Ağustos 2005 Arşivi

AKM Meselesi: “Bu şehir AKP’yi siler atar…”

FST 19 Ağustos 2005

Geçenlerde Ahmet Hakan’ı aşağılayan yazısı sebebiye burada konuk ettiğimiz genç Akşam yazarı Oray Eğin Kültür Bakanının “AKM’yi yıkacağım, yerine daha modern bir kongre-kültür merkezi, otel yapacağım” beyanatı üzerine bir savunma yazısı kaleme almış. Çok şeyler beklediği Hıncal Uluç da “yıkılsın, yıkabilene helal olsun, ellerinden öperim” diyerek bakana destek çıkınca Oray Eğin mücadeleye tek başına girme kararı almış.

Oray Eğin, olaya iki açıdan bakıyor. Önce “paramız bu kadar çok mu, yıkıp yaparak niye israf edelim” havasıyla giriş yapıyor. “Türkiye Norveç kadar zengin midir ki böyle parayı saçıp savuracak” şeklinde bir eleştiri var. Norveç’te işler böyle mi yürüyor bilemem tabii de, ben bu noktada kendisine hak vermiyorum. Bir defa komple satılsa, ya da yıkılıp yerine bir kongre sarayı filan yapılsa maliyetini dünden çıkaracaktır. Bu açıdan endişe etmesine gerek yok.

İkinci eleştiri noktası biraz daha farklı. Oray Eğin binayı “bu şehrin Osmanlı’dan sonraki döneminde yapılan ender simgelerinden biridir” şeklinde vasıflandırıyor. Cumhuriyet Osmanlıya karşı anlayacağınız. Daha ileri gidelim, Yıkmaya çalışanlar gerici, Osmanlıcı, saltanat hayranları, müdafa etmesi gerekenler Cumhuriyet yandaşları. Hıncal Uluç da bu ayrıma göre sınıfı geçemiyor. İş burada bitmiyor tabii. Oray Eğin Ahmet Hakan’la ilgili yazıyı hatırlatırcasına sazı eline alıp bel altı vuruşa geçiyor:

[…] AK Parti’nin mantığı ise tarihi, gündelik hayatımızı yerle bir etmek üzerine kurulmuştur. Yarın öbür gün Anıtkabir’i de yıkmayı önerir bu cahil cüretkarlar.

Kendisinin nasıl bir komedi karakteri olduğunu aynada görmeden konuşup duran, belli ki evde oturup da ayak altında olmasın, ev işlerine karışmasın diye bakanlık verilen Atilla Koç bir de meydan okuyor: ‘İnşallah bu sefer birileri karşı çıkmaz, en kısa zamanda yıkacağız.’ Kolaydı öyle her istediklerine geçit vermek…

Bu şehir Atilla Koç’u da kış uykusuna yatırır, AKP’yi de siler atar, bu mantığın da üzerini buldozerle ezer de AKM’yi yıktırmaz. Yık-tır-ma-ya-ca-ğız.”

Yarın Anıtkabirin yıkılması, cüretkar cahiller, komedi karakteri, evde ayak altında dolaşmasın diye bakanlık verilen, kış uykusu” gibi lafları geçelim. Hakaretler, ciddiye alırsa, bakanı ilgilendirir. AKM’yi savunacağım diye (benim bir ekstra özellik göremediğim) bu binayı İstanbul’un simgesi yapmasına da göz yumalım. Ancak “filanca bina yıkılacak, yerine yenisi yapılacak” diye bu şehir neden AKP’yi silip atıyormuş onu anlayamadım. İstanbul’un büyük kısmının AKM ile bir alakası yok. Opera, Bale, konser vs.ye düşman olmasalar bile, AKP’ye rey verenlerin bu konularda büyük hassasiyetinin olduğunu zannetmiyorum. Çoğunluğun umurunda bile olmaz. Kaldı ki, “çağın gereğine” uygun daha iyi bir proje olduktan sonra yıkılıp yeniden yapılmasında hiçbir mahzur da yok. İşi “bunlar yarın Anıtkabiri de yıkar, Cumhuriyet elden gidiyor, gelin dostlar bir olalım” noktasına getirmek ne ölçüde sağlıklı bir yaklaşım, çözmek zor.

Son olarak Oray beyin nostaljiyle ilgili yazdığı “[…] Dolmuşlar AKM’nin yanında kalkar, aşıklar AKM’nin önünde buluşur; günlük konuşmalarımıza, hayatımıza girmiş, alışkanlık yapmış bir yerdir AKM. Kısacası, nostaljik önemi mimari öneminden de daha büyüktür” gibi sözleri de biraz gülebilmeniz için aktarıyorum. Öyle ya, AKM’yi yıkmayın, önünden dolmuşlar kalkar (!), yıkarsanız aşıklar ortada kalabilir, günlük konuşmalarımızın akışı değişir. Oray Eğin’i izlemeye devam edelim…

Popularity: 4% [?]

Anket: “Bu sonuçlardan da anlaşılacağı üzere…”

FST 17 Ağustos 2005

AK Parti Trabzon milletvekili Asım Aykan bedelli askerlik ile ilgili bir anket yapmış, sonuçta “Katılanların %100′ü bedelli askerliği istiyor” demiş. Aykan anket sonuçlarıyla ilgili “Anketimize katılanlardan 26 bin 395’i ’evet bedelli askerlik çıksın’, 79’u ise ’hayır çıkmasın’ şeklinde oy kullanmıştır. Bu sonuçlardan da anlaşılacağı üzere anketimize katılanların yüzde yüze yakını, bedelli askerlik uygulamasının çıkmasından yana olduğunu göstermiştir” açıklamasını yapıyor. Tabii bu anket meselesi işi bilenleri bayağı eğlendirmiştir. Bir ara geçmiş belediye seçimlerinde DSP İstanbul Belediye başkan adayı bir eski bakan “yaptırdığımız ankete göre % 26 ile birinciyiz” demiş, gerçekleşen oran %1 civarında kalınca “Anketi DSP il teşkilatı içinde mi yaptı” türünden şakalara konu olmuştu.

