Archive for Aralık, 2005

Düşeş Attım

FST Aralık 27th, 2005

AKP ve öğretmenevi meselesinde iş iyice ciddiye bindi, söylemiş olayım. İçki ve uçkurun ardından zurnanın zırt dediği okey ve tavla konusunda da düzenlemeler yapılmış. Habere göre, yeni düzenlemede başörtülü akraba ve yakınların bu “dinlence” tesislerinden yararlanabilmesi de sağlanıyormuş. Eski yönetmelikte, ‘Satranç, dama, tavla gibi oyunlar oynayabilecekleri şekilde düzenleme yapılır’ ifadesi yer alırken, yeni yönetmelikte ‘Satranç, dama gibi zeka oyunları oynayabilecekleri şekilde düzenlenir’ deniyormuş. Muhalif sendikalar olayı başörtüsüne bağlamışlar ama ben tavla konusunun daha çok ses getireceğini düşünüyorum. Öğretmenlerimiz başörtüsüne kıllarını kıpırdatmayabilir ama “zeka oyunu” sayılmayan tavla meselesi sokaklarda büyük nümayişlere sebep olabilir. Bu kadar da eziyet olmaz ki canım. Hükümet düşeş atayım derken yek getirmesin.

“Keşke Hardal Yemeseydi”

FST Aralık 26th, 2005

Namık Kemal Zeybek bir ara sitemize Hz. Muhammet’in Türk olması iddiasıyla konuk olmuştu, hatırlayan çıkar. Kendisi bugünlerde de Atatürk konusunda konferanslar vermeye başlamış. Hürriyet gazetesinin haberine göre Namık Kemal Zeybek Atatürk’ün 3997 adet kitap okuduğunu tespit etmiş. Rakamın 4000 olmaması Namık Kemal Beyin titiz bir çalışma yaptığını gösteriyor. Elbette bu rakamın içine mahalle mektebinde okunan elifba, ilk ve orta okuldaki çocuk kitapları dahil değildir. Zeybek Atanın kitaplarıyla ilgili çok önemli bir tespitte de bulunuyor (yazım hataları orijinaldendir):

“… Atatürk, Çanakkale Savaşı sırasında, ‘Orkun Kitabeleri’, ‘Osmanlı Tarihi’, ‘Kazak ve Kırgız Türkçesi’, ‘Tatar Türkçesi’ okuyordu. Lenin, Jean Jack Rousso, Çalıkuşu, iktisat okuyordu. Atatürk bu kitapları en az 2’şer 3’er kez okuyordu. Bize okulda Atatürk’ün hep karga kovaladığı anlatılıyor. Tamam o da önemli belki ama, asıl bunların anlatılması, okutulması lazım.”

Hakikaten önemli değil mi? Benim de aklımda nedense hep bu karga kovalama meselesi kalmıştır. Düşünün anaokulundan doktora bitene kadar devam eden eğitim neticesinde çoğunluğun aklında kalan “kovalanan kargalardan” ibaret. Halbuki, Atatürk’ün okuduğu kitapların sayısı belletilse daha iyi olmaz mıydı? Yalnız matematiğim pek iyi değildir, bu kitaplar 2-3 kez okunduğuna göre 3997X(2;3)=7994 ile 11991 arası kitap okunmuş demektir. Cepheden cepheye koşan, sıfırdan bir ulus yaratan bir lider için hiç de fena rakam değil. Üstelik “Orkun Kitabeleri”, “Lenin”, “Çalıkuşu” ve “İktisat(!)” gibi çeşitli eserleri okumakla kalmayıp “hatalarını da düzeltiyormuş”. Zeybek devamla şunu da söylemiş:

“Gündüzleri çok çalıştığı için kitapları akşamları okuyordu. Bu akşam oturmalarında tabii rakı sofrası da kuruluyordu. Keşke içmeseydi. Aslında bunun kötü olduğunu kendisi de çok iyi biliyor. Okuduğu bir kitabın kenarına, ‘Rakı, tütün ve hardaldan uzak durun’ diye not düşmüştü. Keşke rakı içmeseydi, tütün kullanmasa ve hardal yemeseydi de daha uzun yaşasaydı. O’nun fikirlerinden ve hizmetlerinden daha uzun yararlanabilseydik.”

