Archive for Ağustos 2nd, 2005

Yorumsuz İstismar Manzarası-Adana

FST Ağustos 2nd, 2005

Gayya Kuyusu TRT ve “profesyonelleşme”

FST Ağustos 2nd, 2005

Mehmet Barlas TRT genel müdürü Şenol Demiröz’ün ani “emekliliği” üzerine bir yazı yazmış. Barlas bundan sonra “gayya kuyusu” olarak adlandırdığı TRT’de başarı için ille de İstanbul Belediyesinde çalışmış olması gerekmeyen “profesyonel” insanların başa geçmesi gerektiğini söylüyor. Siyasi sadakat yerine profesyonellik öne çıkarsa TRT daha iyi idare edilebilir diyor Barlas. Yazıda TRT’nin bazı problemlerini de güzelce açıklamış aslında ama işi getirip “profesyonelliğe” dayamış.

Mehmet Barlas gibi tecrübeli birine “TRT’de reform” gibi öneriler getirmek hiç yakışmıyor. Bu kurumun çivisi çıkmış, hatta ortada çıkacak çivi kalmamışken doğrudan kapatılması, arazilerinin yeşil alan yapılması dışında bir öneri ciddiye alınabilir mi? Çiftliğin rantını ha belediyeci bürokrat yemiş ha Amerika görmüş “profesyonel”. Zamanında Can Ataklı’ya filan Karun hazinesi gibi para ödenmedi mi? Buraları arpalıktır, Dingo’nun ahırıdır. TRT’nin başına bizzat başbakan Erdoğan geçse, yahut tecrübelidir diye Mehmet Barlas’ı geçirse gene orası iflah olmaz. TRT Parkinson yasasının son evresindedir, tüm mal varlığı sigortalandıktan sonra kaza süsüyle ateşe verilmeli, en azından sigortadan birşeyler tırtıklanmaya bakılmalıdır. Çalışanları da SEKA’da olduğu gibi Ankara Belediyesine işçi olarak aktarılabilir. Bakın işin sosyal yönü de çözülmüş oldu.

Engin Ardıç Yanılıyor

FST Ağustos 2nd, 2005

Engin Ardıç bugün köylülük üzerine herzamanki gibi yerinde bir yazı yazmış. Yazıda güzel tespitler var. […] Biz öküzlüğe karşıyız, bunu yapanın fakir öküz ya da zengin öküz olması bizim için hiç fark etmez! Kimilerinin kendini kandırarak ‘doğruluk, dürüstlük, mertlik, taze süt, mis gibi yumurta, saf tereyağ’ falan sandığı köylülük, günümüzde ‘cahillik, görgüsüzlük, pislik, zevksizlik’ demektir […] gibi. Ancak Engin Beyin yazısında şöyle bir yer de dikkatimi çekti: […]Biz Kuran kurslarına değil, ‘kaçak’ Kuran kurslarına karşıyız. Kaçak şoför kursuna da karşıyız, kaçak biçki-dikiş kursuna da karşıyız […].

Burası kafamı karıştırdı. Adı geçen kurslar kaçak olsa ne olur ve de niye kaçak olur? Bir defa devlet denetimi, lüzumsuz alınan vergiler, anlamsız müfredat ortadayken birçok insanın kaçak kurslara yönelmesi niye mahzurlu olsun? Düşünün mahalledeki çocuklara Nutuk, Atatürkçülük dersi vermek istiyorum, yasalara göre hapse girme ihtimalim var. Devletin kuran kurslarındaki devlet memuru, suratı asık tiplerden kıl kapıyorsanız, “devletin vereceği din eğitimi kendinde kalsın” diyorsanız, başka alternatif sunulmadığına göre, ne yapacaksınız?

Öte yandan, anlamsız diplomalar, sertifikalar olmasa, bunlar şart koşulmasa insanlar lüzumsuz yere normalin çok üstünde parayla “sertifika” verme yetkisi olan sürücü kurslarına, dil dersanelerine, bilgisayar kurslarına gider mi? Usta bir şoförden, iyi bir bilgisayar programcısından, iyi dil bilen birinden işi öğrenip sadece yapılan sınavlara girsem daha iyi olmaz mı? Yok, ille de Milli Eğitim denetimindeki kursların çarkına dahil olup masrafa gireceğim.

Kaçak Kuran kursuna kendimden örnek vereyim. Kaçak olmayan kuran kursu büyük yaştaki çocukları kabul ettiğinden, buralara gidemeyecek yaştaki oğlumu Kuran alfabesi öğrensin diye özel bir yeraltı hücre evine gönderdim, bir hafta sonra adam ispiyon korkusuyla işi bıraktı. Halbuki çocuk gayet neşeli istekli bir şekilde kaçak kursa gidiyordu. Neticede kaçağın denetimi “bana” ait. Devlete benim çocuğumun eğitimiyle ilgili konuda halt yemek dışında bir şey düşmez. Para cezası ile kurtulsam ilkokula da devam ettirmeyeceğim ama parayı verince kurtulamıyorsunuz, çocuğu da alıp zorla okula götürüyorlar “adam” ediyorlar. Sonra madem zorla okutuyorsun, ne diye çocuğun önlük, yemek, kitap, kırtasiye masrafını bana yüklüyorsun. Bir şeyi “zorunlu” kılan ceremesini de çekmeli değil midir?

