Temmuz 2005 Arşivi

Önerler Köyü Cumhuriyet Yürüyüşünde “Dikkat Çekenler”

FST 27 Temmuz 2005

Medyada sıkça görünen, beyanat veren generallerimizden biri şu an 1. Ordu komutanı olan Hurşit Tolon. Hurşit Paşanın halkla temasının da olduğu anlaşılıyor. Geçen hafta Çorlu civarındaki bir köyde bazı etkinlikleri düzenleyen Hurşit Tolon ile ilgili bir yazı okudum. Hürriyet yazarı Yalçın Bayer “gecikmiş” olduğunu belirttiği yazısının başlığını nedense “Trakya’da Ordu Millet Elele” olarak seçmiş. Yazıda faaliyetler detaylı olarak anlatılıyor, bazı yerleri şöyle:

Asker daha önceden köye gelip ihtiyaçları tespit etmişler. Bu kapsamda okul ve muhtarlık binalarının onarımı, sağlık taraması yapılması, 18 çocuğun sünnet ettirilmesi, hatıra fidanların dikilmesi ve ilköğretim okulundaki Atatürk büstünün yenilenmesi gibi hizmetler getirilmiş… […] ilköğretim okulundaki törenden sonra 1. Ordu Komutanı Tolon, köy halkını ‘Cumhuriyet Yürüyüşü’ne davet etti. Bu arada bazı erkekleri ‘eşleriniz nerede?’ diye uyaran Tolon, vatandaşlarla sohbet etti. Bunlar arasında bazı sakallı vatandaşlar vardı. […] İlköğretim okulundan muhtarlık binasına kadar olan yaklaşık bir kilometrelik yürüyüşe yaklaşık 2000 kişi katıldı. Yürüyüşe katılan başörtülü ve türbanlı kadınların çokluğu da dikkati çekti […]

Trakyanın bir köyünde yapılan “Cumhuriyet Yürüyüşü” konusunda Yalçın Bayer’in üslubunu siz de garip bulmadınız mı? Paşanın sohbet ettiği vatandaşlar arasında “sakallıların” olması ne ifade eder? Bir köy yerinde kadınların “Cumhuriyet Yürüyüşüne” mini etekle mi katılacağı bekleniyordu ki “başörtülü ve türbanlıların çokluğu” dikkat çeksin? Bilakis aksi olsa dikkat çekmesi gerekirdi. Alakasız her yazıya sakal ve başörtüsünü karıştırma alışkanlığını artık bırakmak gerek.

Öte yandan aynı yazıda Hurşit Tolon Paşa bir de 1929 yılına ait resim gösterdiğinden bahsediliyor.”Cumhuriyeti katletmek isteyenler buna iyi baksın” diyen Hurşit Paşa resmi şöyle tasvir etmiş:

‘Bakın, şapka devrimi yapılmış, öğrencilerin ellerine krepon káğıtları var. Hepsi de sevinç içinde… Bakın Türk analarının kıyafetine; kaymakamın kıyafeti fakirlikten görevi ile uygun değil. Yanındaki belediye başkanının pantolonu yamalı. Halk yoksul ama yüzlerine bakın, Cumhuriyet bilinci ve sevincine bakın. Çok anlamlı… Yeni kuşaklar bu fotoğrafa iyi bakmalı. Cumhuriyet hangi şartlarda kuruldu, öğrenmeli.’

Ben resmi görmedim ama Cumhuriyet dönemine ait bir sürü eski resim biliyorum. Bir resme bakarak “[…] yüzlerine bakın, Cumhuriyet bilinci ve sevincine bakın” türü bir ifadeyi biraz acelecilik olarak kabul etmek lazım. Benim okuduğum, dinlediğim bir sürü hatıra işin yoksulluk tarafını onaylarken “bilinç, sevinç ve mutluluk” yanına pek atıfta bulunmaz. Ben daha ziyade memur eziyeti, jandarma dipçiği gibi şeyler hatırlıyorum. Sonra Paşaya bu bilinçli vatandaşların ilk fırsatta denize düşen yılana sarılır misali Serbest Fırkaya koştuğunu ve endişeyle partinin kapatılmasına sebep olduğunu, aynı yoksul, poturlu ama bilinçli halkın ne hikmetse her fırsatta Cumhuriyet ve Atanın partisinin karşıtlarına rey verdiğini hatırlatmak lazım. Sonra 1914 yılında çekilmiş fakir ama mütebessim insanların resmini “Meşrutiyet bilincine” bağlamak da bu mantıkla mümkün.

Yine de üst düzey, emekliliği yaklaşmış bir subayımızın köylü halkla bütünleşme gayretlerini takdirle karşılamak lazım. Yalçın Bayer’e de sakal ve başörtüsünü böyle ilgisiz bir yere koyma başarısını gösterdiği için tebriklerimi iletiyorum.

Popularity: 10% [?]

İkiz Kuleler (!) TOBB’a Peşkeş mi Çekiliyor?

