Archive for Ağustos, 2005

“Özel Önem Verdiğimiz İnsan Hakları Dersi…”

FST Ağustos 4th, 2005

Milli Eğitim Bakanlığı müfredatı gene değiştimiş, yeni dersler, haftalık çizelgeler belirlemiş. Şöyle bir bakıldığında demokratikleşme yolunda önemli bir adım atıldığı (!) dikkat çekiyor. Habere göre, 8. sınıfta iki saat olarak okutulan ‘İnkılap tarihi ve Atatürkçülük’ dersi Genelkurmay Başkanlığı’nın “isteği” üzerine 3 saate yükseltilmiş, konuları sosyal bilgiler ve inkılap tarihi dersleri müfredatı içine alınan ‘vatandaşlık ve insan hakları’ dersi çizelgeden çıkarılmış. Haberde daha bir sürü dersin saatiyle ilgili bilgi veriliyor. Satranç dersi eklenmiş, isteyen güreş yapacakmış vs. Benim gözüme son satırlarda lköğretim Genel Müdürü Prof. Dr. Servet Özdemir’in gülümseten ifadeleri çarptı.

Okulları öğrencinin zevk aldığı ve eğlendiği mekanlar haline getirmeyi hedeflediklerini belirten Özdemir, fiziki mekanları güzelleştirecek desteği de vereceklerini kaydetti. İnsan hakları eğitimine özel önem verdiklerini ve hayat bilgisi, sosyal bilgiler ve inkılap tarihi derslerinin içine bunların yerleştirildiğini vurgulayan Özdemir, ders çizelgelerindeki değişiklikle de istedikleri sanat ve spor etkinliğini seçecek öğrencinin okulu daha çok sevmesini beklediklerini ifade etti.

Doğrusu ben 3 saate çıkan İnkılap Tarihi dersinin öğrenciler açısından okulun “zevkli ve eğlenceli” hale gelmesi üzerinde ne gibi bir etki yapacağından pek emin değilim. Bekleyip göreceğiz. Sonra hocanın yorumu “emir büyük yerden ne yapalım” diyemediği için “İnsan hakları eğitimine özel önem veriyoruz” gibi komik hale dönüşmüş gibi görünüyor. “Özel önem verilen” dersin kaldırılıp bir başka dersin içine karıştırılması Türk Milli Eğitim siteminin en büyük buluşu olsa gerek. Belki yeni koyulan Satranç dersinde öğrencilerin zekası açılır da bu muammayı çözerler.

Kararsız Ulusalcılar

FST Ağustos 4th, 2005

Geçen hafta üç “ulusalcı” partinin bir araya gelerek yeni partide güç birliği yapacağı söyleniyordu. Yekta Güngör Özden’in kurduğu Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi, Sadettin Tantan’ın Yurt Partisi ve ilk defa duyduğum “Bizim Parti” birleşip Ulusalcıları tek çatı altında toplayacaktı. Heyecan verici bu proje “birleşme” amaçlı toplantıda “dağılma” kararı ile son bulmuş. CDP kongresinde bir çok yönetici görevden ayrılmış, genel başkan Erdoğan Bakkalbaşı da artık görevi sürdürmenin bir manası olmayacağını belirtmiş. Haberde o kadar çok parti ve şahıs adı geçiyor ki, okuyup anlamada zorluk çektim. Bir tek Yurt Partisinin “yeterince” Kemalist olmadığından dem vuranlar aklımda kalmış. Burada umduğunu bulamayan Sadettin Tantan “ulusalcılar mutlaka birleşmeli” prensibi gereğince bu defa rotayı son zamanlarda Vahidettin istifalarıyla şoka giren DSP’ye çevirmiş. DSP “yurtsever” bulunduğu için tercih edilmiş ama haberin kıyısında bir yerde gözüme “kasasında 100 Trilyon olan DSP’ye rota çevrildi” cümlesi de çarpmadı değil. Karışık işler anlayacağınız.