Neticede internet anketleri tamamen hatalı olmasa da sadece o konuyala ilgili kişiler veya fanatiklerin hücumuna uğrama ihtimaliyle malüldür. (bkz. Time dergisi anketlerinde Türk büyükleri) Yine, Liberal hareket sitesinin geçen aylarda yaptığı “yarın seçim olsa” anketinde de LDP açık ara birinci ıçıkmıştı. Buradan “LDP ilk seçimde oyları süpürecek” anlamı çıkarmak ne ölçüde sağlıklıysa “anketimize katılanların yüzde 100′ü bedelli askerliğe taraftardır” demek de o kadar mantıklıdır.

Neticede, bedelli askerlik meselesi ayrı bir konu olmakla beraber, sayın Ahmet Aykan’ın “bu sonuçları Milli Savunma Bakanlığına ileteceğim” demesinin bakanlıktaki görevlileri güldürme dışında bir anlamı yoktur. Şahsi kanaatim, mevcut şartlar dahilinde bedelli askerlikle ilgili gerçekçi bir ankette hayır oylarının fazla çıkacağı yönündedir. “Zenginimiz bedel verir, askerimiz fakirdendir” gerçeğini gönlü kabul etmeyen biri olarak ben “fakirin” reyi de hayır olacaktır.

Popularity: 4% [?]

Memur Yemini

FST 17 Ağustos 2005

Memurların işe başlarken yemin edeceğini okuyunca, aman iyi, herhalde “vatandaşa iyi muamele edeceğime, çalıp çırpmayacağıma, yan gelip yatmayacağıma yemin ederim” türü birşey olsa gerek diyerek sevinmiştim. Ama metin bana biraz uzun ve anlamsız geldi, bakalım siz ne dersiniz:

”Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na, Atatürk ilke ve inkılaplarına, Anayasa’da ifadesi bulunan Türk milliyetçiliğine sadakatle bağlı kalacağıma; kanunları milletin hizmetinde tarafsızlık ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasa’nın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”

Burada bir memurdan beklenen iyi davranış, rüşvet almama, vatandaşa köpek gibi davranmama türü hallerle ilgili bir şey gören var mı? Bir memurun yukarıda sayılan özelliklerden herhangi biri ya da tümüne uyması ama vatandaşa tepeden bakması, rüşvet alması pekala mümkün değil midir? Ya da gayet işinin ehli, efendi, başarılı bir memurun yukarıda sayılan birçok özelliği taşımaması, mesela Türk Milliyetçiliğini değil enternasyonalist düşünceyi benimsemesi durumunda ne olacaktır?

Memurun “Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağına” yemin etmesi mi? Tapu, belediye, nüfus, maliye vs. memurunun benim milli, ahlaki bilmem neyimi geliştirmekle ne alakası olabilir? Memurun görevi ve sorumlulukları sadece “laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı” mıdır? Onu zaten silahlı silahsız bir sürü güç muhafaza ediyor, biz gariban vatandaşa karşı da az buçuk sorumluluğu yok mudur memurun? Sorular uzayabilir, hasılı bu yemini kim uydurduysa bayağı bir zırvalamış.

Popularity: 5% [?]

“TRT’nin Hizmetleri”

FST 15 Ağustos 2005

Haber Sendikasının “bayrak” olarak gösterdiği TRT ile ilgili dünkü yazıya iki yorum yapıldı. Erhun Geyisi, Süleyman Demirel’in zamanında kendisine TRT genel müdürlüğü teklif edilen Sedat Örsel’in bu teklifi bir şartla kabul edeceğini söylediğini aktarıyor: Kanal sayısını ikiye, çalışan sayısını da dörtte bire indirmek, kanalı verimli ve kârlı bir kurum hâline getirmek. Demirel bu şartı kabul etmemiş. Buna cevaben ve bana da hitaben yazılan bir yorum daha var. Yoruma cevap vermek yerine burada detaylıca açıklma yapma ihtiyacı hissediyorum. Yorum şöyle:

Orsel’in butun teklifi bu idiyse, ben de olsam kabul etmezdim. Mesele TRT’nin dorde bese dogranmasi degil, mesele TRT’nin adam gibi icerigi olan yayinlar yapmasidir.

Onca butce ile dogru durust bir belgesel bile yapamazlar, eglence programlarinin cogunlugu ‘konusan kelle’ yonteminden olusur. Haber programlari hepsinden beter..

Kisacasi, TRT’nin arpalik olmasindan cikmasi gerekiyor mu, evet, ama, hizmetlerin azaltilmasi icin bir sebep degil ki bu..

Izlenimler’e: Kamu hizmeti icin kurulmus olan isletmelrin kar etmeleri gerekmiyor. Islerini yapsinlar yeter. Kafayi kar ile bozmamak lazim.

