Kitap Okumayan, Dil Bilmeyen, En Çok Orduya Güvenen…

FST 25 Temmuz 2005

Herhalde başlıkta sayılan vasıflar ilk olarak akla üniversite hocalarını getirmez. Ancak son yapılan bir araştırma bunu gösteriyormuş. Üniversitedeki akademisyenlerin çok büyük bölümü meslekleri dışında neredeyse sıfır kitap okuyorlar. Benim şahsi gözlemim, meslekleriyle ilgili kitap okuma oranının da sıfıra yakın olduğudur. Çoğunluk dil bilmiyormuş, senelerce çalıştığı halde KPDS, ÜDS gibi devletin dil sınavlarından 65 gibi orta bir notu da tutturamıyormuş. Yarıya yakını “en güvendikleri kurum” olarak silahlı kuvvetleri gösteriyormuş, yüzde 36’sı kendi görüşleriyle ters de düşse “çoğunluğa uyarız” diyorlarmış. Detay ve değerlendirmeleri Tercüman gazetesinden okuyabilirsiniz.

Bu siteyi izleyenler konuyla ilgili 4-5 yazı yazdığımı hatırlayacaktır. Dolayısıyla bu verilerin hiç de şaşırtıcı bir yönü olduğunu söyleyemeyeceğim. Konuyu değerlendiren bir profesörün şu sözleri de isabetlidir:

[…] Öğretim üyeleri genelde gelenekçi, özgür düşünceden çok kalıp olarak benimsenmiş düşüncelerin ekseninde dolaşıyor. Sivil inisiyatiften çok, otoriteye ve orduya güven fazla, çok az okunuyor ve olaylar yerel ölçekte değerlendiriliyor. Ayrıca öğretim üyeleri, ciddi anlamda iletişim ve özgüven sorunu yaşıyorlar.

Bu vesileyle, daha önce yazdığım uzunca bir yazıya gelen ve birini önceki yazıda aktardığım iki yorumda da bu çerçevede bazı katkılar yer alıyor. Sırası gelmişken isimsiz olarak yollanan diğer yorumu da aktarmak isterim:

Bu yazının altına hiç düşünmeden imza atarım. Ek olarak da bu mesleğin insan hayatı üzerinde açtığı, açmakta olduğu ve açacağı yaraların ne kadar derin olduğu ile ilgili ayrıntılı bir yazı beklemektediyim sayın yazardan. Çünkü %99 oranıyla beraber çalıştığınız insanlar ya manik-depresif, ya şizofren ya da vb. hastalıklara sahip. Benim diyeninde bile yüksek ego tatmini gereksinimi aşırı boyutlarda ve bu, bire bir işe yansımakta. Üretim sıfır jelatin 100. Hangi çalışmayı nasıl yaptığın değer taşımaz, onu nasıl pazarladığın önemlidir. Akademik yaşamda başarı ölçütü neyi bildiğin değil kimi bildiğindir. En çok üzüldüğüm de üniversitedeki öğrenci sayısını en az 4′le çarpın bu konu o kadar insanın hayatıyla ilintilidir. Yani ülkenin geleceğidir. Düşünce sistematiği olmayan, ideolojisi olmayan, ülkesinin geleceğiyle ilgili en ufak bir fikre sahip olmayan yeni nesiller bizleri bekliyor. Bu millet ve bu üniversiteler Atatürk’e ve O’nun mücadelesine layık olamadı, bu gidişle de sanırım olamayacak.

Öncelikle yapılan yorumun altına ben de aynen imzamı atacağımı belirterek mukabele edeyim. Özellikle isabetle belirtildiği üzere, buralardan yetişen neslin istikbali genelde gözardı edilen konulardan biridir. Hakikaten (ve elbette maalesef) görebildiğim ve tanıdığım kadarıyla üniversite hocalarının büyük bölümü psikayitrik tedavi gerektirecek ölçüde hasta. Kimi büyüklük, kibir bataklığında megalomana dönüşmüş, kimi zamanında çok ezildiği için kapı kulluğunu karakter haline getirmiş evet efendimci, bir çoğu düşündüğü, inandığı ve yaptığı farklı olduğu için kafası karışık, iç dünyasında çelişkiler yaşayan bir kitle. Bunların sebeplerine ilişkin belki araştırmalar yapılıyordur, yapılmıyorsa da psikoloji okuyanlar belki daha detaylı şeyler söyleyebilir ama benim ilk anda aklıma gelen bazı şeyler var.

Öncelikle toplum bu insanlara bir takım üstünlükler atfetmekte, “hoca” yani “bilgin, öğretici, yol gösterici” vasfını uygun görmektedir. Zira, zaten normalde olması gereken, belki bir zamanlar olan şey de budur. Perdenin önünde bu rolü şeklen oynamaya çalışan “hoca” ise kendi içinde derin problemlerle pençeleşmektedir. Daha önceki yazılarda bahsettiğim akademisyenin kendini bir yönden “bilim adamı” olarak lanse ederken diğer taraftan “salla başı al maaşı” sisteminin üyesi bir devlet memuru olması, dolayısıyla iki ayağı üzerinde bağımsız durmaktan aciz olması bir problem olabilir. Araştırmada da alenen görüldüğü gibi, mevcut üniversite yapımız okumadan, çalışmadan, dil öğrenmeden, kendini geliştirmeden bir akademisyene memurluk - halkın gözünde hocalık- yolunu açmaktadır. Bu insanların normalde bırakın devletin dikte ettirdiği, istediği şeyleri söylemesi, normalde aydın olarak yeri geldiğinde muhalif tavrını koruması, eleştiri yapabilmesi gerekmektedir.

Buna bir de daha önce çok detaylı olarak ele aldığımız konular eklendiğinde durum biraz berraklaşmaktadır. Kamuoyunun pek bilmediği ama saygın hocaların gündeminin büyük kısmını meşgul eden perde arkasında maaş, döner sermaye, ek ders parsalarından pay alma, süre uzatma, idarecilik kapma, işe adamını alma, tez bitirme, terfi gibi konulardaki sadakat ilişkileri gibi çirkeflikler bu kurumlarda ilim ve irfanın yerini Bizans oyunlarına bırakmasına sebep olmaktadır. Neticede bu sistemde işin ucu gelip ekmek parasına dayanmaktadır. Bu mekanizma içinde sağlıklı kalmak “bana ne, ben bilimsel çalışmama bakarım” diyebilmek imkansıza yakın bir ihtimaldir. Ancak bazı özel ve köklü üniversitelerde, maddi durumu iyi olan, akademik faaliyetleri bir tür hobi olarak yürüten kimseler istisna teşkil edebilir. Çoğunluk açısından bakarsak, siz böyle bir şeyden hoşlanmasanız da bir şekilde ister istemez oyunun parçası haline gelirsiniz.

Ben konunun uzmanı değilim, analiz yapmaya kalkmak hadsizlik olabilir. Ama ümit ederim birileri üniversite meselesine kökten neşter atar da bu işten en fazla zararı görecek genç nesiller bari biraz gün yüzü görür.

Bir yorum

  1. MELİN - 09 Oca 2008 - 3:16 pm

    BAYAAA GÜZEL Bİ YAZI OLMUŞ BEĞENDİ,M DORUSU GERÇEKTEN KATILIYORUM…:P:P

Geri bildirim | Yorumlar için RSS

Yorum yapın

Kapat
E-posta ile paylaş