Archive for Temmuz 6th, 2005

Cumhurbaşkanı ve Sevdiği Gazeteciler

FST Temmuz 6th, 2005

Milliyet Gazetesinden Melih Aşık ile yapılan bir röportajda, Soros’tan para alan gazeteciler, Türkiye’ye şeriat ne zaman gelecek gibi bir alay ilginç bilginin yanında şöyle bir şey de okudum.

- Siz Cumhurbaşkanı Sezer’in sevdiği beş gazeteciden biriymişsiniz…
-Sezer’in sevdiği kaç gazeteci vardır bimiyorum ama, biz beş gazeteciyi oğlunun düğününe davet etti.

- Düğünde gazeteci olarak Cüneyt Arcayürek, İlhan Selçuk, Mustafa Balbay, Bekir Coşkun ve siz varmışsınız. Neden sadece bu beş gazeteci? Hepiniz Sezer’le aynı görüşte olduğunuz için mi?
-Herhalde. Cumhurbaşkanı’nın ilk günden bu yana doğru davrandığını düşünüyorum. Ne yapsa eleştirildi ama AKP’yi önlemeye çalıştı. O olmasaydı bugüne kadar daha berbat yasalara tanık olacaktık. Biz ona kazık atmadık, övgü de yazmadık. Basındaki arkadaşlar daha önceki cumhurbaşkanları gibi mavi boncuk dağıtan bir insan bekliyorlardı. İşi arabeskleştirmesini bekliyorlardı. Öyle çıkmadı. Hükümetin yasalarına engel oluyor diye bizim medyaya da yaranamadı.

- Sadece kendi görüşünü destekleyenleri çağırması biraz garip değil mi?
Resmi bir resepsiyon değil ki, oğlunun düğünü. Biz de o düğünü yazı malzemesi yapmadık.

Demek Cumhurbaşkanı güne başlarken bu beş gazetecinin ışığıyla icraatına başlıyormuş. Yapacak bir yorumum yok, sadece kılavuzu bu gazeteciler olan bir devlet adamı olmadığım için halime şükrediyorum. Yalnız listede Emin Çölaşan’ın olmaması garibime gitti. Liste tabii Özdemir İnce ile filan da uzayabilir ama Emin Bey bunca gayretine rağmen Sezer’in gözüne girememişse ortada bir hata var demektir. Cumhurbaşkanlığı protokol işlerine duyurayım, hak yenmiş olmasın.

ATO: Lüzumsuz İşler Odası

FST Temmuz 6th, 2005

ATO ve Sinan Aygün’ü tanımayanımız yok artık. Binlerce üyesinden topladığı aidatla medyada boy gösteren, şahsi ikbali için yatırım yapan ATO başkanı özelleştirme karşıtı duruşuyla da şu aralar popüler. Ancak benim dikkatimi çeken ATO’nun hazırladığı raporlar. Bunların çoğu bir ticaret odasını alakadar etmeyecek konular. Son örneği alalım: “Küresel Isınma Kıskacında Türkiye” adlı rapor. Bu raporda Türkiye’nin iklim değişikliğinin olumsuz etkileri açısından ‘risk grubundaki ülkeler’ arasında yer aldığı belirtiliyormuş. Türkiye’de kuraklaşma, seller hızla artarken içme suyu azalıyor vs. Bir alay da felaket senaryosu var. Türkiye afrika’ya dönecek, tarım alanlarının yarısı kuruyacak falan. 30 se”Küresel Isınnedir aynı masal anlatılır durulur.

Bunları zaten bir sürü kuruluş araştırıyor, doğru yanlış raporlar hazırlanıyor. Benim merakım ATO ile böyle bir raporun ne alakası olduğu. Ankara’daki binlerce tüccar ATO’ya abuk subuk raporlar hazırlasın, bazı çevreci gruplara ve akademisyenlere bu vesileyle kaynak aktarılsın diye mi aidat ödüyor? Zavallı tüccar söğüşleniyor ama odadan da ayrılamıyor, her bir halt için ticaret odasının onayı gerekiyor. Bu tür menfaat şebekelerinin vatandaşın başına bela olması bilmem ne zaman önlenebilecek.

