan sonra da 2500 dolarlık kişi başına gelir pisliğinde debelenirken “Batı bizi bilmem ne ediyor” diye çamuru başkasına atarız.
Hasılı, 0-6 yaş arası bilmem ne propagandası yapanlara şöyle sesleniyorum: Ellerinizi küçüklerin üstünden çekin, bırakın canları ne istiyorsa yapsın, oynasın, çizgi film izlesin, toza toprağa bulansınlar. Hapishaneye benzeyen “toplumu kontrol ve disipline etme görevlisi” devlete ve özel sektöre ait okullara ne kadar geç giderlerse o kadar iyidir. Hatta mümkünse 7-21 yaş arasının eğitimini de bırakın, insanlar biraz nefes alsın…
Evet, ben konuyu bir zihniyet problemi olarak görüyorum. Bu ülkede Atatürk, Bayrak, Marş istismarı sona ermeden, bu alanda maddi çıkar sağlayıp rant elde edenler deşifre edilmeden hiçbir alanda, özellikle de eğitim alanında terakki mümkün değildir. Gayet medeni bir insan olan Atatürk’ün bugünkü mağara dönemi eğitimine onay vereceğini, pısırık gençlerden oluşan itaatkar bir sürüyü tasvip edeceğine inanmıyorum.
İstiklal marşını “Kahraman Ordumuza” ithafıyla zorluklar içinde yazan, kış soğuğunda sırtında paltosu olmadığı halde kendisine önerilen 500 lira para ödülünü vatan millet gayretiyle reddeden, ölüm döşeğinde Allah bir daha bu memleketi İstiklal Marşı yazılacak hale düşürmesin diyen Mehmed Akif bu önemli simgenin “Bilmem ne yardımlaşma derneğinde” mecburen okunması gerektiği için paçavraya çevrilmesi karşısında acaba neler söylerdi.
Ahmaklığı, budalalığı ulusalcılık, çağdaşlık, laiklik zanneden sürülere laf anlatmak kolay değil. Bu memleketin geçmişini en az onlar kadar ben de biliyorum. Ama onlar hala 10. Yıl marşında kalmışlar, Dağ Başını dumana veriyorlar. Utanmazca, cahilce İstiklal Marşı yerine 10. Yıl marşını ikame etmeyi teklif edenleri çıkıyor. Neredeyse 100. yıl geliyor uyanmaktan korkuyorlar, ne yazık…
Popularity: 5% [?]
Konya Yerel Gazetesinin Cinliği
FST 9 Haziran 2005
Hürriyetteki habere göre yerel bir Konya Gazetesi Emniyet müdürlüğünün düşük bel pantolon giyen ve külotu görünen kadınları uyarmak için ‘özel birim’ oluşturulduğunu ileri sürmüş. Konya Emniyeti böyle bir şeyin olmadığını, gazetenin alenen yalan söylediğini ifade ediyor. Gazete yetkilileri de “‘Muhabirimiz emniyet yetkililerinden bu konuyla ilgili bilgi aldı. Polislere yeni TCK ile ilgili seminer verileceği söylenmiş. Biz de halkımızı bu konuda uyarmak istedik’ demişler. Yani ortada aslında kıç, göbek vs. ile ilgili bir durumdan ziyade, yerel bir gazetenin cinliği var. Hürriyet de doğal olarak bu habere atladığına göre başarılı oldukları da aşikar. Belki Konya Emniyeti bundan sonra bu yerel gazetenin iflahını kesmeye çalışır ama orası kendi bilecekleri iş.
Benim aklıma gelen bir senaryo ise şu: Belki de Konya Emniyeti gerçekten uyarı yapacaktır, mesela “bu ip gibi kilotları giymeyin, kıçınıza kaçabilir”, “beli düşük pantolonla sokağa çıkmayın, pantolon yarı yolda düşer rezil olursunuz”, “dar pantolon giymeyin tuvalete sıkışırsanız indirip çekmekte zorlanabilirsiniz” filan gibi. Ne biliyorsunuz adamların ille de namus bekçiliği yaptığını? Ne yapsın Konya’nın adı çıkmış işte…
Popularity: 5% [?]