Bu noktada biraz daha tafsilatlı açıklama yapmak lazım diye düşünüyorum. Bana göre, TRT’nin Türkiye’deki tek fonksiyonu yüzeyde mevcut iktidarın ve daha derinde köklü bürokrasinin görüşlerini halka yansıtmaktan ibarettir. Bir nevi borazanlık diyebiliriz. İşin bu tarafı pek önemli değil. Zaten okullarda Milli Eğitim sistemi, camilerde diyanet sitemi, üniversitelerde YÖK sistemi de aynı mantıkla çalışmaktadır. TRT’nin de bu mantıkla çalışmasının garip bir yönü yok. Benim canımı sıkan, tüm bu kurumlarda ve özellikle TRT’de istihdam politikalarında eşşeğin bir tarafına su kaçırılma meselesidir. Üstelik “ulusal çıkar, milli dava, strateji” gibi kimin ne mana verdiği belirsiz klişelerin ardına gizlenip “bayrak, sancak, milli bütünlük” gibi halkın duygularını istismar edecek simgelerle soslanarak bu aymazlık makul gösterilmeye çalışılmaktadır.

Yorum yapan dostumuzun “mesele TRT’nin adam gibi icerigi olan yayinlar yapmasidir”, “TRT’nin arpalik olmasindan cikmasi gerekiyor mu, evet, ama, hizmetlerin azaltilmasi icin bir sebep degil ki bu” ve “Islerini yapsinlar yeter. Kafayi kar ile bozmamak lazim” türünden cümleleri aslında işin mahiyeti gereği anlamsızdır, yok hükmündedir.

Bir defa, “TRT’nin hizmetleri” nelerdir? Yorum yapan dostumuz TRT’nin muhayyel hizmetlerinden bahsetmektedir. Eskiden “belgesel oynatıyor, halk müziği çalıyor, paten gösterisi yapıyor, bale gösteriyor, açık oturum yapıyor” filan diyerek TRT’nin varlığı meşru hale getirilmeye çalışılırdı. Şimdi bu tür programların hepsinin üstelik daha kaliteli bir şekkilde özel kanallar tarafından yapıldığı aşikar. TRT’nin hizmetiyle kastedilen şey işsiz 10.000 adamın istihdam ve iaşesinin sağlanması ise o takdirde niçin 10.000.000 değil de 10.000 kişi suali ortaya çıkar. Mesela benim suçum nedir ki o seçilmiş 10.000 kişi arasında yokum, salanattan mahrumum. Dolayısıyla kendisi “TRT’nin hizmetleri” konusunu açarsa biraz daha konuyu netleştirebiliriz.

Eğer kastedilen “devletin bir medya organı bulunsun” ise, o kolay, polis radyosu gibi, Meclisin içinde küçük bir televizyon kurulsun (artık neyse devletin özel kanallarda açıklayamayıp ille kendi eliyle açıklayacağı şey) oradan part time çalışan 3 spiker, 1 kameraman, bir çaycı yekün 5 kişi marifetiyle işlerini yürütsünler. Kaldı ki devlet görevlileri, bakanlar, siyasiler vs. nerdeyse TRT’ye hiç çıkmamakta, tamamen özel kanallarda boy göstermektedirler.

Öte yandan TRT neden “adam gibi icerigi olan programlar” yapmak zorunda olsun, bu da açık değil. “İşlerini yapsınlar yeter” deniyor, devlet memurunun işi nedir ki? Zaten işlerini fevkalade yapıyorlar. Adı üstünde devlete ait bir kurumun, TRT’nin yapması gereken “ilgili bakanın talimatlarınca emredilen” programlardır. Bu yapı içinde “kalite, izleyici ne ister” türü sorulara yer yoktur. Arada iyi program da çıkabilir ama hesap verme, performans değerleme gibi kriterler olmadığı için kötü programın daha fazla olması, iyi programa haddinden fazla ödeme yapılması, ahbap çavuş kayırması her zaman ortaya çıkabilecek sonuçlardır. Özel kanallar da kötü program yapabilir, ama neticede hatadan dönme hızı yüksektir, ceremeyi de kanal sahibi çeker.

Bir de bana hitaben bir not düşülmüş, kamu “hizmeti” veren kurumların kar etmesi gerekmediği hatırlatılmış, kafayı kar ile bozmamam önerilmiş. Cümlenin ilk kısmı içerik itibariyle doğrudur ama “hizmet” konusuna yukarıda değindim. TRT kamu hizmeti yapmamaktadır. TRT kontrolden çıkmış,”çift maaşın” birini iptal etme talimatı veren işverenleri başbakanı dava etmeye kalkan devasa bir canavara dönüşmüştür. Genel müdürü bizzat TRT’nin genel merkezini 3700 kişinin çalıştığı, akşamları servislere hücum eden bir fabrika işçisi ordusuna benzetmektedir. Benim böyle bir kurum için “kar etsinler, açın rekabete boylarının ölçüsünü alsınlar” demem zaten mümkün değil.

Bu kurumun “hizmetle” ne alakası var? Burası ancak “TRT bayraktır” diyen sendikanın arpalığıdır. Devletin “ille de bir yayın organına sahip olup olmaması gereği” dikkate alınması gerekn bir sorudur. Olmasa ne olur, bence hiçbir şey. Sadece bütçe üzerinden devasa bir yük kalkar. Ama bizim memlekette hak arama, verginin peşine düşme gibi şeyler söz konusu olmadığı, bütün işler”Vatan, Millet, Sakarya ve bayrak, sancak” sloganıyla yürütülüp, perde arkasında deve hamuduyla götürüldüğü için “TRT” gibi bir yer bile kendine savunmacı bulabiliyor. Haydi sendikayı anladık, para istiyor ama TRT’de çalışmayan, oranın saltanatından çöplenmeyen ortalama vatandaş neden “TRT elden çıkarılmasın” der, anlamak zor.

Son olarak, “kar etmekle kafayı bozduğumu” düşünmüyorum. Kaldı ki bu tür kesin inançlardan uzak durmanın faydasına inanırım. Ancak, rekabet ve karın işleri düzenlemede iki önemli faktör olduğunu da inkar edemem. Adam Smith’i de, Ibn Haldun’u da sever, sayar, Avusturya İktisat okulu mensuplarına bu vesileyle hürmetlerimi sunarım.

