Yersiz Bir Sevinç ve Fransa Meselesi
FST Kasım 9th, 2005
Fransa’daki olaylar malum. Konuyla ilgili herkes meşrebine göre bir yorum yapıyor. Benim dikkatimi Milliyet Gazetesi yazarı Ece Temelkuran’ın gizli bir sevinç içeren heyecanlı yazısı çekti. Temelkuran yazısının başlığını “Önce Paris, sonra dünya: Yeryüzü ayaklanacak!” şeklinde belirlemiş. Yazısında Neoliberal saldırının günün birinde ezilenlerin kitlesel başkaldırısıyla karşılanacağı beklentisinin gerçekleşmeye başladığını ileri sürüyor. Küreselleşme karşıtı hareketler Temelkuran’a göre artık meyvesini veriyor, Paris Komünü deneyimi yineleniyor vs. Şu cümlelere bakalım:
[…] Koca yeryüzünün G8 toplantılarından yönetilebileceğini sanan, Asyalı çocukları çokuluslu şirketlerin “köle fabrikalarında” çalıştıran, alçakça bir açgözlülükle ucuz emeği ararken sınır tanımayan sermayeyi meşrulaştıran, orduları ve şirketleriyle mazlum halkların üzerine çullanan, yedikçe daha çok acıkan ve adlı adınca insan kanıyla ve parçalanmış insanlık onuruyla beslenen, Güney’in kanını emip Kuzey’de şöminelerinin başında yağlı ballı reklamlar arasında uzaklardan gelen savaş ve açlık haberlerini hayıflanarak izleyen, “Aman komünizm olmasın da ne olursa olsun” cümlesiyle beslenen işkencehanelerde düşünen bütün insanları iğdiş eden bu sistem ne bekliyordu?
[…] Evet, yaşananlar Paris Komünü’nü andırıyor. Fakat bir farkla: Bu kez insanlar ellerinde “büyük söylemlerin” yazılı olduğu metinler tutmuyor. Bu, metinsiz ve dilsiz bir ayaklanma! Bu, yoksulluğun ayaklanması.
[…] Görürsünüz, pek yakında başka Avrupa kentlerinde de benzer olaylar çıkacak. Bu işin rengi çok değişecek! “Yoksullar sisteme aynı biçimde cevap veriyor” dedim. Neo-liberal sistem hangi şiddette uyguladıysa kâr vahşetini insanlık üzerinde, şimdi insanlık da aynı şiddette veriyor cevabını. Nasıl hukuk ve sınır tanımayan yöntemlerle ezildiyse insanlar, öyle hukuksuz ve sınırsız ayağa kalkıyorlar şimdi. Başbakan Erdoğan’ın söylediği türban meselesine gelince… O kadar önemsiz ki…
Görüldüğü üzere Temelkuran artık “kanı emilmiş güney yarımküreden” gelen insanların ayaklandıklarını, yakında kendilerine bir lider bulacaklarını, bu hareketlerin kitleselleşeceğini düşünüyor. Temenni ediyor desek daha doğru olur. Ancak bu yargıya kolaylıkla varıp “yaşasın liberal vahşete karşı kitleler ayaklanıyor, sosyalizm yakındır” diyerek sevinmek için biraz erken diye düşünüyorum.
Öncelikle bu olaylarda Fransa’ya özgü köklü bir geleneğin etkisini unutmamak gerekir. Görebildiğim kadarıyla bu ülkede müthiş bir kibir hakim. Kendileri dışındakilere tepeden bakan, aşağılayan bir anlayışları var. Yine, Fransa denince bölücü bir milliyetçilik anlayışı ve beraberinde gelen savaşlar, dinlere karşı müsamahalı, eşit mesafede değil büyük ölçüde din karşıtı bir laiklik uygulaması, merkezi bürokrasi geleneği vs. hatırlanabilir. Cezayir’de sergiledikleri vahşet de bu olaylar çerçevesinde, aklın bir kenarında tutulmalı.
Bizde de bugün problem olan birçok konu Fransa’dan ithaldir. Malum, her türden entellik heveslileri ve nevzuhur Kemalistlerimiz Fransa’yı pek tutar. Bizim tepeden inmeci kılık kıyafete indirgenmiş, barlarda garip tiplerin önce vatan sonra dünyayı kurtarması, dünyaya eşitlik getirmek için masabaşı planları yapması temelli entellik anlayışı Fransa’dan menkuldür. Başımızdaki belaların çoğu Fransa’yı örnek almaktan kaynaklanmaktadır desek pek hata etmiş olmayız.