FST 26 Temmuz 2005

Bilindiği üzere, yaptığı icraatların esrarından sual olunamayan devletimiz, ihtişamını sergilemek için olsa gerek, fi tarihinde TEKEL nam sigara, kibrit, rakı imalatçısı işletmelerine idari merkez olmak üzere devasa iki gökdelen yapmıştı. Sonradan, Ankara’ya simge olmaya layık bu binaları ne hikmetse satmaya karar vermişler. Şu aralar, bir rivayete göre 135 Milyon dolara mal olan güzide gökdelenlerin TOBB’a bakan ve siyasetçi tehditleriyle 100 Milyona satılmaya çalışıldığına dair haberler okuyorum. Fakat, heyhat, herhangi bir devlete ait tesis yabancı yahut yerlilere satılacak diye yaygara koparan kesimlerden gık yok. Ne oluyoruz, bu gafletin sebebi nedir? Çocuklarımıza miras bırakacağımız devlete ait iki gökdelen bir özel sektör birliğine (üstelik TÜSİAD gibi çağdaş çıkışlar yapmayan bir küçük sanayici tayfasına) maliyetinin altında peşkeş çekiliyor. Bugün ikiz kuleleri satanlar yarın vatanı da satmaz mı? Devletimizin sigara, puro, rakı, haydari gibi stratejik alanlarda üretimini binbir güçlükle sürdüren Tekel yöneticileri bu ikiz kulelere layık değil midir?

Ama durun, ben işin içyüzünü anladım. Bu AKP iktidarı sinsice şeriatı getirme hamlelerine bir yenisini ekliyor. Önce Tekel yöneticilerini yerinden edecek, daha sora çağdaşlığın simgesi olan rakı ve puroları üretmeyi bırakarak bu işten çaktırmadan sıyrılacak. Yağma yok. Başta ben, sevgili Sinan Aygün, sendika ağası dostlarımız, Kuvvacı emekli bürokratlar, Erol Manisalı ve Mümtaz hocalar hamdolsun dimdik ayaktayız, uyanığız, zindeyiz. TEKEL’in tek çöpünü sattırmayız, bırakın kulelerini verelim. Tüm ulusalcı dostları, cebimizde TEKEL mahsulleriyle TEKEL binaları önünde eyleme davet ediyorum.

Popularity: 6% [?]

Mao’nun Yeri Kebap Salonu

FST 26 Temmuz 2005

Cafe Hayek iktisat profesörü Russell Roberts ve Don Boudreaux tarafınbdan güncellenen bir iktisat blogu. Serbest ticaret taraftarı prof. Roberts’in iki iktisat romanı “Görünmez Kalp” ve “Tercih” Türkçeye çevirilip Liman yayınlarınca basılmıştı. İşte bu blogda ABD’de bazı lokantalara verilen “Mao” ismine dayanarak bazı yorumlar yapılmış. “Hitler Kebapçısı” diye bir yer açmak mümkün değil ve kınanan bir davranış iken “Mao’s Kitchen” gibi isimlerle dükkan açmanın bir mahzuru görülmemekte. Sitede gerek yazar gerekse onayladığı yorumcular madem diktatör ve zorbalara karşıyız, neden sadece Hitlerin rejimi sosyal olarak kabul edilemez bulunurken, Kültür devrimi adıyla milyonlarca masum Çinliyi katleden Mao’ya tolerans gösterilmekte suali soruluyor. Yani “dünyayi kana bulamada sosyalistlerin “Nasyonal” kanadı ile “Marksist” kanadı arasında ne fark var, solculara neden daha hoşgörülü davranalım” türünden bir soru. “Auswitsch var da Gulag yok mu” diye ben de ilave bir soru ekleyeyim. İlgilenenler yazıyı okuyabilir.

Popularity: 6% [?]

David Coulthard’a 33YTL Ceza ve F1 Aracının Plakası

FST 25 Temmuz 2005

Okuduğum haber Türkiye’nin 2005 dumur olayları sıralamasına girecek bir şey. Malum geçen pazar günü Formula 1 pilotu David Coulthard RedBull adına İstanbul Boğaziçi köprüsünde bir gösteri turu yaptı. Meğer bizim köprüdeki otomatik geçiş sistemimizin OGS kameralarıDavid’i tespit etmişler(!). Redbull takımı yetkilileri resmi bir iş olduğu için “33 YTL” meblağı hemen ödemek istemişler. Buraya kadar gayet normal. Çünkü yasalar gereği Cumhurbaşkanı aracı hariç tüm araçların OGS cezasını ödemesi gerekiyormuş. Fakat bakın bizim Karayolları bürokratlarımız ne teklif etmişler:

[…] Red Bull takımının ısrarı üzerine yetkililer, normal geçiş ücreti olan 3 YTL’yi almayı önerdiler, ancak David Coulthard ve Red Bull takımı kesilen cezayı ödemekte ısrar etti.
….
Karayolları yetkilileri formula aracının plakasının olmadığını ve ‘Plakayı tespit edemedik’ diyerek olayın geçiştirilebileceğini, ancak takımın ücreti ödemekte ısrar ettiklerini dile getirdi

Evet. Koca F1 takımı ve ünlü pilota yapılan teklif: “Abi, sizde plaka yok, merak etmeyin geçiştiririz”. Sanki karşılarında şikayetçi olan, bu parayı nasıl öderim diye sızlanan acar bir Türk şoförü var. Bir de plaka muhabbeti nedir? F1 aracında plakanın ne işi var? Sonra 33 YTL yerine “Siz sadece 3 YTL verin” demek nasıl bir iştir? Koca David Coulthard “abi, 33 YTL çok, ekmek parası işte” filan mı diyor? Adamı zorla üçkağıda, rüşvete zorluyorlar.