Neticede ulusalcıların biraraya gelmesi hepimizin arzusu olmalıdır. Böyle bölük pörçük emekli memur ve askerlerin doluştuğu köy derneği türü yapılanmalar ulusal harekete yakışmamaktadır. YAŞ kararlarıyla emekliye sevk edilen Hurşit Tolon paşa ve KKTC emekli cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile de güçlenen ulusalcı hareket mutlaka yeni çatı altında biraraya gelmelidir. İlk akla gelen İşçi Partisi ve Doğu Perinçek olmakla birlikte, bu çatı neden EMEP olmasın? Gerçi bu isimde sömürü ve sermayeye tavizsiz duruşuyla dikkat çeken “Emeğin Partisi” var ama adında küçük bir tadilat yapılıp “Emekliler Partisi” haline getirilip kısaltmasına EME-P gibi bir tire atılırsa, problem kendiliğinden çözülecektir. Bilmem ilgililerce dikkate alınır mı…

Kredi Kartı Soygunu (?)

FST Ağustos 4th, 2005

Birleşmiş Markalar Derneği (BMD) Başkanı Saruhan Tan, kredi kartı mağduriyeti ile ilgili şikayetlerde bulunmuş. Yenişafak Gazetesi ekonomi sayfalarında kredi kartı borcunu ödeyemeyen, geciktiren vatandaşlarla ilgili birtakım istatistikler veriliyor. Haberde fazilerin yüksekliği, BDDK’nın buna müdahale etmesi gerektiği, bankaların soyguncu olduğu gibi ifadeler yer alıyor. Yine, devletin de bu yüksek faiz gelirlerinden pay aldığı için işe göz yumduğu da eklenmiş. Senelerdir kredi kartı soygunu denen şeyi duyan ve kredi kartı kullanan biri olarak bu işe mana veremiyorum.

Acaba tüketici koruma dernekleri ve diğer yetkililer sürekli bankalara ve devlete birtakım talepler ileteceğine müşteriye dönüp “sayın vatandaşlar, lütfen ödeyebileceğiniz kadar harcama yapın, hesabınızı kitabınızı bilin” deseler daha iyi olmaz mı? Benim kullandığım bir adet kredi var ve 5-6 senedir daha ne gecikme ne de ödeyememe gibi bir durumla karşılaşmadım. Param çok olduğu için değil (yazmakta mahzur görmüyorum, 4 kişilik aile evime aylık giren toplam para 1.3 Milyar TL civarıdır), hesabıma dikkat etmeye çalıştığım, böyle bir duruma düşmek istemediğim için harcamama dikkat ediyorum. Sürekli peşimde dolaşan cazip avantajlar(!) öneren banka temsilcilerine de nezaketle hayır diyorum. Önüme gelen kartı alıp harcadıktan, borcu borçla kapatma gidabına düştükten sonra “nerde bu devlet, hırsız bankacılar beni soydu” demenin alemi var mıdır? Neticede gidip bankada adı üstünde bir “sözleşme” imzalıyorsunuz. Kendinizi frenleyip hayır demeyi beceremiyorsanız sonra niçin şikayetleniyorsunuz? Garip şey doğrusu.

Sonra istatistiklerde borcunu ödemeyen kişi sayısı 133.000 gösteriliyor. Bu sayı toplam kredi kartı adedi içinde önemli bir sayı mıdır o da ayrı bir konu. İktisatçı dostlardan “hayır yanılıyorsun, bankalar şu sebeple haksızdır, devlet müdahale etmelidir” diyen varsa bizi aydınlatabilir.

100′lük listede Aziz Nesin Neden Yok?

