Üniversiteler ve Akademik Camia-II

FST Temmuz 4th, 2005

Üniversitelerin içinde bulunduğu berbat durum geçtiğimiz hafta sonunda da gündemi meşgul etti. Ben konuyla ilgili uzunca bir değerlendirme yapmıştım. Ancak Prof. Kemal Karpat’ın Zaman gazetesindeki bir yorumu, buna bağlı olarak Prof. Mustafa Erdoğan’ın yazısı, Hasan Celal Güzel’in mizahi bir eleştirisi ve Derinsular sitesinde Flash TV’deki bir tartışma programına katılan akademisyenlerin durumunu ele alan bir yazı çerçevesinde bazı eklemeler yapmak isterim.

Kemal Karpat sosyal bilimler alanında ABD’de Türkiye’nin yüzakı sayılabilecek az sayıdaki hocalardan biridir. Özellikle ABD’de okuyan, master ve doktora yapan Türk öğrencilerin durumunu, Türkiye’ye dödüklerinde mecburi hizmet sürecinde başlarına geleni vs. gayet veciz bir şekilde özetlemiş. Mesela şu cümleleri gayet önemli:

[…] Türkiye’ye dönmeyen veya dönmekten korkan, ABD’de doktora sahibi olmuş öğrencilerin en büyük korkuları üniversitelerde mevcut akademik hiyerarşi içine sıkıştırılarak uzun yıllar ders vermekten mahrum bırakılmalarıdır. […]Türkiye’ye dönenlerin diğer bir kısmı ise üniversite içi kıskançlıklardan, ABD’de (yani yabancı ülkede) eğitim gördükleri için dışlandıklarından, ABD’de Türk edebiyatı, tarihi vs. hakkında doktoranın geçerli olmaması gerektiğini işittiklerinden yakındılar.

Mustafa Erdoğan da Karpat’ın yazısını açarken makalesini aşağıdaki cümlelerle bitirmiş:

Aslında, “akademik hiyerarşi”nin ve yetenek düşmanlığının ülkemizin bilim hayatına verdiği zarar sadece taşra üniversiteleriyle sınırlı da değildir. […]Karpat’ın işaret etmediği çok önemli başka bir nokta da, yetenek düşmanlığıyla atbaşı giden akademik hiyerarşinin birçok üniversitede ideolojik bağnazlıkla da pekiştirilmiş olduğudur. “Resmi ideoloji memuru” gibi hareket eden kimi yöneticiler kendi üniversiteleri adına yurt dışında doktora yapmış olan gençlere öğretim üyesi kadrosu tahsis etmekten ya kaçınmakta ya da “zorunlu hizmet” şartı yüzünden bunu yapamadıkları yerde onlara çeşitli zorluklar çıkarmaktadırlar. Daha önce de yazdığım gibi, siyasette hava bir ölçüde değişmiş olsa da, pek çok üniversitede “28 Şubat” hâlâ devam etmektedir.

Derinsular sitesinde ise Flash TV’de yayınlanan, ancak benimizleyemediğim evrim teorisi ile ilgili bir tartışmada telefonla bağlanan profesör düzeyindeki akademisyenlerin bağnaz, algılama özürlü, son gelişmelerden bihaber, herşeyi bildiğini zanneden, büyük ölçüde saygı yeteneğini kaybetmiş, belki de hiç geliştirmemiş tipler olduğuna değiniliyor. Hatta siteye yapılan bir yorumda şöyle bir diyalog aktarılmış:

M.Akyol : Ama efendim bakınız işte Science dergisindeki makale.

Prof .. : TIME dergisi yanılamaz mı?

Hasılı, akademik camiamız, üniversiteler artık bayağı bir elden geçirilmeyi hak ediyor. Artık “hoca, bilim adamı” gibi kendilerine yine kendilerinden menkul dokunulmazlık payeleri veren bu güruhun deşifre edilmesi kaçınılmaz olmuştur. Aksi takdirde üniversitelerimizde aklı başında, iş yapmaya, üretmeye, öğrenci yetiştirmeye gayret eden az sayıda insan bu iğrenç çarkın içinde ezilecek, bu büyük devlet bürokratik yüksek eğitim kurumu ülke kaynaklarını sömürmeye devam edecektir.

