Haziran 2005 Arşivi

Özlenen Üslup: Başbakan’ın hanımının başı sarılı değil mi?

FST 7 Haziran 2005

Türkiye kamuoyuna başörtülü cumhurbaşkanı eşi bombasıyla düşen Süleyman Demirel özellikle kendine has üslubuyla bu kasvetli günlerde neşelenmeme sebep oldu. Demirel’in söylediklerini ciddi bir şeymiş gibi aktaran Fikret Bila’nın yazısını okuyun, demek istediğimi anlarsınız.

Yalnız Süleyman Bey sözlerinin bir yerinde Devrim maddelerine ekleme yapmanız gerekir derken şöyle ifadeler kullanıyor:

…dersiniz ki, ‘Resmi görev yapacakların, yani cumhurbaşkanının, Meclis başkanının, başbakanın, bakanların, valilerin ve eşlerinin kıyafeti şöyle şöyle olur veya böyle böyle olamaz’ dersiniz. Çocuklarına karışamazsınız ama kendisine ve eşine dair kural koyabilirsiniz. O zaman bir hukuki, kanuni mesnediniz olur.

Tamam da, çocuklara niye karışılamıyormuş onu çözemedim. “Başı sarılı” first leydiyi haydi yasayla engelledin, ya çocukları, torunları da köşkte “başlarını sararsa” ne olacak? O zaman devrim maddelerinin ileri ve geriye doğru, çocuk, torun, dede, baba ve hatta bana kalırsa yanlara doğru enişte, yeğen, amca, hala şeklinde geliştirilmesi yerinde olur. Süleyman Bey çoktandır halkla fazla içiçe kaldığından olsa gerek devrim yasalarını çok dar düşünmeye başlamış. Kamusal alan asla gevşeklik kabul etmez. Fikret Bila unutmuş, ben hatırlatmış olayım.

Evet, Muhteşem Süleyman geri döndü. Kendisine “darbecilere karşı Boris Yeltsin tankın üzerine çıkmıştı, siz niçin tepki vermediniz” diye soran gazetecilere “Hamzakoy’da tank vardı da biz mi üstüne çıkmadık” şeklinde efsanevi bir cevap veren, Türk siyasi hayatına “benzin var da biz mi içtik” ibaresini hediye eden Süleyman Demirel yeniden aramızda. İnşallah bir parti kurar, ya da durun, daha iyisi Mehmet Ağar’ın pek iyi performans gösteremediği DYP ve kıratı şahlandırmak üzere emaneti geri alır da biraz eğleniriz.

Öte yandan, başörtüsü ve türban takanlara kapsayıcı bir şekilde “başı sarılı” diyerek yeni bir kavramı Türk Kamusal literatürüne sokan Demirel’e ayrıyeten TDK adına da teşekkürü borç biliyorum. Bir zamanlar Ecevit de nerden duyduysa bir “bağıtlama” lafı uydurmuş, geçmiş zaman, hayli güldürmüştü beni. Allah bu nüktedan siyasetçilerimize uzun ömür nasip etsin. (Erbakan’ı unutmadım tabii, aziz hocam da bu ikilinin mütemmim cüzü olarak her zaman ortaoyununda yerini korumuştur, ona da hürmetlerimi yollarım).

Popularity: 4% [?]

“Orhan Kişot”: Dünyamızın 40 yılı kaldı

FST 7 Haziran 2005

Çevre konularıyla misyoner misali ilgilenen bir profesör var, Orhan Kural. Bahçelievler Belediyesi tarafından tertip edilen konferansta Orhan Bey dünyanın felakete doğru ilerlediğinden bahsetmiş. Buzullar eriyor, sıcaklık artıyor, Hollanda sular altında kalacak vs. Bunlarda ne ölçüde gerçeklik payı var tabii bilemiyorum.