FST Ağustos 3rd, 2005

Bir önceki yazıda Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın eserlerinin ilköğretim öğrencilerine tavsiyesiyle ilgili yorumlarda bulunmuşken, Referans Gazetesinde CHP Milletvekili Hakkı Ülkü’nün şu fevkalade haklı sorusuyla karşılaştım: “Şimdiki Çocuklar Harika, Ben de Çocuktum vs. gibi uluslararası alanda ünlü eserlere sahip yazarımız Aziz Nesin bu temel 100 kitap listesinde neden yok?” Bakan Hüseyin Çelik bir cevap bulup verebilir mi bilmem ama ben soruyu yerinde buldum, Hakkı Ülkü’ye teşekkür ederim. İlle de solculuk olsun diye Nazım Hikmet üzerinden hareket etmek yerine böyle mantıklı tekliflerde bulunmak daha güzel değil mi? Sonra ben de merak ediyorum Aziz Nesin gibi haklı üne sahip bir yazarımıza neden yer verilmemiş. Rıfat Ilgaz da var mesela solcu kadrodan listede, Aziz Nesin Rıfat Ilgaz’dan bir kaç gömlek daha zayıf bir yazar mıdır?

Bu arada meşhur liste Milli Eğitim Bakanlığı sitesinde var. Arzu edenler bakabilir. Bana 100 rakamını tutturalım diye biraz işin suyu kaçırılmış gibi geldi. Tanımadığım bir sürü yazar ve şair var. Hoş sen tanımasan ne olur diyebilirsiniz ya. Bu arada listede Küçük Prens, hem de yabancı yayınların tepesinde yer alıyor. Demek ki liste daha güncellenmemiş. Bir de aşağılarda Mutlu Prens var, Oscar Wilde’ın, artık çocuklar o prensle yetinsinler. Gerçi bakarsınız sendika yöneticileri onu da didikler, “çağdaş Cumhuriyette prens (hem de mutlu) diye bir şey olmaz, prens saltanatlarda olur (bkz. Prens Sabahattin, Prens Charles vs.) bu kitap krallık, padişahlık taraftarıdır, Oscar Wilde’a dava açalım” diyebilir. Bekleyip görelim…

Küçük Prens, Nazım Hikmet, Necip Fazıl

FST Ağustos 3rd, 2005

Geçen gün yazdığım yazıyı hatırlarsanız, Küçük Prens’te insanların kılık kıyafetinin bazı yerlerde lüzumsuz şekilde abartılmasına ilişkin verilen örnekte Türk diktatörü ifadesi geçtiği için kopan fırtına üzerine bir şeyler karalamıştım. Konuya bir yorumla katkıda bulunan Veysel Aratlıoğlu hikayeyi Nasreddin Hoca ile ilişkilendirerek “St.Exupery’nin o hikayesindeki ana fikir Nasrettin Hoca’nın “ye kürküm ye” hikayesinin ana fikri ile aynıdır ve Kemalist otoriterliğe Batı kaynaklı en empatik bir yaklaşım örneğidir. Orada eleştirilen Atatürk değil, insanları kılık-kıyafetleri ile değerlendirenlerdir” demesi de bence güzel bir açıklama.

Neticede tepkiler üzerine Milli Eğitim Bakanlığı 100 Temel eserin içinden “Küçük Prensi” çıkarmış. İki eseri bulunan bir başka yazarın diğer eserinin çıkmasıyla “98 temel esere” düşen kitap sayısı, ille de 100 sayısına tamamlansın diye Mehmed Akif ve Necip Fazıl’dan iki kitap ilavesiyle yeniden 100′e dönüşmüş. Malum, Nazım Hikmet’ten bir kitap zaten listede iken muhafazakar camia “Komünist listede bizden şairler nerede” diye bozuk çalmışlardı. Milli Eğitim yetkilileri o zaman “Mehmed Akif ve Necip Fazıl’ın eserleri ilkokula uygun değil” diyerek savunma geliştirmişti, demek ki “çocuklara uygun olmayan” Küçük Prens çıkınca yer açılmış oldu, çocukların anlaması diye bir sorun kalmadı.

