FST 31 Aralık 2005
Bir önceki yazıda Yücel Aşkın’ın tahliyesine kendisi adına sevindiğimi belirttiğimde şaka yapmıyordum. “Söylediklerini” eleştiririm, “onun üzerinden siyaset ve hesap yapanlarla” ilgili yazarım ama sağlık gibi önemli konularda dalga geçmem. Kendisinin hastaneye kaldırılmasının arkasında başka hesaplar olsa bile bunu bilecek durumda değiliz. Yargı tüm ifadeleri almış, delilleri toplamış. Suçlu olup olmadığı zaman içinde belli olacak. Tahliye edilmesi hukuk ve insanlığın gereğidir. Burada “asın, hastaneden çıkarıp cezaevine koyun” diye bir tür kelle isteme ve linç psikolojisine girmenin sağlıksız bir ruh haline işaret edeceğini belirtmeme gerek yok. En azından bu sitede buna müsaade etmem mümkün değil, yorum yazan bir arkadaşımız vesilesiyle bu açıklamayı yapıyorum, bu konularda biraz daha dikkatli ve hassas olmak şart.
Popularity: 11% [?]
FST 30 Aralık 2005
Cumhuriyete özdeş rektörümüz Yücel Aşkın tahliye oldu, kendisi adına sevindim, ama alelacele yaptığı basın toplantısında yaptığı açıklamalar ya tahliye sevincinin şokuyla, ya da geçirdiği ameliyatlar sebebiyle ne dediğinin tam farkında olmadığını gösteriyor. Aşkın şöyle demiş:
“Yargı, YÖK, Üniversitelerarası Kurul, Cumhuriyetin kurumlarıdır. Bunlar eleştirilebilir, çeşitli görüşler ileri sürülebilir, tartışılabir. Ancak bu kurumların tümüne saygı gösterip sahip çıkmak zorundayız. Çünkü bu kurumlar, toplumumuzda adaleti sağlayan ve toplumu geleceğe taşıyan kurumlardır.”
Yargıyı anladık da, YÖK ve UAK bizim bildiğimiz Cumhuriyetle ilgisiz iki kurumdur, bunlar herhangi bir krallık ya da imparatorlukta da bulunabilir. Üstelik bu “kurumlar” bize askeri darbelerden miras olmaları br yana mevcut haleriyle alabildiğine lüzumsuzdur da. YÖK ve UAK neden “toplumumuzda adaleti sağlayan ve toplumu geleceğe taşıyan kurumlar” imiş anlayamadım. Neyse, adamın tahliye sevincini kursağında bırakmayalım.
Popularity: 11% [?]
FST 30 Aralık 2005
Geçenlerde bir hanım öğretmenin Atatürk resmini yırtıp çiğnediği haberini okumuştum. Ne ölçüde doğru bilmiyorum ama öğretmenin psikolojik durumunun hiç de iyi olmadığı hem hastane raporlarından hem de resminden anlaşılabiliyordu. Bugün de bir Milli Eğitim müfettişinin, hem de resmi bir toplantıda çıldırıp Atatürk için alışık olmadığımız sözler söylediğine dair bir haber gördüm. Konya’da Milli Eğitim Müdürlüğünün bir seminerinde 12 yıllık Milli Eğitim Müfettişi Etem Gürsu’nun sözleri şöyle aktarılmış:
Atatürk’ün yaşamını konu alırken “Derslerde öğrencilere ‘Atatürk kimdir?’ diye soruyorum. Onlar da ‘Atatürk bizi düşmandan kurtardı’ diyorlar. Öğretmenler yıllardır derslerde Atatürk’ün herkesi kurtardığını anlatıyor. Sizin yere göğe sığdıramadığınız Atatürk beni kurtarmadı. Ben 55 yaşındayım. Ben doğmadan 20 yıl önce ölen birisi beni nasıl kurtarır?�? dedi.