Popularity: 6% [?]

“Çağdaşlığa Gönül Verenler”

FST 13 Ağustos 2005

Atatürk, Cengiz Han, Atilla ve Hitler’den sonra “Liderlik Sırları” tezlere, kitaplara konu olan Süleyman Demirel’in medya turu Tercüman Gazetesinde devam etmiş. Röportajda artık gelenekselleşenler yanında her zaman olduğu gibi ilginç şeyler de göze çarpıyor. Bu büyük liderin hepimize yol gösteren mülakatını mutlaka okuyun. Ben kafama takılan birkaç bölümü aktarmak istiyorum:

[…] Alın siz yönetin dendiği zaman halk yönetenlere bir hak bir emanet veriyor. Ve emanet ehliyetle kullanılmalıdır, keyfiliğe kaçmadan kullanılmalıdır, vicdan ve adaletle kullanılmalıdır

[…] Dün kadınların elinden çantalarını kapanlar bugün erkeklerin elinden çantaları kapmaya yönelmişlerdir. Hırsızlık ise fevkalade yaygın hale gelmiştir

[…] Cumhuriyet geleneklerinde ne başı bağlı bir cumhurbaşkanı hanımı var ne de başı bağlı bir cumhurbaşkanı var. İkisi de cumhuriyet geleneklerinde yok. Geleneğe rağmen olmamasına rağmen başı bağlı birisi oraya çıkarsa yadırganır. Kim yadırgar? Türkiye’de çağdaşlığa gönül vermiş birçok insan var yadırgarlar.

Ortalığı pisliğin götürdüğü bir skandalda kendisine yöneltilen soruya kameraların gözüne bakarak “verdimse ben verdim” gibi ancak sorumluluk sahibi liderin söyleyebileceği bir lafın sahibinin “… emanet ehliyetle kullanılmalıdır, keyfiliğe kaçmadan kullanılmalıdır” demesinin sırrını çözebilen var mı? Kendisi “emaneti kullanırken” öz yeğeni, yine kameraların önünde, bildiğimiz şeker çuvallarına paraları basmış, bunları nasıl olsa vergi verenlerin cebinden ödeycek diyerek adamlarıyla çuvalı sürüyüp götürürken “emanet, ehliyet” gibi laflar aklında mıydı acaba liderimizin? Bu tür hırsızlıklar o zaman “fevkalade” yaygın değil miydi?

Öte yandan kadınların elinden çanta kapmakla “erkeklerin elinden çantaları kapmaya yönelme” arasındaki fark nedir? Erkekler kadınlar kadar yaygın çanta taşımaz ki. Erkeklerin arka ceplerinden cüzdan aşırılabilir. Sırrına vakıf olamadığımız 50 yıllık liderimiz bu konuyu biraz daha açarsa hem hayrete düşen kapkaçı camiası, hem de bizler aydınlanmış oluruz.

Gelelim “başı bağlılara”. Cumhuriyet gelenekleri denen şey neyin nesidir biraz açılsa iyi olur. Bu gelenekler her ne ise, Atatürk ve Tek Parti dönemine mi aittir, Demokrat Parti ve AP dönemleri dahil midir, darbeler birer Cumhuriyet geleneği midir bilelim. Cumhuriyet geleneklerinde “başı bağlı” cumhurbaşkanı eşi yoksa, başı bağlı başbakan eşi de yoktu. “Türkiye’de çağdaşlığa gönül vermiş insanlar” kimlerdir? “Çağdaşlığa gönül vermek” yasalardan üstün olmayı gerektirir mi? Yani cumhurbaşkanlığı adaylığı için eşinin kıyafetiyle ilgili bir şart olmamasına rağmen, kim oldukları meçhul “çağdaşlığa gönül vermiş” kişiler bunu yadırgayacak diye tedirgin olunmalı mıdır?

Kendi çapımda ben de çağdaşlığa gönül vermiş bir insan sayılırım. Sakalım bıyığım yok, yumurta gibi yüzüm var, yerine göre kravat takarım, (bu yazıdan da anlaşılacağı üzere) bilgisayar kullanırım, çağdaş eğitim sistemimizin tüm aşamalarından, hem de kalburüstü olanlarından başarıyla geçtim, eski püskü de olsa bir otomobilim var, eşeğe binmiyorum, az buçuk yabancı dil bilirim (Oray Eğin’e duyurayım). Çağdaşlığımı ispatladığıma göre, ben eşi başörtülü birinin cumhurbaşkanı adayı ya da cumhurbaşkanı olmasına nasıl bakarım? Vız gelir tırıs gider. Cumhurbaşkanlığı makamı gereksiz birşey zaten. Yok yere iki başlılık yaratıyor. Eşinin başı bağlı mı, çuvala mı girmiş, açık mı bana ne?

Sonra, devletin başına sola sempatisi olan bir cumhurbaşkanı geçmesini (bkz. sayın cumhurbaşkanımızın yetkisiyle affedilen ve dağlarda silahlı çatışmalarda yakalanan teröristler) “çağdaşlığa gönül verenler” yadırgamıyorsa, dincinin geçmesini niye yadırgasınlar? Çağdaşlığa gönül vermek sosyalizme, komünizme gönül vermekse, Demirel’in çağdaş sayılmaması gerekir. Kaldı ki dinci biri cumhurbaşkanı olursa en fazla o da İBDA-C’cileri affeder, ödeşirler. Sonra rahmetli Özal fiilen “dinci” bir cumhurbaşkanıydı. Çağdaşlığa gönül verenlerce yadırgandı, “alışılamadı” filan ama bal gibi o makamda oturdu, bir şey de olmadı. Bunlar boş laflar ve korkulardır. Zaten Ecevit dururken Tayyip Erdoğan’ın halife olmasını bekleyen varsa boşa hayal kuruyor demektir.