Ben son söylemem gerekeni başta belirteyim: Türkiye’de yüksek öğretim probleminin yegane çözümü tüm devlet ve özel üniversitelerin derhal özelleştirilmesidir. Bu özelleştirme hem resmi ideolojiden bağımsızlaşma, hem de öğretim üyesi maaşlarının devlet tarafından ödenmemesi anlamında olmalıdır. Devletle yüksek öğretim kurumlarının hiçbir bağı kalmamalıdır. Bazı gelişmiş ülkelerde devlet üniversitelerinin bulunması bizim için emsal olamaz. Bu ülkelerde “resmi ideoloji” baskısı bizdeki kadar belirleyici değildir. Komünist, her dinden şeriatçı, radikal liberteryen, anarşist hocalar ABD üniversitelerinde çok nadir durumlar dışında her şeyi en ağır şekilde eleştirir, rahatça yazar çizer ders verirler. Elbette oraların da -özellikle pozitif ayrımcılık temelinde- bazı tabuları vardır ama topluca cübbeyi çekip George Washington’un mezarına şikayete gitme, ABD ordusunu pankartla göreve çağırma pek yaygın uygulamalar değildir.

Hatırlarsanız ABD’de rahatça hayatını sürdürüp “rejim” aleyhine ağzına geleni söyleyebilen Noam Chomsky’nin bir kitabı hakkında Türk savcılar harekete geçmiş, adam da “ne oluyor yahu” diyerek Türkiye’ye gelmişti. Hatta yanlış hatırlanıyorsam mahkeme çıkışı bir savcı da çaktırmadan Chomsky’ye kitap imzalatmaya çalışıyordu. Bizde benzer birşeyin olma ihtimalini herhalde takdir edersiniz.

Eğer akademisyenin maaşı -bu şartlarda- devletçe ödenirse, parayı verenin borusu ötmeye devam eder. Akademisyen Türkiye’de düz devlet memuru mantığıyla çalışır. Herkes belli kıdem, kadro, derece vs. ile ücret alır. Bu ücretlerin ödenmesinde çalışan, üreten, yatan gibi ayrımlar yapılmaz. Muhtemel bir performansa göre ücretlemede ise “sadakat”, “yetenekli olup mevki kapma ihtimali olmama” gibi kriterlere binaen yeteneksizlerin bu tür ödemeleri hak etmeleri daha muhtemeldir. Üstelik hatırlatayım, akademisyenlerin aldıkları paralar, özellikle de ahbaplıkları iyiyse, ek ders, tezsiz yüksek lisans, öğrenci danışmanlığı gibi yan ödemelerle yardımcı doçent ve doçentler için aylık 5-6 milyar, profesörler için 8-9 milyar, buna ilaveten dekan, bölüm başkanı olanlar için daha da yüksek miktarlara ulaşabilir. Rektör ve yardımcıları ise herhalde aldıkları parayı koyacak yer bulamıyorlardır. Hasılı “bu kutsal ve yüce mesleği” kimse babasının hayrına yapmıyor, vatandaşın haberi olsun.

Bunun dışında, Türkiye’de akademik yükseltilme ve ünvanların verilmesi de ayrı bir hikayedir. Kemal Karpat ve Mustafa Erdoğan doktorayı bitirip bekletilenlerden söz ediyorlar. Aslında önce doktora nasıl bitiriliyor ona bakmak lazım. Birçok üniversitemizde yapılan doktora çalışmaları boş şeylerdir. Çoğu intihaldir. Doktora yöneten hocaların büyük bölümü konularına vakıf değildir, gelişmelerden habersizdir. Doktora izleme komiteleri, tez jürileri ahbap çavuş ilişkileriyle şekillenir. Özellikle taşra ve bir çok eski üniversitede doktora çalışması yapanlar yöntemden bihaberdir. Akademik ahlak, yöntemli çalışma diye bir şey yoktur. Zira ünvanlar hiçbir bağımsız denetimden geçmeden dağıtılmaktadır. Çoğu doktora ve yüksek lisans çalışması herhangi bir soruya cevap aramaz, yasak savmak, makam elde etmek için belli kalıplara göre oluşturulur. Bu elbette dünyanın başka yerlerinde de söz konusu olabilir ama Türkiye’de işin suyu çoktan çıkmıştır. İntihalci olmayan asistanından profesörüne akademisyen neredeyse yoktur. Yapmayana enayi gözüyle bakılır.