İdeolojik yönleriyle öne çıkan Necip Fazıl, Nazım Hikmet gibi şairlerin bu tür listelerde ne işi var anlamak mümkün değil. Solcu bürokratlar işgüzarlık olsun diye Nazım Hikmeti, sağcılar da inadına Necip Fazıl’ı öne çıkarıyor. İkisi de ilginç tipler ama ilkokul çocuğuna söyleyecek bir şeyleri yok. Bunların hayatı siyasi ve fikri mücadeleyle geçmiş, farklı dönemlerde bugün için hiç de tasvip edilmeyecek yollara sapmış kişiler. Biraz sağcı ve solcu arı kovanlarına çomak sokmakta yarar var.

Bugün islami camianın baştacı ettiği Necip Fazıl büyük şair olmasının yanında kibirli ve kumar düşkünü, at yarışı hastası, Batının salon sosyetesi gibi bohem hayat yaşayan uçuk sayılabilecek biriydi. Değişik dönemlerde değişik islamcı grupların yanında yer almış, 1970′lerde islamcılara karşı ülkücüleri desteklemiş garip biridir. Hiçbir bilimsel yanı olmayan islami kitaplar, abuk subuk teoriler kaleme almıştır. Kumar düşkünlüğü ve kibriyle içinde bulunduğu camiayı da güç durumlara düşürdüğü anlar çoktur.

Nazım Hikmet safkan bir komünistti. O dönemin totaliter Rusya’sına tapıyordu. Şiirlerinin bazıları bir işe yaramaz, sırf ideolojik, siyasi destek amaçlı şeylerdir. Mesela geçenlerde Haluk Koç AKP’ye karşı bir şiirini okumuş, bence şiir olarak hiç de matah bir şey değil, büyük şair sıfatlı birine yakışmayacak, kulak tırmalayan bir üslubu var. “Onu didik didik didiklediler, Saçlarından tutup sürüklediler, götürüp kafire: “Buyur…” dediler, Beyler bu vatana nasıl kıydınız?”. Bunların sıradan bir halk ozanının aşık atışmasında söylediği laflardan farkı nedir? Bugün Haluk Koç gibi CHP’liler, Nazım’ı Atatürkçü zanneden Kemalistlere Nazım Hikmet ve Kemal Tahir ile diğerbazı ünlü şair ve yazarların 1938 yılında 25 yılla içeri tıkıldıklarını, kendilerini 1951 yılında karşı devrimci Demokrat Partinin dışarı salıverdiğini hatırlatmak gerekir.

Bu durum elbette ikilinin mücadeleci yanını gözardı etmemizi gerektirmez. Nazım Hikmet en azından adam gibi komünistim demiş, bugünkü tatlı su solcuları gibi kaypaklığa sapmamış, bedelini de ömrünü hapislerde ve kaçaklıkta çürüyerek ödemiştir. Necip Fazıl’ın da hayatı mahkemelerde ve hapishanelerde geçmişti. Kendisi lafını sakınmayan deli dolu biriydi. Bu yönleri belki de günümüzde aranan özellikler ama sırf “cengaverdiler, hapse girdiler, davaya hizmet ettiler” diye ilkokul öğrencilerinin “100 Temel Eserine” girmeleri de gerekmiyor. Solcu ve sağcı bürokratlarımız kendi saplantılarını küçük çocukları şekillendirmekte kullamak yerine gidip başka yerlerde ağız dalaşı yapsalar daha hayırlı olur.

Mehmed Akif’e gelince, orada biraz durmak gerekir. Benim solcu (ve okumadıklarından emin olduğum çoğu sağcı) dostlara nacizane tavsiyem bir gün oturup Safahat’ı okumalarıdır. Mehmed Akif ne solcuların sandığı gibi bir gerici yobazdır, ne de islamcıların sandığı gibi tarikat erbabı bir ham softa. Osmanlı son döneminin en büyük fikir adamlarından bir beyefendidir. Kurtuluş savaşı sırasında para ödülü konduğu için yarışmaya katılmayan, daha sonra diğer eserler ödüle layık bulunmayınca İstiklal Marşını -kahraman ordumuza ithafla- yazan, 500 Lira gibi büyük bir ödülü sırtına giyecek paltosu olmadığı halde kabul etmeyen bir abidedir. Ciltlerle anlatılamayan, bugün paşa çocuklarının zavallı Anzak askerleri diye belgesel çekmeye kalkıp perişan ettikleri Çanakkale Harbini “Asımın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek; İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek; Şüheda gövdesi bir baksana dağlar taşlar, O rüku olmasa dünyada eğilmez başlar” gibi bugünün gençliğinin çoğunun anlamaktan aciz olduğu bir ruh haliyle anlatabilen bir duygu insanıdır.

