“Küçük Prens” ve Yakın Tarihimize Bir Bakış

FST Temmuz 31st, 2005

kuprens.jpgGeçtiğimiz haftalarda gündemi meşgul eden ancak değinme fırsatı bulamadığım konulardan biri Fransız yazar Antoine De Saint Exupery’e ait “Küçük Prens” adlı ünlü kitabın Milli Eğitim Bakanlığı’nca ilköğretim okulu öğrencilerine tavsiye edilmesiyle kopan gürültüydü. Kitabın bir yerinde “Türk diktatörü” sözü geçiyor diye Türk Eğitim Sendikasının uyarısıyla bir çok gayretli kesim “sert” tepki göstermiş, “burada kastedilen Atatürk’tür, Atatürk ise diktatör değildi bu ne haddini bilmezliktir, bu kitabı tavsiye edenler İstiklal Mahkemesine gönderilsin” mealinde şeyler söylemişler. Sendikanın uyarılarından Saint Exupery’nin de haddinin bildirilmesi gerektiği yönünde bir anlam çıkarmak mümkün. Ancak kendisi müteveffa olduğu için belki varisleriyle hesaplaşılabilir. Zaman gazetesinden Etyen Mahcupyan da konuyu işleyen bir yazı kaleme almış. Ben üşenmeyip kitabın yabancı dildeki metni ve Türkçedeki çevirilerini arayıp buldum. İngilizce metin şöyle:

This asteroid has only once been seen through the telescope. That was by a Turkish astronomer, in 1909. On making his discovery, the astronomer had presented it to the International Astronomical Congress, in a great demonstration. But he was in Turkish costume, and so nobody would believe what he said. Grown-ups are like that… Fortunately, however, for the reputation of Asteroid B-612, a Turkish dictator made a law that his subjects, under pain of death, should change to European costume. So in 1920 the astronomer gave his demonstration all over again, dressed with impressive style and elegance. And this time everybody accepted his report.

Metnin Türkçesini de yine aynı formattaki bir web sitesinde buldum. Siteyi hazırlayan arkadaş tercümede “diktatör” kelimesini kullanmış. Ancak “under the pain of death” ölüm cezası anlamına geldiği halde “ölüm döşeğinde” diye çevirmiş. Yani asıl metinde Avrupai giyinmemenin cezası idamdı gibi bir anlam var. Bilmem öyle anladı, bilmem işine gelmedi, mütercimin günahını almayayım. Tercümede başka bozukluk varsa siz halledin artık.

Küçük prensin geldiği gezegenin Asteroid B-612 olduğunu zannediyorum. Böyle düşünmek için iyi nedenlerim var. Bu asteroid yalnızca bir kez, bir Türk gökbilimci tarafından 1909 yılında görüldü. Gökbilimci bu keşfini bir Uluslararası Astronomi Kongresi’nde açıkladı. Ama tuhaf giysileri yüzünden kimse ona inanmadı. Büyükler böyledir işte. Neyse ki, bir Türk diktatörü ölüm döşeğindeyken halkının Avrupa tarzı kıyafetler giymesini emretti ve gökbilimci bu keşfini 1920 yılında, şık bir kıyafet içinde yeniden sergiledi. Bu kez keşfini herkes kabul etti.

Görüldüğü üzere tarih 1920 ve o dönemde henüz Cumhuriyet dönemi kültür devrimleri başlamamıştı. Ancak aynı tarihte Avrupa tarzı kıyafet giyimi de emredilmediği için burada adı geçen yöneticinin Atatürk olmasını ben de kuvvetle muhtemel buluyorum. Peki, buradan ne anlam çıkaralım? Yazar Antoine De Saint Exupery’nin varislerine karşı “siz Atatürk’e nasıl diktatör dersiniz” şeklinde bir uluslararası hukuk mücadelesi başlatılabilir mi?

Bu noktada aklıma gelen iki kitaptan notları paylaşmak isterim. Bir tanesi Atatürk’ün ölüm anı dahil yanından hiç ayrılmamış özel kalem müdürü ve sonra genel sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarının 389. ve devam sayfalarında yer alan bölüm (Yapıkredi Yayınları, 3. Baskı, Ocak 2005). Burada Serbest Fırkanın kurulması anlatılırken Atatürk’ün bürokrat zorbalığı karşısında halkın içine düştüğü perişanlıktan şikayetlenmesi ile ilgili ilginç notlar yer alıyor. Ülke idaresinde başgösteren sıkıntılar sebebiyle “muhalif” bir parti kurulması için yakın dostu Ali Fethi Okyar’a teklif götüren Atatürk’ün ülkedeki manzarayı tarifi Fethi Bey’in hatıralarında şu şekilde anlatılıyor (S. 392′den aktaran Muharrem Sevil, Türkiye’de Modernleşme ve Modernleştiriciler, Vadi, 1999, s.126):

“… Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır […] ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir”