Biz bu kafayı muhakkak değiştireceğiz, yaptığımız işleri kural, nizama bağlayacağız, ciddileşeceğiz ama bilmem ne zaman. Helal olsun Redbull ve Coulthard’a da bizimkilere verdikleri ciddiyet dersi için.

Popularity: 6% [?]

“Şahsen benim de tasvip etmediğim…”

FST 25 Temmuz 2005

AKP milletvekilleri bir Karadeniz düğününde coşup havaya kurşun yağdırmışlar. Habere göre, Eyüp Fatsa adlı milletvekili çifte tabanca kullanırken, EnverYılmaz tek tabanca ateş ediyormuş. Üstelik bir de kameralara poz vermişler. Gazeteci Ünal Tanık’ın “AKP’nin Magandaları” başlıklı yazısında ilginç bilgiler var.

Çevreden gelen tepkilere Enver Yılmaz önce şöyle cevap vermiş:

“Burada doğal böyle şeyler. Ordu’da şimdi 20 düğün var, bunların hepsinde de silah atılıyordur. Milletvekili silah atmaz diye bir kural mı var?”

Daha sonra başbakan Erdoğan hışımla kendilerini arayıp fırçalayınca milletvekili çark etmiş ve şöyle bir beyanat vermiş:

“Ordu’da gelenekesel hale gelen, şahsen benim de tasvip etmediğim olay başıma geldi….”

Gazeteci yazının sonunda meskun mahalde silah atan şahıslara uygulanan 3 ay hapis cezasının milletvekillerine de uygulanması için dokunulmazlıklarının kaldırılması işlemi başlatılmasını istiyor. Doğrusu uluorta silahla sağa sola ateş eden tiplerden ben de nefret ediyorun. Hatta bu memlekette bir çok masum insanın, hatta çocuk ve bebeklerin düğünlerde, balkonda otururken, sokakta yürürken eğlenmeyi, sevinmeyi bilmeyen kaba saba magandaların kör kurşununa hedef olduğu düşünülürse, ben bu insanların “zevk için adam öldürmeye teşebbüs” gibi bir suçtan dahi yargılanabileceklerini düşünüyorum. Karadenizli için silah vazgeçilmezdir türü laflara da prim verilmemesi gerekir. Silaha merakı olan (ne kadar sağlıklı bir ruh halidir bilemem) gitsin poligonlarda ihtiyacını gidersin.

Bu arada açıklamayı unutmayalım: “… şahsen benim de tasvip etmediğim olay başıma geldi”. Ne demezsin.

Popularity: 6% [?]

Gezi Notları: Susurluk, Haşema, Bürokrasi vs.

FST 25 Temmuz 2005


Geçtiğimiz hafta boyunca kısa bir tatil yaptım. Bu süreçte ülke gündemini meşgul eden bir konuyla ilgili bazı yakın izlenimler edinme fırsatım da oldu. Tatilde nereleri gezdiğim, ne yiyip içtiğim gibi konulara değinecek değilim, bu konularda yazıp çizen bir sürü blogcu dost var. Yeme içme babından tek aklımda kalan Susurluk ayranı oldu. 1990′larda ülke gündemini meşgul eden Susurluk ilçesinden geçerken o dönemleri şöyle bir hatırlamaya çalıştım. Elbette iki duble köpüklü ayranı eşliğinde. Gerisi boş.

Haşema

Deniz kenarında son yıllar ve özellikle Ahmet Hakan’ın yazısıyla son günlerde gündeme gelen “Haşema” konusunu da canlı olarak müşahade ettim. Oradaki ahbaplarımızdan da haşema giyenler vardı. Bu arada “Haşema” kelimesi “Hakiki Şeriat Mayosu” diye açılıyor. Bu isimde bir de şirket var, web sitesinde haşema da satıyor.

Konuyla ilgili bir sürü yazı yazıldı, ben sadece fiilen gördüğüme dayalı şeyler söyleyeceğim. Bir defa elbiseyle denize girenler sadece “muhafazakar” kesim değil. Başı açık kadınların da, bilmem edep anlayışlarından, bilmem başka sebepten üstlerinde bildiğimiz elbiseyle denize girdiğine şahit oldum. Muhafazakar denilen kesimin tek farkı başlarını da yüzücülerde olduğu gibi kapatmalarında. Sonra çeşitli yazılarda dendiği gibi kadınların bu işten muzdarip filan olduğu da yok. Hayatlarından gayet memnun gördüm çoğunu. Yani, “siz ne der, ne düşünürseniz düşünün, bizim umurumuzda değil” havasındaydılar. E, öyleyse biz üçüncü şahıslara bir şey düşmez herhalde. Bu noktada Anafikir sitesi sahibinin ilginç bir yazısını da burada hatırlatmayı uygun görüyorum.