Peki son olaylar ezilmiş kitlelerin kapitalizme karşı ayak sesi midir? Olayların ekonomik boyutu olmakla birlikte farklı bir mecrası olduğunu düşünüyorum. Hatırlarsanız refah devleti politikalarının had safhaya vardığı sözde sosyal devletlerin başında gelen Fransa’da, geçen aylarda göçmenler ve ucuz işgücü olma potansiyelindeki muhtemel yeni AB ülkelerine karşı tepki mahiyetinde karşı görüşler ortaya çıkmıştı. AB anayasasına verilen hayır cevabının ardında bedavacılık imkânının elden kaçması anlamında “sosyal” hakların fakir göçmenlere karşı korunması fikri yatıyordu. Yani, yüksek ücretler Fransızlar için devam etsin, işletmelerin ABD ve Japon işletmelerine karşı rekabet gücü devlet desteğiyle sürsün, sosyal devlet imkânlarından taviz verilmesin. Aynı problem benzer politikalar uygulayan Almanya içinde geçerlidir. Aslında Ece Temelkuran’ın hatası bu ekonomileri “Neoliberal vahşet” olarak isimlendirmesindedir. Fransa’daki düpedüz kör milliyetçilikle, sübvansiyonla desteklenen kısmi bir sosyalist ekonomidir. Bugün varoşlar kendilerine uygulanan ayrımcılığa isyan etmekte, kapitalizm kurallarının üstün Fransız vatandaşlarının inhisarından çıkarılmasını, kendilerine de özgürce iş yapma ve bulma imkânı sunulmasını talep etmektedirler.
Varoşlar Afrika’da, eski komünist ülkelerde ekmek olmadığı için Avrupa kapılarını zorlamaktadır. Bu ülkelerin insanları “neoliberal vahşet” de olmasa büyük ölçüde açtır. Düşük ücretle çalışmanın alternatifi daha mutlu, zengin bir hayat sürmek değil aç kalmaktır. Tüm dünyada eşitlikçi bir iktisadi düzenin kurulması, hiçbir bedel ödemeyenle çalışana aynı muamelenin yapıldığı (bugünkü Almanya, Fransa vb.) sistemlerin hayatını sürdürmesi mümkün değildir. Merkeziyetçi, korumacı Avrupa devletlerinin bunu görüp korumacı anlayışa dur demesi, serbest piyasaya ilk defa bir şans vermeleri gerekmektedir. Değirmenin dönmesi başka türlü mümkün değildir. Nitekim devlet eliyle değirmen dönmeyeceği komünizm tecrübesiyle de sabittir. Merkezden planlama yaparak devasa bilgi dağları içinden kimin ne yiyip içeceğini belirlemeye kalkarsanız, tercih hakkı elinden alınmış, sefillikte eşitlenmiş, çalışma yeteneğini yitirmiş, yüzü gülmeyen kitleler elde edersiniz.
Bugün dünyadaki sefaletin günahını serbest piyasa mekanizmasının sırtına yüklemeye kalkanlar, sefil ülkelerin genelde despotlar, bürokratlar, diktatörler, sultanlar elinde olduğunu bilseler de görmezden gelirler. Fakir Afrika’nın, Güney Asya’nın, Latin Amerika’nın kara bahtının sebebi oralarda eskiden beri uygulanan serbest piyasa ekonomisi, kapitalist düzen değildir. Bilakis bugün Çin başta olmak üzere tüm Asya’nın kurtuluşu yükselen serbest piyasa rejimindedir. Sakın Çin’in komünist bir ülke olduğunu söyleyip kendinize güldürmeyin. Fakirliğin dizboyu olduğu bu ülkelerde bütün gücü elinde tutan merkezi bürokrasiler her tür yolsuzluklarını sürdürebilme pahasını halkın sırtına kene gibi yapışmış, yardakçıları 3-5 besleme şirketi, devasa toprak ağalarını rüşvet karşılığı semirtmekle meşguldür. Sözde sosyal gaye güden merkezi devletçi yapıların varacağı yer, toplumun başına bela olan az sayıda büyük, rekabet yeteneği kalmamış şirket ve bunun bürokrasi içindeki ahbaplarından ibarettir.
Piyasanın hatası gibi görünen birçok konunun arka planına bakıldığında problemin kaynağında piyasanın değil, bir memur ya da siyasinin kendi aklınca trilyonlarca bilgi parçacığını içeren piyasaya devlet adına müdahalesinin yer aldığı görülür. Milyarlarca insanın karşılıklı etkileşimde bulunduğu kaotik bir sistemi hayatında iş yapmamış bir avuç memurun yönlendirebileceğini düşünmek için ya çok saf, ya embesil ya da kötü niyetli olmak gerekir. Çıkar yol, Temelkuran gibilerin hayal ettiği devasa bürokrasilere yol açacak merkezi planlama sistemleri kurup insanları sefalete düşürmek değil, mülkü olmayanların mülk edinmesi, mülkü olanların bunu değerlendirebileceği basit kurumlardan oluşan sistemleri harekete geçirebilmektedir.
Fransa’daki olaylara dönersek, ben çok istisnai durumlar hariç olayların başka ülkelere sıçrayacağına ihtimal vermiyorum. İşin ekonomik boyutu, evet, vardır ama Fransa’ya özgü ahmaklık, farklı kültürleri aşağılayan tepeden bakan anlayış daha etkilidir. Paris Komünü gibi laflar da boş temennilerden ibarettir. Farklı renk ve kültürden insanları adam yerine koymayı öğrenmedikçe Fransa’da işler yoluna girmez. Bu şımarık devlet ümit ederim olaylardan ders alır, olup bitenler benzer politikalar uygulayan diğerlerine de ders olur.