Tabii, orada bulunan başka bir öğretmen “Atatürk hakkında nasıl böyle konuşursunuz? Siz Milli Eğitim Bakanlığı’nda görev yapan bir müfettişsiniz. Bizlere örnek olmanız gerekir. Atatürk sizi kurtarmadıysa anneninizi de mi kurtarmadı?�? diyerek tepki göstermiş. Olaylar haberde uzunca anlatılıyor. Bunlar önemli değil, ben son haftalarda bu Atatürk işinin değişik bir mecraya doğru yöneldiğini düşünüyoum. Ne oluyor? Ya Türkiye’de alenen Atatürk karşıtı ciddi bir kalkışma yaşanıyor, ya da her görüşten insanlar Atatürk meselesinde kafayı yemeye başladılar. Psikiyatri uzmanlarına 2006 yılında çok iş düşecek gibi görünüyor, haydi hayırlısı.
Popularity: 11% [?]
FST 30 Aralık 2005
Bulunduğum yerde hızlı internet bağlantısı yok. Evden modemle, işten 128 KB ADSL (15 bilgisayara dağılıyor) ile internete bağlanabiliyorum. Pardusu 3 günde parça parça indirip bugün kurdum. Uzun süre diğer Linux dağıtımlarını iyi kötü kullandığım için herhangi bir problem yaşamadım. İlk intiba olarak gayet güzel bir görüntüsü olduğunu söyleyebilirim. Yarı ehil biri olarak kurulum süreci için başında heyecanlı dakikalar geçirdim, kurulum sonrası hemen bir iki internet sitesi gezip yorum bile yaptım. Ama şu anda mecburen Windows kullanıyorum. Taşınabilir bilgisayarım 256 MB belleğe sahip, Open Office 2.0′ın açılması Pardusta 1-2 dakika arasında gerçekleşiyor. Ethernet kartından bağlantı problem olmadı ama tahmin edileceği üzere evden modemle internete bağlanmam mümkün değil. Kablosuz ağ bağlantısını deneme şansım da yok.
Yine acemi olduğum için Mandrakede alışık olduğum bazı kolaylıkları Pardusta bulamadım. Mesela masaüstündeki bir ikonu görev çubuğu üzerine sürükleyemiyorum. Mandrake kontrol merkezinden LİLO’yu ayarlayabiliyordum, PARDUS’ta başka bir sistem var ve bu tür bir ayar göremedim, doğal olarak bilgisayar sürekli Linuxtan açılıyor. Muhtemelen bunların halledilmesi kolaydır da ben bilmiyorum.
Sonuçta, eğer kabloyla yerel bir ağa bağlıysanız, evinizde de kablolu ADSL imkanınız varsa, bilgisayarınız minimum 512 MB RAM sahibiyse, Windows için tasarlanmış kritik yazılımlar kullanmıyorsanız PARDUS tam size göre. (Ben zaten diğer Linux yazılımlarını kullanıyorum neden Pardus kurayım derseniz, sırf Anadolu Aslanı hatırına bile değer derim). Kablosuz bağlantı ve modem problemleri tabii ki çözülebilir, bellek için de 40-50 YTL masraf edilirse problem kalmaz ama amatör ve züğürtler için bunlar yine de rahatsız edici konular. Çoğunluğumuzu oluşturan Linuxtan bihaber kitlenin “aman ulusal işletim sistemimiz çıkmış, hayırlı olsun hemen kuralım” derken daha birinci adımda küçük puntolu uyarıları okumayacakları, okusalar da anlamayacakları için mevcut harddisklerinde kurulu windowsu formatlayıp tertemiz bir harddisk sahibi olacaklarını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok.
Pardus, ehli için güzel bir ürün olmuş, emeği geçenlere teşekkürler. Diğer güncel dağıtımlara göre Türkçesi daha iyi ve nispeten kararlı görünüyor. Öte yandan, kimimiz 100 USD, kimimiz 1 USD ödeyerek, biz ezici çoğunluk gene Windowsa devam edecek gibiyiz. Sürekli Mandrake’deki oyunları oynayan ilkokul öğrencisi oğlum bile “ne sadece bu oyunlar mı var” diyerek burun kıvırdı. Hayırlısı olsun, ben artık yaşlandım galiba, heyecanım da pek kalmamış.
Popularity: 19% [?]