Boşver sayın Demirel, milletin kafasını karıştırma, çok sıkıldıysan gel şu DYP’nin başına geç, Kıratı şahlandır. MehmetAğar’ı çok pasif görüyorum, hayvanı sütçü beygirine çevirdi. Hem gazete gazete dolaşmak sana yakışmıyor.

Popularity: 4% [?]

Eski Bir Eylemci

FST 12 Ağustos 2005

Liberal Hareket sitesinin “Menekşe plajında baskıya son” eyleminden dün bahsetmiştim. Ancak kendilerine eylemlerinin yeni bir fikir olmadığını hatırlatacak bir belgeye ulaştım. Şu anda Karayiplerde Türkiye’yi temsil eden, bilgisayar camiasının yüz akı güzide bir dostum 1999 senesinde “aaa, tişörtle denize mi girilir, denize girmenin de bir adabı var canım” diye söylenenleri protesto etmek için Üsküdar-Beşiktaş arasını tişörtle geçtiği bilgisini bir belgeyle bana ulaştırdı. (Bkz. yandaki resim, kapı gibi belgedir.) Tabii ben kötü niyetli başka dostların “hayır, kendisi vapur parası ödememek için hergün Üsküdar’dan Beşiktaş’a yüzerek gidiyordu” veya “fotoşop marifetiyle seni kandırmış” türü iddialarına gülüp geçiyorum. Ey liberal gençler, eylemi biran evvel gerçekleştirin, bakın şimdiden rakipleriniz çıkıp ekmeğinizi elinizden alacak gibi görünüyor, haberiniz olsun. Bu arada resme çok çok eskiden bir dostun acemice hazırladığı bilim kurgu öykülerinin bulunduğu bir sitede de rastladım. Meraklılar bakabilir. Site1 ve Site2. Ne günlerdi…

Popularity: 4% [?]

Bir Eylem Hazırlığı Üzerine

FST 11 Ağustos 2005

Malum ülkemizde ilginç eylemleriyle ses getiren kendi küçük, yüreği büyük bir oluşum var. Zamanında LDP gençlik kolu olarak faaliyet gösteren Liberal Hareket’in 5-10 kişilik gruplar halinde “Hazmedemiyorum” diyen siyasetçilere soda ve mide ilacı gönderme, Anıtkabir’de şikayetlenen rektörlere karşı Telli babada dua etme, Ulaştırma bakanına tren kazasının ardından Ankara-İstanbul hızlı tren bileti gönderme gibi ortalığı yıkıp dökmeyen ama zihinlere kazınan eylemlerini hatırlayan vardır.

Şimdi bu grup, Derinsular sitesi sahibinin teşvikiyle son ayda iyice gündeme oturan Beyaz Türk- Kara Türk tartışmalarına kendi üsluplarınca “herkes birbirini rahat bıraksın” yollu bir mesaj vermeye hazırlanıyorlar. Detaylar kesinleşmemiş ama anladığım kadarıyla halka zorla 1.5 YTL’den mayo satılmaya çalışılan Menekşe plajında takım elbiseyle denize girilip, peynir-karpuz yenilsin emrine mukabil “asla balık içermeyen” kırmızı etlerle bir mangal yakılacak. Elbette bu eylem yeterli katılımcı ve medya ilgisi söz konusu olursa gerçekleşecek. Sitede kendileri eylemin gerekçesini şöyle açıklıyorlar:

[…] Medya ve Kadıköy Belediyesi şu sıralarda halkın neler ile denize girmesi gerektiği konusunda harıl harıl çalışıyor.Yasaklar ve standartlar belirlenmeye çalışılıyor. Liberal Hareket olarak bu tip standartlaşmayı protesto etmek amacıyla haftasonu (muhtemelen Pazar) takım elbiselerle denize gireceğiz ve çeşitli yazarların halk’ı küçük görüp yazdıkları şekilde mangal yapacağız.

Eylem, özellikle belediyenin kendi kafasından bir doğru dayatması, bunu da hayli onur kırıcı bir şekilde yapmasını eleştirecek. Hatırlarsanız Başkanın gerekçeleri içinde “Turistlere ayıp oluyor, mangal yapmayın karpuz peynir yeyin” ifadeleri geçiyordu. Elbette Mine Kırıkkanat da üzerine alınabilir, ayrı mesele. Bu arada sitede konuyla ilgili benim de ara sıra katıldığım bir tartışma da sürüyor.

Neticede, bu eylemin katılımcılar açısından eğlenceli ve anlamlı olacağına inanıyorum. Herkes kendi işine bakmayı öğrensin, başkalarını adam etme düşüncesinden vazgeçsin. Kara kıllı, kısa kollu geviş getiren halk, beyaz Türklerin mayosuna, bikinisine “aaa, herifin şeyi, kadının kıçı görünüyor, iğrenç yasaklansın”, Şişli, Teşvikiye’de, Bağdat Caddesi civarında oturanlar için “şehrin ortasında cipe binen çağdaş ayılar, marka düşkünü maskaralar, tüysüz şebekler” demiyorsa, siz de ağzınızdan çıkana hakim olacak, en azından Engin Ardıç gibi edebinizle “iyi bir görüntü değil lümpenlerinki ama ne yapalım sosyolojik gerçektir” diyeceksiniz.

Eylemle ilgili bilgi almak, hatta katılmak için hareketin sitesini ziyaret edebilirsiniz. (Unutmayın, mangal var, bir pirzola dahi kapılsa kardır.)