Dolayısıyla, yardımcı doçent olabilmenin yolu “o danışman ve üniversitenin” istediği formatta bir “tez” hazırlayıp ünvanı almaktan ibarettir. Bizde yardımcı doçentlere idari görevler de verildiği için bir çok yardımcı doçent, yüksek mevkilerdeki pistonlarının gücüyle dekan yardımcısı, bölüm başkanı veya yardımcısı gibi idari devlet görevlerini işgal ederek belli alanlarda hüküm sürer. Dolayısıyla doktorayı bitiren herkese yardımcı doçent ünvanının hemen verilmeyip insanların süründürülmesinin sebebi budur. Hem yardımcı doçent olarak alacağı para engellenmiş olur, hem de “sadık” olmayan bir kulun yükselmesi mümkün olduğunca geciktirilmeye çalışılır. Benim senelerde Arş.Gör. Doçent olarak çalışmış tanıdıklarım vardır. Yani adama doktora bitirdiği halde “karşı görüşlü” olduğu için yardımcı doçentlik verilmiyor, o da gidip doçent oluyor, yine kadro alamadığı için Doçent asistan olarak kalıyor, maaşını hala asistan olarak alıyor.

İşin yine bir başka boyutuna gelirsek, Türkiye’de genelde doktora sonrası yükselme devlet memuru yükselmesi gibi yürüdüğü için insanların fazlaca ciddi araştırma filan yapması gerekmez. Akademik camiamızın büyük bölümü dil bilmez. Bunu da mazur göstermek için garibanizme sığınır. Anadolu çocuğu olduğunu, kolejde okumadığını filan söyler. KPDS, ÜDS gibi dil sınavlarından senelerce uyduruk bir 50 puan alamayan insanlar vardır. Bu işi başaramayanlar genelde “biz müstemlekemiyiz, ne yapacağız yabancı dili” türünden lafları da sık kullanır. Bir çok profesörün, doçentin kendi üniversitelerinin çıkardığı ahbap-çavuş dergilerindeki akmaz kokmaz konular hariç yayını yoktur. Çoğu girdikleri derslerle ilgili ders notlarını ceplerinden finanse ederek basar, buradan ticaret yapmaya çalışır. Bu alanda kompedan olan bir kaç tacir tanıyorum. Özellikle sosyal bilim alanında durum faciadır.

Akademik ilerleme ve terfide en önemli nokta ideolojiktir. Bir çok taşra üniversitesinde MHP kökenli akademisyenler ve bunların yönendirdiği ülkücü gençler, ODTÜ, SBF vs. bazı eski kurumlarda eski komünist yeni Kemalistler, az sayıda yerde ise islamcılar, elbette YÖK rejiminin genel çerçevesine sadakat şartıyla hakim konumdadır. Buralarda doktora alma, kadroya atanma, yükselme, idareci olma gibi konularda tek belirleyici ideolojik görüştür. Gerisi boş laftan ibarettir. İşte bu tür kadrolaşmalar yeteneksiz, bekçi köpeği sadakatinde, evet efendimci, yalaka tiplerin sözde bilim insanı olarak algılanmasına sebep olmaktadır. Rektörlük seçimi gibi dönemlerde bu tür ilişkiler insanları tiksindirecek boyutlara ulaşır.

Tabii toplumumuz da genelde olduğu gibi burada da aslında hatalıdır. Durduk yerde görevi gereği devletten aylık alan akademisyenleri yüceltip tepelerine çıkarırlar. “Herşey bitecek, son sözü bilim söyleyecek”, “sayın hocamız bizi aydınlatacak” türü laflarla bir çok garabet “yahu ben neymişim” psikolojisine sokulur. Fen bilimleri alanında “bilim” ile tamamen kaba bir pozitivizm kastedilir. Allah, yaratılış, metafizik gibi kavramlar bu bilim adamlarınca otomatik olarak hor görülür. Dinden tiksinme bilimin temel şartı olarak ileri sürülür. Sosyal bilimler alanında da pozitivist paradigma dışında bir şey söylemek kolay değildir. Hasılı sırtına birkara cübbe geçiren “Bilim Dininin” yılmaz bir üyesi olarak ağzına geleni söyleme, istediğini küçümseme, yok sayma hakkını da elde etmiş olur.