Erkeklere gelince, eski slip mayoların artık pek kullanılmadığını müşahade ettim. Yerine şort tercih ediliyordu. Çağdaşlıktan sapma mıdır, artık orasının yorumunu size bırakıyorum. Öte yandan muhafazakar erkeklerin pek tesettürü filan iplediği de yok. Öyle ya örtünme kadın için olduğu kadar erkek için de gerekli bir şey. Çoğunluğu hanefi mezhebi mensubu erkek dizinin çok üstünde kısa şortlarla denize giriyordu. Yani başörtüsü meselesinde sopayı hep kadınların yiyip, şeriatçı erkeklerin paçayı yırtması gibi plajlarda da erkeklere dinin emirleri pek sökmüyor anlaşılan.

Kendime gelince, ben mümkün olsa kendim kadınlara özgü haşemadan giymeyi tercih ederdim. Zira öyle bir yandım ki, iki gün heykel gibi dolaştım, plaja gözlem yapmaya dahi gidemedim. Sonuç, heryerimi kapatan bir haşemam olsa yanmadan adam gibi denize girebilecektim.

Valilikten Şiirler

Balıkesir civarlarında ormanımız bol. Doğayı ve şiiri sevdiği anlaşılan Balıkesir valiliği de çeşitli tabelalarla seyahat edenleri uyarmak üzere sağa sola yazılar asmış. Edebiyat ve şiir dostu insanları sevdiğimden merakla tabelaları okudum. Gayet uyarıcı mesajlar. Yalnız şiirleri uyak, vezin, aruz gibi kıstaslarla değerlendirmeye kalkmayın. Yağdı yağmur çaktı şimşek türünden şeyler. Bir de tabelalar çok büyük. Boyu en az 3-4 metre var. Edebiyat ve şiir dostluğu sebebiyle takdir ettiğim bürokratları bu noktada biraz kınamak gerekiyor. Lüzumsuz yere sağa sola devasa tabelalar asmak için harcadığınız paralar gariban ve zengin vatandaşın cebinden çıkıyor. Tamam, bazı tabelacı esnafı bu yolla güzel para kazanıyor olabilir ama benim gibi bir lüzumsuz da çıkıp değirmenin suyunu soruverir. Sonra kim bu tabelaya bakıp da izmaritini atmayacakmış, ateş yakmayacakmış, güldürmeyin adamı. Vergi Haftası, Polis haftası gibi etkinliklerdeki afiş komedisine alıştık, bir de bunlar çıktı. Balıkesir Valiliğine kendi tarzlarında bir şiirle uyarıda bulunarak “Gezi Notlarımı” bitireyim:

Sağa sola tabela asmayın
Vergi vereni ağlatmayın
(Vali ve memurlarının maaşını ödeyen vatandaş)

Popularity: 6% [?]

Kitap Okumayan, Dil Bilmeyen, En Çok Orduya Güvenen…

FST 25 Temmuz 2005

Herhalde başlıkta sayılan vasıflar ilk olarak akla üniversite hocalarını getirmez. Ancak son yapılan bir araştırma bunu gösteriyormuş. Üniversitedeki akademisyenlerin çok büyük bölümü meslekleri dışında neredeyse sıfır kitap okuyorlar. Benim şahsi gözlemim, meslekleriyle ilgili kitap okuma oranının da sıfıra yakın olduğudur. Çoğunluk dil bilmiyormuş, senelerce çalıştığı halde KPDS, ÜDS gibi devletin dil sınavlarından 65 gibi orta bir notu da tutturamıyormuş. Yarıya yakını “en güvendikleri kurum” olarak silahlı kuvvetleri gösteriyormuş, yüzde 36’sı kendi görüşleriyle ters de düşse “çoğunluğa uyarız” diyorlarmış. Detay ve değerlendirmeleri Tercüman gazetesinden okuyabilirsiniz.

Bu siteyi izleyenler konuyla ilgili 4-5 yazı yazdığımı hatırlayacaktır. Dolayısıyla bu verilerin hiç de şaşırtıcı bir yönü olduğunu söyleyemeyeceğim. Konuyu değerlendiren bir profesörün şu sözleri de isabetlidir:

[…] Öğretim üyeleri genelde gelenekçi, özgür düşünceden çok kalıp olarak benimsenmiş düşüncelerin ekseninde dolaşıyor. Sivil inisiyatiften çok, otoriteye ve orduya güven fazla, çok az okunuyor ve olaylar yerel ölçekte değerlendiriliyor. Ayrıca öğretim üyeleri, ciddi anlamda iletişim ve özgüven sorunu yaşıyorlar.

Bu vesileyle, daha önce yazdığım uzunca bir yazıya gelen ve birini önceki yazıda aktardığım iki yorumda da bu çerçevede bazı katkılar yer alıyor. Sırası gelmişken isimsiz olarak yollanan diğer yorumu da aktarmak isterim:

Bu yazının altına hiç düşünmeden imza atarım. Ek olarak da bu mesleğin insan hayatı üzerinde açtığı, açmakta olduğu ve açacağı yaraların ne kadar derin olduğu ile ilgili ayrıntılı bir yazı beklemektediyim sayın yazardan. Çünkü %99 oranıyla beraber çalıştığınız insanlar ya manik-depresif, ya şizofren ya da vb. hastalıklara sahip. Benim diyeninde bile yüksek ego tatmini gereksinimi aşırı boyutlarda ve bu, bire bir işe yansımakta. Üretim sıfır jelatin 100. Hangi çalışmayı nasıl yaptığın değer taşımaz, onu nasıl pazarladığın önemlidir. Akademik yaşamda başarı ölçütü neyi bildiğin değil kimi bildiğindir. En çok üzüldüğüm de üniversitedeki öğrenci sayısını en az 4′le çarpın bu konu o kadar insanın hayatıyla ilintilidir. Yani ülkenin geleceğidir. Düşünce sistematiği olmayan, ideolojisi olmayan, ülkesinin geleceğiyle ilgili en ufak bir fikre sahip olmayan yeni nesiller bizleri bekliyor. Bu millet ve bu üniversiteler Atatürk’e ve O’nun mücadelesine layık olamadı, bu gidişle de sanırım olamayacak.

