Archive for Temmuz 25th, 2005

David Coulthard’a 33YTL Ceza ve F1 Aracının Plakası

FST Temmuz 25th, 2005

Okuduğum haber Türkiye’nin 2005 dumur olayları sıralamasına girecek bir şey. Malum geçen pazar günü Formula 1 pilotu David Coulthard RedBull adına İstanbul Boğaziçi köprüsünde bir gösteri turu yaptı. Meğer bizim köprüdeki otomatik geçiş sistemimizin OGS kameralarıDavid’i tespit etmişler(!). Redbull takımı yetkilileri resmi bir iş olduğu için “33 YTL” meblağı hemen ödemek istemişler. Buraya kadar gayet normal. Çünkü yasalar gereği Cumhurbaşkanı aracı hariç tüm araçların OGS cezasını ödemesi gerekiyormuş. Fakat bakın bizim Karayolları bürokratlarımız ne teklif etmişler:

[…] Red Bull takımının ısrarı üzerine yetkililer, normal geçiş ücreti olan 3 YTL’yi almayı önerdiler, ancak David Coulthard ve Red Bull takımı kesilen cezayı ödemekte ısrar etti.
….
Karayolları yetkilileri formula aracının plakasının olmadığını ve ‘Plakayı tespit edemedik’ diyerek olayın geçiştirilebileceğini, ancak takımın ücreti ödemekte ısrar ettiklerini dile getirdi

Evet. Koca F1 takımı ve ünlü pilota yapılan teklif: “Abi, sizde plaka yok, merak etmeyin geçiştiririz”. Sanki karşılarında şikayetçi olan, bu parayı nasıl öderim diye sızlanan acar bir Türk şoförü var. Bir de plaka muhabbeti nedir? F1 aracında plakanın ne işi var? Sonra 33 YTL yerine “Siz sadece 3 YTL verin” demek nasıl bir iştir? Koca David Coulthard “abi, 33 YTL çok, ekmek parası işte” filan mı diyor? Adamı zorla üçkağıda, rüşvete zorluyorlar.

Biz bu kafayı muhakkak değiştireceğiz, yaptığımız işleri kural, nizama bağlayacağız, ciddileşeceğiz ama bilmem ne zaman. Helal olsun Redbull ve Coulthard’a da bizimkilere verdikleri ciddiyet dersi için.

“Şahsen benim de tasvip etmediğim…”

FST Temmuz 25th, 2005

AKP milletvekilleri bir Karadeniz düğününde coşup havaya kurşun yağdırmışlar. Habere göre, Eyüp Fatsa adlı milletvekili çifte tabanca kullanırken, EnverYılmaz tek tabanca ateş ediyormuş. Üstelik bir de kameralara poz vermişler. Gazeteci Ünal Tanık’ın “AKP’nin Magandaları” başlıklı yazısında ilginç bilgiler var.

Çevreden gelen tepkilere Enver Yılmaz önce şöyle cevap vermiş:

“Burada doğal böyle şeyler. Ordu’da şimdi 20 düğün var, bunların hepsinde de silah atılıyordur. Milletvekili silah atmaz diye bir kural mı var?”

Daha sonra başbakan Erdoğan hışımla kendilerini arayıp fırçalayınca milletvekili çark etmiş ve şöyle bir beyanat vermiş:

“Ordu’da gelenekesel hale gelen, şahsen benim de tasvip etmediğim olay başıma geldi….”

Gazeteci yazının sonunda meskun mahalde silah atan şahıslara uygulanan 3 ay hapis cezasının milletvekillerine de uygulanması için dokunulmazlıklarının kaldırılması işlemi başlatılmasını istiyor. Doğrusu uluorta silahla sağa sola ateş eden tiplerden ben de nefret ediyorun. Hatta bu memlekette bir çok masum insanın, hatta çocuk ve bebeklerin düğünlerde, balkonda otururken, sokakta yürürken eğlenmeyi, sevinmeyi bilmeyen kaba saba magandaların kör kurşununa hedef olduğu düşünülürse, ben bu insanların “zevk için adam öldürmeye teşebbüs” gibi bir suçtan dahi yargılanabileceklerini düşünüyorum. Karadenizli için silah vazgeçilmezdir türü laflara da prim verilmemesi gerekir. Silaha merakı olan (ne kadar sağlıklı bir ruh halidir bilemem) gitsin poligonlarda ihtiyacını gidersin.