FST 30 Aralık 2005
Türkiye’de kamu kurumlarının maaşının yattığı bankalarla ilgili herkesin bildiği bir hakikat vardır. Bankalar maaşın kendilerine yatırılması karşılığında o kuruma birşeyler hediye ederler. Bu hediye de genelde kurumun tepesindeki şahıs veya şahısların kullanabileceği otomobil yahut bilgisayar gibi bir şeydir. İşte Meclis Başkanlık Divanı diye bir yerde de bu uygulama yapılmış. Meclis başkanlık divanı nedir, ne iş yapar bilmem. Herhalde önemli bir şey ki kurulmuş. Habere göre meclis başkanlığı milletvekillerinin maaşının bir bankada tutulması karşılığı bankadan “Peugeot” marka otomobilleri divan üyelerine dağıtmış, onlar da keyfini sürüyormuş. Tabii bu durum nimetten veriştiremeyen diğer milletvekillerinin canını sıkmış olacak ki, geçen senelerde ilginç çıkışlarıyla gündemi işgal eden Karaman milletvekili Mevküt Akgün konuya el atmış. Mevlüt Akgün milletvekili seçilince ilk icraat olarak gözünü çizdirip gözlüğü atmış, keline saç ektirmiş, gençleşip yepyeni bir imajla karşımıza çıkmıştı. Yunanistan başbakanı Karamanlis’in dedelerinin Karaman’lı olduğunu ileri sürüp medyada boy da göstermişti. Herneyse, haber şu:
Milletvekillerinin maaşlarının üzerinden alınan hediyelerin sadece TBMM Başkanlık Divanı üyelerine dağıtılmasına karşı bayrak açan AK Parti Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün, “Meclis Başkanlığı, Başkanlık Divanı üyelerine ‘Peugeot’ marka araba dağıtıyor. Diğer milletvekillerinin ve personelin günahı ne?” diye sordu. Akgün, TBMM Başkanlığı’nın yanı sıra Maliye Bakanlığı’nın da bankalarla yaptığı anlaşma çerçevesinde elde ettiği “bonus”ları sadece kendi personeline dağıttığına işaret ederek, “Bu işin çivisi çıktı” tepkisini gösterdi. Akgün, Maliye Bakanlığı’nın kamu çalışanlarının maaşları karşılığında bankalarla yapılan anlaşma çerçevesinde verilen “bonus”ları bir havuzda toplamasını istedi. Akgün, havuzda biriken para ve hediyelerin düşük ücretli memurlara dağıtılmasını teklif etti.
Bak sen, demek Maliyenin bir de Bonus havuzu varmış. Tabii, vekilin bu parayı fakirlere verelim teklifine gülemiyorum bile. İşin çivisi de çıkmış filan değildir. Olanlar bilakis bürokrasimizin çivileri sapasağlam sıkıştırdığını gösteriyor. Milletvekillerine acımasını ise anlıyorum “günahları ne, zavallılar” demesi makuldür. Divan üyeleri vekillerin maaşının getirisiyle pejoya binsin, bizimkiler Meclisin önünden belediye otobüsüyle gidip gelsinler, olacak şey mi?
Bu arada kendisini bir başka konuda daha uyarmak isterim. Bu yaptığı konuşmalar 301. madde bilmem ne fıkrasına göre hem meclisi, hem Maliye Bakanlığını açıkça aşağılama anlamına gelir. Savcılarımızı göreve çağırıp kendisi için fezleke hazırlanmasını talep ediyorum. Tabii milletvekilini eleştirmekle ben de yüce Meclisi alenen tahkir etmiş oluyorum. Kendimin de cezalandırılması konusunda yüce yargıyı göreve çağırıyorum. Bu yazıyı okurken hak veren ya da gülen olursa onlar da gidip kendilerini ihbar etsinler. Biraz ciddiyet lütfen. Bir iki çivi kalmış, onu da biz çıkarmayalım.
Bir de benim “Peugeot” işi kafama takıldı. Akgün bunu niye vurgulama gereği duymuş? Divan üyeleri başka bir marka otomobil de almış olabilirlerdi. Karaman’da peogeot bayiliği açmak istiyor da gizli reklam mı yapıyor? Bu şehrimizde yaşayanlar bilgi verebilir. Haberi alıntıladığım Nethaber ise Peugeot yazıp bir AUDI resmi koymuş, o da başka bir muamma.