Öncelikle yapılan yorumun altına ben de aynen imzamı atacağımı belirterek mukabele edeyim. Özellikle isabetle belirtildiği üzere, buralardan yetişen neslin istikbali genelde gözardı edilen konulardan biridir. Hakikaten (ve elbette maalesef) görebildiğim ve tanıdığım kadarıyla üniversite hocalarının büyük bölümü psikayitrik tedavi gerektirecek ölçüde hasta. Kimi büyüklük, kibir bataklığında megalomana dönüşmüş, kimi zamanında çok ezildiği için kapı kulluğunu karakter haline getirmiş evet efendimci, bir çoğu düşündüğü, inandığı ve yaptığı farklı olduğu için kafası karışık, iç dünyasında çelişkiler yaşayan bir kitle. Bunların sebeplerine ilişkin belki araştırmalar yapılıyordur, yapılmıyorsa da psikoloji okuyanlar belki daha detaylı şeyler söyleyebilir ama benim ilk anda aklıma gelen bazı şeyler var.

Öncelikle toplum bu insanlara bir takım üstünlükler atfetmekte, “hoca” yani “bilgin, öğretici, yol gösterici” vasfını uygun görmektedir. Zira, zaten normalde olması gereken, belki bir zamanlar olan şey de budur. Perdenin önünde bu rolü şeklen oynamaya çalışan “hoca” ise kendi içinde derin problemlerle pençeleşmektedir. Daha önceki yazılarda bahsettiğim akademisyenin kendini bir yönden “bilim adamı” olarak lanse ederken diğer taraftan “salla başı al maaşı” sisteminin üyesi bir devlet memuru olması, dolayısıyla iki ayağı üzerinde bağımsız durmaktan aciz olması bir problem olabilir. Araştırmada da alenen görüldüğü gibi, mevcut üniversite yapımız okumadan, çalışmadan, dil öğrenmeden, kendini geliştirmeden bir akademisyene memurluk - halkın gözünde hocalık- yolunu açmaktadır. Bu insanların normalde bırakın devletin dikte ettirdiği, istediği şeyleri söylemesi, normalde aydın olarak yeri geldiğinde muhalif tavrını koruması, eleştiri yapabilmesi gerekmektedir.

Buna bir de daha önce çok detaylı olarak ele aldığımız konular eklendiğinde durum biraz berraklaşmaktadır. Kamuoyunun pek bilmediği ama saygın hocaların gündeminin büyük kısmını meşgul eden perde arkasında maaş, döner sermaye, ek ders parsalarından pay alma, süre uzatma, idarecilik kapma, işe adamını alma, tez bitirme, terfi gibi konulardaki sadakat ilişkileri gibi çirkeflikler bu kurumlarda ilim ve irfanın yerini Bizans oyunlarına bırakmasına sebep olmaktadır. Neticede bu sistemde işin ucu gelip ekmek parasına dayanmaktadır. Bu mekanizma içinde sağlıklı kalmak “bana ne, ben bilimsel çalışmama bakarım” diyebilmek imkansıza yakın bir ihtimaldir. Ancak bazı özel ve köklü üniversitelerde, maddi durumu iyi olan, akademik faaliyetleri bir tür hobi olarak yürüten kimseler istisna teşkil edebilir. Çoğunluk açısından bakarsak, siz böyle bir şeyden hoşlanmasanız da bir şekilde ister istemez oyunun parçası haline gelirsiniz.

Ben konunun uzmanı değilim, analiz yapmaya kalkmak hadsizlik olabilir. Ama ümit ederim birileri üniversite meselesine kökten neşter atar da bu işten en fazla zararı görecek genç nesiller bari biraz gün yüzü görür.

Popularity: 6% [?]

Yabancı Dil ve Akademik Camia Üzerine Bir Yorum ve Değerlendirme

FST 23 Temmuz 2005

Üniversitelerdeki ahval üzerine yazdığım yazıya gelen bir yorumda yabancı dille ilgili bir tespit yer alıyor. Benim de tesadüf bu konuda geçenlerde başımdan bir iş geçti, aktarayım istiyorum. Yazıya yapılan yorum şu:

Kesinlikle bu kadar gerçek bir yazı hiç okumamıştım. Yazan kişilerin ellerine sağlık. akademik kariyer dışardan çok şaşalı görünen ama içine girdiğinizde “içi boş bir balon” olduğunu göreceğiniz bir yaşamdır. Ayrıca akademik kariyerde yükselmelerde çok enteresandır. Bakarsınız hiç ingilizce konuşamayan insan acaip yüksek puanlar alır ÜDS ve KPDS sınavlarından amauluslararası bir yayını copy paste ile oluşturduğu için bildiriyi gönderir amasunumuna gidemez. Ortak çalıştığı arkadaşı konuşabilir ise onunla takılır ona anlattıtırır puanı ortak alırlar gördükleri ülke de yanlarına kalır. İşte bu kadar.