Bu arada açıklamayı unutmayalım: “… şahsen benim de tasvip etmediğim olay başıma geldi”. Ne demezsin.

Gezi Notları: Susurluk, Haşema, Bürokrasi vs.

FST Temmuz 25th, 2005

Geçtiğimiz hafta boyunca kısa bir tatil yaptım. Bu süreçte ülke gündemini meşgul eden bir konuyla ilgili bazı yakın izlenimler edinme fırsatım da oldu. Tatilde nereleri gezdiğim, ne yiyip içtiğim gibi konulara değinecek değilim, bu konularda yazıp çizen bir sürü blogcu dost var. Yeme içme babından tek aklımda kalan Susurluk ayranı oldu. 1990′larda ülke gündemini meşgul eden Susurluk ilçesinden geçerken o dönemleri şöyle bir hatırlamaya çalıştım. Elbette iki duble köpüklü ayranı eşliğinde. Gerisi boş.

Haşema

Deniz kenarında son yıllar ve özellikle Ahmet Hakan’ın yazısıyla son günlerde gündeme gelen “Haşema” konusunu da canlı olarak müşahade ettim. Oradaki ahbaplarımızdan da haşema giyenler vardı. Bu arada “Haşema” kelimesi “Hakiki Şeriat Mayosu” diye açılıyor. Bu isimde bir de şirket var, web sitesinde haşema da satıyor.

Konuyla ilgili bir sürü yazı yazıldı, ben sadece fiilen gördüğüme dayalı şeyler söyleyeceğim. Bir defa elbiseyle denize girenler sadece “muhafazakar” kesim değil. Başı açık kadınların da, bilmem edep anlayışlarından, bilmem başka sebepten üstlerinde bildiğimiz elbiseyle denize girdiğine şahit oldum. Muhafazakar denilen kesimin tek farkı başlarını da yüzücülerde olduğu gibi kapatmalarında. Sonra çeşitli yazılarda dendiği gibi kadınların bu işten muzdarip filan olduğu da yok. Hayatlarından gayet memnun gördüm çoğunu. Yani, “siz ne der, ne düşünürseniz düşünün, bizim umurumuzda değil” havasındaydılar. E, öyleyse biz üçüncü şahıslara bir şey düşmez herhalde. Bu noktada Anafikir sitesi sahibinin ilginç bir yazısını da burada hatırlatmayı uygun görüyorum.

Erkeklere gelince, eski slip mayoların artık pek kullanılmadığını müşahade ettim. Yerine şort tercih ediliyordu. Çağdaşlıktan sapma mıdır, artık orasının yorumunu size bırakıyorum. Öte yandan muhafazakar erkeklerin pek tesettürü filan iplediği de yok. Öyle ya örtünme kadın için olduğu kadar erkek için de gerekli bir şey. Çoğunluğu hanefi mezhebi mensubu erkek dizinin çok üstünde kısa şortlarla denize giriyordu. Yani başörtüsü meselesinde sopayı hep kadınların yiyip, şeriatçı erkeklerin paçayı yırtması gibi plajlarda da erkeklere dinin emirleri pek sökmüyor anlaşılan.

Kendime gelince, ben mümkün olsa kendim kadınlara özgü haşemadan giymeyi tercih ederdim. Zira öyle bir yandım ki, iki gün heykel gibi dolaştım, plaja gözlem yapmaya dahi gidemedim. Sonuç, heryerimi kapatan bir haşemam olsa yanmadan adam gibi denize girebilecektim.