Bilumum resmi odaların ve meslek birliklerinin şu haliyle lağvedilmesi kadar vatandaşa yapılacak hizmet yoktur. Düşünün tabipler odası, dişçiler odası, mimarlar odası, muhasebeciler odası, berberler odası vs ıvır zıvır gibi tamamen rant kollama odağı haline gelmiş rekabet düşmanı kuruluşlar olmasa canımızın istediği esnafla istediğimiz fiyattan pazarlık yaparak işimizi daha rahat ve ucuz görebiliriz. Sinan Aygün gibileri de herhangi bir ideolojinin bayraktarlığını yapacaksa gider adam gibi bunu bir siyasi parti dahilinde yapar, odaya zorla üye yapılmış ticaret erbabının sırtından değil.

Siyasi Sadakat-Ekonomik Serkeşlik Dönemi Sona Ererken

FST Temmuz 6th, 2005

“Siyasi Serkeşlik-Ekonomik Sadakat” ifadesi Türkiye’nin son yıllarda iktisadi ve siyasi alanlardaki değişimini özetleme amacını taşımaktadır. Konuyla ilgili kafa yoran Veysel Aratlıoğlu Türkiye’de devlet-burjuvazi ilişkileri, iktisadi milliyetçilik kisvesinde kayırmacılık ve korumacılık üzerine bu çerçvede bir analiz yapıyor. Yakın zamana kadar -Turgut Özal’ın bir iki denemesi dışında- hakim olan uluslararası ilişki presibini “Batı’ya karşı siyasi sadakat-ekonomik serkeşlik” ifadesiyle özetleyen Aratlıoğlu, halkın artık bu saadet zincirini kırma yönünde iradesini gösterdiği kanaatinde. Artık yeni dönemde AKP hükümeti “siyasi serkeşlik” yapmakla birlikte rant kollayan burjuvazi ve bürokrasinin yolunu kesecek “ekonomik sadakat” yoluna girmiş bulunuyor.

Ancak burada bir noktaya dikkat çekiliyor. Gerek Özal, gerekse AKP hükümeti bu ekonomik sadakatle toplumun çoğunluğuna, halka yararına icraatlarından ötürü bir tür mahcubiyet duymuş, muhtemelen yaygın iktisadi milliyetçi havadan endişeyle, icraatlarını gizlemeye/ maskelemeye çalışmışlardır. Aratlıoğlu’na göre bu iktidarın -ve merhum Özal’ın- en büyük sıkıntısı “ekonomik sadakat” anlayışını savunabilecek ideologlarının yetersiz olmasıdır. Kendi ifadeleriyle işin özeti şu:

XX.yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’yi yöneten “M.Sağ” (bu M’yi siz “Merkez” anlayın, bir başka karşılığı daha vardır) iktidarlar Atlantizm’e karşı “siyasi sadakat, ekonomik serkeşlik” siyaseti izlemişlerdir. İsdemir ve Seydişehir metalürji fabrikaları bu ekonomik serkeşliğin elle tutulur sonuçlarıdır. Ekonomik serkeşlik ekonomik milliyetçiliğin icabı idi. Siyasi itaat ise bu ekonomik serkeşliği affettirmek için ödenmesi gereken bir bedel olarak savunuluyordu. Siyasi sadakate bir diyeceğim yok da, ekonomik serkeşlik sürdürülebilir kalkınmayı imkansızlaştırıyordu.

Türkiye bu kısırdöngüyü dipten gelen dalga ile nerede ise tamamen kırmıştır. Ancak bunu yapanlar kendilerini savunacak bir dili geliştirememişlerdir. Rahmetli Özal’ın imalat sanayinin “madeni eşya” sektörünü ithalatla terbiye etmesine mukabil bu icraatını sır gibi saklamış olması, bunu savunacak bir dili geliştirememiş olmasındandır. Bunu rahmetliyi eleştirmek için söylemiyorum, zira yeni bir dili geliştirecek olanlar siyasiler değil fakat ideologlardır. Keza AKP de fiilen izlediği “ekonomik sadakat, siyasi serkeşlik” siyasetini savunacak bir dilden mahrumdur. Galiba ülkemizde en geçerli siyasi iletişim yöntemi bir zamanlar pek meşhur olan “gözlerime bakın, her şeyi anlarsınız” yöntemidir (V.A).