Popularity: 4% [?]

Memur Maaşı

FST 11 Ağustos 2005

Memurların maaş artışı, kafadan ödenecek sabit miktar vs. bir haftadır gündemi işgal ediyor. Kimi haberlerde kafadan 160 YTL, kiminde 250 YTL artış olacağı söyleniyor. Aynı işi yapıp farklı para alan memurların durumu, az alana fazla vermek suretiyle eşitlenecekmiş. IMF “nerden çıktı bu seyyanen zam” diye bozuk çalıyormuş vs. vs. Burada bence birçok problemli nokta var. Öncelikle, alt kademedeki memura daha fazla zam yaparak üst kademedekilere yaklaştıralım” mantığı bence sakattır. Yani, herhangi bir yeteneği olmayan, hasbelkader torpille işe girmiş biri uzman biriyle aynı parayı alsın demek doğru değildir. Bir yerin “müdürüyle memuru eşit para alsın, bu adaletsizliktir”denemez. Zira yapılan işlerin kontrol sorumluluğu, riski farklıdır. Öte yandan “aynı işi yapan kişilerin aynı parayı alması” eğer sağlayabilirlerse, olması gerekendir. Bunu nasıl becerirler bilemiyorum.

Yalnız memurlara da bir çift söz etmek gerekir. Bir defa geçim sıkıntısı yaygın, işsizliğin bol olduğu bir ülkede ikide bir maaşa zam çığırtkanlığı yapmak çok çirkin. Memleketimizde zaten memurların büyük kısmının antipatik bir imajı var, bir de zırt pırt dilenci görüntüsü verilmesi hoş değil. Kaldı ki ülke şartlarına göre memurumuz iyi para almaktadır. Karşılığında ne yaptığını ölçecek bir performans değerleme mekanizması da olmadığından, yan gelip yatabilme lüksüne sahiptir. Üstelik alınan maaşı geçin, hukuki anlamda da imtiyazlı bir sınıftır memurlar. Eğitimin ve sağlığın zaten bedava olduğu düşünülürse, iyi bir emekli sigortasına da sahiptirler. İşten atılmaları imkansıza yakındır. Ömür boyu istihdam garantisi yani. Hafta 3-5 saat derse giren öğretmenler, bedavacı akademisyenler, döner sermaye geliriyle Karun’la yarışan doktor ve hemşireler, belediyelerde uyuklayan tipler, bir sürü ek ödeneği olan despot yargıç ve savcıları, makam arabası ve lojman saltanatını lütfen aklınızın bir kenarında tutun.

Öte yandan genelde bir çok memur birbiriyle evlidir ve haneye iki maaş girer. Özellikle doktorlar, öğretmenler, akademisyenler vs. inceleyin, hep karı koca devlet dairesinde çalışırlar. Diğer memurlarda da bu özellik yaygındır. İlle para verilecekse eşi de memur olan bundan istisna tutulmalıdır. Yaygaracı memura balkmak lazım, mesela eğer eşi de öğretmense aylık geliri ek derstir vs. 2 Milyarı geçebilir. Bu iyi para mıdır, derseniz, İstanbul ve diğer birkaç büyük şehir hariç Türkiye’de 500 YTL ile geçinmek mümkündür. Yani Kırşehir’de eline 1 Milyar geçen biri şahane hayatını sürdürür, biraz tasarruf bile edebilir.

Dolayısıyla, memurları izlerken, yerine göre acırken biraz daha temkinli olmakta fayda var. Şu sorular hep aklımızda olsun:

1. Bu insanlar çalıştıkları kuruma “hangi yetenekleri” dolayısıyla girmişlerdir? Yani siz işsizsiniz, sizinle aynı yetenekte, hatta daha beceriksiz, eğitimsiz biri siyasi eğilimi, Alevi ya da Sünni olması, ahbaplık gibi sebeplerle işe girmiş, en az 800 YTL alıyor sonra gözünüze baka baka “para yetmiyor, zam istiyoruz” diyor.

2. Bu kişilere parayı kim ödemektedir. Yani zam yapılsın ama hangi kaynaktan? Parayı alacak memur için “bana ne kardeşim, işe aldınız, ödeyin” demesi kolay olabilir ama alınan vergilerin devlet memurunun cebine girmesi gerekip gerekmediğine, başka alanlara da harcanması gerektiğine yine “memurlar” karar veriyorsa orada bir sıkıntı var demektir.

3.Bu memurların yaptığı iş yapılmasa, ya da devletçe yapılmasa ne olur? Bir çok devlet memurumuzun iş yapmadığını hepimiz biliyoruz. Yapmalarına da imkan yoktur, zira ortada yapılacak bir iş yoktur. Ağlayan memura bakarken bu soru da aklımızın bir kenarında olsun.

4. Memur, olması gerektiği gibi millete hizmet mi etmektedir, davranışı uygun mudur? Para isterken ortalığı yıkan memurların davranışı genelde hepimizin şikayetçi olduğu bir alandır. Hangimiz hiç anlamadığımız teknik işler vesilesiyle gittiğimiz Maliye, Tedaş, belediye, tapu, nüfus gibi yerlerde anlamsız sıralara girmemiş, azarlar işitmemiş, hastanelerde doktor fırçası yememiş, okullarda öğretmen terörüne maruz kalmamışızdır? İyi davranan bir memura rastladığında şok olup, rüyada mıyım diye kendini çimdiklemeyen var mıdır? Hatta bunun hikayesini bile anlatırız. Sanki memurun vatandaşa olması gerekitği gibi davranması büyük bir lütuftur.

