Ekim 2005 Arşivi

Sürpriz İftar ve “AKP iktidarının düşürülerek Cumhuriyet ve demokrasinin galip gelmesi”

FST 28 Ekim 2005

Malum CHP dini istismar etmemek için iftar daveti vermez, böyle bir geleneği var. Eski başkanlarından Altan Öymen bir ara iftar çadırına gittiğinde kınanmış, adamcağız “yahu başımıza ne geliyorsa bu din karşıtı görüntümüzden geliyor” mealli bir şeyler söyleyerek yakınmıştı. CHP’nin dini istismar etmeme geleneği yakın zamana kadar rahmetli İsmet Paşa’nın “Cuma namazını riya olmasın diye evde eda ettiği” efsanesiyle de akıllarımızda kalmıştır. Neticede Deniz Baykal bu geleneği bozmuş, Şeyh Edebalı’dan alınıtlar yapıp Yaşar Nuri Hocayı meydanlara sürmek suretiyle başlayıp, Kudüs imamıyla Sosyalist Enternasyonal vesilesiyle kıldığı Cuma namazıyla devam ettiği dindarlaşma sürecini iftar vererek devam ettirmiş. Gazetede yazdığına göre bu sıra dışı bir iftarmış, “açık büfe” imiş vs. Sabah gazetesi olayı “iftar devrimi” diye vermiş. İftar duası yapıldı mı, teravih kılındı mı, orası ile ilgili bilgiye ulaşamadım.

Yalnız, il başkanlarına verilen bu iftarda sayın Baykal bir iki laf söylemiş, dikkatimi çekti. AKP’yi nasıl geçeriz temalı konuşmasında CHP lideri “AKP’nin bir dönem daha iktidara gelmesi, Cumhuriyet’imizin geleceği açısından tehlike oluşturacaktır. Önümüzdeki seçimler, Türkiye için bir sınav olacaktır. Bu seçimlerde AKP iktidarının düşürülerek Cumhuriyet ve demokrasinin galip gelmesi partimizin hedefi olmalıdır.” demiş.

Cumhuriyet ve Demokrasi=CHP demek istiyor sayın Baykal, olabilir, kendi kanaatidir. Halk, yani cumhur CHP’yi pek iplemiyor, demokrasi ile CHP de pek uyuşmuyor diyeniniz çıkabilir. Ne derseniz deyin, bu mantıkla, yani iş ÇHP’nin iktidarına kalmışsa cumhuriyetimizin geleceği ilelebet tehlikeden kurtulamayacak demektir.

Popularity: 9% [?]

Döner Sermaye ve Rektörler

FST 28 Ekim 2005

Rektörlerle ilgili haberleri izliyoruz. YÖK başkanı televizyonda ağlamış, kimi biz Voltran değiliz demiş vs. Van üniversitesi rektörü suçludur ya da değildir, o tarafını da hem bilmiyor hem de hiç ilgilenmiyorum. Bildiğim şey, rektörlerin devlet eliyle çok para kazandıkları, üstelik devasa bir kurum üzerinde hiçbir kontrole maruz kalmadan, neredeyse sorumsuz bir halde güç ve yetki kullanabildikleridir. İşin özü maddi çıkardır. Rektörler tazminatlı maaşlarına ilaveten 20 Milyarı bulabilen döner sermaye geliri alırlar. Üstelik bunu alırken Tıp fakültelerinde fiilen çalışıp döner sermaye kazancı elde eden doktorlar gibi emek karşılığı değil, bu parayı kafadan cebe indirirler. Mesela bir haber sitesinde detayları verilen aşağıdaki listede Gazi Üniversitesi rektörüne 13 küsur Milyar maaş harici yapılan ödeme, rektör hastaneye uğramadığı halde yapılmaktadır. Bunu bilen zaten bilir de, hani rektörümüz cumhuriyete eşittir, bu tür tutuklama bir bilim adamına yakışmaz türü edebiyatları yutma ihtimali olan iyi niyetli dostlara kısaca hatırlatayım dedim. İşin özü paradır, güçtür. Gerisi boş laf. Detaylar için internethaber sitesine bakabilirsiniz.