Peki ekonomik serkeşliğin bedeli nedir? Siyasi sadakat karşılığında göz yumulan bu iktisadi milliyetçilik az sayıda rant peşindeki şirketin işine yararken, toplumun büyük kısmı bu işten mağdur olmuştur. Veysel Aratlıoğlu bu konuya İncirlik meselesi çerçevesinde şöyle yaklaşmaktadır:

31 Mart 2005 tarihli Referans gazetesinde “ilişkileri İncirlik iyileştirir”
haberi çıktı. ABD’ye ille bir taviz vermek gerekiyorsa, beyaz eşya ithalatında 1989 yılında kapatılan gümrük kapısı açılmalıdır. Arçelik daha çok kar etsin diye ABD’nin suratına gümrük kapısı kapatılıyor, sonra da istenen taviz askeri alanda verilmeye çalışılıyor. Ucuz ve kaliteli buzdolabı, çamaşır makinesi alma hakkımı gasp eden ulusal burjuvazi kahrolsun. Allah belalarını versin. Yaşasın Enternasyonalizm (V.A)

Bu konu TCMB dış ticaret istatistiklerinde ayan beyan görünmektedir. Nitekim, Şekil-1′e göre ABD’den yapılan demir ve çelikten mamul eşya ithalatının 1989′a kadar hızla artarken, 1989 yılında (Rahmetli Özal’ın cumhurbaşkanı olduğu yıl) muhtemelen konan bir gümrük vergisiyle bıçak gibi kesilmiştir. Karşılığında da Şekil-2 ve Şekil-3′te görülebileceği gibi ABD bize aynı alanda ve özellikle tekstil alanında cevap vermiş, keçe, vatka ve iplik ihracatımız darbe almıştır. Kısaca, bir iki büyük beyaz eşyacının menfaati için büyük bir kitle feda edilmiştir.

Beyaz eşya ithalatında gümrük kapısını rahmetli Özal açmış. O’nun iktidarı sırasında ithalat geometrik dizi gibi artmış. Ancak 1989 yılı Özal iktidarının fiilen son bulduğu yıldır. Gelenler gümrük kapısını “yangından mal kaçırır gibi” kapatmışlar. ABD de misilleme yaparak bizden havlu, bornoz, vatka ve keçe almaz olmuş, bunun üzerine kimbilir kaç işletme batmıştır (V.A)

Şekil 1: ABD’den Demir veya Çelik Eşya İthalatı (1980-2005)
Şekil 2: ABD’ye Demir veya Çelik Eşya İhracatı (1980-2005)
Şekil 3: ABD’ye Vatka, Keçe ve Dokunmamış Mensucat İhracatı (1980-2005)

Biraz daha açarsak, Türkiye’de kapitalizm büyük ölçüde devletle “dirsek teması��? halindeki büyük sanayicilerin hükümetleri kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirmesiyle piyasa mekanizmasını zedeleyen bir yapıya dönüşmüştür. İşini bilen sanayicilerimiz büyük ölçüde “cambaza bak��? siyasetiyle, oluşturdukları TÜSİAD gibi büyük tüketici karşıtı grupların gücüyle dikkatleri sözde ulusal davalara yöneltirken, gümrük duvarlarını menfaatleri doğrultusunda yükseltme, kendilerine rant sağlayacak büyük teşvikler elde etme yolunda başarılar kazanmışlardır.

Bu yanlışlığın yaygınlaşmasındaki kabahat de tüm bu dönemler boyu iktidarda olan sağ ihükümetlerdir. Genelde tek parti sonrası dönemdeki nefes aldırıcı bazı icraatlarıyla liberal görüş tarafından alkışlanan Demokrat Parti’nin ve daha sonra Süleyman Demirel’in de bu meyanda kabahatleri vardır.

Evet Kabotaj Kanunu serbest ticarete aykırıdır. Ancak bunu protesto eden Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu’nu iktidara geldiği ilk gün kaldıracak yerde, hükümete verdiği yetkileri (mesela Döviz Tahsis Komisyonları kurarak) sonuna kadar uygulayan Demokrat Parti’yi de protesto etmelidir. Yanlış hatırlamıyorsam 1960′lı yılların sonuna doğru bu kanunu iptal etmiş olan Anayasa Mahkemesi’ne de şükranlarını sunmalıdır. Atlantizme karşı ekonomik serkeşliklerini siyasi sadakat ile affettirmeye çalışan M.Sağ siyaseti kökten-devrimci Türk ulusu çoktan deşifre ve tasfiye etmiştir. Bunların bu ülkede bir kez daha iktidar olmaları artık mümkün değildir.

xxx

Sn. Demirel “yoksullar sorun değildirler, aksine çözümün ta kendisidirler” diyen Hernando De Soto’yu hiç bir zaman anlamamıştır. Tarıma büyük yatırımlar öngören I. ve II. beş yıllık planları hadi uygulamadı, ya hububat borsalarında vadeli işlemleri başlatmak da mı hiç aklına gelmedi. P.tesi günki Referans gazetesi imamlar hükümetinin bu doğrultuda ilk adımı attığını yazıyor. Sn. Demirel koltuğu neden “gaptırdığını” acaba şimdi anlayabiliyor mu?”