Bunlar uzatılabilir. Türkiye’de memur sayısının çok olup olmadığı konusunda kesin bir fikrim yok. 75 Milyona 2.5 milyon memur mutlak rakam olarak fazla değil gibi görünüyor. Ama kesin olan bir şey varsa bu rakamın içinde 2 milyonun bedavacı, bir tür işsizlik sigortasıyla geçinen tipten ibaret olduğudur. Memur vazifesini düzgün yapmalıdır. Hatasının ceremesini vatandaşa ödetmemelidir. Memuriyete girdiğinin ertesinde sahip olduğu Osmanlıdan kalma zırha güvenip hizmet bekleyen insana hayvan muamelesi yapmamalıdır. Aldığı parayı beğenmiyorsa, yerine bekleyen bir sürü, muhtemelen daha yetenekjli insanın bulunabileceğini bilmeli, defolup gitmeli ya da edebiyle aldığı 3 kuruşun hakkını vermelidir.

Memursuz bir dünya mevcut düzen içinde mümkün değildir. Bürokrasi şu ya da bu şekilde olacaktır. İşinin ehli, davranışı düzgün, ağzını açtığında iki lafından biri “kademe, derece, zam” olmayan memurun başımın üstünde yeri vardır. Hastayı muayenehaneye atmak için, bıçak parası almak için dümen kurmayan doktorlar, öğrenciye özel ders vermek için sınıfta bırakmakla tehdit etmeyen, dersin hakkını vermeye çalışan öğretmenler, cüzdanla vicdanı arasına sıkışmayan adalet mensuplarına selam olsun. Keşke bu gibi nadir insanlara daha çok para verilse. Ama nerde üçkağıtçı, hırsız, torpilli varsa sistem bunları besliyor. Oyunun kuralında iş yapmaya çalışan, fikir üreten memura yer yoktur. Bunlar daha yolun başında budanır. Gün yalakanın, sadakat adıyla kapı köpekliği yapanın, uğursuzun günüdür. Türkiye’de yolsuzlukların yegane sebebi kendi çıkarı için buna imkan sağlayan devlet memurlarıdır.

Bir çözüm varsa o da bürokrasiyi kutsayıp halkın üstünde tutan devletçi anlayışın anayasadan kazınıp atılmasıdır. Paradoksa bakın ki güç tümüyle bu büroktratların, memurların elinde. Saltanatı bırakmak istemedikleri için her reform paketini “vatanı bölecekler, bunlar hain” sloganıyla reformcunun başına geçirmeyi becermişlerdir. Her zaman dediğim gibi bürokraside reform yapılamaz. Sezdirilmeden bir geceyarısı darbesi belki sersemletir ama buna da kimse cesaret edemez.

Bir de performans değerleme lafı var, güya çalışan memurla yatanı ayırıp ona göre para vereceklermiş. Bunlar tamamen boş kuruntulardır. Memuriyette dünyanın her yerinde, ama özellikle Türkiye’de amire sadakat, el etek öpme esastır. En yüksek performans buradadır. AKP’ye tavsiyem hayali bırakmasıdır. Yapacaklarsa kendi maaşlarına, askerlere, yargıçlara, kara cübbeli profesörlere bolca bir zam yapsınlar, sendikalarının başındakilere de biraz sus payı versinler, yeter. Artık zırıltı dinlemekten gına geldi.

Popularity: 5% [?]

Ne Sırrı?

FST 9 Ağustos 2005

İzlenimler sitesinin baş köşesinden eksik etmediğimiz Demirel’le ilgili bir kitap gözüme ilişti. Malum bir önceki yazıda kitap listesi oluşturmuştum. Celal Kazdağlı “Demirel’in Liderlik Sırları” diye bir kitap yazmış. Atatürk, II. Abdülhamit, Lee Iacocca, Cengiz Han, Atilla’yı filan duymuştum ama Demirel’in liderlik sırrı dedin mi bir dakika dururum ben. Okumadığım için esef ediyorum. Allahtan, internetteki bir kitapçıda kitapla ilgili bazı bilgiler aktarılıyor:

“…Peki Süleyman Demirel neden hep lider? Hem de seçimle işbaşına gelinen demokratik bir ülkede, halkın oyu ile lider. Bunun sırrı nedir? Sadece lider değil, hala halkın arasında dolaşan, törenden törene, kabulden kabule koşan bir Baba… Hem halkın Baba’sı… Hem de Cumhuriyet’in […]Nedir Süleyman Demirel’i 50 yıl ayakta tutan; “lider” yapan, “baba” sıfatını kazandıran özellikler? Ben bu soruyu kendime çok sık sordum. Sonunda bir cevap buldum […] Parçalar buluştukça bir silüet belirdi. Sonra yavaş yavaş model belirginleşti ve Süleyman Demirel’in liderlik sırları ortaya çıkmaya başladı. İşte Süleyman Demirel’in liderlik sırları…

Yazar “ben bu soruyu çok sordum kendime” diyor. Kendine soracağına “bir bilene” sorsana a kardeşim. Parçaları birleştirip silüet oluşturmana da gerek yok. Bak ben sana bazı “sırlar” vereyim: Nadir bulunan bir bursla ABD’de okumak, AP kongresinde delegeye Isparta halısı dağıtmak; Fethullah Hoca’nın eski avukatı Bekir Berk’e “İslamda Milliyetçilik Yoktur, Milliyetçiler Kafirdir” mealli kitaplar yazdırıp islamcı, muhafazakar ve milliyetçi kitleleri bölüp yönetmek; İşine geldiğinde Bediüzzaman’ı, yeri geliğinde Süleyman Efendiyi kullanıp tarikatlara mesaj göndermek, ardından 28 Şubat bir darbe değildir türü maskaralıklar yapmak; namlunun ucunu her gördüğünde sırra kadem basmak; ithal ikameci, korumacı politikalarla birkaç komprador işadamını semirtmek; tarımda popülist politikalarla çiftçiyi bugünkü perişan haline düşürmek; Seçim propagandası sırasında “el ne veriyorsa 5 fazlası” türü lafazanlıklar yapmak; yolsuzluk yapıldı diyene “verdimse ben verdim” demek; “Aile Fotoğrafım” dediği resmin içinde yolsuzluk, hırsızlıktan hapse girip çıkmamış kimsenin kalmaması; Boris Yeltsin darbecilere karşı tanka çıkmış, siz niye kaçtınız diyene “Hamzakoy’da tank vaadı da biz mi çıkmadık”, ekonomik sıkıntılarla ilgili soru sorana “benzin vaa da biz mi içtik” vs. demek; “Cumhurbaşkanlığını ben istemiyordum, Meclis zorla gönderdi” türünden dumura uğratıcı bir beyan vermek vs. vs. Uzat uzatabildiğin kadar. Benim yaşım müsait değil, şu an aklıma geliveren “liderlik sırları” bu kadar. Halkımız da az kurnaz olmadığından “5 fazla verenin, Isparta halısı dağıtanın” ardına düştüğünden Demirel kitleleri (!) peşinden sürüklemiştir. Neyse, lider mider deyip adamı Atatürk’le, Atilla’yla kıyaslatıp asabımı bozduracaklar, lafı kısa keseyim.

Yalnız, kitabın kapağında sallanan şapka var ya. İşte memleketin kayıp 50 senesinin simgesidir azizim o şapka. Peşine düşülecekse, o şapkanın “sırrının” peşine düşülsün. Bu konuda Veysel Aratlıoğlu ve Anonim bir dostumuzun çok söyleyeceği şey olduğunu tahmin ediyorum. Benden bu kadar.

Popularity: 6% [?]

Başucu Kitabı

FST 9 Ağustos 2005

Akşam gazetesi bakanların okudukları kitapları listelemiş. Başbakan’ın okumadığı, kendisine verilen özetleri incelediği bilgisi dışında bazı bakanların hayli “entel” sayılabileceğini gördüm. Mesela Abdüllatif Şener benim adını bile okumaktan aciz kaldığım Hintli şair Rabindranath Tagore yanında Nietzche ve Bill Bryson okuyormuş. Diğer bakanların da kitap listeleri verilmiş. Sadece bakan Çelik’in İngilizce bir kitap okuduğu görülüyor. Malum “yabancı dilde” okumak bazılarınca pek önemli addediliyor. Oray Eğin’e duyurayım, koca kabinede sadece bir bakan ingilizce okuyarak ülkeye yön veriyor. “Nimet Çubukçu’ya vereceğiniz parayı Ebru Çapa’ya verin, daha iyi bakanlık yapar, kabineye yumruk gibi iner” türünden bir değerlendirme getirebilir. İlginç tavırlarıyla dikkat çeken, yer yer takdir de toplayan Kültür Bakanı ne bulursa okuyormuş. Halen okuduğu kitabın Hakan Erdem’e ait Kitab-ı Duvduvani olması benim nezdimde -kim oluyorsam- artı puandır. Bitirince “Unomastica Allaturka”ya başlamasını öneririm.

Yalnız başbakanın “zamanım yok” mazeretiyle kitap okumaması bence pek iyi bir şey değil. Yanındaki danışmanların özetlediği veya profesyonelce özetlenmiş kitaplardan edinilecek bilgilerin ne derece sağlıklı olduğu şüphe götürür. AKP cephesinde durum bu iken, CHP’nin başucu kitapları acaba nedir merak ediyorum. Muhtemelen bir başka gazete de bu araştırmayı yapacaktır. Ben üşenmeyip bir tahmin listesi yaptım, benzer içerikte eser sahibi siyasetçi ve yazarlarımız alınmasın, bakalım siz ne diyeceksiniz:

Ekonomi: 1-Satılmışların Ekonomisi, Vural Savaş, Bilgi Yayınevi, 2-Küresel Kıskaç: Yirmibirinci Yüzyıl’da Küreselleşme, Ulus Devlet ve Türkiye, Erol Manisalı, Otopsi Yayınları
Edebiyat: Atatürk Şiirleri Nereden Baksa Güzel Nereden Baksan Güzel, Yekta Güngör Özden, Bilgi Yayınevi, 2-Pakoya Mektuplar, Bekir Coşkun, Ümit Yayıncılık
Siyaset:1-Karanlığa Karşı Yazılar Şeriatçı - Irkçı - Mandacı Kuşatma, Ümit Zileli, Cumhuriyet Kitapları, 2-Emperyalizmin Uşakları İhanetin Belgeleri, Vural Savaş, Bilgi Yayınevi, 3-Karşıdevrim 1945-1950 Çetin Yetkin, Otopsi
Biyografi: 1-Turgut’un Serüveni, Emin Çölaşan, Tekin Yayınevi
Din: 1-Said-i Nursi’den Demirel ve Ecevit’e Fethullah’ın Gerçek Yüzü, Ergün Poyraz, Otopsi Yayınları 2-Türkiye ve Ortodokslar Yunanistan, Patrikhane ve Ortodoks Kıskacı, Aytunç Altındal, Anahtar Kitaplar Yayınevi, 3-İrtica ve Bölücülüğe karşı Militan Demokrasi, Vural Savaş, Bilgi Yayınevi

Popularity: 4% [?]

« Geri - İleri »

Kapat
  • Sosyal İmleme
  • E-posta ile
E-posta ile paylaş