“Kitapları akşam okuyordu… tabii rakı sofrası da kuruluyordu” mu? Kitaplar topluca okunuyordu o zaman. Namık Kemal bey biraz açsa iyi olurmuş. Hardal meselesiyle Pınar ve Tukaş, tütün işiyle de zarardaki Tekel puro fabrikası ilgilenecektir ama AKP’liler bu kitabın kenarına düşülen notu istismar edip “Al, Atatürk de rakıdan uzak durun demiş, üstelik kayda da geçmiş” diyerek karşı hücuma geçebilirler. Namık Kemal Bey iyi etmemiş bu bilgiyi vermekle. Herneyse, aksini düşünenler olsa bile, kendisinin ölümünün hatalı beslenme sonucu olduğu artık kesin olarak tespit edilmiştir. Tehlikeli üçlü tanımı da artık “un, şeker, tuz” yerine “rakı, hardal, tütün” olarak değişebilir. Diyet uzmanlarına duyururum.

Düve, Şapkanın Sırrı, 118, 35 vs.

FST Aralık 25th, 2005

Süleyman Demirel yeniden sağda solda arzı endam etmeye başladı, yer vermesek ayıp olacak. Kısa kısa not edersek, dün Başkent Üniversitesi Transplantasyon ve Gen Bilimleri Enstitüsü’nün Ankara’nın Kazan İlçesi’ndeki Entegre Tesisleri açılışında “Düveyi alan üretici süt o kadar ucuz oldu ki, düveyi besleme imkanı olmadı, kasaba götürdü. Türkiye meyve, tereyağ ithal etti. Bayılırız dışarıdan gelen malları yemeye” demiş. İTÜ Yüksek Mühendisleri Birliği Derneği’nde yaptığı konuşmada da “Keşke bu parlamentoda 3 parti daha olsaydı, 100 milletvekili alsaydı, gene tek başına iktidar çıksaydı. Barajın yüzde 8’e hatta 7’ye indirilmesi lazım’’ buyurmuş. Geçenlerde okuduğum habere göre Süleyman Demirel şapka sallama teknikleri ile ilgili dersler de vermeye başlamış. Kendisinin şapkasının önemini biliyoruz ama esas sır demek ki o şapkanın sallanma usul ve adabında gizliymiş. Ben bu işte bir keramet olduğunu düşünüyorum. Haber metni şöyle:

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Milli Eğitim Vakfı’nın 25. kuruluş yıldönümü nedeniyle vakfın Özel Basınköy Okulları’nı ziyaret etti. Ünlü lider, burada ummadığı bir sürprizle karşılaştı. 8. sınıf öğrencisi Çınar Kulle, geçen yıl Ankara’da kendisine Demirel tarafından hediye edilen fötr şapkayla Demirel’in yanına giderek, bu şapkanın inceliklerini sordu. Demirel, şapkanın nasıl takılacağını ve sallanacağını gösterip, Türkiye’de fötr şapkanın duayeni olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Çınar Kulle çok şanslı, Süleyman Demirel’in şapkasını kapmak başlı başına bir hadisedir, kendisi bir de şapka sallama teknikleri öğrenmiş. Süleyman Bey boş bir zamanında Çınar’a diğer teknikleri de öğrettiyse, yeni çıraktan Türkiye’nin 50 sene daha çekeceği var demektir. Sayın Demirel bugün Hürriyette yer alan bir başka demecinde ise tanıyanları şaşırtmayan, ama son aylarda “asker ve demokrasi” üzerine boş laflarına inanma eğilimindekilere garip gelecek şeyler söylemiş. Askerin darbe yapmasını eleştirirken acar bir gazetecinin sorusu ve kendi cevabı şöyle:

… “28 Şubat’ta siz Cumhurbaşkanı olarak bir müdahaleyi yönetmiş gibi olmadınız mı, bir askeri müdahale veya o gelişmelerin bir askeri boyutu yok muydu” sorusuna “hayır” diyen Demirel, şöyle dedi: “Askeri boyutu şöyle vardı. Asker Anayasa’nın 118’inci maddesine göre görevini yaptı. MGK’ya getirdi meselesini. Onun göreviydi o. Mesele MGK zemininde haloldu. Bir askeri darbe olayı olsaydı o gün hükümetin düşmüş olması lazımdı.”