Valilikten Şiirler

Balıkesir civarlarında ormanımız bol. Doğayı ve şiiri sevdiği anlaşılan Balıkesir valiliği de çeşitli tabelalarla seyahat edenleri uyarmak üzere sağa sola yazılar asmış. Edebiyat ve şiir dostu insanları sevdiğimden merakla tabelaları okudum. Gayet uyarıcı mesajlar. Yalnız şiirleri uyak, vezin, aruz gibi kıstaslarla değerlendirmeye kalkmayın. Yağdı yağmur çaktı şimşek türünden şeyler. Bir de tabelalar çok büyük. Boyu en az 3-4 metre var. Edebiyat ve şiir dostluğu sebebiyle takdir ettiğim bürokratları bu noktada biraz kınamak gerekiyor. Lüzumsuz yere sağa sola devasa tabelalar asmak için harcadığınız paralar gariban ve zengin vatandaşın cebinden çıkıyor. Tamam, bazı tabelacı esnafı bu yolla güzel para kazanıyor olabilir ama benim gibi bir lüzumsuz da çıkıp değirmenin suyunu soruverir. Sonra kim bu tabelaya bakıp da izmaritini atmayacakmış, ateş yakmayacakmış, güldürmeyin adamı. Vergi Haftası, Polis haftası gibi etkinliklerdeki afiş komedisine alıştık, bir de bunlar çıktı.

Balıkesir Valiliğine kendi tarzlarında bir şiirle uyarıda bulunarak “Gezi Notlarımı” bitireyim:

Sağa sola tabela asmayın
Vergi vereni ağlatmayın
(Vali ve memurlarının maaşını ödeyen vatandaş)

Kitap Okumayan, Dil Bilmeyen, En Çok Orduya Güvenen…

FST Temmuz 25th, 2005

Herhalde başlıkta sayılan vasıflar ilk olarak akla üniversite hocalarını getirmez. Ancak son yapılan bir araştırma bunu gösteriyormuş. Üniversitedeki akademisyenlerin çok büyük bölümü meslekleri dışında neredeyse sıfır kitap okuyorlar. Benim şahsi gözlemim, meslekleriyle ilgili kitap okuma oranının da sıfıra yakın olduğudur. Çoğunluk dil bilmiyormuş, senelerce çalıştığı halde KPDS, ÜDS gibi devletin dil sınavlarından 65 gibi orta bir notu da tutturamıyormuş. Yarıya yakını “en güvendikleri kurum” olarak silahlı kuvvetleri gösteriyormuş, yüzde 36’sı kendi görüşleriyle ters de düşse “çoğunluğa uyarız” diyorlarmış. Detay ve değerlendirmeleri Tercüman gazetesinden okuyabilirsiniz.

Bu siteyi izleyenler konuyla ilgili 4-5 yazı yazdığımı hatırlayacaktır. Dolayısıyla bu verilerin hiç de şaşırtıcı bir yönü olduğunu söyleyemeyeceğim. Konuyu değerlendiren bir profesörün şu sözleri de isabetlidir:

[…] Öğretim üyeleri genelde gelenekçi, özgür düşünceden çok kalıp olarak benimsenmiş düşüncelerin ekseninde dolaşıyor. Sivil inisiyatiften çok, otoriteye ve orduya güven fazla, çok az okunuyor ve olaylar yerel ölçekte değerlendiriliyor. Ayrıca öğretim üyeleri, ciddi anlamda iletişim ve özgüven sorunu yaşıyorlar.

Bu vesileyle, daha önce yazdığım uzunca bir yazıya gelen ve birini önceki yazıda aktardığım iki yorumda da bu çerçevede bazı katkılar yer alıyor. Sırası gelmişken isimsiz olarak yollanan diğer yorumu da aktarmak isterim:

Bu yazının altına hiç düşünmeden imza atarım. Ek olarak da bu mesleğin insan hayatı üzerinde açtığı, açmakta olduğu ve açacağı yaraların ne kadar derin olduğu ile ilgili ayrıntılı bir yazı beklemektediyim sayın yazardan. Çünkü %99 oranıyla beraber çalıştığınız insanlar ya manik-depresif, ya şizofren ya da vb. hastalıklara sahip. Benim diyeninde bile yüksek ego tatmini gereksinimi aşırı boyutlarda ve bu, bire bir işe yansımakta. Üretim sıfır jelatin 100. Hangi çalışmayı nasıl yaptığın değer taşımaz, onu nasıl pazarladığın önemlidir. Akademik yaşamda başarı ölçütü neyi bildiğin değil kimi bildiğindir. En çok üzüldüğüm de üniversitedeki öğrenci sayısını en az 4′le çarpın bu konu o kadar insanın hayatıyla ilintilidir. Yani ülkenin geleceğidir. Düşünce sistematiği olmayan, ideolojisi olmayan, ülkesinin geleceğiyle ilgili en ufak bir fikre sahip olmayan yeni nesiller bizleri bekliyor. Bu millet ve bu üniversiteler Atatürk’e ve O’nun mücadelesine layık olamadı, bu gidişle de sanırım olamayacak.