“Liderler ve mizah” konusunda bir haksızlık
FST 8 Haziran 2005
Psikiyatri profesörü Cengiz Güleç ve Felsefe profesörü Ahmet İnam liderlerin mizah anlayışları üzerine bazı değerlendirmelerde bulunmuşlar. Prof. Güleç mizah duygusunun kaybolmasının bir hastalık olduğunu, mizahtan rahatsızlık duyanların nörotik ve narsist olduklarını, sadece kendi varlığından haberdar insan mizah üretemediği gibi, yapılandan da anlamadıklarını belirtmiş. Daha sonra siyasi liderler için yapılan değerlendirmelerde Ecevit ve Mesut Yılmaz’a sıfır verilmiş, Erdal İnönü Ecevit’e göre üstün bulunmuş. Tayyip Erdoğan da karikatüristlere verdiği tepki temelinde mizahla arası iyi olmayan bir yerde gösterilmiş. Bunlara diyeceğim yok
Yalnız değerlendirmede Demirel ve Erbakan için “Beğenmediğimiz Demirel’in bile mizaha karşı duygusal motivasyonu Ecevit’ten iyidir… Beğenmediğimiz Erbakan’ın bile belli bir mizah duygusu vardı” türünden sözler gördüm. İşte buna itiraz ederim arkadaş. Türk mizah tarihine adlarını altın harflerle yazdırmış Demirel ve Erbakan için “beğenmediğimiz… bile… belli bir…” türünden ifadeler kullanırsanız hiç de hakkaniyetli davranmış olmazsınız. Demirel ve Erbakan isimlerinin diğer siyasetçiler yanında mizah gibi bir konuda bu şekilde anılması kendilerine yapılacak en büyük hakarettir. Bu ikilinin eline su dökecek bırakın siyasi, bir şovmen dahi var mıdır bu memlekette? Bir rahmetli Özal vardı haklarından gelen, o da er meydanını terk edip gitti. Bir de Besim Tibuk var elbette ama herhalde oy oranı gerekçesiyle gündeme alınmıyor.
Lütfen sayın profesörler… Yiğidi öldürelim ama hakkını verelim. Biraz daha titizliğe, adalete davet ediyorum.
(Not: Bu konuda 1993 yılında Yön yayınlarından çıkan, rahmetli Özal’ı anlatan HAKKATEN adlı kitabı hala zevkle, yerine göre kahkahalarla okurum. Kitapyurdu satış sitesinde görünüyor ama bulunabileceğine pek ihtimal vermiyorum. Eski kitapçılarda filan belki bulabilirsiniz. Bulamayan haber versin, bazı yerlerin fotokopisini göndereyim. Artık kitabı kim yazdıysa bilemiyorum, Kurthan Fişek midir, Baskın Oran mı, Can Barslan mı, hakkaten bu kadar güzel olur.)
Popularity: 4% [?]
“Blog” meselesi
FST 8 Haziran 2005
Blogger sitesini ve internette canınız istedikçe bir şeyler yazabileceğiniz, kolayca güncelleyip yükleyebileceğiniz bir aracın mevcudiyetini geçen yaz konuyla ilgilenen kardeşlerimden duymuştum. Önceleri “eh bir deneyelim, bakalım neymiş” diyerekten adım attığımda bu işin sanılandan daha önemli ve etkili olduğunu zaman içinde anladım. En azından kısa bir süre içinde bir kaç yüz sayfaya ulaşan yazıyı kes-kopyala değil, fiilen klavye kullanarak oluşturduğumu fark ettim. Başkalarıyla paylaşma ihtimali olmasa bu kadar yazıyı yazabileceğime pek ihtimal vermiyorum. Neticede bu araç, özellikle son haftalarda gerek “blog” kelimesinin Türkçe karşılığı, gerekse bazı köşe yazarlarının garip tepkilerine “blog” sahiplerinin cevaplarıyla daha ciddi bir şekilde gündeme gelmeye başladı. İyi kötü bir “blogum” olduğu için bu meyanda iki laf da ben edebilirim diye düşünüyorum.
Aslına bakılırsa bu konuda teknik bilgi ve birikim olarak benden çok daha deneyimli ve yetkili olanlar çeşitli sitelerde doyurucu açıklamalar yapmışlar. Mesela Altı Üstü Tasarım, Derin Sular 1 , Derin Sular 2, Nahnu, İlber, siberkültür bloglarında medyadaki Türkçeleştirme ve blogları küçümseyici tavırlara verilmesi gereken cevapları görebilirsiniz. Bu yazıların yazılmasına sebep olanlar ise itiraf.com sitesini Türkiye’de hayata geçiren, şu anda Akşam gazetesinde yazan Ersan Özer’in, Hürriyetten Yurtsan Atakan’ın yazıları ile BT Haber ve Hürriyette çıkan tanıtım mahiyetinde haberler. BT Haber yazısında “blog çılgınlığı” kapsamında blog kelimesi yerine “ağ günlüğü” kullanılmış. Yurtsan Atakan da çok bilmiş bir edayla “ağ günlüğü”, “e.günlük” kelimelerini kullanıyor, kullanmayanı züppelikle itham ediyor.
Öncelikle iki gazete yazarının üslubunu yersiz şekilde küstah buldum. Ben de blog yazarıyım ve kendimi herhangi bir şeye (gazete vs.) alternatif görmüyorum. Bu yazıları görene kadar da aklıma dahi gelmemişti. İkincisi, günlük tutmuyorum, sadece canım istdikçe, kafama estikçe güncel olaylara yorum yapıyorum. Ayda, haftada bir yazdığım da olur, günde 10 yazı yazdığım da. Adı geçen iki gazetecenin bu konularda böylesine çok bilmiş yazılar yazmasının sebebini de çözebilmiş değilim. Özellikle Akşam yazarının aşağılayıcı bir üslupla söylediği “geçimini haberlerden sağlama” meselesi “şecaat arzederken merdi kıpti sirkatin söyler” ifadesine bire bir uymaktadır.
Türkiye’de çığrından çıkan bir iş varsa internette kendi halinde yazı yazmak, yorum yapmak değildir. Esas eşşeğin bir tarafına su kaçırılan yer köşe yazarlığı esnaflığıdır. Bir bakın bakalım gazetelerde kimler köşe yazarlığı yapıyor: Mankenler, dansözler, sırf yurt dışı gördü, dil bilir diye tomarla para ödenen embesiller, patron yalakaları, ihale takipçileri, tetikçiler, genel yayın müdürü damat, gelin, bacanak ve kuzenleri, eski kaşar artistler, darbe şakşakçıları, aynı yazıyı çevirip çevirip yazan araştırma ve gelişme özürlüler, iki lafı bir araya getiremeyen futbolcu eskileri, amigo kulüp başkanları, emekli siyasetçiler, askerler vs. vs. Eğer bunlar köşe yazarı ise, en basit “bugün şunu yaptım” diyen blog yazarının durumu daha samimi ve ahlaklı değil midir?
Şimdi böyle bir ortamda yazdıklarının çoğunun niye yazıldığını dahi anlayamadığım, kadınların ayakta işemesini sağlayan huni, vibratörlü kilot, oğlunun pipisi, hangi soyisimden kaç tane var, öz viagra gibi derin konuları işleyen biri neyine güvenip “izlediği 15-20 bloga” bakarak “önemsemeyin canım, bir kaç salak haber kesip ıvır zıvır yorum yapıyor” mealli şeyler yazabilir, şayanı hayrettir. Cahil cesareti olabilir mi? Popüler bir internet sitesini Türkiye’de kurdu diye, kendisine bahşedilen köşeden kafasına eseni kantarın topuzuna bakmadan söylemek akıllı adam işi midir?
Hürriyet yazarı Yurtsan Atakan ise aklınca kavramların Türkçelerini kullanmayla ilgili birşeyler söylemeye kalkmış. Anlamadığım ne hikmetse bir alay lafın arasına “züppe” gibi bir sıfat sokuşturması. Eti nedir, budu nedir, sanki dil profesörü “benim önerim şudur, züppeler şunu kullansın” diyebiliyor. Duyan da bir magazin gazetesinde değil “Türk dili ve edebiyatı” dergisinde yazar olduğunu zannedecek. Önerisi de saçma. “E.günlük”müş. Türkçede böyle araya nokta konan kelimeler var mıdır? Hem blogların günlük tutmayla ne alakası var?
Kelime uydurma öyle kafadan atılarak yapılır mı? Önemli olan toplumun bir şeyi benimsemesidir. Bilgisayar, yazılım, donanım, bilişim gibi kelimeler tutmuş, uçağa da eskiden tayyare denirdi, bulan sağolsun ama CD, faks, Televizyon, radyo vs. öylece yerleşmiş. Mesela Türk dil kurumu “dil gayretiyle” CD için “yoğun teker”, faks için “belge geçer” önermişti, tutar mı Allah aşkına. Bir kavram Türkiye kamuoyuna ilk yansıdığında müdahale edilirse edilir, onun dışında geçmiş ola, toplum bir kelimeyi yoğun şekilde kullanmaya başladıktan sonra ne yapsanız sökmez. İnternete bir karşılık bulunabildi mi? Blog da öyledir. Şu saatten sonra “e.günlük”, “ağ günlüğü” gibi öneriler getirmeniz kendi açınızdan anlamlı olsa bile hem tutma ihtimali düşüktür hem de “blog” kullanmakta ısrar edenlere züppe deme hakkını size vermez. Kelebek yazarı Blog yazarlarını herhalde ilkokul günlüğü tutanlarla karıştırıyor. Kaldı ki bu tür günlüklerin internette olması da fevkalade olumlu bir gelişmedir. Acizane önerim, her konuda bir şey bilirmiş gibi hareket etmeyi bırakmaktır. Yoksa ummadığınız sert kayalara toslar, dostlar arasında mahcup olursunuz.
Bu arada Akşam ve Hürriyet yazarları kadar “bilgili” olmasa da (!) köşe yazarlığı payesini Türkiye’de hak eden 3-5 kişiden biri olan Fehmi Koru’nun da “blog” meselesine dair bir yazısını ilgililere hatırlatmak isterim.
Popularity: 5% [?]