Ben ilkokula giderken de aynı şeyleri duyduğumu hatırlıyorum, 1997′de petrol bitecek, ozon tabakası bilmem ne olacak, dünyanın şu kadar ömrü kaldı gibi. 2005 oldu petrolün bırakın bitmesini, yeni kuyularla ilelebet bitmeyeceği, bitse bile çoktan onu ikame edecek kaynakların geliştirileceği anlaşıldı. Çevreye zarar veren gaz ve atıklarla mücadelede önemli yollar alındı. Çevre, yeşil, çiçek, böcek, tamam önemlidir ama sayın Profesörün endişelerinin arkaplanına biraz daha sağlıklı bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

Bu konuları sıkça gündeme getiren yeşil örgütler, bazı araştırmacı ve akademisyenler, birtakım bürokratlar gibi çevrelerin ortalığa bir korku havası yayarak oluşan iklimden maddi anlamda menfaat elde ettiklerini hissedebiliyorum. Bu anlayış kabaca fosil yakıt kullanan fabrikaların, sömürü getiren üretim ilişkilerinden oluşan sanayinin, rekabeti ve tüketimi tetikleyen teknolojinin olmadığı, insanların sadece rüzgar, güneş, metan gazı gibi alternatif enerji kaynaklarıyla, mutlu bir şekilde komünal hayat süreceği bir düzeni öngörüyor. Ben konunun uzmanı değilim ama işin ardındaki bazı tipleri görünce burnuma metan gibi kokular da gelmiyor değil.

Orhan Kural’a dönersek, sayın profesör dinleyicilere ve bizlere bir de müjde veriyor: “Yakında hayatımın anlatıldığı “Don Kişot, Orhan Kişot��? ismiyle sahnelenecek olan müzikal oyunla da karşınıza çıkacağım��?. İsmi pek başarılı bulmadım ama kendi bilir. Muhtemelen Orhan Kişot yeldeğirmeni misali çevre düşmanı sanayi tesislerine saldırmayı düşünüyor ama ümit ederim bir garip Şanso Panza kendisine uyarılarda bulunur, hocamız bir tarafını sakata getirmez. Kendisine davasında başarılar dilerim.

Popularity: 2% [?]

Engin Ardıç Bir Noktada Yanılıyor

FST 6 Haziran 2005

Yazılarıyla eğlendiğim ve sırf bu yüzden bile sevip saymaya layık bulduğum Engin Ardıç son yazısında “Liberaller AKP’yi bıraktı” diyor. Aslında yazının temel fikri yanlış değil. Türkiye’de AKP iktidarıyla umutlanan bir çok özgürlükçü insan özellikle son zamanlardaki bazı gelişmelerden dolayı hayal kırıklığı yaşıyor. Ancak, Engin Ardıç’ın aşağıdaki cümlesinde bir problem var:

Başbakanı ‘Adnan Menderes örneğiyle’ tehdit edenler, ’seni de asarlar ha’ demeye getirenler bile çıktı. Bu tehdit, ‘İsmet Paşacı’ yaşlı yazarların kaleminde çok açık seçik kendini belli ediyor ama liberal kalemlerin bile satır aralarına sızıyor.
…..
‘Artık darbe yaptırmaz’ diye destekleyip sonra da darbeyle tehdit etmek, Türk liberallerine özgü bir tuhaf davranış biçimi olsa gerek!

Bildiğim kadarıyla bu mealde yazan İsmet Paşacı kalemler var ama satır arasına “darbe olsun” mesajı sızdıran liberal yazar hiç duymadım. Engin Ardıç burada hafif bel altı vurmuş gibi geliyor. Belki de “Engin abi, Kemalistlere, milliyetçilere çok yükleniyorsun, bak Akşam milliyetçi, muhafazakar ve de ulusalcı bir gazete, arada liberal hainlere de yüklensen, imaj ve tiraj olayı malum” filan diyen olduysa böyle biraz zorlama yazı ortaya çıkmış da olabilir. Ama yine de fark etmez, delidoludur, Engin Ardıç ne yapsa gönlümüzdeki yeri sağlamdır.

Popularity: 2% [?]

Emin Beyin Dikkatine! Din Anketi Uluslararası Alana Yayılmış.