Yavuz Donat ile 8-10 yazı devam eden ve 35. maddeyle ilgili olarak darbelere karşı demokrasi havariliği yapan Demirel 118. madde için “Onun göreviydi o” diyor. 28Şubatta “hükümetin düşmüş olması lazımmış”. Ne güzel. Ben bir adım daha ileri gidip 1960 dışındakileri darbe saymayayım, malum sadece onda başbakan ve bakanlar asıldı, 1980′de Süleyman Bey ve ekibi idam sehpasına gitmediler. O zaman 1980′deki hareket de darbe sayılmaz. Süleyman Bey’e tavsiyem, ahir ömründe rezil olmak istemiyorsa ciddi meseleleri boşverip düvelerden ve şapka sallamadan yola devam etmesidir.

İrticaya Kesin Çözüm Önerim

FST Aralık 25th, 2005

Kubilay olayı çerçevesinde yazılıp çizilenler, irticai hareketin aynen o gün Menemen’de olduğu gibi taptaze ve zinde olduğu izlenimi edindiriyor bana. CHP kurmayları İzmir ve Menemen’e çıkarma yapıyorlar, öte yandan her kafadan çıkan sesler Atanın “yıkın burayı, ortasına kara bir taş dikin” deyip demediğini, asılanların kaçının bakkal, büfe işlettiği, Kubilay’ın mangasındaki tüfenkler kuru sıkı olup olmadığı, kendisinin kafasının mı kesildiği, kurşunla mı öldüğü, kendiri veren Yahudi vatandaşın neden asıldığı, 90’lık şeyhin elebaşı olma ihtimali, Selbescilerin başına gelenler vs. soruları Menemen Hadisesinin güncel bir konu gibi tartışıldığını gösteriyor.

Ben de olup biteni izleyen biri olarak çağdaş dostlarımızla aynı kanaat ve endişeleri taşıyorum. Evet, irtica azmıştır, daha doğrusu azgınlığı 80 senedir hiç dinmemiştir. Peki ne yapacağız? Şu kadar zamandır elde ettiğimiz kazanımları bir avuç yobaza pabuç bırakarak kayıp mı edeceğiz? Bugün gemi azıya almış bedhahlar çağdaşlığın simgesi olan öğretmenevleri, diskolar ve tekel bayilerini gözlerine kestirmiş görünüyorlar. Ulusal direniş hareketiyle üniversitelerden püskürtülen ayak takımı, demokrasi nimetinden ve çağdaş kesimin gafletinden faydalanarak azınlık diktatörlüğü kurmuş vaziyettedir. Ulus harap ve bitap düşmüştür.

Genel başkanımız Baykal isabetli olarak gidişatın İran ve Humeyni ile ilişkisine dikkat çekmiş, İzmir’de gayretli milletvekillerimiz AKP milletvekillerine zorla şarap içirmeye çalışarak görevlerini yerine getirmeye çalışmıştır. Öğretmenevlerindeki içki yasağının ülke tarımına zararı vurgulanmış, iktisat ikinci sınıf öğrencilerinin danışmanlığıyla çıkmaza bir çözüm aranmaya başlanmıştır. Uzun zamandır bu konuda tefekkür eden biri olarak irtica ile mücadelede yol almamızı sağlayacak bazı noktaları not ettim, belki faydası olur. Yalnız, öncelikle şunu vurgulamak isterim, bence yobaz takımına biraz yumuşak davranılıyor, demokrasi gibi laflar altında prim yapmalarına imkan veriliyor. Bazı emekli paşalarımızın ve köşe yazarlarımızın belirttiği gibi Menemen Hadisesinin cereyan ettiği “asrı saadet” devrindeki özlenen sert ve sopalı yöntemlerin icrası çözümü daha kolay getirecektir. AKP’nin “AB” maskesiyle bilinçsiz kitleleri aldattığı insan hakları, ifade özgürlüğü gibi masalları boşvermek lazımdır. İşte aspirin mesabesinde kesin tesirli önerilerim:

-Öncelikle, İstiklal Mahkemeleri canlandırılmalıdır. Tabii bunun için kaldırılan idam cezasının “birinci tehdit ola irtica hariç” ibaresiyle revize edilmesi gerekir. Ortalama bir celsede 35-40 kellenin altında işleyen mahkemeye istiklal mahkemesi denmesi söz konusu olamaz. Tabii, her sene Menemen hadisesi yıldönümünde Kemalizm adına bir yobazın kafasının kör bıçakla kesilmesi de düşünülebilir, bazılarımızın yüreği ancak soğur ama tepki çelebilir. Belki yobaz yerine bir Kurban Bayramı ihdas edilerek koç da kesilmesi daha uygun olur. Koçun derisi tabii ki THK’ya bağışlanmalıdır.