Efendim De Soto 1990′larda zuhur etmiştir, Demirel onu okuma şansına sahip değildi” itirazı kabul edilebilir değildir. Osmanlı sadrazamı Mithat Paşa da De Soto’yu okumadı ama Ziraat Bankası’nı kurmayı akıl etti!

Tarım teknolojisini yenilemek isteyen çiftçinin ziyaret etmesi gereken ilk Internet sitesi şudur: http://www.cimmyt.org/ (V.A)

Neticede bizim büyük sanayimiz rekabet görmemiş, serbest ticaret ortamında mücadele vermemiş, hep hükümetlerin koruyucu kanatları altında rahatça semirmeyi başarmışlardır. Ne zaman birileri bu tekere çomak sokmak istese, “laiklik elden gidiyor��?, “komünistler ülkeyi ele geçirecek��? gibi korkutucu haberlerin bu sermaye gruplarıyla bağlantılı medyada ayyuka çıkması tesadüf değildir. Yakın bir örneğe bakarsak;

“Hükümete TÜSİAD ültimatomu. TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi’nden Ö.Sabancı ve M.Koç’tan hükümete sert uyarı geldi. (…) Sabancı yasadışı Kuran kurslarına izin veren düzenlemeyi, (…) Anayasa Mahkemesi’nin lağvedilmesi imasında bulunulmasını (…) sert bir dille eleştirdi.” (Cumhuriyet, 04 Haziran)

Önerilen çözüm nedir? Kısaca Aratlıoğlu’nun görüşü şu:

Çözüm ekonomik milliyetçiliğe prim (ve ekonomik milliyetçilere yüz) vermeyen “sapık” ideolojilerdir. Bu meyanda benim aklıma MLhM ve siyasal İslam geliyor. Daha “sapık” bir ideoloji biliyorsanız ona da açığım. Bizim liberaller”den hangisi ekonomik milliyetçilere göz kırpmıyor ki? Gerçekten de bu MLhM itikadı terakkiye hurafeleri itibari ile manidir, akideleri itibari ile değil… Ekonomik milliyetçilik bu itikat [MlhM] içine Stalin ve Kruşçev’in devlet memuru ideologları tarafından sokulmuştur. Bana Lenin’in yazmış olduklarından tek bir paragraf olsun ekonomik milliyetçi hassasiyet örneği göstersinler, bu işleri bırakır emekliye ayrılırım.

xxx

Kökten devrimci Amerikan halkının yaptığı devrim tarihte restorasyonu olmayan tek devrimdir. Hazreti Lenin, Yüzbaşı Tom Mix’in mensubu olduğu Amerikan ordusunu “halk kurtuluş ordusu” olarak niteler. Amerikan ekonomisinde kamunun ağırlığının artması eytişimsel özdekçiliğin öngörülerine fevkalade uygundur. Zaten ilk gerçek sosyalist toplum ABD toplumu olacaktır. Sözünü ettiğiniz gelişmeleri yadırgayan gericidir. Merak etmeyin George W. Bush yan gelip yatan devlet memuruna maaş ödemez. Yani oradaki devletçilik bizim özel sektörcülüğümüzden daha tutarlıdır. Dilim ancak bu kadar dönüyor, daha fazlasını anlamak için “The Battle Hymn of the Republic”i Ohio Singers’in icrası ile dinlemenizi tavsiye ederim (V.A)

Yani, mevcut anlayışlarla ekonomik milliyetçiliğin çözülmesi, çoğunluğun menfaatine kazanımlar elde edilmesi mümkün değildir. Günümüzde hakim anlayış ve geniş kitlelerce sapık addedilen Marksizm ve siyasal İslam görüşüne mensup olanların uyanması, titreyip kendilerine gelmeleri geniş halk kitlelerinin de kurtuluşunda rol oynayacaktır. Nitekim, bugün bir çok sözde solcunun bel bağladığı korumacı, ulusalcı, bürokrasiyi yücelten iktisatta milliyetçi anlayışın marksizm, leninizm, hatta maoizmle bir alakası yoktur. Mesela, bizzat Lenin, Devlet ve Devrim adlı kitabında 19. yüzyıl ABD’sini özgürlükçü olarak yüceltirken, bürokrasi ve militarizmin bu son kaleyi de düşürdüğünden söz etmektedir.