2005 Ağustos döner sermaye geliri
Rektör Kadri Yamaç 13.258 YTL
Dekan Sedef Tunaoğlu 8.969 YTL
Dekan Yard. Ayşe Dursun 9 .224 YTL
Dekan Yard. Hayri Tekin 12.713 YTL
Başhekim Mustafa Şare 7.871 YTL
Başhekim Yard. Ferit Taneri 11.408 YTL
Başhekim Yard. Süleyman Uslu 6.731 YTL

Popularity: 9% [?]

İntihal, ders kitabı vs.

FST 25 Ekim 2005

Son günlerin popüler konularından biri başbakanlık müsteşarı Ömer Dinçer ve başka bir öğretim üyesinin kaynak göstermeksizin bir başka yazarın kitabından uzunca bir bölümü alıntılamaları suçlaması çerçevesinde sürüp giden tartışmalar. En az TRT ve Süleyman Demirel kadar akademik camianın işlerine de meraklı biri olarak konuyla ilgili görüşlerimi belirtmek isterim.

Şu an itibariyle genel görünümü tasvir etmek gerekirse, iki ana gruptan ve yandaşlarından söz etmek mümkün olabilir. Birinci grup YÖK ve emrindeki unsurlar. Buna göre Ömer Dinçer intihal yapmıştır, bu konu uzman bir heyetçe incelenip karara bağlandığından kendisinin üniversite öğretim üyeliği mesleğinden ihracı gerekmiştir. Karşı cephe, hükümet ve AKP tarafı ise olayın bir hatadan ibaret olduğu, bu usulsüz aktarmanın fark edildiği anda derhal kitabın piyasadan toplatıldığı savunmasıyla işin anlamsız şekilde kasıtlı olarak büyütüldüğünü ileri sürüyor. Hatta başbakan “biz sizi tanımayız, sizin vereceğiniz ünvana ihtiyacımız yok” mealli bir konuşma da yaptı.

Burada YÖK’e yöneltilen temel eleştiri, daha önce çok ağır intihal, aşırma suçu işleyen bir sürü akademisyenin bırakın soruşturulmayı, terfi dahi ettirildiği bir ortamda 10 senelik bir konunun ışık hızıyla gündeme getirilmesindeki gariplik. Yani, YÖK bu işi ilim, fen uğruna, ahlak, etik adına değil “siz bizim rektörümüzü içeri atarsanız, biz de sizin adamınıza böyle yaparız” mantığıyla yapıyor gibi bir tenkit. Tarafsızların başbakana dönük eleştirisi ise “tamam uygulama zamansız, hatta kısmen kasıtlıdır, YÖK Van rektörünün rövanşını alıyor ama ortada aleni bir intihal vakası var, bunu niye yok sayıyorsunuz” mealinde. Bana göre iki kesimin eleştirilmesinde de doğruluk payı var.

İntihal açısından bakarsak, bir defa şu ya da bu şekilde sayın müsteşar ve meslektaşı bir gaflete düşüp yazdıkları ders kitabında başka bir yazarın kitabından kaynak göstermeksizin alıntı yapmıştır. Bu da akademik etik açısından ciddi bir problemdir. Hatırladığım kadarıyla bu konu ilk gündeme geldiğinde, 2003 yılı sonları olabilir, Ömer Dinçer de sehven bu işin olduğunu, kitabın yazarı Prof. Tamer Koçel ile görüşerek derhal kitabı piyasadan toplattığını vs. anlatıyordu. Prof. Tamer Koçel de şahsen kendinden özür dilendiği, kitabın da piyasadan çekilmesiyle kendisi açısından mesele kalmadığı mealinde açıklamalar yapmıştı. Geçmiş gün detayları hatırlamıyorum.

Ben aslında işin bir başka noktasına dikkat çekmek istiyorum. İntihale konu olan eser bir “ders kitabı”. Ders kitabı olması işlenen kabahati küçültmez ancak Türkiye’de ders kitapları ile ilgili garip bir başıboşluğa dikkat çekmeme imkan vermesi açısından zikrediyorum. Konu edilen kitabın başlığıyla piyasada abartmıyorum, yüzlerce kitap vardır. İşletme Bilimine Giriş, Genel İşletme, İşletme Yöneticiliği, İşletme Bilimi, Temel İşletme, İşletmecilik Bilgisi gibi başlıklarla yazılmış, benzer muhtevada bir alay ders kitabı var. Merak edenler herhangi bir işletme fakültesi kütüphanesinden bunlardan tesadüfî örneklemeyle 10 farklı yazarınkini seçsinler. İçleri o kadar birbirinin aynısıdır ki, ilk kimin yazıp sonra kimlerin oradan (kaynak göstererek ya da göstermeden) aldığı belli değildir.

Mesela ben tesadüfen incelediğim 3 kitapta en az 300 sayfanın nerdeyse her üç kitapta da tıpatıp aynı olduğunu gördüm. İşin garibi kitaplarda dipnot kullanılmadığı için kimin neyi nereden aldığı da belli değil. Kitabın sonuna göstermelik, laf olsun kabilinden bir kaynakça eklenmiş. Bu kaynakların neresinden ne şekilde yararlanıldığı belli değil. Son zamanlarda “canım ders kitabında dipnot olmasa da olur” türünden laflar duyup şaşırıyorum. Ne yani, ders kitabı öyle canı isteyenin önceden yazılmış bir kitaptan alınarak yazılabilir mi? Üstelik bu kitapları yazan “hocalar” bu işten eşşek yüküyle para kazanıyorlar. Ne ala memleket, oradan buradan al, git bir matbaa ya da yayıneviyle anlaş, dersine girdiğin öğrencileri almaya mecbur tut, sonra “yahu bunları nereden alıp da yazdın” deyince “ders kitabıdır, önemi yok” de. O zaman parasız dağıt kitapları, gariban öğrenciler sebeplensin. Hoş, dipnot olsa ne yazar, başka kitapta yazan şeyi aynen kendi kitabına dipnotla koyup satmanın etik yönü de bence ayrı bir tartışma konusudur. İşletme Bilimi ile ilgili bu durum başka branşlar için de belki geçerlidir, gündemdeki İşletme olduğu için onu ele aldım.

Şu halde Ömer Dinçer’le ilgili meselede “intihal” konusu bence önem sıralamasına almaya bile değmeyen bir konudur. Hatta, Ömer Dinçer kitaplarında en azından adam gibi dipnot kullanması, yaptığı hatadan dönmüş olması itibariyle dipnotsuz kitap yazıp satanlardan bir derece ehven bile sayılabilir. Garanti veriyorum, şu an üniversitelerimizde kalburüstü birkaç kişi hariç Ömer Dinçer’inki ölçüsünde intihale bulaşmayanı yoktur. Bu Ömer Dinçer’i temize çıkarmaz ama bir durum tespitidir. O sebeple özellikle geçen yıllarda ayyuka çıkmış bir Kemal Alemdaroğlu vakası gözüne girecekken dikkate almayan YÖK’e yöneltilen “intikam için yapıyor” eleştirisi yerindedir. Üstelik Kemal Alemdaroğlu’nun intihali uluslararası camiada “örnek olay” olarak senelerce bir web sitesinde ders malzemesi gibi gösterildiği halde kimse tınmamıştır.

Netice itibariyle, intihal, başkalarının eserlerinden kaynak gösterilmeksizin yapılan az ya da çok aktarmalar alenen suçtur. Ancak Türkiye’de bu iş o kadar yaygındır ki, ona buna ceza vermeye kalkar, meslekten uzaklaştırırsanız Türk üniversitelerinde ders verecek öğretim elemanı neredeyse bulamaz hale gelebilirsiniz. O sebeple akademik etik konusunun son derece hassas bir konu olarak yüksek lisans, hatta lisans düzeyinde insanlara aktarılması elzemdir. Bu konunun vahameti bizde hala anlaşılmamış görünüyor. Yazılan tezlerde, ahbap çavuş dergileri için hazırlanan makalelerde, küçük şehirlerde yapılan milletlerarası (!) kongrelerde intihalin daniskası mevcuttur. Şimdiye kadar Cumhuriyet, Atatürkçülük gibi kılıflarla, daha başka çıkar ilişkileriyle insanlar bu gibi suçlardan yakayı sıyırabiliyorlardı. Belki de Ömer Dinçer için talihsizlik olan vaka, kangren olan problemin kamuoyunda tartışmaya açılması noktasında yararlı olmuştur.

Diğer taraftan, bence kısa vadede önemli bir konu olan “ders kitabı” meselesinde de tüccar öğretim üyelerine birilerinin dur demesi gerekiyor. Türkiye’de verilen işletmecilik, iktisat eğitimi bu kendini yenilemekten aciz ticaret erbabı yüzünden beş para etmez hale gelmek üzeredir. Özellikle taşra üniversitelerinde had safhaya varan ders kitabı yazıp satma işine engel olunup, buralarda İngilizce bilmeyen öğrencilere yabancı dilden tercüme edilmiş kaliteli temel ders kitaplarının mutlaka ulaştırılması gerekiyor. Muhtemelen büyük şehirlerde de örnekleri vardır ama kontrolden uzak noktalar kadar aleni değil. Konuyu merak edenler gitsin Anadolu’da şöyle bir tur yapıp Aksaray, Konya, Kütahya, Yozgat, Çorum, Karaman, Nevşehir, Niğde vs. vilayetlerdeki İİBF öğrencileriyle bu kitap ticareti konusunu bir görüşsünler. İntihali mintihali boşverin, Ömer Dinçer’in kitabına rahmet okursunuz.

Popularity: 12% [?]

Voltran, Voltran, Voltran

FST 24 Ekim 2005

Çocukluğumuzun iz bırakan çizgi filmi Voltranı hatırlamayanınız yoktur. Genelde kendinden kat be kat güçlü süper kötü robotları ekip çalışması ve dayanışmayla darmadağın eder, biz 8-10 yaşlarındaki çocukları mest ederdi Voltran. Bir deVoltran oluşmadan önce 3 defa “Voltran, Voltran, Voltran” diye bağırılırdı diye hatırlıyorum, artık orasını gençler düzeltsin. Nerden çıktı bu Voltran işi derseniz, habere göre Gaziantep Üniversitesi rektörü Van’a yapılan seferi anlatırken: “Biz rektörler, voltran değiliz. Biz rektörler, Van’a, voltran oluşturup gücümüzü gösterelim diye gitmedik. Amacımız korku ve panik yaşayan öğretim üyelerine destek olmaktı…” demiş.

Ben haberin öncesini inceledim, rektöre yönelik: “Sayın hocam siz rektörler Voltran mısınız, Van’a gücünüzü göstermeye mi gittiniz” türünden sorular görmedim. Hoca benzetme yapayım derken bayağı bir fantazi kurmuş anlaşılan. Yaşı itibariyle Voltran’ı ne zaman izlediğini bilemiyorum, muhtemelen torunu ya da çocuklarından duymuş olmalı. Aksi halde rektörlerin Voltran olamayacağını zaten bilirdi. Zira rektörler ancak Voltran’ı oluşturan birer organ olabilir. YÖK Voltran, rektörler de birer parça olabilir. Çizgi roman karakterlerini yerli yerinde kullanmak lazım. Yarın “biz Örümcek Adam değiliz ki örümcek kafalı yobaz olalım”, “Gotham City’de çağdaşlığın teminatı Batman’dir” türü beyanatlarla karşılaşırsak şaşırmayalım… Bu arada Voltran 29 Ekim’de Cumhurbaşkanlığı resepsiyonunda da oluşacakmış, görelim bakalım.

Popularity: 10% [?]

Deprem Profesörü

FST 24 Ekim 2005

Deprem konusunda uzman İTÜ Maden Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Ercan İzmir’de meydana gelen depremlerle ilgili bir resmi toplantıda şöyle konuşmuş: “Allah depremi sevdiği ülkelere verir. Depremler olmasa İzmir’de bu kaynaklar olmazdı. İzmir, Urla-Seferihisar arasında büyük bir enerji kaynağı elde etti. İzmirliler delgi yapın, jeotermal enerjiyi açığa çıkarın, kaplıca yapın, turizmi geliştirin diye Tanrı Ramazan ödülü verdi.��?

Hatırlarsanız 1999 Marmara depreminin ardından bazı din adamı ve gazeteciler deprem ile Allah arasında ilişki kurup bunun bir ilahi ikaz olabileceğini belirttikleri gerekçesiyle savcılarca derhal derdest edilmiş, içlerinde hapis cezası alanları olmuştu. Bakalım Prof. Ercan bu çerçevede nasıl bir muameleye tabi tutulacak. Tanrı İzmir’e ramazan ödülü verdi diyen profesörle ilgili savcıları bakalım kim göreve çağıracak. Ben CHP yöneticilerinden ümitliyim, İzmir ADD veya ÇYDD daha atik davranmazsa tabii.

Öte yandan Allah depremi sevdiği ülkelere verir demekle neyi kastediyor pek anlayamadım, Pakistan, Endonezya, Türkiye gibi gariban ülkeler olarak “Allah biraz da Almanya, Norveç gibi yerleri sevse ne iyi olurdu��? demek durumunda değil miyiz? Belki de bölge diyeceğine ülke dedi, diye düşünebilirsiniz, o zaman deprem yaşamayan Karaman, Aksaray gibi vilayetlerde “biz Allah’ın sevgili illeri değil miyiz��? şeklinde şikayetler ortaya çıkabilir. Hasılı pek isabetli bir laf olmamış.

Son olarak profesörü pek maddiyatçı gördüm, İzmirlilere “boşverin depremi, o sayede gazlı soda elde ettiniz, gazoz satar, kaplıca, hamam turizmi yapar köşeyi dönersiniz��? türünden teselli ve akıl vermek bizim liberal hareketçi gençlerin bile aklına gelmezdi herhalde. İzleyelim bakalım, profesör hapisten sıyrılıp böyle bir iktisadi teşebbüse ön ayak olup köşeyi dönebilecek mi, Ercan Termal Tesisleri misali…

Popularity: 10% [?]

Akademik Etikle İlgili Bir Site

FST 24 Ekim 2005

Bir zamanlar akademik camianın içyüzüne dönük yazdığım yazının konuyla ilgili bir sitede alıntılandığından site sorumlusu prof. Veysel Batmaz haberdar etti. Vistilef başlıklı site akademik etik ile ilgili haftalık güncellenen bir blog. Izlenimleri sevenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Sitede akademik camia ile ilgili haber ve hukuk ierikli bloglara da link var. Bu arada benim yazının son paragrafına güncel gelişmeler doğrultusunda yapılan bir müdahale var, o da yerinde olmuş.

Güncelleme: Yalnız, bu yazıya gelen bir yorum doğrultusunda belirtmekte yarar var, metin içindeki müdahalelerin en azından parantez içinde veya başka bir şekilde belirtilmiş olması daha uygun olabilirdi. Böyle şeyleri büyütecek değilim, sonuçta iyi niyetli ve yazıyı tamamlar mahiyette bir ek, sadece dikkat çekmek istiyorum. Ne de olsa etikle ilgili bir site.

Popularity: 10% [?]