FST 6 Haziran 2005

Emin Çölaşan’ın dikkatinden kaçmayan hain din anketi maalesef uluslararası camiaya da sirayet etmiş. Emin beyin gazetesi Hürriyetteki habere göre Amerikan haber ajansı Associated Press, uluslararası kamuoyu yoklaması şirketi Ipsos ile 10 ülkede kamuoyunun siyaset ve din ayrımı ile dini inanış konusundaki tavrıyla ilgili bir kamuoyu araştırması yapmış. Sonuçlarını gazeteden okuyabilirsiniz ama ben Emin Beyi kendi gazetesini kınamak üzere uyarmayı bir yurttaşlık görevi bildim. Malum kendisi aynı konuda Türkiye’de yapılan araştırmaya ateş püskürüyordu. Belki konuyla ilgili olarak ABD senatosu ve eğitim öğretimle ilgili bakanlıkları eleştiren bir yazı kaleme alarak “Orası Amerika mı İran mı” gibi anlamlı sorular yöneltir ve tüm dünyayı Associated Press’in “bu zırvaları nasıl sorduğu” konusunda aydınlatır. Benden duyurması, minik kuşu beklemeye gerek yok.

Popularity: 4% [?]

Çölaşan’a özel Yöntem ve İstatistik Dersi

FST 6 Haziran 2005

Geçtiğimiz günlerde öğrenci velilerinin doldurmaları istenen bir anket gündeme gelmişti. Medyadan yarım yamalak kulak misafiri olduğum konuya, biraz beni de ilgilendirdiği için şöyle bir bakayım dedim. Ankette öncelikle cevaplayanın demografik özellikleri belirlenmeye çalışılmış. Daha sonra da çeşitli yargı cümlelerine ne ölçüde katıldığı filan sorulmuş. Sorular genelde insanların dinle ilgili çeşitli konulara nasıl baktığını incelemeye çalşıyor. Peki burada tuhaf olan ne? Bence tuhaf olan bir şey yok ama Emin Çölaşan’ın çok sert tepkileri var. Ben kendisinin iki yazısını okuduğumda bir kaç nokta aklıma geldi:

1.Emin Çölaşan muhtemelen hayatında hiç anket doldurmamış.
2.Emin Çölaşan herhalde hayatında “Sosyal Bilimler” alanında bir yöntem eseri okumamış hatta böyle bir disiplin olduğundan dahi haberdar değil
3.Yukarıdaki iki maddeyi biliyorsa, o zaman sorular islam diniyle ilgili olduğu için küplere biniyor demektir, ki bu daha da kötü.

Öncelikle, bu çalışmanın bir doktora öğrencisinin tezini bitirme amacıyla yaptığı anlaşılıyor. “Ankara Üniversitesi Din Eğitimi anabilim doktora öğrencisi İsmail Arıcı” bu anketi “İlköğretim din kültürü ve ahlak bilgisi derslerine karşı tutum” konulu bir çalışmayı tamamlamak için gerçekleştiriyor. Peki Din eğitimi ile ilgili bir branşta doktora yapan, din kültürü dersleriyle ilgilenen bir akademik şahıs çalışmasında müslüman bir ülkede ne tür sorular sorabilir? Tahmin edeceğiniz gibi “islam dini” üzerine muhtelif konulardaki algılamayı öğrenmeye çalışacaktır. Bu tür bir tez çalışmasında “hangi marka şampuan kullanıyorsunuz” türünden sorular olacak hali yok ya.