Bana kalırsa, Atatürk Hitler, Stalin türünden bir diktatör olmamakla beraber, kendisinin bizzat Fethi Bey’e şikayetlendiği gibi “manzara” bunu yansıtmaktadır. Nitekim gerçekleştirilen devrimler sırasında kimsenin gıkının çıkmaması, İstiklal Mahkemelerinde 3-5 kişinin işlediği suçlardan dolayı yüzlerce kişinin idam edilmesi, takriri sükun kanunu vs. bu manzarayı gözler önüne serebilir. Dışarıdan görünen, hele Saint Exupery’e ilham kaynağı olan kıyafet devrimi (özellikle şapka devrimi) sırasında bir sürü insanın idam edilmesi başka neyle açıklanabilir? Peki Atatürk’ün bu olaylara bakışı nedir? Gerek Hasan Rıza Soyak’ın gerekse döneme tanıklık eden diğerlerinin hatıraları Atatürk’ün cereyan eden olayları bir diktatörün yapması gerektiği gibi keyifle, ya da zorbalıkla izlemediğini gösteriyor. Mesela Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarının 60-63. sayfaları arasında Recep Peker’in düzenlediği, İsmet İnönü’nün onayladığı sınırsız bir diktatörlük yetki tasarısını inceleyen Atatürk asabiyetle şunları söylemektedir (s.62):

“[…] Ha işte orada bahsedilen, bütün kuvvetleri nefsinde toplayıp tek partiyi, tabii dolayısıyla devleti ve memleketi kendi başlarına idare edecek olan yüksek meclisin azasını diyorum; onları kim seçecek, bu zorbalar heyeti, kuvvet ve salahiyetini kimden ve nasıl alacak? Hayret […] Bu ne sakat düşüncedir, bu nasıl zihniyettir […] Çocuk, biz öyle bir idare, öyle bir rejim istiyoruz ki; bu memlekette bir gün -eğer dünyada hükümdarlık aleyhine gittikçe artan kuvvetli cereyean muvacehesinde kalanlar varsa- Padişahlığa taraftar olanlar dahi bir fırka kurabilsinler.” (Daha sonra Atatürk Recep Peker ve İsmet Paşa’yı çağırır, taslağı iptal ettirir.)

Açıkça Atatürk’ün totaliter bir idareye taraftar olmadığı anlaşılıyor. Zaten iki defa çok partili sisteme geçme yönünde deneme yapması, ömrünün son yıllarında İsmet Paşa’nın yerine daha liberal görüşlere sahip Celal Bayar’ı başbakan olarak ataması da dikkate alınmalıdır. Fakat kendisinin bu kanaatine rağmen, büyük ölçüde bir çok konuda kontrolü dışında olduğunu tahmin ettiğim Recep Peker gibi CHP yetkililerinin düşünceleri ülkenin dışarıdan alenen bir diktatörlük gibi görünmesine yetip artmıştır. Atatürk’ün ölümünün ardından ipi artık korkusuzca ele alan CHP’nin estirdiği bürokrasi terörü de bu düşüncemi güçlendiriyor.

Bunlar çok uzun ele alınabilecek konular ve ben de bir tarihçi değilim. Aklı başında insanlarımızın yakın tarihimizle ilgili çok sayıda belge ve bilgiye ulaşarak kafalarının içini berraklaştırmaya ihtiyacı var. Bugün piyasada Atatürk konusunda 100 kitap varsa 99 tanesi kendisini putlaştırmaya çalışan, kendisi aksini söylemesine rağmen tüm başarıları Atatürk’e mal etmeye kalkan, kendisi bir çok hatalarından ve hatalı olableceğinden bahsederken asla günah işlemesi mümkün olmayan bir ilah gibi gösteren, çoğu yalaka, totaliterlik taraftarı kişilerin eserleridir.

Elbette bir yanda bu “Atatürk” isminin ardından sürüp giden terör gerçeği var iken, diğer yandan Atatürk’ü sıfır sayan, askerlikten anlamazdı diyen, eleştiri yapmak yerine ağır hakaretler yağdıran bir kitle de mevcuttur. Ancak, aklı başında iinsana düşen bu ikisi arasında bir denge kurabilmektir. Şu an kendine Kemalist diyen kitlenin bu ilahlaştırma, dokunulmazlaştırma çabaları olmasa, inanıyorum ki toplumumuzdaki gerilim süratle azalacaktır. Bugün kimse Türkiye’nin 1920′lerin devrim şartlarını yaşadığını iddia etmesin. 3-5 Aczimendinin sırtına aba giydirip eline deynek verilerek “şeriat geliyor” havası estirilmesi aklı başındakileri sadece güldürebilir. Bugün kimsenin çıkıp “Osmanlının torunları aranıp bulunsun, getirilip kral yapılsın” demesi mümkün değildir. Dese de icrası imkansızdır.

Atatürk, bizzat kendisine diktatörlük teklif edenlere “Padişahlığa taraftar olanlar dahi bir fırka kurabilsinler” demişken, Fethi Bey’e “manzaramız diktatörlüktür” diye şikayetlenmişken, 2005 yılında muhalif her söze “rejim elden gidiyor” diyerek bayrak açanların da biraz rahat olmaları gerekmiyor mu? Yoksa kendi dönemini üzülerek “diktatörlük” şeklinde adlandırdığı, padişahlık taraftarları dahi parti kurabilsin dediği için Atatürk’e de mi dava açacaklar? Bu nasıl bir hasta ruh halidir? Bu garipliklerin ortadan kalkması için elbette Atatürk ve icraatları da gayet makul şekilde eleştirilmelidir ki eski defterler artık kapansın, geleceğe salim kafayla yönelebilelim. Her zaman dediğim gibi, 10. Yıl marşını unutup 100. Yıl marşına yönelmenin zamanı çoktan geldi. Artık demir ağlarla değil havayollarıyla, fiber optik ve kablosuz ağlarla yurdun örülmesi gerekiyor. Kafası bunu almayanlara yazıklar olsun…

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

Kapat
E-posta ile paylaş