-Ordumuz derhal İran ve Suudi Arabistan’a savaş ilan etmeli, irtica kaynağından kurutulmalı, Türkiye’deki sivrisineklerin beslenmesi önlenmelidir. Elbette bu büyük savaşta kendisine itimat edilmesi mümkün olmayan Hilmi Özkök yerine emekli paşalarımızdan Tuncer Kılıç başkomutanlığı almalı, kurmay heyetin başına da fahri general rütbesiyle Emin Çölaşan getirilmelidir.

-Bütün hırsızkapitalistlere ait özel kuruluşlar kapatılmalı, kamulaştırılmalı, başlarına çağdaş insanlar, mümkünse emekli öğretmen ve paşalar getirilmelidir. Milli kaynaklarımız değerlendirilmeli, ABD’nin betonla ağzını kapattığı petrol kuyuları derhal açılmalı, elimizden zorla alınan ve şu anda dünya ekonomisine yön veren Bor madeni, bizde bolca bulunan ama dış güçlerce kullandırılmayan Uranyum, Plütonyum, Neptünyum gibi ne olduğunu bilmediğim, muhtemelen ilgili gezegenlerde bulunduğunu tahmin ettiğim şeyler devlet eliyle harekete geçirilmelidir.

-Yurt çapında “Yeşilay Cemiyeti Kapatılsın”, “İçkiye Evet”, “Alkole Uzanan Eller Kırılsın” temalı mitingler yapılmalı, alkole sevgi seli kampanyaları açılmalıdır. Tekel bayileri bayraklarla donatılmalı, iktisat fakültelerinde “Türk Tarımında ve Genel Ekonomisinde Alkol ve Meze Tüketiminin Etkileri” başlıklı sempozyumlar tertip edilmelidir.

-Başörtülüler, tavşan kulaklı, babaannemizin, ninemizin, anamızın demeden tüm kamusal yerlerden tecrit edilmelidir. Bunların ve çember sakallıların oy kullanma hakkı derhal kaldırılarak CHP’nin iktidar yolu açılmalıdır. CHP üyesi ailelerin yeni doğan bebeklerine kadar oy hakkı verilmeli, açık oy, gizli tasnif sistemine geri dönülmelidir.

-Cumhurbaşkanlığı gibi detay tartışmaların sona erdirilmesi için çağdaşlığından kuşku duyulmayan sayın Sezer ölene kadar bu mevkide kalmalı, ardından yerine kimin geçeceğine Hürriyet ve Cumhuriyet yazarlarından oluşan bir kurul karar vermelidir.

-Göztepe ve Taksim’e cami lafını ağızlarına alma ahmaklığını gösterenlere inat Süleymaniye, Sultanahmet ve Yeni Camiler derhal çağdaş müzik ve resim etkinlikleri veren yerlere dönüştürülmelidir. İlk resim sergisini Bedri Baykam açmalı, ilk konseri askeri bando vermelidir.

-Türkiye’de gericiliğin tek sebebi olan İslam diniyle ilgili tüm faaliyetler yasaklanmalı, bir türlü ne olduğu anlatılamayan “dinci ile samimi dindar” ayrımı ortadan kaldırılmalı, “samimi dindarın” potansiyel bir köktendinci olduğu gerçeği gözden kaçırılmadan problem kökten halledilmelidir. Gereği için bkz. Madde 1.

-Dinci yayınevleri kapatılmalı, Nutuk, Şu Çılgın Türkler, Metal Fırtına gibi kitaplar dışındakilerin basım yayını durdurulmalıdır. Evler tek tek aranıp çağdaş eserler dışındakiler kâğıt fabrikalarına gönderilmeli, çevreye ve ormana dost olunduğu mesajı da verilip bir taşla iki kuş vurulmalıdır.

-Günlük konuşmalarda Arapça ifadeler ola Teşekkür, Selam, Estağfirullah, Hamd, şükür, İnşallah, Maşallah lafları yasaklanmalı, bonjur, mersi, bye, iyi günler, kendine iyi bak dostum türü sözler yaygın olarak kullanılmalıdır.

-Tüm sivil toplum örgütleri derhal kapatılarak tümü aynen 1930’larda olduğu gibi CHP bünyesinde temsil edilmelidir (bkz. Masonluk ve Türk Ocakları). Atatürk’ün partisi mevcutken başka parti ve örgütlere gerek var mıdır?

