Üniversite Konusuna Bazı Ekler

FST 5 Temmuz 2005

Üniversitelerimizin perişan halinin alenen tartışılmaya başlanması bir çok açıdan fevkalade yararlı oldu. En azından kendilerini dokunulmaz yaratıklar olarak gören bilim kilisesi mensuplarının maskelerinin düşürülmesi yönünde bir adım atılmıştır. Konuyla ilgili ben de bir iki yazı yazdım. Dün ve bugün de ihmal ettiğim bazı konuların çeşitli yerlerde ele alındığını görüyorum.

Öncelikle üniversitelerdeki problemin devlete maddi açıdan bağımlılık olduğunu belirtmiş ve çözümün üniversitelerin istisnasız devletle ideolojik ve parasal bağının kesilmesi gereği üzerinde durmuştum. Gülay Göktürk de Tercüman’daki yazısında bu konuyu benzer bir bakış açısıyla ele almış. Benim yazının fazlasıyla uzaması sebebiyle değinemediğim paralı eğitim konusunda önemli tespitleri de var Göktürk’ün. Mesela bugün sözde parasız olarak devletçe verilen eğitimden aslında en fazla gelir düzeyi yüksek kişilerin yararlandığı gerçeği gibi. Sosyal adalet sloganının ardına saklanarak bedava eğitimi savunanların yanılgılarına da değiniliyor:

Üstelik, Milli Eğitim bütçesinde artış yapmak mümkünse, bu artışı, nüfusun çok daha büyük bir kesiminin faydalandığı temel eğitimin iyileştirilmesi için harcamak daha adil değil mi? Yükseköğretim çağına gelmiş 18-24 yaş grubu içinde yer alan 5-6 milyon gencimizden yalnızca 300 - 400 bininin yükseköğrenim görme ayrıcalığına kavuşabildiğini düşünürsek, parasız yükseköğrenimin sosyal adaletle ne kadar bağdaştığı da kendiliğinden ortaya çıkmaz mı?

Nitekim, Dünya Bankası’nca yapılan bazı araştırmalarda da “yükseköğretime yapılan devlet katkılarından en çok üst gelir gruplarının yararlandığı ve ülke fakirleştikçe bu faydalanma oranının daha da belirgin hale geldiği” belirtiliyor. Bunun Türkçe’si, parasız yükseköğretimin özellikle bizim gibi fakir ülkelerde mutlu azınlığa devlet sübvansiyonu olmaktan başka bir anlam taşımadığıdır.

Gülay hanım yazısını rektörleri paralı eğitime geçme konusunda öncülük yapmaya çağırıyor, bilirim kendisi iyi niyetlidir ama herhalde yaptığı çağrının duvara söylense daha anlamlı olacağını o da tahmin ediyordur. Bir diğer ihmal ettiğim noktayı Düşler ve Erdemler sitesindeki yorumun son paragrafında gördüm. Sitede isabetle şu sonuca varılmış:

Bu tablo üniversitelerde bilim yerine öğrenci ve öğretim elemanlarının fikirleri, kılık kıyafetleri ile uğraşan, üniversitelerde hanedanlar kurup tüm sülalelerini oraya toplayan, yıllarca değil bilimsel yayın yapmak, birkaç bilimsel yayın okumadan her yıl aynı dersi anlatan dinazorlara dönüşmüş üniversite mensuplarına ve bunların temsilcisi YÖK’e, eğitime yeterli pay ayırmayan iktidarlara, bunları seçen ve bu tabloyu düzeltmek için (eğer farkındaysak) bir çaba sarfetmeyen bizlere ithaf olunur.

Kılık kıyafet zaten malum da, üniversitelerin birer aile çiftliğine dönüşmesi son derece isabetli bir gözlem. Ders anlatımındaki eleştiri de elhak yerindedir. Yalnız bu yorumun bir yerinde dikkatli olmak lazım. “Eğitime yeterli pay ayırmayan iktidarlar” konusu temelde, özellikle de ilköğrenim açısından haklı olmakla birlikte, üniversite eğitimi açısından problemlidir. Sayılan problemlerin temel sebebi üniversitelerin yöneticilerinin devletten aktarılan kaynaklar ve ilaveten döner sermayeyle gelen paraları doğal olarak kendi çıkarları doğrultusunda kullanma gayretleridir. Üniversite eğitimine “yeterli pay” ayrılırsa, mevcut yapı içinde bu payın da ahbap ve çavuşlara gideceğinden kesinlikle emin olabilirsiniz. Bu camianın ciğerini bilirim ben.

Son olarak bir iki üniversite rektörünün “devlet bize para verirse ilk 500 listesine gireriz” türünden diklenmeye kalkmasının manasızlığına herhalde dikkat çekmeme gerek yok. Bir defa devlet iflas topunu atmış, dipsiz kuyuya atacak parayı nerden bulsun? Maliye bakanı da zaten söyledi, eski yıllara göre şu kadar artış yaptık vs. diye. Bu iş artık devlet parasıyla dönecek bir şey değil. Zaten mantık gereği dönmemesi de gerek. Üniversitelerin bağımsız düşünceli, eleştiri yapabilen insanlardan oluşması gerekir. Bunun sağlanabilmesinin şartlarından biri de maddi bağımsızlıktır. Mevcut halde akademisyenlerimiz, asistanından rektörüne, bırakın eleştiri yapmayı, devlet memurluğunu sürdürme adına dalkavukluğu şiar edinmişlerdir.

Elbette birçok devlet kuruluşunda benzer problemler olabilir ama dikkat edilmesi gereken nokta, üniversite camiasının kendilerini muhayyel bir dokunulmazlık zırhına büründürebilme yeteneğine sahip olmasıdır. Bilim kilisesinin dokunulmaz ruhbanlarının toplumun diğer kesimlerini aforoz etme yetkileri vardır. Söyledikleri şey saçma da olsa itiraz edeni “terbiyesizlik, cahillik, yobazlık vs.” ile suçlayabilirler. Çok bilgili de olsanız, argümanlarınız çok sağlam da olsa insanlar sırf “profesör” ünvanı var diye bir ahmağın söylediğini kabul etmek zorunda hissedebilirler. Maalesef, akademik camiada ahmaklık sanılandan çok daha yaygın bir özelliktir. Bu konunun mutlaka dikkate alınması gerekir.

Popularity: 2% [?]

Bir yorum

  1. Mister No - 20 Eki 2007 - 1:51 am

    “argümanlarınız çok sağlam da olsa insanlar sırf “profesör” ünvanı var diye bir ahmağın söylediğini kabul etmek zorunda hissedebilirler. ”
    Başka ne diyeyim doğru.

Geri bildirim | Yorumlar için RSS

Yorum yapın

Kapat
E-posta ile paylaş