Netice itibariyle, tek çözüm üniversitelerin tamamen bağımsız hale getirilmesidir. Ücretlerin yeteneğe göre özel sektörce pazarlık ve performansa göre belirlendiği bir yapı kurulursa problem azalır. Artık rektörlük seçimi ayak oyunları ihtiyacı ortadan kalkar. Milletin parası 3-5 kişinin lüzumsuz tasarrufundan kurtarılır. Elbette, özelleştirme karşıtlığında olduğu gibi yatan, ideolojik görüş sebebiyle okula kapak atmış, yeteneksiz, aymaz, hırsız tipler, bu işten beslenen siyasi ve bürokratlar bu işten hiç hoşlanmayacaktır. Bu tipler “okullar satılırsa öğrenci müşteri olur” gibi aptalca ayak oyunlarıyla yağlı kapılarını bırakmak istemeyecektir. Üniversite eğitiminin zorunlu olmaması, herkesin alim olmasının gerekmediği, işletmeci, mühendis vs. arz ve talebinin piyasada belirlenmesi gerektiği, devletin burs finansman sistemleri kurabileceği gibi konular bu tipler için hiçbirşey ifade etmez.

O sebeple AKP iktidarının YÖK yasasını reforme etmeye çalışması boş iştir. Bizdeki problem artık genlerimize girdiğinden şüphelendiğim “kör devletçi kafadır”. Yani işin kısası hükümet şunu diyebilirse birçözüm ufukta görülebilir: “Yarından itibaren üniversitelerin bütçesi kesilmiştir, eğitim zorunlu değil ya, benim üstüme vazife mi, ne halt ederseniz edin, sadece okulunuzda okumaya hak kazanmış öğrenciler maddi durumlarının belgeleriyle gelip bana burs için başvursunlar”. Bunu yapabilmek de yürek ve başka bir şey ister. Bu kamburu ülkenin sırtından atabilen, bu icraatı gerçekleştirebilen de halktan cidden yüksek destek ve puan alır. Aksi takdirde atla katır tepişir, olan gene biz eşeklere olur.

2 Responses to “Üniversiteler ve Akademik Camia-II”

  1. Hocam iyi de sen bir özel üniversitede okumak kaç para biliyor musun? Benim ufaklığı özel anaokuluna gönderemiyoruz. Devlet o kadar bursu nasıl verecek? Bence çözüm devletin ne kadar ekmek, o kadar köfte diyerek araştırma, proje ve performans üzerinden ödenek aktarmasıdır. Doktorları performansa bağlı, bak artık koltukta keyif yapan doktor göremiyorsun. Gerçi bu sefer de primi artsın diye sağlam adamı “için açılır, garantiye alalım” filan diye ameliyat yapan tipler çoğaldı ama ortalık da hareketlendi yani.
    Ben performans odaklı ödenek taraftarıyım. Sonra fırsat bulursa cübbesini takıp yine ibadetini yapsın tabi; Ata ile kulun arasına girilmez.

  2. Blue bey,

    Devlet üniversitesinde okumak da devlet için bedava sayılmaz. Öğrenci başına harcanan epey bir para olduğunu tahmin ediyorum. Devlet “o kadar” bursu haydi haydi bulur. Bir de bizdeki sıkıntı şuradan da kaynaklanıyor, sistem olarak sosyalist olmadığımız halde herkese bedava eğitim veriyoruz ve bu süreçte her okuyanın devletçe işe konacağı intibaı oluşturuyoruz. Halbuki bu eski Rusya gibi yerlerde pratik bir iştir.

    Yalnız, ben başka bir şey söyleyeceğim, benim dediğim bu özel üniversite filan olmaz, boş lafla, abesle iştigale gerek yok. Şu fikrime ne dersin: Devlet üniversite, lise vs. diploma şartını tümüyle kaldırsa iyi olmaz mı? O takdirde şu ya da bu sebeple bir diploma almaya çalışanların üniversiteye yığılması önlenir.

    Bende akıl çok ama soran yok ne çare.

    Selamlar.

    FST

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

Kapat
E-posta ile paylaş