Şimdi gelelim sayın Çölaşan’a özel bazı teknik açıklamalara. Malum, anketlerde bir takım tanımlayıcı demografik sorular dışında, konuyla ilgili çeşitli yargılara ne ölçüde katıldığınızı soran “ölçekler” de kullanılabilir. Bu ölçekler rastgele hazırlanmaz. Genelde uzun araştırmalarla soruların geçerlilik ve güvenilirlikleri hesaplanmaya çalışılır. Bu şekilde 5 ölçekli Likert tipi soruların Emin Çölaşan’ın zannettiği gibi amaçları yoktur. Mesela ilgili ankette “İslam’ın yasakladığı konulardan uzak durmak gerekir” diye bir yargı cümlesi var. Ankette siz bu soruya 1-5 arası ölçekte yüzlerce cevap alabilirsiniz. Kimi kesinlikle katılır, 5 işaretler, kimi kısmen katılır 3 işaretler, kimi pek katılmaz 2 işaretler vs. . Neticede tüm bu cevapların değeri toplanır ve ankete cevap verenlerin sayısına bölünür. Ortalama bir rakam elde edilir. Yine bir formul yardımıyla ortalama cevabın tek tek cevaplardan ne ölçüde saptığı, yani bu yargıya katılım ne ölçüde yeknesaktır sorusunun cevabı için “standart sapma” hesaplanır. Misal, “Ramazan’da oruç benim için önemlidir” yargısı için X ort=4.6, Std Sapma=0.56 ise genelde bu yargıya cevap verenlerin yüksek oranda iştirak ettiği, standart sapma düşük olduğu için genelde herkesin benzer kanaatte olduğu gibi yorumlar yapılabilir.

Öte yandan, bu yargıya katılanların maddi gelir açısından farklılaşıp farklılaşmadığı da iki ayrı anakütle ortalaması kıyaslanarak (t testi) ölçülmeye çalışılabilir. Misal, Geliri 1 Milyardan aşağı olanların ortalaması X=4.7, Geliri 1 Milyardan yukarı olanların ortalaması X=3.2 olsun. Burada herhangi bir istatistik kitabındaki formule müracaatla (standart sapmaları da kullanarak) bir t değeri hesaplanır. Bu t değeri ilgili istatistik tablodaki sabit t değeri kıyaslanır veya bilgisayarda bir program kullanılıyorsa p değerine bakılır. Eğer bu p değeri 0.05′ten küçükse iki grup arasında anlamlı bir fark olduğundan söz edilebilir. Diyelim ki p=0.001 ise, doktora öğrencisi buradan yola çıkarak “insanların maddi gelir düzeyi yükseldikçe islami yasaklara karşı hassasiyeti azalmaktadır” gibi bir sonuca ulaşabilir.

Şimdi Emin Çölaşan’ın yazısını bitirirken kullandığı cümlelere bakalım:

Onlar bu saçma-zırva oyuna nasıl alet edilir? Bakanlık hangi yetki ve sıfatıyla insanların inançlarını -böyle ipe sapa gelmez yöntemlerle, velilere sorulan çağdışı sorularla- sorgulayabilir? Burası İran mı, Suudi Arabistan mı, yoksa Afganistan mı?

Bilmemek ayıp değil. Emin Çölaşan hayatında hiç akademik bir çalışma görmediği, mesaisinin çoğunu haklı olarak ülkeyi yıkmaya ve bölmeye çalışanlara karşı harcadığı için, anket ve sorular kendisine garip gelmiş olabilir. Ama ben bu kıymetli yazarımızın bir daha böyle basit hatalar yapmaması, bilenler yanında mahcup olup yüzü kızarmaması için kısa bir ders vermeyi görev bildim. Yukarıdaki açıklamaları dikkate aldığı takdirde Emin Bey ilgili doktora çalışma anketinin “saçma zırva bir oyun olmadığı”, soruların “ipe sapa gelmez” yöntemlerle sorulmadığını kolaylıkla anlayacaktır. Elbette burasının sayılan ülkeler değil Türkiye olduğunu anlaması için ek açıklamalar yapmama gerek yok. Bu tür bir yazının başka bir ülkede kaleme alınması mümkün değildir zira…

Popularity: 7% [?]

“Eskiden öğrencinin alnına tebeşir atardım..”