[…] Amerika gibi İngiltere de Anglosakson özgürlüğünün (militarizm ve bürokratizmin yokluğu) dünyadaki bu en büyük ve son temsilcileri de, herşeyi kendilerine bağımlılaştıran ve herşeyi kendi ağırlıkları altında ezen askeri ve bürokratik kurumların aşağılık ve kanlı Avrupai bataklığı içine boylu boyunca battılar. (V.I.Lenin, Devlet ve Devrim, s.43)

Yani solcularımız imanlarını yenileyip, hurafelerden, bidatlerden arındırılmış özlerine döndüklerinde serbest ticaret, özelleştirme karşıtlığı, korumacılık, teşvik ve sübvansiyonların aslında bürokratik devlet ve buradan beslenen burjuvaziye hizmet eden şeyler olduğunu göreceklerdir. Tabii Leninizmi bırakıp Kemalizm nimetlerinden veriştirenlerin bu işlerine gelir mi, orasını bilemeyiz.

Öte yandan islamcılarımızdaki yaygın ekonomik milliyetçilik anlayışı da bidat ve hurafelerle maluldür. Peygamberi uluslararası bir tüccar olan İslam’ın mensuplarının “sınırlarımızı Türkiye dışındaki ülkelerin mallarına kapatalım��? düşüncesinde olmaları hiç de akıllıca değildir. Kimsenin, hiçbir gücün tek başına kontrol edip düzenleyemeyeceği kadar karmaşık, kaotik bir ilişkiler yumağı olan ekonomide sırf milliyetçi düşüncelerle sınırların kapatılması, ithal ikameci yaklaşımların benimsenmesi zannedildiği gibi ülkenin menfaatine değil zararınadır. Bu durum ancak ülke içindeki belli menfaat şebekelerinin işine yarar. Ercan Kumcu’nun 23 Haziran 2005 tarihli Hürriyet gazetesindeki yazısı bu konuda önemli noktalara işaret etmektedir.

Eskiden döviz girdilerinin motoru rolündeki sektörler (dış müteahhitler, tekstilciler, turizmciler) devletten teşvik istediklerinde, yurda getirdikleri dövizleri getiremezlerse ekonomi batar diye devleti tehdit edecek kadar ileri giderlerdi. Döviz gelirlerinin sektörler arasında yoğunlaşması azalıp yaygınlaştıkça bu tavır biraz yumuşadı. Şimdi, ‘biz istihdam sağlıyoruz’ gerekçesiyle devletten ek teşvikler isteniyor.

İstihdam, devletin gölge etmediği ve kendi ayakları üzerinde duran sektörlerde sağlanabildiği zaman kalıcıdır. Aksi taktirde, geçicidir, aldatıcıdır. Çok maliyetlidir. Kaynak israfıdır.

1960 model ilişkileri bırakıp sanayiciler devletle daha çağdaş, daha stratejik ilişkiler içine girmelidir. Böyle bir ilişki mikro değil, makro düzeyde olmalıdır.

Netice itibariyle, ekonomik açıdan serkeşliğin sona erdirilmesi yönünde halka dayanan iktidarın çabaları yerindedir. Ekonomik serkeşlikten, kuralsızlık ve başıboşluktan bu zamana kadar beslenegelmiş iş adamı, bürokrat ve siyasetçi üçgeninin yeni sadakat düzenine ayak uydurması haliyle zordur. Son dönemlerde BDDK (Burjuva Demokratik Devrim Komitesi-V.A) ve TMSF uygulamalarına karşı sızlanmaları hatırlayalım. Dolayısıyla zaman içinde bu üçlünün en önemli kısmını oluşturan TÜSİAD’ın direnmesi aşılabilirse, atıl kitleler De Soto’nun öngörüleri çerçevesinde sermayenin sırrına vakıf olma şansını bulabileceklerdir.

“Ucuz Konuta Büyük İlgi” ve bir uyarı

FST Temmuz 6th, 2005

Hükümet, belediyeler şu ara kira öder gibi fakiri ev sahibi yapma projeleriyle megul. Konuyla ilgili içeriden gelen bir uyarı mesajı vatandaşımızın nedense insanlık ve müslümanlığı hep kendi menfaati söz konusu olduğunda unuttuğunu göstermesi açısından ilginç.