Din sömürücüsü tarikat şeyhlerinin yalanlarını “Lisanı paki Nebiden yalanlar uyduruyor: Sıkılmadan da Sevap İşledim deyip duruyor” diye suratlarına çarparken, milletin genel manzarasını “Zavallı milletin idrakine tarumar olalı: Muhiti ilme giren yok, diyarı fen kapalı, Sanayinin adı batmış, ticaret öylesine, Ziraat olsa da Adem Nebi usulü yine” diyerek çizen, Cumhuriyet sonrası İttihatçıla gibi iktidar kavgasına bulaşmayan, sessiz ve üzgün Mısır’a giden, ömrünün son senesine kadar da yurda dönmeyen Mehmed Akif’in saplantılı, sağıyla soluyla kör ideolojiye batmış tiplerle bir arada anılmasına gönlüm razı olmaz.

Küçük Prens yasaklanmış, üzüldüm, keşke diktatör kelimesini değiştireydiler de çocuklar ideolojik saplantılı, bunalımlı tipler yerine kendilerine göre kitaplar okuyaydılar. Ne garip memleket.

Yorumsuz İstismar Manzarası-Adana

FST Ağustos 2nd, 2005

Gayya Kuyusu TRT ve “profesyonelleşme”

FST Ağustos 2nd, 2005

Mehmet Barlas TRT genel müdürü Şenol Demiröz’ün ani “emekliliği” üzerine bir yazı yazmış. Barlas bundan sonra “gayya kuyusu” olarak adlandırdığı TRT’de başarı için ille de İstanbul Belediyesinde çalışmış olması gerekmeyen “profesyonel” insanların başa geçmesi gerektiğini söylüyor. Siyasi sadakat yerine profesyonellik öne çıkarsa TRT daha iyi idare edilebilir diyor Barlas. Yazıda TRT’nin bazı problemlerini de güzelce açıklamış aslında ama işi getirip “profesyonelliğe” dayamış.

Mehmet Barlas gibi tecrübeli birine “TRT’de reform” gibi öneriler getirmek hiç yakışmıyor. Bu kurumun çivisi çıkmış, hatta ortada çıkacak çivi kalmamışken doğrudan kapatılması, arazilerinin yeşil alan yapılması dışında bir öneri ciddiye alınabilir mi? Çiftliğin rantını ha belediyeci bürokrat yemiş ha Amerika görmüş “profesyonel”. Zamanında Can Ataklı’ya filan Karun hazinesi gibi para ödenmedi mi? Buraları arpalıktır, Dingo’nun ahırıdır. TRT’nin başına bizzat başbakan Erdoğan geçse, yahut tecrübelidir diye Mehmet Barlas’ı geçirse gene orası iflah olmaz. TRT Parkinson yasasının son evresindedir, tüm mal varlığı sigortalandıktan sonra kaza süsüyle ateşe verilmeli, en azından sigortadan birşeyler tırtıklanmaya bakılmalıdır. Çalışanları da SEKA’da olduğu gibi Ankara Belediyesine işçi olarak aktarılabilir. Bakın işin sosyal yönü de çözülmüş oldu.