Popularity: 12% [?]
FST 30 Aralık 2005
Malum 301. madde diye bir şey icat oldu, son zamanlarda en ünlü yazarlardan sıradan vatandaşa kadar herkes devlet ve kurumlarının manevi şahsiyetini aşağılama suçuyla yatar kalkar hale geldi. Malum bizde tüzel kuruluşlar da birer insan gibi kabul edildiğinden olacak kurumların üzüldüğü, sevindiği, bayram yaptığı, ağladığı vakidir. Bir yasa çıkar “Maliye bayram yaptı” denir. Belki bu yasal düzenlemeden dolayı bayram yapmayan teşkilat mensupları da vardır ama olsun. Dolayısıyla bizde kurumlar da aşağılanabildiklerinden doğal olarak karşı dava açma haları da olmalıdır. Bence olması da şarttır. Bir defa istisna yolunu açarsanız, Tanzimattan beri kazanılmış bürokratik hakların ayak takımına iade ihtimali ortaya çıkar ki, bu da muasır medeniyet yolunda arzulanan bir şey değildir.
Nitekim Hürriyet gazetesindeki haber buna güzel bir örnek oluşturuyor. Aksaray ve Laleli bölgelerimizde taverna işletmecileri biraraya gelip polisin artık sürekli hale gelen ve normalin dışına çıkan denetimlerinden gına getirip ‘İşyerimiz Polisin Yasalara ve Hukuka Aykırı, Keyfi Olarak Denetim Adı Altında Yaptığı Uygulama ve Baskılar Nedeniyle Bir Gün Süreyle Tarafımızca Kapatılmıştır’ diye bir pankart asmış, eylem yapmışlar. Buna mukabil emniyetin girişimiyle de “Aksaray ve Laleli’de taverna, müzikhol, disko ve bar işleten 9 kişi hakkında, TCK 301/2 uyarınca, emniyet teşkilatını alenen aşağılamaktan, 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle” dava açılmış. Savcı, İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkacak şüphelilerle ilgili, ‘Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz’ diyen TCK 301/4’ün uygulanabilirliğini, mahkemenin takdirine bırakmış.
Şimdi ben “savcı bu işin eleştiri amacıyla suç oluşturmak olup olmadığını nasıl bilmez de mahkemenin takdirine bırakıp bir sürü iş çıkarır” desem hakkımda adliyeyi aşağılamaktan dava açılabilir. O sebeple iyi bir vatandaş olarak savcının yaptığını çok yerinde buluyorum. O da belki “ben şimdi davayı açmasam, sen kendini çok bilir mi zannediyorsun, biz hakimleri nasıl aşağılarsın” der aynı maddeden dava açarlar diye düşünmüştür.
Aman tetikte olun. Ayağınız kaldırım taşına takıldığında, altı oyuk bir taşa basıp paçalarınızı ıslattığınızda kendinize hakim olamayıp belediyeyi aşağılamayın. Çevrede zabıta filan olur. Tren istasyondan geç kalktığında söylenmeyin, Ulaştırma Bakanlığı size dava açabilir. “Nereye gidiyor kardeşim bu toplanan vergiler” diye ağzınızı açmaya kalkmayın, Maliye teşkilatımızı aşağılamak sizin haddinize düşmez. Efendi olun. Molla demek irticayı çağrıştırabilir, centilmen desinler.
Popularity: 11% [?]
FST 30 Aralık 2005
2005 yılının son önemli çıkışı eski YÖK başkanımız Kemal Gürüz’den geldi. Süleyman Demirel Abbas Güçlü’nün hazırladığı programa katılıp enteresan şeyler söylemiş. Kemal Gürüz de kendisiyle ilgili bir konuda şehadette bulunmuş. Gazeteye yansıyan konu iki ana bölümden oluşuyor. Birinci kısım İmam Hatip meselesinde Demirel’in mevcut derin muhalefetten farklılaşan yorumu, ikinci kısım ise semizotu ve yoğurtun bünye üzerindeki tesirleri. Süleyman Beyin 2005 yılı sonu söylediği ilginç şeyler var, kulak verelim:
Öğrenci: Sizin dönemizde, ihtiyaçtan fazla imam hatipler açılırken o okullara kız öğrenciler de alındı. Bildiğim kadarıyla kızlar ne hatip olabiliyor, ne de imam. Kızlar niye imam hatiplerde okutuluyor?
Demirel: Türkiye’nin yüzde 99.9 Müslüman. 1924′te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat kanununda din eğitimi için ayrı bir tedbir alınacağı taahhüt edildi. O dönemde din eğitimi ailelere bırakılmıştı. Gençler çok kere babasının cenazesinde Fatiha okumayı bilmeyecek kadar dini bilgiden yoksun hale geldi. 1949′da din eğitimi meselesi devletin önüne geldi. İmam hatip okullarının açılması odur. İmanı Hatip’ler imam yetiştirsin diye açılmadı. İmam hatipler dinini bilen doktorlar, avukatlar, mühendisler olsun diye açıldı.
….
Güçlü: Klasik okullarda din öğretilmiyor mu?
Demirel: Hayır öğretilmiyor.
Güçlü: 40 yıldır iktidardaydınız efendim, öğretseydiniz.
Demirel: Bu söylediğiniz en basiti. Ben okul açarım, öğretmen tayin ederim, bina yaparım, öğretmenin maaşını veririm, okula cihaz getiririm. Öğretmek benim görevim değil, ben siyasetçiyim. (Alkışlar..)
….
Demirel: Yediğim yemeği sen yesen iğne iplik olursun […] Benim yediğim yemek bir kap çorba, semizotu ve yoğurt.
Güçlü: 23 kilo vermişsiniz efendim. Reçeteniz nedir?
Demirel: Reçete şu: 40 yaşına kadar insan yemek yer, 40′ından sonra yemek insanı yer […]
Öncelikle öğrencinin müthiş ferasetini alkışlayalım, boşta kalmasın. Malum program bayağı alkışlı geçmiş. Türkiye’nin yüzde 99.9′u müslüman istatistik bilgisini de boşverelim, Süleyman Beyin İmam Hatipler lehindeki açıklamaları, diğer açıklamalarında olduğu gibi elbette ciddiye alınmayacaktır. Ben esas olarak diyet uzmanlarına yol gösteren rejim reçetesi ve “vecizenin” gündeme oturacağını tahmin ediyorum. Aslında bu programda benim dikkatimi çeken Süleyman Demirel’in hoş sohbeti değil, bugün unutulmuş eski bir simanın orada boy göstermesi oldu. Bir ara gündemi çokça işgal eden eski YÖK başkanı Kemal Gürüz de bir ara söz alıp şunları söylemiş:
[…]8 Yıllık temel eğitim yasasının çıktığı dönemde YÖK Başkanlığı yaptım. Cumhuriyetin temel ilkelerini sarsmaya yönelik hareketlere karşı birlikte mücadele verdik. 5 yıl boyunca Sayın Demirel’in verdiği mücadelenin şahidiyim.
Herhalde Demirel İmam Hatiplerle ilgili dobra dobra konuşmaya başlayınca Gürüz dayanamayıp 28 Şubattan silah arkadaşına müdahale etmiş. Bıraksa Süleyman Bey ortada ne Cumhuriyet ne de direk bırakacak. Elbette kendisinin şehadeti dergahı izzette makbuldür. İmam Hatiple ilgili sözleri sebebiyle Demirel’i Kemalizmden aforoz etmek isteyecek “ulema” bu şehadete binaen kendisini affedeceklerdir.
Son söz: Kırkından sonra rahat edip saz çalmak istersen, yoğurt ve semizotunu kırktan önce yiyeceksin.
Popularity: 12% [?]
FST 29 Aralık 2005
Başbakan Erdoğan ATV’de katıldığı programda “YÖK ile ilgili çalışmalarımızı biz buzdolabına koyduk” demiş. Başörtüsü ve diğer özgürlüklerle ilgili konular derin dondurucuda olduğuna göre, bakalım soğuk hava deposuna sıradaki hangi “çalışma” gönderilecek.
Popularity: 10% [?]
FST 28 Aralık 2005
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk geçenlerde silahlı kuvvetlerle ilgili bazı laflar etmiş, tepki çekmişti. Beyoğlu savcılığı da “bir grup” avukatın suç duyurusuna binaen harekete geçerek kendisine “Türk ordusunu aşağılamak” suçundan soruşturma başlatmış. Eşbaşkan şu aralar popüler olan 301. madde ile suçlanıyormuş. Radikal Lagendijk’in savcıları harekete geçiren basın toplantısında söylediklerini de aktarıyor:
“Başbakan’ın diyalog çağrısına Kürtler yanıt vermeli. Aksi halde milliyetçi gruplar ve ordunun istediği olur. Çünkü ordu PKK ile çatışmayı seviyor. Bu onu güçlü ve önemli kılıyor. Niçin Kürt belediye başkanları ‘Şiddeti savunmuyoruz’ demiyorlar? Neden renklerini belli etmiyorlar? Şiddeti açık açık kınamıyorlar?”
Joost Lagendijk sadece ‘Türklüğü, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama’ suçunu düzenleyen 301. maddeden değil, Orhan Pamuk ile ilgili açıklamaları sebebiyle adil yargılamaya müdahaleden de yargılanmak isteniyormuş. Detaylar gazetede mevcut. İşin açığı burada ben herhangi bir kişi ya da kurumu aşağılama veya hakaret göremedim, veya gözlerim bağlanmış. “Ordunun PKK ile çatışması onu güçlü kılıyor ve bu gücü bırakmak istemiyor” mealli bir tespit var. Bu tespite katılmamak mümkündür tabii. Üstelik adam Kürt belediye başkanlarını alenen eleştirmiş “niçin şiddeti savunmuyoruz demiyorsunuz�? diye de açıkça kınamış. Anlaşıldığı kadarıyla “bir grup avukat” ve onları ciddiye alan savcı doğru ya da yanlış bir durum tespitini hızla “aşağılama” olarak görmüşler. Radikal gazetesinde basın toplantısı sonunda Lagendijk’in “umuyorum Türkiye hükümeti mesajı almıştır” dediği belirtiliyor, anlaşılan mesaj hatları karıştırıp savcılığa ulaşmış.
Komplo teorileriyle yatıp kalkan bir ülkede “ordu terörün bitmesini istemez, aksi halde önemsiz hale geldiğini düşünebilir�? sözü neden AB karşıtları ve belli bir kesimde infiale sebebiyet veriyor, anlaması zor. Bunda ordunun Türkiye’deki tartışmalı sıra dışı rolünün yeri büyük elbette. Mesela çeşitli uluslararası örgütlerin Türkiye ile ilgili “aşağılama�? sayılabilecek beyan ve değerlendirmeleri her zaman söz konusu olmuştur. Dünya yolsuzluk ve rüşvet endekslerinde hep gerilerde kaldığımızda hiçbir savcı çıkıp da “bize rüşvetçi, hırsız diyor, aşağılıyorlar, bizim gümrüklerimiz pırlanta gibidir�? diyerek Dünya Bankası veya falanca dereceleme kuruluşunun başkanını mahkemeye vermeye kalkmıyor. Finansal kuruluşlar ülkenin riskini yükselttiğinde “maliye teşkilatımız aşağılanıyor�? diyen de yok. Ama ordu ile ilgili üstelik Kürt belediye başkanlarını da eleştiren bir beyanata anormal derecede köpürülüyor.
Bu aşırı tepki bana eski komünist ülkelerle ilgili anlatılan meşhur bir fıkrayı hatırlattı, hani adam parti genel sekreterine ahmak demiş ve 21 yıl ceza almış, “yahu bir lafa bu kadar ceza verilir mi” deyince de “onun 1 yılı hakaret, 20’si devlet sırrını ifşa etmekten” cevabını almış ya. Eşbaşkana gösterilen acele ve aşırı tepkiyi “demek olayda gerçeklik payı var ki böyle etekleri tutuştu” diye yorumlayan çıkabilir. Lagendijk de kendisine açılan davaya karşı bugün verdiği beyanatta “siyasi amaçlı bir provokasyon söz konusudur” demiş. Adamı tanımam, ilgilenmem de, ancak şu tabloya göre durum tam da öyledir, siyasidir.