“YÖK’ten AB’ye Karşı Türk Modeli”

FST 21 Ekim 2005

Bir haber sitesinde rektörlerimizin AB ile uyum sürecinde bir ekip oluşturarak yükseköğretimde Türk modelini ortaya koymak için Cumhurbaşkanı Sezer’le bir araya geleceklerini okudum. Haberin bir yerinde YÖK başkanına atfen “yükseköğretimde Türk modelini ortaya koymanın zamanının geldiği” ifadesi de geçiyordu. Demek ki YÖK 100. Yıl Gazasıyla çıkacağı Van seferinin ardından istikameti Avrupanın fethine çevirecek. Bu kutlu davada ben de “Türk Modeli” çerçevesinde bazı acizane kakılarda bulunmak isterim. AB ülkeleri görsünler bakalım Türk usulü eğitim, öğretim, bilim ve teknoloji politikası nasıl olurmuş. Müzakere içeriği ile ilgili önerilerim şöyle, isteyenler geliştirebilir:

-AB ülkelerinde üniversite rektörleri artık bilimsel faaliyetler yerine ülkesine göre mevcut siyasi sistemin, özellikle derin kısmını muhafaza işini kendilerine görev bilmelidirler. Zira henüz bu konuların vahametinin farkında olmayan ahmak Avrupalılar bilim teknoloji filan derken sakalı şeriatçı papazlara, hristiyan demokratlara kaptırabilirler.

-AB ülkelerindende YÖK benzeri (şu günlerde özerk denen) başıboş kurumların oluşup seçilmiş iktidarlara kafa tutması sağlanmalıdır. Zira seçilmiş iktidarların kasabalı cahiller olması kuvvetle muhtemeldir, bunlara bilimin üstünlüğünü birilerinin hatılatması gerekir. Almanya’da, Fransa’da bir rektör rahatlıkla kendi maaşını ödeyen başbakana, ilgili bakana çemkirebilmeli, hakaret edebilmelidir. Ayak takımına prim vermemeyi AB’nin öğrenmesi şarttır.

-AB ülkelerinde yolsuzluk, hırsızlık gibi iddialarla mahkeme edilen rektörler bu kurum eliyle savunulmalı, Fransa’da cumhuriyet, İngiltere’de kırallığın elden gidebileceğine dair bildiriler sunulması teşvik edilmelidir. Çünkü bir rektör tanrısal güçlerle donatıldığından asla yanılamaz, hata yapmaz, aksini iddia eden bilim düşmanı, gerici ve terbiyesizdir. Avrupalıların kafası bunu almaz, o sebeple yüksek öğrenim müzakerelerinde bu konu ısrarla gündemde tutulmalıdır.

-AB ülkelerindeki üniversite akademik personelinin ülkesine göre (mesela Fransa’da de Gaulle’ün) bir kurucunun, önderin vs. kabrinin yolunu çeşitli vesilelerle aşındırması, şikayet dilekçelerini topluca mezara, anıta bırakması teşvik edilmelidir. Hernekadar ölmüş insanların artık bir fayda sağlamayacağı ilmen ve fennen sabit olsa da cahil AB eğitim kurumlarına bu konuda ısrarlı olunmalıdır. Henüz bu işlere alışık olmayan AB ülkelerinde vazifesinin farkında olmayan silahlı kuvvetlere çeşitli hatırlatmalar yapılması amacıyla gösteriler düzenlenmeli, Sorbonne, LSE, Köln gibi üniversite rektörleri her tür kavimden dincilere karşı NATO’yu göreve çağırmalıdır

-Yüksek öğrenimde çok sıkı tutulan akademik yükseltilme gibi konularda liyakat gibi modası geçmiş saçmalıklara son verilmeli, terfilerde sadakat, yalakalık özellikle de cahillik gibi niteliklere öncelik tanınması teşvik edilmelidir. Zeki ve başarılı diye AB rejimine düşman birini akademik hayatta tutmanın bedelinin ağır olacağını, AB’de laikliğin elden gidebileceği, AB’nin bölünmez bütünlüğünün sürdürülebilmesi için sadık kulların kapıları tutması gerektiği hatırlatılmalıdır.

Böylece, AB Türkiye’ye elini kaptırmakla nasıl bir belaya bulaştığını anlasa da iş işten geçmiş olacaktır. Benim kanaatimce “Türk Modeli” çetin cevizdir, AB bu alanda bizden etkilenebilir. Bakın görün AB eğitim sistemi 10 sene sonunda belayı bulur, şimdiden söylemiş olayım. Bilmem siz ne düşünürsünüz.

Popularity: 8% [?]

“Cumhuriyete Sahip Çıkmak…”

FST 20 Ekim 2005

Uzun zamandır fırsat bulamadığım güncellemelere yeniden başlamayı düşünüyorum. Eskisi kadar sık olmayabilir, bakalım günler ne gösterir. Aslında belki gene yazmayacaktım ama bir yerlerde YÖK başkanının “Rektör Aşkın’a sahip çıkmak Cumhuriyet’e sahip çıkmaktır” dediğini gördüm. Yine bir TV kanalında “rektörler kurulu topluca Aşkın’ı ziyaret edecek” haberine rastladım. Artık ne ölçüde doğrudur bilemiyorum, burada Türk TV’lerini kısıtlı izleyebiliyorum. Ancak gidişata baktığımda bu beyanların hiç de yabana atılmaması gerektiğini düşünüyorum. Kırk yıllık YÖK ben görmeyeli değişecek değil ya.

Herneyse, demek ki rektörler kurulu, usulen davanın selameti için açığa alınmasını istemek yerine, mahpus damındaki meslektaşlarını ziyaret kararı almış. Bazı istemezler, gericiler, şeriat özlemcisi dinciler ve ikinci cumhuriyetçi rejim düşmanlarının “oh olsun��? diyerekten keyif olmalarına bakmayarak güzel bir dayanışma örneği sergilemişler. Mübarek Ramazan ayında gösterdikleri bu kardeşlik ve dostluk manzarası özlenen bir tablo. Bu vesileyle Türk halkının artık yitirmekte olduğu birlik ve beraberlik ruhunu diriltme yolunda gösterdikleri bu gayretli çaba için kendilerine teşekkür ediyorum. Herhalde hapisteki mağdura bir tepsi peynirli börek, döşek, yorgan, birkaç paket cıgara, yerine göre biraz bulgur, salça ve yağ gibi acil ihtiyaçları da tedarik edeceklerdir. Zira kendisi apar topar, bir devlet memurunun makamına yakışmayacak tarzda derdest edilip hapse girdiğinden ihtiyacı olabilir. Mahpus rektör de artık zeytin çekirdeğinden yapılmış tespih mi olur, ağızlık mı olur, gelenleri boş çevirmeyecektir. Sürekli ya Anıtkabire şikayetlenmeye ya da başbakanlığa maaş pazarlığına giderken, kimi zaman (herhalde işsiz güçsüz olduğunu vehmettikleri) orduyu göreve davet eden pankartlarla görmeye alıştığımız rektörlerimize bu hayırlı ziyaretlerinde yol açıklığı dilerim.

Yalnız YÖK başkanının “Rektör Aşkın’a sahip çıkmak Cumhuriyet’e sahip çıkmaktır” ifadesini doğru olmakla birlikte eksik buldum. “Laik cumhuriyet ve çağdaşlığa” şeklinde geliştirilmesi yerinde olur. Taviz verip düşmanı sevindirmeyelim. Bu arada CHP ve DYP de rektörler gibi Van’a heyet göndermeyi planlıyormuş, Vanlıları uyaralım, turizm fırsatlarını kaçırmasınlar. 70 küsur rektör, bir alay CHP ve DYP siyasetçisi, bunların yanındaki alakalı alakasız ekipler, nerden baksanız 1000 kişiyi bulur. Van gölü canavarından sonra ortaya çıkan bu imkandan istifade etmek lazım.

Popularity: 15% [?]

Kapat
E-posta ile paylaş