Her zaman saygı duyduğum Engin bey büyüğüme bu devlet denetimi taraftarı cümleyi yakıştıramadım. Bir gaflet anına gelmiş olmalı.

“Beyaz Bayrak-Kırmızı Bayrak”

FST Ağustos 2nd, 2005

Malum İstanbul eski plajlarına kavuşmaya başladı. Ancak durum özellikle bazı kesimler açısından pek hoş karşılanmadı. Tek Parti döneminin ünlü “Halk plajlara hücum etti, vatandaş denize giremiyor” lafını bir kere daha hatırladık. Engin Ardıç gibi bazı gözlemciler işin keyfini çıkarırken, konuyu ciddiye alanlar da var. Resimdeki şahıs slip kilotla plajda poz vermesine bakarsak “Halkın plajlara hücumu” biraz bodoslama olmuş gibi görünüyor. Manzaradan Belediye Başkanı Topbaş da rahatsız olup bir tamim yayınlamış. Açıklamada […] Uygun deniz kıyafetleriyle denize girilmeli. İç çamaşırlarıyla asla denize girilemez. Böyle şey olmaz. Çok çirkin görüntüler ortaya çıkıyor […]Denize giren insanların ağır yememesi, karpuz ve peynir gibi hafif şeyleri tercih etmeleri gerekir’ gibi ifadeler var. Başkan plajda mangal yakılmasından da şikayetçi imiş. Bir de, bundan sonra plajlara bayrak asılacakmış, beyaz bayrak “suya girilebilir” anlamına gelirken “kırmızı bayrak” suyun pis olacağını gösterecekmiş.

Vatandaşı bilmem ama “halkın” bu laflara kulak asmayacağını bilmek için ilim irfan sahibi olmaya gerek yok. Menekşe plajında 15 tane kurt köpekli güvenlikçinin engellemesine “sağlık açısından uygun değildir” demesine rağmen millet suya hücum etmiş. Emirle karpuz peynir yiyen de çıkacağını sanmıyorum. Zaten sudaki kabuklardan bol miktarda karpuz yendiği anlaşılıyor ama peynir konusunda yeterli veriye sahip değilim. Bayrak asmak da tabii başkanın hoşluğundan başka bir şey değil. Geçenlerde Haliç Kenarında Koç Müzesini gezerken hemen yan taraftaki iğrenç suya giren bir sürü adam ve çocuk gördüm. Kurt köpeğiyle plaja girişi engellenemeyen halkımız “kırmızı bayrak” ile mi durdurulacak, şaşarım bu işe. Cumhurbaşkanlığı forsu assanız, Topkapı Sarayından Sancak-ı Şerifi Çıkarsanız faydası olmaz.

Kılık kıyafet yönetmeliğine gelince, iç çamaşırına niye celalleniliyor anlamak zor. Benim gördüğüm bir çok bikini ve slip mayonun görüntü olarak bunlardan farkı yok. Semt pazarından .75 Yeni kuruşa alınabilen slip donlar ile Komdan alınan 75 YTL’lik mayo farkı dikkate alındığında “farkı fiyatı” demek belki mümkün olabilir. Sonra, gayet açık bir kıyafet, “çağdaşlığa” halel de gitirmiyor, size ne. Orasının burasının görünmesinden rahatsız olması gereken biri varsa suya girendir. Nasıl bikinili vücudunu sergilediğinde yöneticiler tamim yayınlamıyorsa, donuyla girene de karışılmamasında fayda var.

Kılık kıyafet meselesi bizde asırlardır hayati bir konu olagelmiş galiba. Devrim diye yapılan şey insanların kılığını değiştirmekten ibaret. II. Mahmud’un pantolonu, fesi, Atatürk’ün fötr şapkası, Doğramacı’nın türbanı, devlet memurunun kıravatı ceketi, Haşema, Aczimendilerin abasından sonra “halkın donu da” gündemi işgal eder hale geldi baksanıza. Küçük Prensin yazarı Saint Exupery bile bir çocuk kitabına bunu alma ihtiyacı hissettiğine göre şaşacak bir şey yok halimizde. Salıverin girsin adamcağız donuyla denize, o kadar edepliysen bakmayıverirsin…

Kurtuluş Günü (!) ve Şapkalı A

FST Ağustos 2nd, 2005

Sinema tarihinde bir dizi öküzlüğü başarıyla bütünleştirebilmiş nadir filmlerden biri “Independence Day” olsa gerek. “Kendi aramızda konuştuğumuz şeylerden bir blog sitesi yapsak nasıl olur?sorusunu sorduk, yanıtını aldık/verdik, a’ya şapkasını taktık, yola çıktık.” diyen Şapkalı A blogunda bu garabetle ilgili güzel bir değerlendirme var. İmla kuralları konusunda kimi zaman abartıyorsun dedirtecek kadar hassas biri olarak, Şapkalı A’ya hoşgeldin der, yazılarının devamını beklerim.

Kapat
E-posta ile paylaş