-Atatürk’ün gönüllerde yaşatılmasının yetersizliği açıktır. Geçenlerde kafasına berberde kazıtan bir gencin uygulaması yaygınlaştırılmalı, hatta ameliyatlarla kalp pili şeklinde insanların kalbine Atanın resmi aktarılmalıdır. Soyut kavramlar somutlaştırılmalıdır.

-İstiklal marşında bir sürü gerici ifade geçtiğinden hem beste hem de güfte açısından daha çağdaş olan 10. Yıl Marşı ulusal marş olarak benimsenmelidir. Safahat piyasadan toplatılmalı ve yakılmalıdır.

Bazı yerler ağırınıza mı gitti, oha be diyen var mı, kışkırtıcı olduğunu mu düşünüyorsunuz? Çevrenizde yazılıp çizilenlere, haber gruplarında uçuşan mesajlara bir bakın, tekrar bir daha düşünün. Benim bu önerilerimin ne kadar masum kaldığını görürsünüz. Ne yapalım biraz yufka yürekliyim, o da benim kusurum.

Kazık

FST Aralık 23rd, 2005

Eski CHP milletvekili, yeni HYP genel başkanı ilahiyat profesörü Yaşar Nuri Öztürk CHP’yi kendisini kazıklamakla suçlamış. CHP’den milletvekili olduğu dönemde haksızlığa uğradığını iddia eden Öztürk, “CHP bana kazık attı. O kazığı alıp onların güzelce bir yerine monte edeceğim” demiş. Kendi partisinin seçimlerde oy alamayacağı iddialarına da “Ben Deniz Baykal gibi bir adamın başında olduğu partide tek başıma yüzde 8 oy aldım” diyerek cevap vermiş.

Yaşar Nuri hoca yazın da buna benzer şeyler söylüyordu. O sıralarda önceden meydan okuyup ardından Meclis bilek güreşi turnuvalarından kaçmakla itham edilen Öztürk “CHP beni kandırdı” diye mesajlar veriyordu. Demek hala aynı yerde duruyor. Hocam, bırak bu “kazığı monte edeceğim” laflarını, bak CHP iktisat ikinci sınıf öğrencilerini danışman tutup senin kopardığın yüzde 8′i geri almaya çalışıyor. Sen de kendine akıl hocaları bul, ortalıkta bir sürü boş gezen öğrenci var, muhtemelen bedava da çalışırlar. Sen söylenirken kazık “bir yerlere” monte olacak haberin yok.

Uyarıyorum: Öğretmenevinde İçki Yasağının Ötesine Geçiliyor

FST Aralık 23rd, 2005

AKP hükümetinin çağdaş hayatı baltalamak üzere giriştiği faaliyetler son dönemlerde hepimizin dikkatini çekecek kadar alenileşti. Özellikle milli eğitim alanındaki bu girişimler beni de şaşırtıyor. Malum en son öğretmenevlerinde içki yasağının ülke ekonomisine vuracağı darbe gündeme gelmiş, yobaz AKP bu alanda hepimizce nefretle kınanmıştı. Son okuduğum haber AKP yönetiminin iyice gemi azıya aldığını, öğretmenevlerinin koridorlarına gizli kameralar yerleştirdiğini gösteriyor. Haber şu:

… 28 Ekim 2005 tarihinde saat 01.00 sıralarında Eskişehir Öğretmenevi’nin otel kısmına geldikleri öne sürülen 2 kadın bir odaya girdi. Kısa süre sonra da biri Eskişehir’de diğeri Ankara’da görevli, üst düzey bürokrat oldukları iddia edilen 2 erkek, kadınların bulunduğu odaya çıktı. Ardından, kadınlardan biri yan odaya geçerken, peşinden de erkek bürokratlardan biri aynı odaya girdi. Çiftler, 2 ayrı odada yaklaşık 45 dakika kaldıktan sonra, erkekler odalardan çıkıp gitti.

Koridordaki güvenlik kamerası tarafından çekildiği belirtilen bu görüntülerin CD’lerle çoğaltılıp elden ele dolaştırılması üzerine, Eskişehir Valisi Kadir Çalışıcı idari yönden inceleme başlattıklarını ve müfettiş istediklerini açıkladı. Vali Çalışıcı, kasetteki görüntüleri kendisinin de izlediğini ancak karanlıkta çekilen görüntülerde kişilerin belirgin bir şekilde görülmediğini söyledi.

Evet, görüldüğü üzere öğretmenevlerinde her tür çağdaşlığı önleme konusunda sınır tanımayan AKP alkollü içki yasağının ardından cinsel özgürlüğü de hedef tahtasına koymuş anlaşılan. Bunlara bıraksanız kadınların çarşafa sokulup eve kapatılmasını savunurlar, zinaya kırbaç cezası önerirler. Ancak kimse ümitlenmesin, ben CHP’den eminim. Alkollü içki konusunda Türk tarımı üzerine ekonomik analizler geliştiren milletvekilleri Türk CD sektörüne darbe vurabilecek bu tür gelişmeler karşısında uyanık ve zindedir. Elde edilen çağdaş kazanımlarımızın modernlik düşmanı bağnazlarca zedelenmesine ödün verilemez. Türkiye İran olmayacaktır.

Ezan, Bayrak, Noel Baba ve Delinen İnkılaplar

FST Aralık 23rd, 2005

Samsun 19 Mayıs Üniversitesi son dönemlerde birçok değişik açıdan dikkatimizi çekiyor. Tabii gündemi sıkça işgal etmesinde konuyla ilgili bir Meclis araştırma komisyonundan zaman zaman medyaya sızan haberlerin önemli payı var. Bu güzide “aile üniversitemizin” bence en renkli siması İlahiyat Fakültesi dekanı Prof. Osman Zümrüt. Osman Zümrüt daha önce de izlenimlere konuk olmuştu. “İlahiyatta Mezuniyet Sevinci” başlıklı yazıda Osman hocanın enteresan mezuniyet töreni konuşmasından istifade ettiğimi belirtmiştim. O zamanlar konu Sabah gazetesince “İlahiyat Fakültesi’nde çağdaş tören” şeklinde duyurulmuştu. Osman Zümrüt bu defa da meclis komisyonuna verdiği cevaplarla dikkatimi çekti. Habere göre, Kuranı Kerim dersinde 10. Yıl marşı söyletmekle meşhur Prof. Zümrüt meclis komisyonu soruşturmasına üyeleri bir duaya davet ederek başlamış. Üyelerin mecburen iştirak etiği duada Prof Osman Zümrüt şunları söylemiş:

“Yüce Rabb’im, şehit kanlarıyla sulanmış aziz ülkemizi; yüce milletimizin son kalesi bağımsız, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet yaşatsın; Yüce Rabb’im bayrağını indirtmesin, ezanını dindirtmesin, Atatürk ilke ve inkılaplarını deldirtmesin, iç ve dış birlikçilerle ülkemizi sömürtmesin ve özellikle canla, başla, 2000 yılından itibaren ileri noktaya getirmek için çalıştığım fakültemin, gerçekten anavatanın bağrından çıkmış, Ankara’dan yetişerek Samsun’da öğretimini tamamlamış, bana da şans olan Prof. Dr. Ferit Bernay’la yaptığımız çalışmaları engelletmesin…”

Koca bir ilahiyat profesörünün yaptığı, CHP ve AKP’li milletvekillerinin amin dediği bu duanın “Yüce Rab” tarafından dergahı izzette kabul olacağını ümit ediyorum. Bu duadan sonra Atatürk ilke ve inkılaplarının “delinmesi” de güçleşmiştir. Gerici kesim kendi silahları olan din ile vurulmuştur. Osman hocaya ne kadar müteşekkir olsak azdır. Bu arada rektör “gerçekten” anavatandan çıkmıştır denince acaba Osman Zümrüt “yavru vatan” doğumlu mudur diye aklıma geldi ve özgeçmişine baktım. Profesörümüz 1944 yılında Artvin İli Ardanuç İlçesinde doğmuş. Yani o da bağrından olmasa bile biraz kıyısından anavatanlıymış, rektörün hemşehrisi yani.

Hazır biyografiye bakmışken hocanın bazı eserlerine de göz gezdirdim. Mübarek yılbaşının yaklaştığı şu günlerde ilginç bir tesadüfle karşılaşmayayım mı? Meğer Osman Hoca Noel Baba uzmanıymış aynı zamanda. “Çevre Bilincinin Dünya Barışına Katkısı ve Çevre Çocuk İlişkisinde Noel Babanın Yeri” (XIII. Noel Baba ve Dünya Barışına Çağrı Etkinlikleri Sempozyumu, Demre, Antalya, 3-6 Aralık, 1995) başlıklı makalesi muhtemelen çok ilginç bir muhtevaya sahiptir. Yaratıcı duasından edindiğim izlenimle hocanın komisyon çalışması sona erdikten sonra “Noel Baba ve Geyiklerinin Atatürk İlkelerinin Delinmesindeki Anlam ve Önemi”, “Anavatanın Bağrından, Ankara Üzerinden Kuzey Kutbuna: Bernay, Çevre Barışı ve Noel Baba”, “Kuranı Kerimin 10. Yıl Marşı eşliğinde okunmasında Noel Babanın etkisi” başlıklı çeşitli çalışmalara imza atabileceğini tahmin ediyorum.