Yorumda belirtildiği gibi, yabancı dil bilmediği halde uluslararası kongrelere bildiri gönderme ancak bir cahil cesareti örneğidir. Ben yakın zamanda bunlardan birine katıldım ve Türk sosyal bilim akademisyenlerinin manzarai umumiyesi karşısında utancımda yerin dibine girdim, Türkün Türke bildiri sunması esasına göre Türkiye’de yapılan bir kongrede çok tuhaf durumlara şahit oldum. Bir defa 200 kadar tebliğin sadece 15-20 tanesi (çoğunluğu Çek Cumhuriyetinden) yabancılara aitti. Bunlardan sadece 4-5 tanesi fiilen oturumlarda sunuldu. Bir çok oturumda katılımcılar gelmediği için 4 tebliğ yerine 2 veya 3 tebliğ sunuldu. Aslında bildiriler sunulmadı, ekrana yansıtılan slaytlarda yazan şey aynen düz bir metinden okundu.

Birçok doçent, yardımcı doçent isimleri tebliğde yazılı olduğu halde bildirilerini sunmaya gelmemiş, bu işi günah keçisi araştırma görevlilerine havale etmişti. Zavallı araştırma görevlileri ve bir çok yardımcı doçent ile bazı doçentlerin İngilizcesi berbattı. Çoğu kağıttan dahi metni okumaktan aciz kaldılar. Hatta bir tanesi bildiri metninin tamamının “Türkçe telaffuzunu” üşenmeden yazmış öyle sunacakmış. Yemekte bahsetti şok oldum. “Yahu, o zaman ne diye bildiri hazırladın da buraya gönderdin” diye sorduğumda “ne yapalım dekan herkes bildiri hazırlayacak dedi” şeklinde bir cevap aldım. Eğer sunmazsa ceza alacakmış vs. Ben kendisini utandırmamak için oturumuna katılmadım, Allah bilir içeride neler oldu. Zira bir iki oturumda bildiriyi ingilizce okumaya çalışan asistanın yöneltilen soruları anlamadığı için zor duruma düştüğüne şahit olmuştum. Hatta bir iki profesör de berbat ingilizceyele birşeyler söylemeye kalkıp rezil oldular. Hasılı çok garip bir ortamdı.

Neredeyse tamamı Türklerden oluşan bir kongreye “Uluslararası Bilmem Ne Kongresi” adının verilmesi akıl işi midir? Maalesef YÖK sisteminin doçentliğe yükseltme, fakültelerde akademik kadro tahsisi için getirdiği kriterlerde “Uluslararası Kongre Bildirisi” yüksek puanlı bir etkinlik kabul ediliyor. Bizim sahil şehirlerimiz de hemen sen, ben, bizimoğlan üçlüsünden oluşan bir uluslararası kongre tertip ediveriyorlar. Sonra gelsin sunulamayan, içi boş, oradan buradan aşırılmış, hiçbir soruya cevap teşkil etmeyen bildiriler. Üstelik “puan” alalım derken bir sürü insanın rezil olması, kongreden kaçması gibi garabet durumlar da akademik camiaya, hocalara yakışan bir şey midir?

Bu kongrelere katılım da pahalıdır, 200-300 Dolar filan sırf konaklama hariç para ödersiniz. Bir tür ticaret anlayacağınız. Bastır parayı, bildirin ingilizce olarak kitapçıkta yer alsın. Sunmaya da bir asistan yollar, onun adını da alta eklersin, varsın rezilliği o çeksin, sorulan sorulara zavallı bilir bilmez bir şeyler söylesin. Sonra birçok oturumda herkes Türk iken İngilizce konuşamadığı aşikar olan insanları ille de yabancı dilde konuşmaya zorlamanın da manası yok. Zaten herkes Türk, adamı niye zorluyorsunuz? Sonra ortaya garip bir tarzanca diyaloglar büünü çıkıyor.

İngilizce bilmek, yabancı dilde yayın yapmak, tebliğ sunmak çok mu önemlidir? Akademik camiada iseniz elbette öyledir. En azından alanınızda olup bitenleri, dünyayı izleyecek kadar dil bilmek bırakın akademisyeni, normal vatandaş için bile gerekli birşey değil midir ki işi gücü bu olan “hoca” dil bilmesin, olacak şey midir? Yabancı dille eğitim ayrı şeydir, akibetini bile bile akdemik camiaya girip de “efendim ben dil bilmiyorum, bu sınavlar çok zor” demek apayrı bir şey. Sonra madem bu işi seçmişsin, biraz kendini sıkıp, gerekise masraf edip bir yabancı dil öğreneceksin.

Benim tanıdığım ingilizceden gerekli 100 üzerinden 50-60 puanı alamamış bir sürü akademik camia mensubu 10 senedir üniversite içi ayak oyunlarına ayırdıkları zamanın azıcık bir kısmını dil öğrenmeye ayırsalar şimdiye kadar 3-4 batı bir o kadar da doğu dili öğrenirlerdi. Ama İngilizce bilmeye gerek kalmadan akademik camiada yükselmek mümkün olduğu için birçok akademisyen bu işe ilgi göstermemekte, başka terfi yöntemleriyle, ahbap çavuş ilişkileri, rektör ve dekanın adamı olma gibi kriterlerle bu işi yürütmektedirler. Dolayısıyla ingilizce bilme, ciddi akademik yayın yapma vs. boş laftan ibaret kalmaktadır.