“TOKİ İstanbul’da Halkalı ve İkitelli’de sırasıyla orta ve düşük gelir grubu için toplu konutlar yaptıracakmış. İnsanlar İstanbul’u selin götürdüğü Pazartesi günü geceden kuyruk olmuşlar belediye binası önünde. Başvuruda bulunmak için kendisi, eşi ya da çocuklarınınüzerine kayıtlı konutu olmama şartı getirilmiş. Benim bildiğim 2 kişi,karı koca belediye şirketlerinde çalışıp en az 2′şer milyar maaş aldıkları ve evleri olduğu halde bu konutlar için başvuruda bulunacak. Zaman zaman kurumlar fakire ekmek, karavana falan dağıtırken de hiç ihtiyacı olmayanlar sıraya girer, fakirin ekmeğine engel olur. Ya da öğrenci kredisi almak için başvururken, apartmanı olanlar kendilerini kiracı gösterir. Bizim millette utanma yok. Zaten kurada %4 kazanma ihtimali varken evi olanlar niye tamah eder anlamıyorum.”

Maalesef bu konuda haklısınız. Ben de, gariban olduğu halde utandığı için başvuru yapmaya çekinenlerden falza, sahte evrakla 50 yerden burs almaya kalkan, sahte paso ve indirim kartlarıyla belediye otobüslerini soyan namaz-niyazlı arkadaşlarımı hatırlıyorum. Müslüman olduğunu iddia edenler lütfen bir daha düşünüp kendilerini tartsınlar. Bakınız Mehmed Akif Safahatta şöyle diyor:

“Müslümanlık” denilen ruh-ı ilahi arasak
“Müslümanız” diyen insan yığınından uzak

Bizim bu sahte müslümanlık halimiz yeni bir şey değil demek ki.

Bekir Coşkun: Kuyruklu Yıldız ve Şişko Zenginler Ülkesi

FST Temmuz 6th, 2005

kuyrukluyildiz2.jpgGeçenlerde Bekir Coşkun’un kendi itirafıyla “can sıktığı” yazılarından bahsetmiştim. Dün bir yazı yazmış, birşey anlamadım ama rahmetli köpeği Pako ile ilgili olduğundan acılı gününde yazıyı eleştirmedim. Bugün de yarısının niye yazıldığını çözemediğim garip bir yazısıyla karşılaştım Bekir Coşkun’un. “Kuyruklu Yıldızı Vurdular” başlıklı yazıda Bekir Coşkun ana tema olarak “uzayda kendi haline giden kuyrukluyıldızı insanoğlu niye rahatsız eder, dünyayı mahvettik sıra yıldızlara mı geldi” konusunu işliyor. Malum geçenlerde Amerikalılar bir kuyrukluyıldıza başarıyla ulaşıp bir mermi gönderdiler vs. İlk paragraflarda kayan yıldıza bakıp dilek tumaktan söz ediyor. Kayan yıldızla kuyruklu yıldız arasında bayağı fark var halbuki. Bir sürü edebiyat parçalama cümlesi arasında şöyle bir yer dikkat çekiyor:

Kendi yıldızında yaşayan canlıları -sırf Amerika’nın limuzinli şişko zenginlerinin daha çok para kazanmaları için- ölüme gönderiyor ABD.

Kendi yıldızını yaşanmaz hale getiriyor.

Uzaydaki yıldızı ise ‘insanlığa hizmet için’ vuruyor.

Durup dururken…

Kuyruklu yıldızın “durup dururken” vurulduğu da nereden çıkıyor? Eğer şişko zenginler için “kendi yıldızında” yaşayan “canlıları” ölüme gönderen ABD bu çalışmaları yapmasa, serseri bir göktaşının gelip dünyaya çarpması felakete sebep olabilir. Bekir Coşkun’a da hatırlatayım, artık nesilleri bazı gazetelerde devam eden dinazorların sonu da bir görüşe göre göktaşıyla olmuştur. Koca bir göktaşı dünya atmosferine “kayarken” Bekir Coşkun’un kelimei şahadet (eğer biliyorsa) getirme dışında bir dilek tutması da pek mümkün değil.

Dolayısıyla Bekir Bey gizemli yazılar yazacağına, yatıp kalkıp obez zenginler ülkesine teşekkür etsin. Bu işler öyle”uçurtmayı vurmasınlar” duygusallığı tadında karalamalar yapmakla değil, fezaya Türkün adını yazdırmakla olur.

Kapat
E-posta ile paylaş