Menemen Hadisesi ve Kubilay
FST 7 Aralık 2005
Rauf Bey ile ilgili yazıda atıftabulunulan metni inceleyen bazı araştırmacı izleyiciler İzmir Suikastinin bir komplo olduğu ve bu şekilde muhalefetin kolayca ortadan kaldırıldığı yönünde yorumlara da işaret ederek, acaba “Menemen hadisesi de böyle değil midir” şüphesini dile getirdiler. Bu konuda uzman değilim, okuduğum çok ama yorumu tarihçiler ve siyaset bilimcilere bırakacağım. Sadece geçen hafta medyaya yansıyan ilginç bir haberi aktarmak isterim. ABD’nin ilk Türkiye Büyükelçisi Joseph C. Grew Türkiye ile ilgili anılarını derlediği kitap yeni çıkmış ve Menemen hadisesini anlattığı bölümde şunlar yazıyormuş:
[…] Bu noktada genç bir ihtiyat zabiti, Kubilay sahneye çıkıyor. Oraya bir askeri birlikle mi gönderildi, yoksa sadece meydandan geçmekte miydi; çelişen haberler mevcut. Her halükarda, üniformasının kendisini koruyacağına güvenerek, tahrikçilere tek başına yaklaşıyor ve Derviş Mehmet ile tartışmaya başlıyor. İhtiyatsızca hareket ettiği hususunda görüş birliği var. İddiaya göre Derviş Mehmet tarafından vuruluyor. Akabinde bir gece bekçisi Derviş Mehmet’i vuruyor ve ardından o da vuruluyor. Hükümet yanlısı gazeteler, Kubilay’ın başının kesildikten sonra bir sırığa takılarak dolaştırıldığı ve fanatik dervişlerle yardakçılarının kanını içtikleri konusunda ısrar ediyor, ama bu haberlerin gerçekliğinden şüphe etmek için yeterince sebep var. Bu zaman zarfında askeri yetkililere haber veriliyor ve makineli tüfek eşliğinde bir manga jandarma olay mahaline geliyor; çıkan çatışmada dervişlerden üçü öldürülürken, biri kaçıyor.�?
[…] Manisa, Menemen ve Balıkesir’de sıkıyönetim ilan edildi. 100’den fazla kişi divan-ı harbe verildi, bunlardan 15-20 kadarı hocaydı. Basın, ölü kahraman Kubilay’ı, halkın coşkusunu uyandırmak ve Türk gençliğine -özellikle ordu içindeki genç nesle- Cumhuriyete sadık kalması yolunda nasihatte bulunmak amacıyla kullanmıştır. Kubilay’ın deli cesaretiyle hareket etmiş olduğu yolundaki kanaatin aksine, hükümet kahramanlığı üzerinde duruyor. Şerefine mitingler tertip edildi. Yine de kamuoyu ilgisiz kalmayı sürdürüyor. Anlaşıldığı kadarıyla, bir zamanlar öğretmen olan bu genç subay hakkında bariz bir coşkuya rastlanmıyor. Buna mukabil hükümet ve ordu ziyadesiyle ilgili. Halkla hükümet arasında geniş bir uçurum var.
Çoğumuzun bildiği bir başka konu da Menemen hadisesi sebebiyle asılanlar arasında bir de Yahudinin yer alıyor olması. Araştırmacı Rıfat Bali’nin aktardığı, hadise sebebiyle asılan Hayim oğlu Jozef ile Vakit ve Cumhuriyet gazetelerinde yer alan şu ifadeler ve 27 Şubat 1931 tarihli The Jewish Chronicle gazetesine atfen söyledikleri ilgi çekici (Olayla ilgili bir resim de Tempo dergisinde yer alıyor):
[…] ‘Yaşasın şeriat, şeriat isterim’ diye bağırdım diye beni buraya getirdiler. Neme lazım benim şeriat? Şeriat nerede ben nerede? Ben Museviyim havraya bile gitmem. Benim işim tekkede, kahvede altı kol iskambil oynamaktır. Amma serbestçilerin (Serbest Cumhuriyet Fırkası kastediliyor) birincisiydim.’ […] ‘Kalabalıkla birlikte ‘Yaşasın şeriat’ diye bağırmakla suçlandım. Ancak ben Yahudi’yim ve farmasonum. Bu gösteri ile ne alakam olabilir? Hakikat şu ki ben Fethi Okyar Bey’in Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın üyesiyim ve hükümet canımı almak istiyor.’
Bu beyanlar ve ABD elçisinin hatıraları Rauf Beyin yeğeninin anlattıkları gibi olaylardaki sis perdesinin açılmasında yardımcı olabilir. Öte yandan, Kubilay hadisesinde yedek subayın başı kesildi mi kesilmedi mi, ne önemi var? Sonuçta öldürülmesi başlı başına bir suçtur, hatta başı kesilmişse vahşettir. Savunulacak yanı da olamaz. Üzerinde durulması gereken, bu olayın abartılıp CHF tarafından Serbest Fırkanın kapatılması ve muhalefetin ikinci defa kitlesel olarak susturulmasında kullanılıp kullanılmadığıdır. Sonuçta İstiklal Mahkemeleri fazla mesai yaparak yurdun dört bir yanından bir sürü alakalı alakasız adamı toparlayıp -kahvede iskambil oynayan yahudisi de dahil- irtica suçuyla idam sehpasına göndermişse bu işte bir bit yeniği aranması da tabiidir. Zaten bu konuda çok şey yazılıp çizilmiştir, bizimkisi ABD büyükelçisinin hatıraları sebebiyle konuyu şöyle bir hatırlamaktan ibaret.
Bu arada gözüme çarpan bir ilginç notu daha aktarayım, ne kadar doğru bilemem, ünlü şovmenimiz Mehmet Ali Erbil de Menemen hadisesinin kışkırtıcısı olduğu iddiasıyla idam cezasına çarptırılan Erbilli Şeyh Esat Efendinin torunu imiş. Habere göre Mehmet Ali Erbil kendisine bu bilgi verilince hayret etmiş “bana dedemin polis olduğu söylenirdi” demiş. Yani işin ilginç boyutları da var. 12 sene okutulan İnkılap Tarihi kitaplarımızın güdüklüğüne bakıp hayıflanmamak elde değil, ne dersiniz.
Popularity: 27% [?]
ABD Buyukelcisi J.C.Grew’in anlattiklari ile resmi tarih arasinda bence cok az fark var.
Bana birinci agizdan anlatilan ise, cok daha farkli. Ozetleyecek olursam:
Birincisi, Kubilay isimli bu (yedek subay [*]) astegmenin aslinda tam bir pislik oldugu tarifiyle baslar: Bugun de karsilasabileceginiz, ama, o devirde cok daha forslu olan, uniformanin arkasina siginarak zulum yapabilmenin her turlu imkanini kullanan bir tip…
Olaylar, anlatildigi sekliyle degil, yani, dervisler ve ‘irtica isteruk’ talepleriyle degil; aksine Kubilay’in carsi esnafindan birinin kizina carsi ortasinda alenen sarkintilik etmesi ve carsi esnafinin bu duruma isyan sonucunda Kubilay’i [Kutlu Savas’in baska bir konuda kullandigi ifade ile] itlaf etmesidir.
Kubilay’i itlaf edenler gericiler filan degil, yerel esraftir. Yerel esraf da, tarifi geregi, o gunku aydinlardir, onde gelenlerdir.
Bunun arkasindan seriatle ilgili slogan atilip atilmadigi tartisilir. Ama, Kubilay icin ‘Allahsiz, Kitapsiz’ vb turunden laflar edilmisse buna sasiracagimi zannetmiyorum.
Nitekim, Ankara, bu haberi alinca once hic ilgilenmez; basit bir asayis vakasidir cunku.
3-4 gun sonra ise, aniden bu konudan bir Kodak moment yaratmak ilhami gelmiscesine, resmi tarihte anlatilan yaklasimlara basvurur.
Bu tavir degisikliginin sebepleri muhtelif rivayetlere gore degisiyor olabilse de, vakanin ozuyle alakali olmadigini biliyorum.
O tarihte kamuoyunun bu konuya karsi ilgisiz oldugunu soyleyen J.C.Grew’in hakli oldugunu dusunuyorum. Kamuoyu o devirde bu yalani yememistir. Simdikinin aksine. Bir de, kabul etmek gerekir ki, Toplum Muhendisligi denilen sey ya hic bilinmiyor, ya da cok daha geri idi..
Bugunlerde ortaya cikan ve iskambil meraklisi mason Musevinin de arada kaynayip telef olmasi uzerine kurulu olan hikaye konunun bence magazinel ve renk katan tarafidir. Bir taraftan Musevilerin her acikli olayda magdur olmusluk ispati arzusu, diger taraftan da, Ankara’nin ne derece karabalta bir acele ile durumu ‘hal’ ettigini gosterir bence.
Burada beni ozellikle rahatsiz eden, tipki Hasan Tahsin’in ‘Ilk Kursun’ olamayacaginin bilinmesine ragmen yillarca yavelenmesi gibi, temel soylemlere sokusturualn bir baska ‘Sahte Kahraman’in varligidir…
Bunlarin tek aciga cikmasi, hem gerekiyor, daha dogrusu zorunlu, hem de bir cok kutsali sallayacak oldugu icin riskler tasiyor.
[*]: O devirde Harbokulundan cikan da, sivilden gelen de (yedek subay) astegmen olarak goreve basliyordu. Bunun degismesi oldukca yakin bir tarihtedir –galiba 27 Mayis’tan sonra.
Sevgili Müzmin Anonim,
Yine tam size göre, bir dayanağı olmayan, mesnetsiz, olaylar şöyle olsa ne de güzel olurdu yaklaşımı..
Rica etsek öğrenebilir miyiz kimdir bu “birinci ağızdan” size anlatan kişi? Yine bir sorsak bu kişiye (rahmetli olmamıştır umarım, tek görgü tanığımız ne de olsa), kendileri acaba Derviş Mehmet’i tanırlar mı? Hadiselerde bu şahsın bir rolü olmuş mudur? Yoksa bu da “resmi tarih”in bir hayal mahsülü müdür?
Kubilay Hadisesi ile ilgili eskilerde söylenen şu anda isbatı güç olan ahlaksızdı vs. den ziyade tatbikat mermileri ile bir isyanın nasıl bastırılacağı, hangi komutanın acemi bir askeri isyan bastırmaya boş silahlarla yollayabildiği ve akabinde gelişen hadiselerden sonra Mustafa Kemalin ‘Menemen’i yıkın, ortasına kara bir taş dikin!’sözünü sarf edip etmediği ve de son olarak bugünkü gazetelerde ki ‘Menemen katil değil ama 75 yıldır cezalı’
Kubilay’ın 23 Aralık 1930′da Menemen’de şehit edilmesinin üzerinden 75 yıl geçti. Ancak İzmir’in bu küçük ilçesi, hâlâ o günün izlerini taşıyor. şeklinde ki açıklamaları bir araya getirince yakın tarimize ait bir büyük yalan ve karartma ile karşı karşıya olduğumuzu hissediyorum. Serbest Fırka hadisesine ise hiç dokunmadığım da cabası…
“Tarih için özgürlük
Geçmişteki olayların değerlendirimesine ilişkin olarak giderek sıklaşan siyasal müdahale ve tarihçileri ve düşünürleri hedef alan adli davalardan etkilenerek, aşağıdaki ilkeleri hatırlatmak istiyoruz.
Tarih bir din değildir. Tarihçi hiçbir dogmayı kabul etmez, hiçbir yasağın önünde eğilmez, tabuları tanımaz. Tarihçi rahatsız edici olabilir.
Tarih hafıza değildir. Tarihçinin yüceltmek ya da mahkûm etmek gibi bir rolü yoktur, o sadece açıklar.
Tarih aktüalitenin kölesi değildir. Tarihçi geçmiş üzerine bugünün ideolojik şemalarını yapıştırmaz, geçmişteki olaylara bugünün duyarlılığını yerleştirmeye çalışmaz.
Tarih hafıza değildir. Tarihçi bilimsel yöntemle insanların anılarını toplar, birbiriyle karşılaştırır, belgeler ve izlerle yüzleştirir ve olayları ortaya koyar. Tarih hafızayı hesaba katar ama ona indirgenemez.
Tarih bir hukuk konusu değildir. Özgür bir devlette tarihsel hakikatı tayin etmek ne parlamento ne de adli mercinin işidir. Devlet politikası, ne kadar iyi amaçlar taşırsa taşısın, tarihin politikası değildir.
13 Temmuz 1990, 29 Ocak 2001, 21 Mayıs 2001. 23 Şubat 2005 tarihli yasalar bu ilkelere aykırı bir biçimde tarihçinin özgürlüğünü kısıtlamakta, yaptırımlar dayatarak ona neyi araştırması ve neyi bulmasını söylemekte, yöntemler buyurmakta ve sınırlar dayatmaktadır.
Demokratik bir rejime yakışmayan bu yasaların kaldırılmasını istiyoruz.”
Yazının tamamı bu lınkte
http://www.yenisafak.com.tr/kbumin.html
Necip Fazıl Kısakürek’in Son Devrin Din Mazlumları Adlı kitabından
http://www.tahavi.com/tarih/036.html
Moral Dergisi Yavuz Bahadıroğlu
http://www.tahavi.com/tarih/006.html
Can Dündar Menemenin Son Tanıklarından
http://www.tahavi.com/tarih/026.html
Sitede emegi gecen herkese tesekkurler
http://www.1bilgi.com
Sizleride sitemize bekliyoruz
Nice yillara…