FST Ağustos 4th, 2005
Milli Eğitim Bakanlığı müfredatı gene değiştimiş, yeni dersler, haftalık çizelgeler belirlemiş. Şöyle bir bakıldığında demokratikleşme yolunda önemli bir adım atıldığı (!) dikkat çekiyor. Habere göre, 8. sınıfta iki saat olarak okutulan ‘İnkılap tarihi ve Atatürkçülük’ dersi Genelkurmay Başkanlığı’nın “isteği” üzerine 3 saate yükseltilmiş, konuları sosyal bilgiler ve inkılap tarihi dersleri müfredatı içine alınan ‘vatandaşlık ve insan hakları’ dersi çizelgeden çıkarılmış. Haberde daha bir sürü dersin saatiyle ilgili bilgi veriliyor. Satranç dersi eklenmiş, isteyen güreş yapacakmış vs. Benim gözüme son satırlarda lköğretim Genel Müdürü Prof. Dr. Servet Özdemir’in gülümseten ifadeleri çarptı.
Okulları öğrencinin zevk aldığı ve eğlendiği mekanlar haline getirmeyi hedeflediklerini belirten Özdemir, fiziki mekanları güzelleştirecek desteği de vereceklerini kaydetti. İnsan hakları eğitimine özel önem verdiklerini ve hayat bilgisi, sosyal bilgiler ve inkılap tarihi derslerinin içine bunların yerleştirildiğini vurgulayan Özdemir, ders çizelgelerindeki değişiklikle de istedikleri sanat ve spor etkinliğini seçecek öğrencinin okulu daha çok sevmesini beklediklerini ifade etti.
Doğrusu ben 3 saate çıkan İnkılap Tarihi dersinin öğrenciler açısından okulun “zevkli ve eğlenceli” hale gelmesi üzerinde ne gibi bir etki yapacağından pek emin değilim. Bekleyip göreceğiz. Sonra hocanın yorumu “emir büyük yerden ne yapalım” diyemediği için “İnsan hakları eğitimine özel önem veriyoruz” gibi komik hale dönüşmüş gibi görünüyor. “Özel önem verilen” dersin kaldırılıp bir başka dersin içine karıştırılması Türk Milli Eğitim siteminin en büyük buluşu olsa gerek. Belki yeni koyulan Satranç dersinde öğrencilerin zekası açılır da bu muammayı çözerler.
FST Ağustos 4th, 2005
Geçen hafta üç “ulusalcı” partinin bir araya gelerek yeni partide güç birliği yapacağı söyleniyordu. Yekta Güngör Özden’in kurduğu Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi, Sadettin Tantan’ın Yurt Partisi ve ilk defa duyduğum “Bizim Parti” birleşip Ulusalcıları tek çatı altında toplayacaktı. Heyecan verici bu proje “birleşme” amaçlı toplantıda “dağılma” kararı ile son bulmuş. CDP kongresinde bir çok yönetici görevden ayrılmış, genel başkan Erdoğan Bakkalbaşı da artık görevi sürdürmenin bir manası olmayacağını belirtmiş. Haberde o kadar çok parti ve şahıs adı geçiyor ki, okuyup anlamada zorluk çektim. Bir tek Yurt Partisinin “yeterince” Kemalist olmadığından dem vuranlar aklımda kalmış. Burada umduğunu bulamayan Sadettin Tantan “ulusalcılar mutlaka birleşmeli” prensibi gereğince bu defa rotayı son zamanlarda Vahidettin istifalarıyla şoka giren DSP’ye çevirmiş. DSP “yurtsever” bulunduğu için tercih edilmiş ama haberin kıyısında bir yerde gözüme “kasasında 100 Trilyon olan DSP’ye rota çevrildi” cümlesi de çarpmadı değil. Karışık işler anlayacağınız.
Neticede ulusalcıların biraraya gelmesi hepimizin arzusu olmalıdır. Böyle bölük pörçük emekli memur ve askerlerin doluştuğu köy derneği türü yapılanmalar ulusal harekete yakışmamaktadır. YAŞ kararlarıyla emekliye sevk edilen Hurşit Tolon paşa ve KKTC emekli cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile de güçlenen ulusalcı hareket mutlaka yeni çatı altında biraraya gelmelidir. İlk akla gelen İşçi Partisi ve Doğu Perinçek olmakla birlikte, bu çatı neden EMEP olmasın? Gerçi bu isimde sömürü ve sermayeye tavizsiz duruşuyla dikkat çeken “Emeğin Partisi” var ama adında küçük bir tadilat yapılıp “Emekliler Partisi” haline getirilip kısaltmasına EME-P gibi bir tire atılırsa, problem kendiliğinden çözülecektir. Bilmem ilgililerce dikkate alınır mı…
FST Ağustos 4th, 2005
Birleşmiş Markalar Derneği (BMD) Başkanı Saruhan Tan, kredi kartı mağduriyeti ile ilgili şikayetlerde bulunmuş. Yenişafak Gazetesi ekonomi sayfalarında kredi kartı borcunu ödeyemeyen, geciktiren vatandaşlarla ilgili birtakım istatistikler veriliyor. Haberde fazilerin yüksekliği, BDDK’nın buna müdahale etmesi gerektiği, bankaların soyguncu olduğu gibi ifadeler yer alıyor. Yine, devletin de bu yüksek faiz gelirlerinden pay aldığı için işe göz yumduğu da eklenmiş. Senelerdir kredi kartı soygunu denen şeyi duyan ve kredi kartı kullanan biri olarak bu işe mana veremiyorum.
Acaba tüketici koruma dernekleri ve diğer yetkililer sürekli bankalara ve devlete birtakım talepler ileteceğine müşteriye dönüp “sayın vatandaşlar, lütfen ödeyebileceğiniz kadar harcama yapın, hesabınızı kitabınızı bilin” deseler daha iyi olmaz mı? Benim kullandığım bir adet kredi var ve 5-6 senedir daha ne gecikme ne de ödeyememe gibi bir durumla karşılaşmadım. Param çok olduğu için değil (yazmakta mahzur görmüyorum, 4 kişilik aile evime aylık giren toplam para 1.3 Milyar TL civarıdır), hesabıma dikkat etmeye çalıştığım, böyle bir duruma düşmek istemediğim için harcamama dikkat ediyorum. Sürekli peşimde dolaşan cazip avantajlar(!) öneren banka temsilcilerine de nezaketle hayır diyorum. Önüme gelen kartı alıp harcadıktan, borcu borçla kapatma gidabına düştükten sonra “nerde bu devlet, hırsız bankacılar beni soydu” demenin alemi var mıdır? Neticede gidip bankada adı üstünde bir “sözleşme” imzalıyorsunuz. Kendinizi frenleyip hayır demeyi beceremiyorsanız sonra niçin şikayetleniyorsunuz? Garip şey doğrusu.
Sonra istatistiklerde borcunu ödemeyen kişi sayısı 133.000 gösteriliyor. Bu sayı toplam kredi kartı adedi içinde önemli bir sayı mıdır o da ayrı bir konu. İktisatçı dostlardan “hayır yanılıyorsun, bankalar şu sebeple haksızdır, devlet müdahale etmelidir” diyen varsa bizi aydınlatabilir.