Aslına bakarsanız, yabancı dilde yayın yapmak işin şekil tarafıdır. Önemli olan bilimsel olarak anlamlı bir soru sormak ve buna cevap almaktır. İyi bir sorudan yola çıkarsanız hangi dilde yazarsanız yazın yaptığınız bir işe yarar. Yoksa birinci sınıf bir yabancı dergide de bazen manasız, işe yaramaz yayın görebilirsiniz. Özellikle Türkiye’deki durum yurtdışında doktora yapanların o süreçteki bazı araştırmalarını yurda dönünce makale haline getirmelerinden ibarettir. Büyük çoğunluk daha sonra oturup ciddi bir şey yazmaz. Bazı tanıdıklarım yurt dışındaki doktora çalışmalarının rantını yemiş, 6-7 sene hiç dişe dokunur, yeni bir çalışma yapmamışlardır. Çünkü o zamana kadar elde ettikleri puan onların doçent ve profesör olmalarına yeter de artar bile.

Bu işleri çok fazla matematik ve puan hesabına dökerseniz aynı uluslararası bildiri işinde olduğu gibi bir yeraltı ekonomisi oluşturursunuz. Bazı tüccar yabancı dergiler parası karşılığı makalenizi basar siz de bilmem ne endeksinde yayın sahibi olursunuz. Neticede siz hakikaten ilginç bir sonuç elde etmişseniz, hangi dilde yazdığınızın bir önemi yoktur. Ama buradan İngilizce önemsizdir, yabancı yayın yapmak boştur manası çıkmasın. Elbette uluslararası camiaya bir şeyi duyuracaksanız, bir bulgunuzu paylaşcaksanız bu işi Türkçe yapacak haliniz yok.

ÜDS, KPDS gibi sınavlar da İngilizce gramer ve az buçuk tercümeye aşina olanlarca geçilmeyecek bir sınav değildir. Bu iş için yabancı dil hazırlık okumak filan da şart değildir. Türkiye’de doçent olmak için şart 100 üzerinden 65′tir. Bu da yüksek bir not değildir. Üstelik konuşma, dinleme, yazma bölümü olmayan bu sınavlar yabancı dilin sadece imla kurallarına ilişkin yönünü test eder. Gerçek dünyada ise esas olan gramerin yanında dinleme, konuşma ve özellikle akademik camia açısından yazmadır. Çevremdeki sayısız akademisyenin bildiri, makale ve tezlerine 100 kelimelik özeti yazmaktan aciz olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu işi para karşılığı yapan biri Türkiye’de ihya olabilir.

Kısaca, belli başlı, kalburüstü bir kaç üniversite (Boğaziçi, Bilkent, Sabancı vs.) hariç tutulursa yorumda bulunan aradaşımızın belirttiği gibi üniversitelerimizdeki garipliklerden biri de bu yabancı dil işidir. Bu konuda sıkıntısı olan akademisyen dostlara mesajım şudur: Bilmemek değil öğrenmemek ayıp, bakın gavurun çöpçüü bile konuşuyor, biz mi halledemeyeceğiz. Öyle değil mi?

Popularity: 7% [?]

“Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir”

FST 18 Temmuz 2005

Bülent Ecevit’in son padişah ile ilgili sözlerine son cumhurbaşkanı 9. Muhteşem Süleyman el Ispartavi Hürriyet gazetesine şöyle bir demeç vermiş:

“‘Türkiye’de bu konuda ilk defa bilinenlere aykırı bir şey söyleniyor. Ben böyle bir beyanı muhakeme edemiyorum. Ancak, tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır. Sayın Ecevit’in beyanı da yadırgatıcı bir beyandır. Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir’

Öncelikle, Türkiye’de ilk defa mı Vahidettin konusunda bilinenlere aykırı şey söyleniyor, insaf et Süleyman bey. Resmi tarih dışında zaten bundan başka bir şey söylenmiyor ki. Bu beyanı niye muhakeme edemiyormuş kendileri o da tuhaf. Beyan niye yadırgatıcıdır, Türkiye bu beyanı niye kaldıracak durumda değildir, ne zaman kaldırabilecektir vs. gibi bir alay soru daha akla getiriyor.

Hemen kendisinin sözlerinin altında okkalı tarihçilerin sağcısı solcusuyla “Vahidettin hain main değil, en kötü ihtimalle dönemin şartları gereği talihsiz biriydi” ittifakı yer alıyor. Elbette, darbeci generalin bile “evet postmodern darbe yaptık” dediği 28 Şubat için, herhalde kendisi iktidarı fiilen kaybetmediğinden olsa gerek “darbe filan değildi” diyen birinin işine gelmeyince “yadırgatıcıdır, bu beyanı kaldıramayız” türünden laflar etmesini anlarım ama yarın çıkıp “kitap var da biz mi okumadık” derse bozuşuruz. Ecevit de bir daha kitap filan yazacağında eski ahbabı Demirel’den akıl alsın. Gene “ülkeyi kıvançlandıralım” düşüncesiyle bir beyanda bulunur, maazallah kaldıramaz, topyekün altında kalırız beyanın.