Öncelikle yapılan yorumun altına ben de aynen imzamı atacağımı belirterek mukabele edeyim. Özellikle isabetle belirtildiği üzere, buralardan yetişen neslin istikbali genelde gözardı edilen konulardan biridir. Hakikaten (ve elbette maalesef) görebildiğim ve tanıdığım kadarıyla üniversite hocalarının büyük bölümü psikayitrik tedavi gerektirecek ölçüde hasta. Kimi büyüklük, kibir bataklığında megalomana dönüşmüş, kimi zamanında çok ezildiği için kapı kulluğunu karakter haline getirmiş evet efendimci, bir çoğu düşündüğü, inandığı ve yaptığı farklı olduğu için kafası karışık, iç dünyasında çelişkiler yaşayan bir kitle. Bunların sebeplerine ilişkin belki araştırmalar yapılıyordur, yapılmıyorsa da psikoloji okuyanlar belki daha detaylı şeyler söyleyebilir ama benim ilk anda aklıma gelen bazı şeyler var.

Öncelikle toplum bu insanlara bir takım üstünlükler atfetmekte, “hoca” yani “bilgin, öğretici, yol gösterici” vasfını uygun görmektedir. Zira, zaten normalde olması gereken, belki bir zamanlar olan şey de budur. Perdenin önünde bu rolü şeklen oynamaya çalışan “hoca” ise kendi içinde derin problemlerle pençeleşmektedir. Daha önceki yazılarda bahsettiğim akademisyenin kendini bir yönden “bilim adamı” olarak lanse ederken diğer taraftan “salla başı al maaşı” sisteminin üyesi bir devlet memuru olması, dolayısıyla iki ayağı üzerinde bağımsız durmaktan aciz olması bir problem olabilir. Araştırmada da alenen görüldüğü gibi, mevcut üniversite yapımız okumadan, çalışmadan, dil öğrenmeden, kendini geliştirmeden bir akademisyene memurluk - halkın gözünde hocalık- yolunu açmaktadır. Bu insanların normalde bırakın devletin dikte ettirdiği, istediği şeyleri söylemesi, normalde aydın olarak yeri geldiğinde muhalif tavrını koruması, eleştiri yapabilmesi gerekmektedir.

Buna bir de daha önce çok detaylı olarak ele aldığımız konular eklendiğinde durum biraz berraklaşmaktadır. Kamuoyunun pek bilmediği ama saygın hocaların gündeminin büyük kısmını meşgul eden perde arkasında maaş, döner sermaye, ek ders parsalarından pay alma, süre uzatma, idarecilik kapma, işe adamını alma, tez bitirme, terfi gibi konulardaki sadakat ilişkileri gibi çirkeflikler bu kurumlarda ilim ve irfanın yerini Bizans oyunlarına bırakmasına sebep olmaktadır. Neticede bu sistemde işin ucu gelip ekmek parasına dayanmaktadır. Bu mekanizma içinde sağlıklı kalmak “bana ne, ben bilimsel çalışmama bakarım” diyebilmek imkansıza yakın bir ihtimaldir. Ancak bazı özel ve köklü üniversitelerde, maddi durumu iyi olan, akademik faaliyetleri bir tür hobi olarak yürüten kimseler istisna teşkil edebilir. Çoğunluk açısından bakarsak, siz böyle bir şeyden hoşlanmasanız da bir şekilde ister istemez oyunun parçası haline gelirsiniz.

Ben konunun uzmanı değilim, analiz yapmaya kalkmak hadsizlik olabilir. Ama ümit ederim birileri üniversite meselesine kökten neşter atar da bu işten en fazla zararı görecek genç nesiller bari biraz gün yüzü görür.

Kapat
E-posta ile paylaş