FST 6 Haziran 2005

Sabah gazetesinde İstanbul Üniversitesi yeni rektörü Mesut Parlak ile bir mülakat yer alıyor. Mülakatta bir çok konuya yer verilmiş. Bazı cümleler zaten bildik, İstanbul Üniversitesi cephesinde yeni bir şey olmadığını gösterir tarzda şeyler. “Bu üniversite bu ulusun önde gelen üniversitesidir. Laik, demokratik Cumhuriyet’e, Atatürk ilkelerine sonuna kadar bağlıdır. Yasal olarak türban kamusal alanda kullanılamaz…Yönetim ilkelerinden asla ödün vermez” vs. vs.

Sizleri bu laflar için rahatsız edecek değilim elbette, zaten malum şeyler. Benim kopmama sebep olan öyle bir cümle var ki, Sabah gazetesine bugün karnım yarılana kadar beni güldürdüğü için teşekkür ediyorum. Bakınız bir profesörün “dekan olunca hayatınız nasıl değişti” sorusuna cevabı:

Önce doçent ardından profesör olan Parlak 1996-1998 yılları arasında Tıp Fakültesi Dekanı olur. Hayatında hiçbir değişiklik olmaz. Sadece; “Eskiden sınıfta uyuyan öğrencileri uyarmak için alınlarına tebeşir atardım. Dekan olunca bu huyumdan vazgeçtim.”

Alnına tebeşir ha… İsabet etirebiliyor muydu acaba, alın derken göz, yan sıradaki öğrencinin alnı gibi hedef şaşmaları oluyor muydu, inanın merak içindeyim. Mülakatın tümünü okuyun. “O zamanın doktorları, bizim büyüklerimiz başka adamlardı. Mükemmel insanlardı. Fakirden para almazlardı. O doktorlar beyaz atlarına bindiler bir daha gelmeyecekler.” türünden edebi cümleler de var. Yeni rektör bayağı eğlenceli geldi bana, bilmem siz ne dersiniz…

Popularity: 2% [?]

Demirel ve Türk Tarımı

FST 6 Haziran 2005

Dün bu konudaki haberi görünce hemen aklıma “kim ne verdiyse 5 fazlası” diyerek tarım sübvansiyonunda popülizm şampiyonluğu yapan Demirel’in meydanlardaki hali gelmişti. Yorumu yazmayı ihmal edince Sabah yazarı Emre Aköz benden erken davranıp Demirel’e bu hatırlatmayı yapmış. Habere göre eski cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel Aydın Doğan ve Hüsamettin Özkan’le bir çiftlik evinde buluşmuş ve sohbet sırasında şunları söylemiş:

“Nüfusunun yüzde 35′i tarımla meşgul ülke olmaz. Bu yüzden de ne kadar ülkeyi uçurmaya çalıştıksa da, uçuramadık. Çünkü bu şartlarda uçmanın mümkün olmadığını anlatamadık. Ülkenin yüzde 35′i çiftçi. GSMH’daki payı yüzde 13.5. 30 milyon insan fakir. Türkiye’nin sorunu işte bu”

Ne keşif be. Sanki konuşan bu memleketin tepesinde 50 sene icra mevkinde bulunmuş, tarım sübvansiyonu, köylülük şampiyonluğu yapmış, seçim meydanlarında “başkası ne veriyorsa 5 fazlası, verdimse ben verdim” popülizmine bulaşmış biri değil. Laflara bakın: “Bu yüzden de ne kadar ülkeyi uçurmaya çalıştıksa da, uçuramadık. Çünkü bu şartlarda uçmanın mümkün olmadığını anlatamadık.” Neyi uçuruyorsun, kime uçmanın mümkün olmadığını anlatamıyorsun, kısaca ne demek istiyorsun, anlayan varsa beri gelsin ben çıldıracağım. Mizah yazarı Vedat Özdemiroğlu bir yazısında Süleyman Demirel için “tanımlanamayan yer cismi” ifadesini kullanmıştı, nedense aklıma o geliverdi birden. Aşağıdaki resim de seçim meydanlarından alınma galiba… Eski günleri hatırlama açısından güzel bir fotoğraf.

The image “http://www.tabier.net/contact/ilginc/1-4/5-8/9-12/Demirel.jpg��? cannot be displayed, because it contains errors.