Popularity: 8% [?]

Bir Aile İşletmesi Türü: Türk Devlet Üniversitesi

FST 16 Temmuz 2005

Aile işletmeleri genelde işletmecilik alanında çalışanların uğraştığı bir konudur. Girişimci işini kurar büyütür, bu süreçte aileden yöneticilerin zamanla işin icrasından çekilmesi gerekir vs. Fakat şu an için ilgimi bu konu çekmiyor. Bu akademisyenlerin işi. Ben Samsun Ondokuzmayıs Üniversitesi tarafından görevden uzaklaştırılan asistanların hazırladığı sitedeki bilgilere bakarak farklı bir “Aile İşletmesi” türü üzerinde durmak istiyorum.

19 Mayıs Üniversitesi ile ilgili verilen linkte genelde üniversitede yöneticilik görevi yapan veya bunlarla ahbap olanların eş, oğul, kız, yeğen, enişte, kardeş, damat türü yakınlarının da üniversitede çeşitli kadrolara girdiği görülüyor. Samsun Üniversitesi nispeten küçük bir yer, aynı araştırma İstanbul Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi gibi 70.000′i aşan öğrencisi olan devasa üniversitelerde yinelense çok daha kalabalık aile yapılarına ulaşılabilir. Aslında üniversite dışında devlet kurumlarında da benzer “aile şirketlerine” rastlanabilir.Mesela belediyeler buna güzel bir örnektir. İstanbul Büyükşehir Belediyesine bakın, sülalece kapak atmış insanlara rastlarsınız. Elbette, üniversitelerde her aile mensubu niteliksizdir, yasal olmayan süreçlerleburaya kapak atmıştır diye bir kaide olamaz. Ama oran olarak bakıldığında “kirli” aile ilişkilerinin yüzde 90′ları bulabileceği görülür.

Üniversiteler açısından bakılırsa, genelde buralara eleman alımı büyük ölçüde sübjektif niteliklere göre yapılır. Bu konuda 3-4 yazı daha önceden yazmıştım. Dolayısıyla, eleman alımında ilanlar hazırlanırken “Dekanın eşini, yeğenini yahut bir adamımızı alacağız” denemeyeceği için “Köpekbalığının boşaltım sistemi üzerine doktora yapmış olmak”, “Tavuk besleme konusunda uzman olmak”, “Boyu 167′den uzun olmamak” gibi abuk subuk şartlarla alan daraltılmaya çalışılır. Aynı özelliklere sahip, daha nitelikli bir gafil o alana başvurmaya kalkarsa alenen “biz seni almayacağız kardeşim” denir. Bunu da dinlemeyip sınava girmeye kalkanlar olabileceği düşünüldüğünde, mutlaka objektif kriterler dışında “mülakat” denen tamamen sübjektif bir sınav kapısı açık bırakılır. Yani adam allamei cihan olsa, mülakatta sıfır verilip elenebilir.

Bu süreç üniversitelerde çok kolay işler. Belki diğer devlet dairelerinde şikayetler olur, süreç biraz karışık ve katıdır, yasalar vardır filan, aynı kuruma herkesi doldurmak kolay değildir. Üniversitelerde bu iş sanılanın aksine basittir. Dolayısıyla Türkiye’de “Bir aile işletmesi türü olarak devlet üniversiteleri” başlıklı akademik çalışma yapmak isteyen için iyi malzeme vardır.

Yalnız, Samsun’lu akademisyenlere de bir hatırlatma yapmak isterim, bu listeyi kendileri lehine olsun diye koymuşlar ama ellerine imkan geçtiğinde aynısını yapmayacaklarına dair bir delilleri yoktur. (Atılan arştıma görevlileri içinde de aynı soyada sahip kişiler var). Süreç sağcı, solcu, dinci vs. için hep aynı mantıkla işler. Aile kadrolaşması sadece belli bir ideolojiye ait problem değildir. Hatta, haydi dini değerlere pek kulak asmayan solcuları bırakın, adalet ve ehliyeti gözetme konusunda hassas davranması gerektiği düşünülebilecek “dinci” ve “sağcılar” bu işlerin kompedanıdır. Sermayenin rengi olmaz hesabı, devleti söğüşlemede solcusu, Kemalisti, sağcısı, islamcısı “yiyin efendiler” emrini yerine getirirler.

Zaten, işin mantığı gereği devlete ait bir kurumda başka bir istihdam politikası izleyemezsiniz. Kadrolar öncelik sırasına göre aile yakınları, o gün iktidarda olan siyasi idarecilerin baskısıyla işe alınanlar, yöneticinin siyasi görüşüne yakın olanlar, yerel çıkar odaklarının baskısıyla işe alınanlar, yöneticiye yakın olanların ahbapları, işe alınmasından herhangi bir maddi, mevki çıkarı sağlanacak olanlar ile yer kalırsa az sayıda “diğer” şeklinde doldurulur. Adı geçen kurumlar devlete ait olarak kaldıkça, verdikleri vergilerle bu “aileleri” finanse edenler bundan rahatsız olmadıkça, bundan gocunmaya da gerek yoktur.

Popularity: 19% [?]

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş