FST Kasım 7th, 2005
Hürriyet gazetesi ülkemizde önde gelen yayın organlarından olması hasebiyle genelde seçme yazarlara da ev sahipliği yapıyor. Geçenlerde bir dostumuz “yahu şu Hürriyetteki Emin Çölaşan, Özdemir İnce, Bekir Coşkun, Tufan Türenç’i onore edecek bir şeyler yazsak, mahşerin 4 atlısı misali” dediğinde kendine hak verdim. Hakikaten Hürriyet gazetesinde ülkenin olumsuz gidişatını önleme, toplumu cumhuriyet düşmanlarına karşı bilinçlendirme işini kendine görev bilmiş yazar oranımız diğer gazetelerimize göre daha fazla. Gerçi bana teklifi ileten dostumuz Yalçın Bayer’i ihmal etmiş, Hürriyetin 5 atlısı demek daha uygun düşerdi. Hatırlarsanız sayın Cumhurbaşkanımızın “hergün okuyup fikirleriyle güne başladığı” az sayıda yazarın içinde de Hürriyetin bu yazarları önemli bir yekun teşkil ediyor.Tabii bu kıymetli köşe yazarlarımızın topluca analizi benim boyumu aşar, belki siyaset bilimi, iletişim ya da sosyoloji okuyan gençler yüksek lisans tezi olarak kendilerini incelerler, orijinal bir çalışma ortaya oyarlar. Ben ise site izleyicilerine adı geçen yazarların bir ikisinin bazı enteresan görüşlerini aktararak bu hizmeti yerine getirebilirim. Bence adı geçen yazarlar içinde ilk ele alınması gereken Özdemir İnce. Emin Çölaşan’ın “daha okumuşu” görüntüsü veren Özdemir bey hakikaten ilginç yazılarla Hürriyet okurlarına yol gösteriyor. Bir defa kendisi “entel” sıfatını hak edecek ölçüde Fransa ile yakın, dil bilen bir insan. Köşesindeki resmi şöyle bir dikkatle incelerseniz, diğer köşe yazarlarında olduğu gibi sıradan bir vesikalık resim göremezsiniz. Özdemir İnce’nin resmi bir defa mütebessim değil, ciddi. Okumuş adam imajını güçlendirmek üzere yakın gözlük taktığı vurgulanmış. Üstelik elini ağzına düşünceli vaziyette dayanmış, derin fikirlere dalmış bir görüntü veriyor. Yani Hürriyet okurlarının karşısında sözleri ciddiye alınması gereken, her babayiğidin itiraz edemeyeceği, yazıları anlaşılmasa, hatalı olsa bile “acaba biz mi yanılıyoruz, böyle bakan bir adamın herhalde bir bildiği vardır” diyeceği bir şahsiyet var.
Aslında bir şair Özdemir Bey. Vahap Munyar Özdemir İnce’nin şairliğini anlattığı bir yazısında Özdemir İnce’yi Yunanca ve Fransızcadan yaptığı çeviriler, yazdığı şiirlerle övüyor. Munyar’dan öğrendiğimize göre Ertuğrul Özkök, Özdemir İnce’den Hürriyet’in yurtdışı okurlarına ‘‘Türkiye’den değişik bir pencere’’ açmak amacıyla yararlanmak istemiş. Ancak Özdemir Bey yurtdışı okurlarına mesaj verecekken hızını alamayıp yurtiçine dönük yazılara son zamanlarda ağırlık vermiş görünüyor. Biz de bu değişik pencereye şöyle bir bakalım dedik. Tabii kendisinin şairlik yönüne birşey söylemek haddimiz değildir. Şiir işine pirimiz Veysel Aratlıoğlu bakar, zamanı olur da Özdemir Beyin şiirlerini kritik ederse zevkle burada yer veririz.
Özdemir Beyin yazılarını zaten izleyenler bilir ama bilmeyenler için söylüyorum, kendisi tavizsiz bir cumhuriyetçidir. “Bize ne, zaten bir sürü yazar öyle, padişahçı mı var bu devirde, matah bir özellik mi” diyeniniz olabilir, yanılırsınız. Özdemir Bey son derece sert ve tavizsiz tutumuyla sıradan cumhuriyetçilerden ayrılıyor, cumhuriyetçi gibi görünen sahtekarların maskesini de indiriyor. Mesela şu cümlelere bakalım:
…. Böyle düşünenler cumhuriyet karşıtı liberal demokratlarımızdır. Cumhuriyet karşıtı liberal demokrat mı olurmuş diye çıkışmayın bana. Bizde oluyor: Cumhuriyetçi olmadıkları kesin, liberallikleri karanlık, demokratlıkları şüpheli.
Bu, örnek ve benzeri sadece bizde görülen bu muhterem zevat, şimdi de, başımıza kakarak, kafamızı gözümüzü yararak, yüzümüze tükürerek, ‘Etrak-ı bi-idrak’ muamelesi çekerek, bizleri Avrupa Birliği ağılına tıkmak istiyorlar. ‘Ahırına’ diyecektim; ama ‘Ağılına’ daha kibar.
Görüldüğü üzere Özdemir Bey cumhuriyet karşıtı “liberal demokratlara” ateş püskürüyor. AB’yi de Türkiye’nin tıkılmaya çalışıldığı bir ahır, pardon kibarlık gereği “ağıl” olarak görüyor. Özdemir Beyin liberallerin tuzak sorularına karşı cevabı da var:
[…] Cumhuriyet, cumhuriyet ilkeleri gibi kavramları duydukları zaman, hemen ‘Demokrasi daha önemli!’ diye ümüğünüzü sıkıyorlar. ‘İran da, Libya da, Çin de cumhuriyetle yönetiliyor!’ diyorlar. Ve ekliyorlar: Avrupa’da cumhuriyetle yönetilmeyen demokratik krallıklar var! Demek ki önemli olan cumhuriyet değil demokrasi!
Bunun gizli anlamı şu mu acaba? Osmanlı hanedanının demokrasisi Türkiye için daha uygun olurdu. Daha da açık söyleyecek olursak: Osmanlı’nın İslami demokrasisi!
Paranoya falan değil! Bu türden itirazların kökeninde 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni içe sindirememek sıkıntısı yatıyor.
Özdemir İnce ahmak “liberal demokratların” ağzına sakız ettiği “demokrasi başka, cumhuriyet başka, bir sürü muz cumhuriyeti, cumhuriyet olmayan demokratik krallık var ne haber” iddiasına karşı bu şekilde kükrüyor. Tabii, ben yeterince zeki olmadığım için Özdemir Bey’in yazısında bu argümanı çürüten bir şey göremedim, varsın olsun. Demek bizim AB uşağı liberal demokrat ve ikinci cumhuriyetçiler Osmanlı İslam Demokrasisi istiyormuş, bunu anlamaya benim ferasetim nereden yetecek. Bunlar şimdi çıkar “Osmanlı İslam Demokrasisi, Totaliter Tek Parti Cumhuriyetinden iyidir, ne var yani” de derler. İçlerine sindiremiyorlarsa limonlu soda içsinler, iyi gelir.
Aslında yazının ilerleyen bölümlerinde Özdemir İnce demokrasi ve cumhuriyet konularında daha net açıklamalar yapıp kendi konumunu da belirliyor. Göz atalım:
…
Ben bir ‘cumhuriyetçi’ olarak (‘cumhuriyetçilik’ benimHürriyet Gazetesi’nde fıkra yazarı olarak tek politik sıfatımdır), herhangi bir cumhuriyetten söz etmiyorum. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nden söz ediyorum. Bu cumhuriyet kesinlikle demokrasiyi içermektedir. Bu cumhuriyet, dünyada demokrasi hareketlerini yakından izlemeyi görev bilmiştir.
‘Türkiye Cumhuriyeti’ somut, örgütlü ve yapısal bir varlıktır. ‘Demokrasi’ soyut bir ‘kendilik’ (entite, zatiyet)’tir.
Cumhuriyet düzenine karşı demokrasiyi şantaj vasıtası yapanlara iyi gözle bakmam olanaksız. Türkiye için konuştuğumuz zaman her cumhuriyetçinin demokrat, her demokratın da cumhuriyetçi olması gerekir. Sadece gerekmez, zorunluluktur.