Engin Ardıç Yanılıyor

FST Ağustos 2nd, 2005

Engin Ardıç bugün köylülük üzerine herzamanki gibi yerinde bir yazı yazmış. Yazıda güzel tespitler var. […] Biz öküzlüğe karşıyız, bunu yapanın fakir öküz ya da zengin öküz olması bizim için hiç fark etmez! Kimilerinin kendini kandırarak ‘doğruluk, dürüstlük, mertlik, taze süt, mis gibi yumurta, saf tereyağ’ falan sandığı köylülük, günümüzde ‘cahillik, görgüsüzlük, pislik, zevksizlik’ demektir […] gibi. Ancak Engin Beyin yazısında şöyle bir yer de dikkatimi çekti: […]Biz Kuran kurslarına değil, ‘kaçak’ Kuran kurslarına karşıyız. Kaçak şoför kursuna da karşıyız, kaçak biçki-dikiş kursuna da karşıyız […].

Burası kafamı karıştırdı. Adı geçen kurslar kaçak olsa ne olur ve de niye kaçak olur? Bir defa devlet denetimi, lüzumsuz alınan vergiler, anlamsız müfredat ortadayken birçok insanın kaçak kurslara yönelmesi niye mahzurlu olsun? Düşünün mahalledeki çocuklara Nutuk, Atatürkçülük dersi vermek istiyorum, yasalara göre hapse girme ihtimalim var. Devletin kuran kurslarındaki devlet memuru, suratı asık tiplerden kıl kapıyorsanız, “devletin vereceği din eğitimi kendinde kalsın” diyorsanız, başka alternatif sunulmadığına göre, ne yapacaksınız?

Öte yandan, anlamsız diplomalar, sertifikalar olmasa, bunlar şart koşulmasa insanlar lüzumsuz yere normalin çok üstünde parayla “sertifika” verme yetkisi olan sürücü kurslarına, dil dersanelerine, bilgisayar kurslarına gider mi? Usta bir şoförden, iyi bir bilgisayar programcısından, iyi dil bilen birinden işi öğrenip sadece yapılan sınavlara girsem daha iyi olmaz mı? Yok, ille de Milli Eğitim denetimindeki kursların çarkına dahil olup masrafa gireceğim.

Kaçak Kuran kursuna kendimden örnek vereyim. Kaçak olmayan kuran kursu büyük yaştaki çocukları kabul ettiğinden, buralara gidemeyecek yaştaki oğlumu Kuran alfabesi öğrensin diye özel bir yeraltı hücre evine gönderdim, bir hafta sonra adam ispiyon korkusuyla işi bıraktı. Halbuki çocuk gayet neşeli istekli bir şekilde kaçak kursa gidiyordu. Neticede kaçağın denetimi “bana” ait. Devlete benim çocuğumun eğitimiyle ilgili konuda halt yemek dışında bir şey düşmez. Para cezası ile kurtulsam ilkokula da devam ettirmeyeceğim ama parayı verince kurtulamıyorsunuz, çocuğu da alıp zorla okula götürüyorlar “adam” ediyorlar. Sonra madem zorla okutuyorsun, ne diye çocuğun önlük, yemek, kitap, kırtasiye masrafını bana yüklüyorsun. Bir şeyi “zorunlu” kılan ceremesini de çekmeli değil midir?

Her zaman saygı duyduğum Engin bey büyüğüme bu devlet denetimi taraftarı cümleyi yakıştıramadım. Bir gaflet anına gelmiş olmalı.

“Beyaz Bayrak-Kırmızı Bayrak”

FST Ağustos 2nd, 2005

Malum İstanbul eski plajlarına kavuşmaya başladı. Ancak durum özellikle bazı kesimler açısından pek hoş karşılanmadı. Tek Parti döneminin ünlü “Halk plajlara hücum etti, vatandaş denize giremiyor” lafını bir kere daha hatırladık. Engin Ardıç gibi bazı gözlemciler işin keyfini çıkarırken, konuyu ciddiye alanlar da var. Resimdeki şahıs slip kilotla plajda poz vermesine bakarsak “Halkın plajlara hücumu” biraz bodoslama olmuş gibi görünüyor. Manzaradan Belediye Başkanı Topbaş da rahatsız olup bir tamim yayınlamış. Açıklamada […] Uygun deniz kıyafetleriyle denize girilmeli. İç çamaşırlarıyla asla denize girilemez. Böyle şey olmaz. Çok çirkin görüntüler ortaya çıkıyor […]Denize giren insanların ağır yememesi, karpuz ve peynir gibi hafif şeyleri tercih etmeleri gerekir’ gibi ifadeler var. Başkan plajda mangal yakılmasından da şikayetçi imiş. Bir de, bundan sonra plajlara bayrak asılacakmış, beyaz bayrak “suya girilebilir” anlamına gelirken “kırmızı bayrak” suyun pis olacağını gösterecekmiş.