Görüldüğü gibi Prof. Osman Zümrüt Türkiye’de bu zamana kadar gözden uzak kalmış nice büyük değerden biridir. Samsun’a Atatürk’ten sonra gelmiş (pardon rektör Bernay’dan sonra üçüncü oluyor) en önemli şahsiyettir, kıymeti bilinsin. Samsun Ticaret Odasınca 2005 Samsun’da yılın adamı ödülünün kendisine verilmesini tavsiye ediyorum.

Bu arada meclis komisyonu soruşturma şokunun etkisini atlatabilmiş midir, onu ayrıyeten tetkik etmek gerekir.

“Birikimli Kız”

FST Aralık 23rd, 2005

Habere göre CHP genel başkanı sayın Deniz Baykal A.Ü. SBF İktisat Bölümü öğrencisi 18 yaşındaki İrem Yendi’yi siyasi asistan alarak “yeniliğe imza” atmış. İrem 3.98 not ortalamasıyla sınıf birincisiymiş. İrem öğrenci gözüyle CHP’yi değerlendirip Baykal’a fikrini aktarıyormuş. Baykal da İrem’i el üstünde tutup “birikimli kız” diyormuş. Bakalım mektep talebelerinden tutulan danışmanlar CHP’nin gidişatını nasıl etkileyecek. “Birikimli kız” İrem ve CHP’ye başarılar dilerim.

Generalin Özel İşi

FST Aralık 21st, 2005

Habere göre bir general 3 ere, kendisine ait kır evinin inşaatında çalışma emri verdiği için ordudan atılacakmış. Tabii bu olay Türkiye’de değil, Rusya’da gerçekleşiyor. General de Vesselov adlı bir şahıs. Kendisiyle ilgili karar Rusya’da geçen aylarda kabul edilen bir yasaya göre verilmiş. 2 ay önce çıkarılan ve askerlerin üs dışında çalışmasını yasaklayan yasa, subayların, askerleri özel işleri için görevlendirmemeleri için çıkarılmış. Neyse, başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmeyelim. Yalnız benim dikkatimi ilgili haber sitesine yapılan iki yorum çekti. Fırat Ulutaş adlı vatandaşımız (dalga geçmiyorsa) ve Erkan Erkan konuyu Türkiye’deki durumla ilişkilendirip şöyle yazmışlar:

bu nasıl bir başlık sayın editör
öyle bir başlık atmışsınız ki sanki ŞEREFLİ TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ’nin büyük generalleri erlere özel işlerini yaptırıyor gibi bir hava vermişsiniz. Türkiye Cumhuriyetinin hiç bir generali onbaşından orgeneraline kadar hiç bir rütbeli hiç kimseye kendi özel işlerini yaptırmaz. atmış olduğunuz başlığı esefle kınıyorum. biraz daha dikkat lütfen (Fırat Ulutaş)

olası mı
Bizim asubaylar erleri özel işlerinde çalıştırır.Hemde bunu alanen yaparlar.Paşalarsa askerlere tenezül etmezler asubay yada subayları özel işlerinde çalıştırırlar.Bunu önliyecek bir babayiğitte tanımıyorum. (Erkan Erkan)

Tabii ben de kötü niyetle Türkiye’deki durumla Rusya’yı birbirine karıştıranların beyanlarını esefle karşılıyorum. Fırat Bey askerliğin esasını anlamamış nasipsizlere, TSK ve rejim düşmanlarına günlerini göstermiş. Her ülkenin “kendine özgü” koşulları vardır. “Peygamber Ocağının” dumanının tütmesi için birilerinin çalışması lazım. Gerçi geçenlerde emekli subaylar derneği başkanı general Rıza Küçükoğlu “Peygamber ocağı filan değiliz” demiş, olsun. Cahil halkımız anlamaz, köylüdür, alaylıdır, o peygamberi iyi bir şey bellemiştir. Paşam yobazlıklarına versin. Elbetteki ordumuz “çağdaşlık ocağıdır”. Sağda solda ölenler de “çağdaşlık şehididir”. Şehitlik de dinle ilgili bir kavram olmayıp Fransız devrimiyle gündeme gelen modern bir terimdir.

Ezeli düşmanımız Rusya’da generale yapılan saygısızlığı hükümetimiz esefle kınamalı, gerekirse nota vermeli, Rus askeri ataşesi Genelkurmayda uyarılmalı, orduda otoriteyi sarsıp gevşeklik meydana getirecek gelişmelere mahal verilmemelidir. Eski köye yeni adet mi getireceksiniz…

Saç Stili: “Yürekten bağlı olduğum…”

FST Aralık 19th, 2005

Atatürk’ü yüreğinde yaşatanlar kadar rozetle yakasında bulunduranlar malumumuz, hoş bir şey ama kendisini kafasına kazıtanı duymamıştım. Burada kafa ile “düşüncelerini Atatürk ilkeleri doğrultusunda geliştirme” gibi bir şey düşünmeyin. Bildiğiniz baş, boynun üstündeki kafa işte. Münür Önkan adlı bir berber müşterisinin kafasına Atatürk’ün resmini “sadece” ustura ve makas kullnarak saçlardan oluşturmuş. Güzel bir olay, duygulanan, imrenen çıkabilir ama haberde geçen ifadeler ve berberle müşterinin beyanları kafamı karıştırdı, bakalım siz ne diyeceksiniz.

Kasım ayında gerçekleşen olayla ilgili haberde “Berber Münür Önkan, Atatürk’e duyduğu sevgiyi, saç traşına yansıttı. Önkan, bir müşterisinin saçını, Atatürk’ün Sakarya’ya çıkışını sembolize eden tablo şeklinde traş etti.” deniyor. Atatürk’ün Sakarya’ya çıkışı ile acaba Samsun’a çıkışı mı kastediliyor? Haydi bunu “yaratıcı zekalı” berberimiz bilmeyebilir, NTVMSNBC ne demeye bunu yazıyor, garip şey. Acaba benim bilmediğim bir “Sakarya’ya Çıkış” olayı mı var? Öte yandan aklımda yanlış kalmadıysa ilgili resim Samsun ya da Sakarya değil Afyon ile ilgili olabilir. Yani konuda bayağı bir bilgi problemi var. Haberin metni şu:

Bu traşı yapmayı 29 Ekim’de kafasına koyduğunu belirten Önkan, 10 Kasım’a kadar geçen süreçte 2 kişiyi daha benzer şekilde traş ettiğini, ancak ortaya çıkan görüntüyü tatmin edici bulmadığını söyledi. Önkan, Atatürk’ü en güzel şekliyle yansıtmak için çok çalıştığını kaydederek, saçı yalnızca ustura ve makas kullanarak şekillendirdiğini, kayaları da beyaz saç boyasıyla belirginleştirdiğini anlattı. Önal, bu yolla, dünyanın saygı duyduğu ulu önderin, “daima Türk insanının kafasında yer alacağını haykırmak istediğini” söyledi. Kafasında Atatürk figürün taşıyan Yıldırım Üstündağ isimli genç de, “Yürekten bağlı olduğum Atatürk’ün ilk defa benim kafama kazınması beni çok mutlu etti” sözleriyle duygularını dile getirdi.

Bir berberin neden dünyaya saygı duyduğu bir önderin daima “Türk insanın kafasında yer alacağını” haykırmak istediğini anlamak pek güç değil. Tabii o kafaları biraz karıştırmış ama olsun. Burada berberin reklam yapıp medyada görünmek gibi kapitalistçe bir amacının olmadığı, işin tamamen coşkun bir sevgiden ibaret olduğu açıktır. Beni en çok sevindiren müşteri Yıldırım beyin sözü oldu: “Yürekten bağlı olduğum Atatürk’ün ilk defa benim kafama kazınması beni çok mutlu etti”. Berber ve müşterisi ile bunu yansıtan haber kanalını gördükten sonra, Atatürk düşmanlarının başarıya ulaşamayacağına olan inancım bir kat daha güçlendi. NTV’ye de bu “çok kritik” haberi bizlere ulaştırdığı için teşekkür ederim. Yalnız bir daha haber yaparken vilayetlerimizi birbirine karıştırmasınlar, Samsun, Sakarya ve Afyon arasında kafaya kazınan resim aslında bize ait diye kavga çıkar, iş Meclise soru önergesi şeklinde uzanabilir. Duyurayım.

« Prev - Next »

Kapat
E-posta ile paylaş