…
Resmi laiklikten, jakoben laikçilikten söz ederseniz İslamcıların, Fethullahçıların, ılımlı İslamcıların yanında ve Büyük Ortadoğu Projesi kampındadır yeriniz. Kusura bakmayın!
Görüldüğü gibi yazarımız muhalif ayak takımının her tür iddiasını önceden görüp çürütme, leb demeden leblebiyi anlam yeteneğini sonuna kadar konuşturuyor. Öncelikle kendisinden “Bu cumhuriyet kesinlikle demokrasiyi içermektedir. Bu cumhuriyet, dünyada demokrasi hareketlerini yakından izlemeyi görev bilmiştir” bilgisini alıyoruz. Sanki AGİT gibi bir teşkilat bizim Cumhuriyetimiz, dünyadaki demokrasi hareketlerini izlemeyi kendine görev bilmiş. Ancak sürekli gözlemci konumunda kaldığından olsa gerek bir türlü hangisini seçip alacağına karar veremiyor, istemezlere de yersiz eleştiri malzemesi çıkarıyor. Hem zaten Özdemir Beyin ifadesiyle “demokrasi soyut bir kendilik, entite, zatiyet değil midir !?”.
Sonra aman ha, Diyanet işleri başkanlığının devlet eliyle işlemesi, halkın istediği dini inanca göre okul açamaması, özel eğitim verememesi, belli mezheplerin devlet eliyle geçerli görülüp dayatılması, tüm dini faaliyetlerin devletçe kontrolü gibi konularda fikir beyan etmeye kalkıp resmi, jakoben laiklikten filan söz etmeye çalışmayın. Özdemir Bey çok sert, derhal sizi “İslamcıların, Fethullahçıların, ılımlı İslamcıların yanında ve Büyük Ortadoğu Projesi kampında” görüverir, madara olursunuz. Kusura da bakmayın.
Özdemir Bey az evvel Türkiye’nin “tıkılmak istendiği” AB ahırından söz ediyordu, yalnız konuyla ilgili yazdığı son cümleleri beni biraz şaşırttı. Şöyle diyor:
Avrupa Birliği’ne resmen aday yapılan devlet, 1923’te kurulan, sağ iktidarlar tarafından posa haline getirilmiş de olsa devrimci Türkiye Cumhuriyeti’dir. AKP hükümeti değil! Müzakereler sırasında AKP hükümeti zorlanır ama bir ‘varlık’ olarak Türkiye Cumhuriyeti asla zorlanmaz! Biline!
Ahır da olsa, buraya girse girse devrimci Türkiye Cumhuriyeti girer, müzakerelerde AKP zorlanır ama “varlık” (entite olan demokrasi miydi?) olan Cumhuriyet hiç de zorlanmaz diyen Özdemir Beyi anlamak için bayağı derin düşünmek gerekiyor.
Nitekim kendisinin bu türden, biz sıradan insanlara çelişki gibi görünen ama aslında kendi içinde tutarlı olan ilginç başka görüşleri de var. Malum son zamanlarda Süleyman Demirel Sabah yazarı Yavuz Donat’a darbe konusunda bizleri güldürüp “haydi oradan be” dedirten birtakım demeçler veriyor. Malum Türkiye’de asker darbe yapmayı “kendine yasa gereği görev” bildiği için bir türlü bu problemi çözemiyoruz. Yani şöyle bir şey, (Asker: biz darbe yaptık, anayasayı iptal ettik. Sivil:Niye? Asker: Ülkenin gidişatından hoşnut değildik, 35. Madde bize böyle emrediyor. Sivil: Ha, iyi o zaman kolay gelsin.) Demirel de 35. madde kaldırılsın, askerin yeri belli olsun, başbakana karşı sorumlu değil bağlı olsun türünden şeyler söylüyor. Özdemir Bey elbette cumhuriyetçi bir kişilik (entite olabilir mi) olarak bu konuda engin bilgisiyle bizleri aydınlatıyor. Bakın kendisi darbeler, Türk ve Latin Amerika darbelerinin farkı, 35. maddenin fazileti gibi konularda neler diyor:
[…]Bu sorunun sağlıklı yanıtı ancak 35. madde sayesinde verilebilir. Çünkü Şili’nin 35. maddesi yoktu. Süleyman Demirel’in siyasal tarihi ve talihi 35. madde sayesinde sütten çıkmış ak kaşığa dönüştü ve tekrar başbakan oldu. Ardından 12 Eylül 1980’de tarih bir kez daha tekerrür etti. Süleyman Demirel bir kez daha küllerinden doğduktan sonra gene başbakan ve ardından cumhurbaşkanı oldu. Böyle bir talih ancak 1001 Gece Masalları’nda görülür. 35. madde sanki Demirel için yazılmış. Bu madde sayesinde Ankalar küllerinden yeniden doğma şansına sahip olmaktalar. 35. madde tıpkı fermuar gibi, emniyet supabı gibi!
Anayasa’yı çiğneyen, Cumhuriyet’in temel ilkelerine aykırı politika üreten, dahası Cumhuriyet’in temel ilkelerini dinamitleyen iktidarlar, muhalefetler, siyasal partiler, bu melanetin hepsini TSK İç Hizmet Yasası 35. maddesine güvenerek, onun koruması altında yapmaktadırlar.
Yazdıklarım paradoks mu? Kesinlikle değil. Kartezyen mantığa çok uygun!
TSK İç Hizmet Yasası 35. maddesinin kaldırılmasından yanayım. (İmza: Ö.İnce)
… Türk Silahlı Kuvvetleri, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’ta eğer gitmemek üzere yönetime el koymamışsa, koyamamışsa bunun nedeni İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesidir. Müdahaleye cevaz veren yasa, müdahale eden TSK’nın yapacağını yaptıktan sonra kışlasına dönmesini de zorunlu kılıyor. Eğer 35. madde olmasaydı, özellikle 12 Mart ve 12 Eylül’de siyasete müdahale eden ordu iktidarı kimseye bırakmazdı. (Bu cümleyi bir kez daha okuyun, mantığını kavrayın ve en iyisi ezberleyin. Çünkü ilk kez duyuyorsunuz!)
Ülkesinin anayasasının temel ilkelerini değiştirmek isteyen, attığı her adımda Anayasa maddelerine toslayıp Anayasa ile mücadele eden siyasal partilere ve hükümetlere karşı İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi olmasaydı; Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan’ın elinde ülkenin hali nice olurdu acaba?
Son cümle: En az İkinci Cumhuriyetçiler kadar ben de askeri müdahalelere karşıyım!
Evet, (kartezyen dediği şey herneyse) mantığa ne kadar da uygun. Bu ne müthiş kalem ustalığı, söz cambazlığıdır. 35. madde bir emniyet sübabıdır, o olmasa Demirel gibi bir adam kendi küllerinden doğamazdı, Türkiye’deki tüm sağ iktidarlar melanetlerini TSK 35. maddeye güvenerek gerçekleştirmişlerdir. Bu madde olmasa sağcı iktidarlara haddini kim bildirirdi. Üstelik 35. Madde olmasa darbeciler kışlaya geri dönmez Pinochet gibi ilelebet yerlerinde kalırlardı. (Bunu ilk kez duydunuz değil mi?) Ne kadar rahatlatıcı.
Darbe yapıldıktan sonra en azından askerler 3-5 sene içinde (kendi güvenliklerini sağlama alıp kimi cumhurbaşkanı olduktan sonra) kışlalarına geri dönüp küllerinden doğacak sağcı cumhuriyet düşmanlarını beklemeye başlıyorlar. 35. madde sayesinde kısa ömürlü askeri müdahalelere katlanıp uzun vadeli askeri diktatörlüklere düçar olmuyoruz. Bizim için ne saadet. Özdemir İnce’ye de bu ilk defa duyduğumuz akıl yürütmeden dolayı teşekkür ederiz. Emrettiği şekilde mantığını kabul edip ezberleyeceğiz. Bence sabahları ilkokul öğrencilerine “and” olarak okutulabilir (içirilebilir mi demeliydim).
Özdemir İnce ve darbe demişken, son hafta gündemde olan bir Tarık Akan meselesine değinmemek olmaz diye düşünüyorum. Malum Milliyette Derya Sazak Tarık Akan ile bir mülakat yapmış Tarık Akan da “solculara karşı yapılan darbeler kötüdür, gericilere karşı olanlar iyidir” mealinde bir şeyler söylemiş. Tarık Akan bir sürü abuk subuk laf arasında “Ben 28 Şubat’ı askerin müdahalesi olarak görmüyorum. Devletin iradesiydi. Devleti devlet yapan kurumların içinde asker de var, savcılar, hâkimler var. Öğretmen de var. Halk var. Tabii ki demokrasilerde halkın iradesi geçerlidir” türünden bir şeyler de söylemiş. Yani güya 28 Şubatı yapanlar sadece asker değil hakim, savcı, öğretmen, halktır, dolayısıyla bu halk iradesi olarak darbe sayılmaz demeye getiriyor. Doğal olarak bu anlayış sağdan soldan eleştirilmiş, bu ne biçim perhizdir, diyerek kınanmışken, sahneye çıkan Özdemir İnce bir seri yazıyla Tarık Akan’a sahip çıkmış. Şöyle diyor İnce:
‘Demokrasilerde askerin sivil yönetime müdahalesi savunulabilir mi? Darbe sola karşı olunca karşı çıkacaksınız, ‘şeriat’a karşı diye ‘postmodern darbe’de bir sakınca görmeyeceksiniz. Burada çelişki yok mu?’
Tarık Akan, bu klasikleşen tuzak soruya harika bir yanıt çıkartıyor:
‘Ben 28 Şubat’ı askerin müdahalesi olarak görmüyorum. Devletin iradesiydi!’
Bu konuda şimdiye kadar söylenmiş en müthiş saptama ve tanım: ‘Devlet iradesiydi!’
…
Sanıldığı ve iddia edildiği gibi askerin müdahaleleri Türkiye’yi elli-yüz yıl geri bırakmamıştır; tam tersine demokratikleşme yolunda cumhuriyetin ilke ve değerlerini öne çıkartarak soyut demokrasiye kapsamlı bir içerik kazandırmıştır (1960, 1997). Ya da düzeni restore etmek istemiştir (1971, 1980).
Tarık Akan’ın, Türkiye’de pek az kimsenin fark ettiği ‘devlet iradesi’ işte budur!
… Askeri müdahaleye muhatap olan bütün hükümetlerin, cumhuriyet rejimiyle ve onun kurumlarıyla sorunları olmuştur. Rejimin temel ilkeleriyle uzlaşmazlık sorunları olan bir iktidarın ve siyasal partinin meşru ve demokratik olduğunu söyleyebilir miyiz? Söyleyemeyiz!
Bizler ve Derya Sazak anlayamamışız demek ki, saf saf soruyoruz, yahu ne farkı var o da müdahale bu da ne farkı var diyerekten. Devlet iradesi denen şey meğer asker, hakim, savcı, öğretmen dayanışmasıymış haberimiz yok. Özdemir Bey haklı olarak bizim saflığımıza fildişi kulesinden gülüyor acıyarak ve Tarık Akan’ı tuzağa düşmeyip “çıkardığı harika yanıt” sebebiyle kutluyor. Yazının devamında ve ilgili diğer yazısında Tarık Akan yere göğe sığmıyor. O konuda çeşitli yazılar yazılmış, ne diyeyim, üstelik Özdemir usta noktayı koyduktan sonra bize halt yemek düşer.
Görüldüğü gibi Özdemir İnce resmindeki tavrın hakkını sonuna kadar veren ciddiyet ve sertlikte gerçek bir cumhuriyetçi. Her konudan anlıyor, herkese verilecek bir cevabı mevcut. Hürriyet gazetesi okurları yazarlarıyla övünebilir, sayesinde alçaklar, hainler deşifre ediliyor, sert bakışları, gözlerinden saçılan kıvılcımlarla eriyip ortaçağ karanlığını boyluyorlar. Kendisinin eski yazılarına arşivlerden ulaşıp istifade edebilirsiniz. Yalnız fazla dalarsanız çıldırmanız, dolayısıyla Çılgın Bir Türk’e dönüşmeniz de söz konusu olabilir. Aklı başında Türkler şu ara pek tutulmadığı için iyi olur, daha güzel, prim yaparız derseniz o başka tabii.