Vatandaşı bilmem ama “halkın” bu laflara kulak asmayacağını bilmek için ilim irfan sahibi olmaya gerek yok. Menekşe plajında 15 tane kurt köpekli güvenlikçinin engellemesine “sağlık açısından uygun değildir” demesine rağmen millet suya hücum etmiş. Emirle karpuz peynir yiyen de çıkacağını sanmıyorum. Zaten sudaki kabuklardan bol miktarda karpuz yendiği anlaşılıyor ama peynir konusunda yeterli veriye sahip değilim. Bayrak asmak da tabii başkanın hoşluğundan başka bir şey değil. Geçenlerde Haliç Kenarında Koç Müzesini gezerken hemen yan taraftaki iğrenç suya giren bir sürü adam ve çocuk gördüm. Kurt köpeğiyle plaja girişi engellenemeyen halkımız “kırmızı bayrak” ile mi durdurulacak, şaşarım bu işe. Cumhurbaşkanlığı forsu assanız, Topkapı Sarayından Sancak-ı Şerifi Çıkarsanız faydası olmaz.

Kılık kıyafet yönetmeliğine gelince, iç çamaşırına niye celalleniliyor anlamak zor. Benim gördüğüm bir çok bikini ve slip mayonun görüntü olarak bunlardan farkı yok. Semt pazarından .75 Yeni kuruşa alınabilen slip donlar ile Komdan alınan 75 YTL’lik mayo farkı dikkate alındığında “farkı fiyatı” demek belki mümkün olabilir. Sonra, gayet açık bir kıyafet, “çağdaşlığa” halel de gitirmiyor, size ne. Orasının burasının görünmesinden rahatsız olması gereken biri varsa suya girendir. Nasıl bikinili vücudunu sergilediğinde yöneticiler tamim yayınlamıyorsa, donuyla girene de karışılmamasında fayda var.

Kılık kıyafet meselesi bizde asırlardır hayati bir konu olagelmiş galiba. Devrim diye yapılan şey insanların kılığını değiştirmekten ibaret. II. Mahmud’un pantolonu, fesi, Atatürk’ün fötr şapkası, Doğramacı’nın türbanı, devlet memurunun kıravatı ceketi, Haşema, Aczimendilerin abasından sonra “halkın donu da” gündemi işgal eder hale geldi baksanıza. Küçük Prensin yazarı Saint Exupery bile bir çocuk kitabına bunu alma ihtiyacı hissettiğine göre şaşacak bir şey yok halimizde. Salıverin girsin adamcağız donuyla denize, o kadar edepliysen bakmayıverirsin…

Kurtuluş Günü (!) ve Şapkalı A

FST Ağustos 2nd, 2005

Sinema tarihinde bir dizi öküzlüğü başarıyla bütünleştirebilmiş nadir filmlerden biri “Independence Day” olsa gerek. “Kendi aramızda konuştuğumuz şeylerden bir blog sitesi yapsak nasıl olur?sorusunu sorduk, yanıtını aldık/verdik, a’ya şapkasını taktık, yola çıktık.” diyen Şapkalı A blogunda bu garabetle ilgili güzel bir değerlendirme var. İmla kuralları konusunda kimi zaman abartıyorsun dedirtecek kadar hassas biri olarak, Şapkalı A’ya hoşgeldin der, yazılarının devamını beklerim.

« Prev

Kapat
E-posta ile paylaş