AB yandaşları ve karşıtları arasındaki tepişmede arada kalan bizlere neler olacak, seyredip görelim…
Popularity: 11% [?]
FST 28 Aralık 2005
Ünlü sanatçımız CHP milletvekili Berhan Şimşek gözden kaçsa büyük tehlike yaratabilecek ciddi bir problem “saptamış” ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in yanıtlanması istemiyle bir soru önergesi vermiş. Peki konu nedir? Milli Eğitim Bakanlığı bir ajanda bastırıp dağıtıyormuş. “Ne var bunda, yılbaşı gelirken bakkal Ahmet Efendi de ajanda bastırır” diyeniniz çıkabilir. Ama bu ajandada bir sürü problem olduğunu Berhan bey tek tek tespit etmiş.
Bir defa ajandada cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, ‘kirli sakallı’ bir fotoğrafı kullanılmış, ajandaların üzerinde AKP milletvekillerinin isimlerinin basılı imiş, ancak CHP’lilere gönderilenlerde isim yokmuş. Üstelik Atatürk’ün resminin altında herhangi bir vecize yer almazken buna karşılık Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ve bakan Çelik’in fotoğraflarının altında eğitimle ilgili sözler varmış. Berhan Şimşek, Cumhurbaşkanı Sezer’den herhangi bir söze yer verilmemesini de eleştirmiş. Berhan bey son olarak haklı şekilde “nereye bastırdınız, hangi bütçeyle” diyerek tüyü bitmedik yetimin hakkını da aramış.
CHP’nin “ödünsüz” tavrına müteşekkir olmalıyız. Yalnız aklıma sakal ve “vecize” meseleleri takıldı, acaba Berhan Bey özensizlik olarak nitelediği Sezer’in kirli sakalının basılmasını neden eleştiriyor, “sakallı resim” basılıp irtica çağrıştırıldığı için mi yoksa sakal kirli olduğu için mi? Sonra “kirli sakal” ile Berhan Bey sayın cumhurbaşkanımıza hakaret etmiş olmuyor mu? Öyle ya, resmi gizlice çekilmediyse sakalı neden kirli olsun? Sayın Sezer’in kıdemli bir memur olarak 3-5 günlük sakalla dolaştığını da tahmin etmiyorum.
Atatürk ve Sezer’e yapılan büyük ayıbı buradan kınıyorum. Atatürk’ün resminin altına”Muallimler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır”, Sezer’inkine de “Öğretmenler, gelecek kuşaklar sizin yapıtınız olacaktır” dense hoş olmaz mıydı? AKP’nin gerçek yüzünü Berhan bey iyi yakalamış. AKP’nin kendi lider ve bakanlarının eğitimle ilgili “vecizelerini” merak etmedim değil. Başbakan için “Öğretmenler, el kol hareketi yapmayın, yoksa bel altı dalarım” gibi bir şeyler aklıma geliyor, Hüseyin Çelik ne derdi bilemiyorum.
Ajandayı görenler hem sakal hem de vecize konusunda aydınlatırsa bu önemli konuda daha net fikir beyan edebiliriz.
Güncelleme: Haberi yazarken başka bir resim koymuştum, Kirli sakallı resim olduğunu tahmin ettiğim bir resmi Hürriyette gördüm ve bahsi geçen resim muhtemelen budur diyerek değiştirdim, yaknız bana kirli sakaldan ziyade gölgeli gibi geldi. Üstelik bayrakla Sezer içiçe şık bir görüntü de oluşturmuş. Sol tarafta yakanın üzerinde sakala benzer beyaz birşeyler var gibi ama emin olamadım. Tabii “Minyeli” Berhan Şimşek’i yalanlayacak değilim, art niyet olduğu aşikardır.
Popularity: 14% [?]