Popularity: 2% [?]

Ümit Zileli’nin tüyleri neden ürperiyor?

FST 3 Haziran 2005

Haber3 sitesi yazarlarından Ümit Zileli’nin islam diniyle arasının pek hoş olmadığı anlaşılıyor. Son iki yazısında “kaçak” kuran kursu meselesinden fena halde rahatsız olduğunu belirten ifadeler var. Bugünkü yazısında kaçak kuran kursu açılması halinde verilecek cezaların azaltılmasının Türkiye’yi bir şeriat devleti haline getireceğinden bahsediyor. Aktaracağım bazı bölümler Zileli’nin ruh halini yansıtıyor. Zileli’nin büyük türk aydını Bedri Baykam önderliğinde faaliyetlerle ilgili bir katılım çağrısı da var, belki değerlendirmek isteyen çıkar:

AKP’nin, bir son dakika çalımıyla (tabii ki Tayyip Bey ‘in direktifiyle) yeni Türk Ceza Yasası’na sokuşturmaya heveslendiği ”tarikatlara eğitim özgürlüğü” maddesi, iktidarın varmak istediği hedefi, en kör olanın bile görebileceği şekilde gösteriyor… demeye hazırlanıyorduk ki; çok daha vahim, çok daha tüyler ürpertici olanı Milli Eğitim Bakanlığı cenahından geldi.

Kamuoyu, tarikatlara, dinci terör örgütlerine minnacık çocukları bile dilediklerince ”yoğurmalarının” , sıkı bir Türkiye Cumhuriyeti düşmanı yobaz yetiştirmelerinin önünü açan maddeyi tartışırken, asıl darbeyi gözden kaçırdı. Lise öğrencileri için çıkarılan yeni müfredat uygulamaya konulursa hiç kuşkunuz olmasın, kaçak Kuran kurslarına bile gerek kalmaz!

Ortaöğretim ders programında yapılan değişiklik neler getiriyor bakalım:

- Öğrenciler 9. sınıfta abdest almayı ve namazı uygulamalı öğrenecek. Yani öğretmen, alacak öğrencilerini camiye götürecek! Öğrencilere ayrıca Çağrı filmi izletilecek ve sınıfa Kuran getirilerek bölümler ezberletilecek.

- Öğrenciler 10. sınıfta namazın kılınışıyla ilgili sunum hazırlayacak. Haccın nasıl yapıldığını gösteren filmler izleyecek. Kasetten Kuran dinleyecek.

- Öğrenciler 11. sınıfta dünya ve ahiret konusu işlenirken mezarlık ziyaretleri yaparak hayatın amacını sorgulayacak. Ayrıca bütün sınıflarda ”Kutlu Doğum Haftası” etkinliklerine öğrencilerin katılımı teşvik edilecek.

İşte bu kadar! Tüm ortaöğretimin imam hatipleştirileceği günlere de geldik! Sonrası ise gayet açık; tüm toplumun ümmetleştirilmesi! Tayyip Bey, Başbakanlık koltuğuna oturduğu ilk günlerde yaptığı Malezya seyahatinde gayet açık bir ifadeyle bugünleri işaret etmişti aslında. Malezyalı muhabirin, ”Türkiye’de bir İslami devrim olmayacak mı?” sorusuna gülerek şu yanıtı vermişti:

- Türkiye’de bir İslam devrimi olmaz. Çünkü Türkiye modern bir İslam devletidir!

Başbakan sözünü tuttu; Tam iki senelik süreçte Türkiye bu noktaya getirildi. Türkiye’yi diğer 51 İslam ülkesinin karanlık kaderine mahkûm eden böylesine bir ”cinayet” karşısında ayağa kalkması gereken laik Türk medyasında ise Cumhuriyet, Milliyet, Vatan ve yurtsever birkaç kalem dışında ne bir ses, ne bir nefes… Yazık, çok yazık…

Pazartesi günü, karanlığın sahiplerine karşı eyleme geçtiğini açıklayan yurtsever aydınların ve demokratik kitle örgütlerinin desteklediği, salı günü Bedri Baykam ‘ın köşesinde anlattığı ”Yurtsever Hareket” bunun için oluşturuldu.

- Bu ülkenin aydınlık insanları, sahip çıkın…

Doğrusu benim de tüylerim ürepermedi değil. Ne manzara değil mi? Uygulamalı namaz eğitimi, videodan hac ibadeti, kasetten kuran dinleme, brrr. İnsanın tüyleri ürperiyor. Ayrıca ahireti hatırlatma açısından mezar ziyareti de yapılacakmış, kabus gibi.

Ben derhal “bu ülkenin aydınlık insanı” sıfatıyla “Türkiye’yi diğer 51 İslam ülkesinin karanlık kaderine mahkûm eden böylesine bir cinayet” karşısında ayağa kalkıyorum, büyük Türk aydını, çağdaşlığın Türkiye şubesi, Türk Van Goghu Bedri Baykam’ın başlattığı “Yurtsever Harekete” aza yazılıyorum. Türkiye’yi islamın karanlığından, sosyalizmin dinden arınmış aydınlığına taşıyacak bu harekete hepinizi davet ediyorum. Gencecik dimağların islam gibi gerici, baldırı çıplak yobazların afyonuyla kandırılmasına karşı şanlı bir direniş başlatalım. Bundan sonra gençlerimize büyük aydınlık yol rehberleri, insanlığa barış, kardeşllik, özgürlük ve muazzam bir refah getirmiş Marks, Lenin, Mao gibi budala.. pardon kahramanların düsturları yol göstersin. Kahrolsun din, iman, abdest, namaz, mezar ziyareti ve Çağrı filmi.

Yalnız, Ümit Beyi Laik Türk medyası olarak Cumhuriyet, Milliyet, Vatan ve yurtsever birkaç kalemle sınırlandırdığı için kınıyorum. Bu zamana kadar dincilere karşı mücadelede kahramanca saf tutan Hürriyet, Sabah, Posta, Akşam ve özellikle Radikal gibi “laik” gazetelerimizin emeklerini yok saymak hiç de kadirşinaslık sayılmaz. Ayıp olmuş.

Popularity: 4% [?]

Bakanların Değişmesi En Çok “İzlenimlere” Yaradı

FST 3 Haziran 2005

Ne alakası var diyebilirsiniz ama bu sabah izlenimler sitesi trafiğinin anormal derecede yükseldiğini fark ederek hayrola dedim. Araştırdığımda “Mehmet Mehdi Eker” isminin Google’da aranmasıyla ilk sayfada İzlenimlerin Damal ve Gölgeler haberinin çıktığını gördüm. Meğer dün tarım bakanı yapılan Diyarbakır milletvekili Mehdi Eker’in adı orada geçiyormuş. Eh site açısından iyi bir tesadüf. Muhtemelen yeni ziyaretçilerimiz kalıcı olmayacaktır, zaman içinde eski dostlarla başbaşa kalmamız kaçınılmaz ama sayın Başbakana bu değişiklik dolayısıyla bir teşekkür borçlu olduğum da ortada.

Popularity: 2% [?]

Taha Akyol’dan iki yazı

FST 3 Haziran 2005

Adalet Bakanı ve geniş bir taraftar kitlesince lanetlenen, Boğaziçi Üniversitesinin istemeyerek ertelediği Ermeni Sempozyumunda eleştiri oklarının odaklandığı Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Halil Berktay Taha Akyol’a bir mektup göndermiş. Taha Akyol’un Milliyet Gazetesindeki köşesinde yayınladığı mektupta önemli noktalar var, özellikle de bu tür konularda “milli hassasiyet” bahanesiyle zıvanadan çıkanlardan değilseniz okumanızı öneririm. Taha Akyol demişken, kendisinin “Çin Meselesi” ile ilgili iyi bir yazısını da hatırlatmakta fayda görüyorum.

Popularity: 2% [?]

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş