Ocak 2006 Arşivi

Hızlı Başlangıç: Ekonomi Türk

FST 21 Ocak 2006

Son aylarda iktisatla ilgili web sitelerinin özellikle blog tarzındakilerin artması dikkatimi çekiyor. Yelpazenin her kanadından bu blogların çoğalması bence fevkalade iyi bir gelişme. Acemice, amatörce olanlar mutlaka zaman içinde derlenip toparlanacak ama bir tanesinin hızına hayranım. Serbest piyasa ekonomisini savunduğunu deklare eden Ekonomi Türk blogu kısa geçmişine rağmen muhtelif güncel iktisadi konularda çok sayıda ve içi dolu yazıyla beni şaşırtan bir performans gösteriyor. Tavukçular, kredi kart mağdurları, Sinan Aygün, Deniz Baykal, vergiler, borsa tahminleri vs. ile ilgili, benim de iştirak ettiğim yorumlar var. Ekonomi Türk sitesini izleyelim derim. Sitede Cumhuriyet dönemi iktisat tarihinin yıllar itibariyle verilerine de link var. Tabii site dozunda yorumlarla hareketlenirse istifade daha da artacaktır.

80′ler Testi

FST 21 Ocak 2006

2002 Mayıs ayında dünyaya gelen ve tüm dünyayı bir iki defa turlayan 80′ler testi çocukluk ve gençlik dönemlerini 1980′li yıllarda yaşayanlara hala hoş vakit geçirtiyor. 70′li yıllarda dünyaya gelenlerin her soruda tebessüm edip birşeyler hatırlayacağı bu testi yapmayanlar varsa GAG sitesine müracaat edebilirler. Bence üşenmeyin, benim test 15 dakikada bitti, (kopyesiz) 80 üzerinden 74 aldım. Müziğe ilgim orta Anadolu oyun havalarının ötesine geçse “aşmış” sayılmam işten değildi. Test sırasında yer yer hüzünlenmeniz, zaman zaman kahkahalara boğulmanız mümkün. 70′lerin ve 90′ların birbirine zıt gürültü ve patırtısından uzak, nispeten masum 80′leri bir daha hatırlamak isteyenlere tavsiye ederim. Tabii emeği geçenleri de tebrik etmek lazım. Aşağıdaki numune soru görmeyenlere bir fikir verebilir:

Cenk Koray ünlü pazar programındaki yarışmada yarışmacılara ne derdi?
a) İyi olan kazansın
b) Bildiniz soruyu, aldınız boruyu
c) Alooo! Ne koyiyim?
d) Kutunuzu açıyorum
e) Çekinizi mi veriyim, devam mı edeceksiniz?

Haydi bakalım, istenen sorudan başlanabiliyor, süreniz 20 dakikadır…

Güncelleme: Tabii 80′ler demişken http://seksenler.blogspot.com/ sitesini de unutmamak lazım. Hatırlatan Deniz’e teşekkürler. Küçük Emrah’ın büyüme sürecini, Bay Yanlış’la Doğru Ahmet’i yeniden hatırlamak isteyenler bir uğrasın.

Dede Korkut Diyarından Mesaj

FST 21 Ocak 2006

Yorumların birinde Dede Korkut bahsi açılmıştı, boy boylayıp soy soylayalım, adını ben verdim, yaşını Allah versin derken tesadüfen Dedem Korkut’un diyarından bir izleyicimiz sitesinin güncellendiğini haber veriyor. Hatta Dede Korkut anıtını dahi görebilirsiniz sitede (koca bir kaya parçası). Fuzuli, Nizami, bir sürü şair heykeli hatta Hz. Ali’nin Zülfikarı bile var. Azerbaycan Türkçesinden bahisle Türkiye’de kuşa çevrilen Türkçeye atılan bir taş da mevcut. Uzun lafın kısası Bakü Notları adlı blog güncellenmiş, Azerbaycan ve Bakü ile ilgili byorum ve bilgiler yer alıyor. Türkiye şimdilik benim gündemimi fazlasıyla meşgul ediyor, bir de Kafkasların derdiyle uğraşamam, Azerbaycan’ı merak edenler, daha önce orada bulunanlar vs. ilgilenebilir. Bu arada adı geçen sitedeki resim sizin de ilginizi çekebilir, benim hoşuma gitti izinle buraya aldım.

Bu arada detaylı bilgim yoktu, Azerbaycan’da bugün matem günüymüş, ben de 20 Ocak şehitlerini rahmetle anıyorum.

Fıstıkçı Şahap

FST 19 Ocak 2006

Son bir kaç yazıda tamamen rastlantı eseri Osmaniye, Gaziantep gibi vilayetlerimizin adını anmış, bazı şehirlerimizin isminin değiştirilmesinden bahsetmiştim. Sitenin müdavimi olduğu anlaşılan bir dostumuz Osmaniye ilimizin bir yetkilisinin feryadını bana ulaştırdı, ben de bu haklı talebi sizlerle paylaşmak, gerekirse destek kampanyası açmak arzusundayım. Osmaniyeli işadamı ve Ceren gazetesi sahibi Mustafa İpek uzunca bir metni basın toplantısında okumuş, metni internethaber sitesinden görebilirsiniz. Bazı bölümleri aktarıyorum:

[…] İl olma hakkımızı aldık, teşvik kapsamına girdik, yer fıstığımızı Osmaniye Yer Fıstığı adıyla tescil ettirdik, organize sanayimizi kurduk… Şimdi sıra, yiğitliğimizde!

[…]7 Ocak coşkusunu ve Atatürk’ün Osmaniye ziyaretinin yıldönümünün onurunu yaşadığımız şu günlerde yıllardır ihmal edilen bir konuyu, tarihi bir konuyu gündeme getirmek ve acilen de sonuç alınması için ilk adımı sizlerle birlikte atmak istiyorum…

[…] Şu andan itibaren, bu kentte yaşayan herkes; başta Sayın Milletvekillerimiz, Valimiz, Belediye Başkanımız.. tüm etkili-yetkililerimiz, halkımız, Osmaniye’ye “Yiğitlik�? ya da “Mertlik�? ünvanının verilmesi için derhal harekete geçmeli…

[…] Herkesin de çok iyi bildiği gibi Osmaniyeli, sadece kendi şehrini düşmandan temizlemekle kalmadı; Urfa’ya, Antep’e ve Maraş’a gidecek olan tam donanımlı takviye düşman güçlerine yürekleriyle- bilekleriyle karşı koydu, savaştı… Bu gerçeklerin bilinmesine rağmen neden bugüne kadar Osmaniye’ye “Yiğitlik�? ünvanı verilmedi diye hayıflanmanın bir anlamı olmadığını düşünüyor ve tüm kamuoyunu, bu konuda sonuç almaya davet ediyorum… Osmaniye’nin adı bundan böyle “Yiğit Osmaniye�? yada “Mert Osmaniye�? olmalıdır.”

Ah benim güzel Anadolum. Tabii bunlar çok önemli işler. Demek nasıl bir şeyse “il olma hakkı” alınmış, teşvik pastasından pay kapılmış, fıstığa yeni isim verilmiş sıra gelmiş ünvana. Basın toplantısı sonunda müthiş bir alkış koptuğu ve adı geçen sanayicimizin muhtemel bir Oda başkanlığı, yahut milletvekili adaylığı beklentisini olduğu tahmin edilebilir. Bence kendisi bunların hepsine layıktır. Özellikle de “Atatürk’ün Osmaniye ziyaretinin yıldönümünün onurunu yaşadığımız şu günlerde” konunun gündeme gelmesi daha manidardır. Yalnız, daha önce muhtelif sıfatları kapan Urfa, Antep ve Maraş vilayetleri bozulup “höst, biz adam değil miyiz, kendi kendimizi kurtaramadık da Osmaniyeliler mi bizi kurtarmış, herkes kendi işine baksın” diyebilirler, sonra hatırlatmadı demesin Mustafa Bey.

Bir de yiğit ve mert sıfatlarını pek beğenmedim. Tüfengin icadıyla bozulan bir özelliğin Osmaniye gibi kendini kurtarmakla kalmayıp çevreyi de halas eden, üstelik Atanın ziyaret de ettiği bir şehre uygun düşmediği kanaatindeyim. Yiğit sözüne gelince, nedense “pire itte bit yiğitte” diye bir deyim takılıyor dilime, Osmaniyelileri sevmeyenler yarın bitli derler hoş olmaz. Bir de Osmaniye içindeki “Osman” neyin nesidir, fıstıkçılıkla meşhur bir çiftçi mi yoksa bir saltanat mensubunun adı mı? Hazır ünvan ararken, Atanın ziyaret gününe denk düşmesi açısından isim de kökten değişebilir. Madem fıstığıyla meşhurmuş, en ünlü fıstıkçımız Fıstıkçı Şahap ismi bu beldemiz için değerlendirilebilir. Ünvan önerim de şu ara yeni doğan çoluk çocuğa entel kesimin sıkça koyduğu iki isim olan mert ve yiğit değil anlı şanlı Cengaverdir. Uzun lafın kısası, Osmaniye’nin yeni adı “Cengaver Şahabiye” veya “Fıstıki Cengaver” şeklinde değişebilir.

Etkili ve yetkililere duyururum.

Rusya’ya Komünizm Geri mi Geliyor?

FST 18 Ocak 2006

Muhtemelen, ama Putin kapitalizmi olgunlaştırdığı için değil ülkede votka sıkıntısı başladığı için. Sabah gazetesindeki haberde “Üretimin çok azalması yüzünden rafların boş kaldığını söyleyen yetkililer, votka bulamayan Ruslar’ın isyan çıkarmasından korkuyor” deniyor. Hakikaten doğrudur, hani bizim Maraş ve Antep yöresi için de anlatılır, Fransız işgali sırasında millet oturmuş kahvede kağıt oynarken biri koşmuş “Fransızlar şehre doğru yürüyor” diye bağırmış, kimse istifini bozmamış, birazdan başka biri “kalkın dostlar Fransızlar isot tarlasına girdi” diye bağırınca silahı kapan yola düşmüş ya, o hesap.

Komünizmi getirmek için ince hesap yapanlara tavsiyem tuğla kalınlığında anlaşılmaz uzun cümlelerden oluşan kitapları, “sermaye, sömürü, kent, kır, gerilla, sınıf, bilinç, çelişki vs.” lafları boşverip biraz etraflarına bakmalarıdır. Mesela Türkiye’de komünizme giden yollardan biri esnaf, memur ve kalanlarının hayatından tavşan kanı çayı ortadan kaldıracak yöntemlerden geçer. Haydi bakalım, Türk solu bu kıyağımı unutmasın. Yoksa bu kafayla daha çok bekleriz.

Osmanlının Mirası

FST 17 Ocak 2006

Osmanlı hanedanı ile ilgili belgeselden yola çıkan yorumu yaparken aklıma madem Osmanlı hanedanı sınırdışı edildi, hain olarak görüldü, o kadar kötüydü de neden bununla yetinilip daha ileri gidilmedi diye düşündüm. O zaman ihmal edilen ama iş işten geçmede hala icra edilebilecek bazı tedbirleri şöyle sıralamak geliverdi aklıma:

1. Osmanlıyla özdeşleşen Bursa, Edirne, Amasya gibi vilayetlerimizde hala ayakta kalmış, görende Osmanlı hanedanı lehinde intibalar uyandırabilecek eserler mevcuttur. Bursa Belediyesinin “Bursa bir Osmanlı Şehri değil Avrupa Şehridir” şeklinde verdiği çağdaş mesaja rağmen, kabak gibi Ulu Cami, Sultan Osman ve Orhanın kabirleri bu mesajla hiç de uyum arz etmemektedir. Bu vesileyle Ulu Cami minarelerinin yıkılması, binanın da görene “işte çağdaş Türkiye bu” dedirtircesine bir opera, bale tiyatrosuna dönüştürülmesi neden akledilmemektedir?

2. Türkiye’de bir sürü köprü, havaalanı, kültür merkezi, baraj vs. Atatürk’ün adıyla şereflendirilmiş ama hiçbir vilayetimiz bundan nasiplenmemiştir. M.Kemalpaşa, Gazipaşa gibi ilçeler, Ataköy, Atakent gibi semtler olmakla birlikte, Ali Fuat Paşa gibi muhalif bir paşanın nahiyeye isim olarak verildiği göz önüne alınırsa ilçeye isim olmanın pek de manalı olmayacağı takdir edilecektir. Hele de Osmaniye diye bir vilayet bile mevcutken. Gazi Antep’in Gazisi malum başka bir manaya işaret ediyor. Osmanlı şehri Bursa isminin “Atatürkeli” şeklinde değiştirilmesi gayet uygundur. Şu günlerde Büyük Ankara Oteline göz diken milletvekillerimiz yürüyen bantta konuyla ilgili fikir yürütecek zamanı bolca bulacaklardır.

3. Nüfus dairelerimiz “Osman” isminin çocuklara konulmaması konusunda daha hassas olmaya davet edilmeli, gerekirse bir tamim yayınlanmalıdır. Üstelik böylece Alevi vatandaşlarımızın da kısmen gönlü alınıp bir taşla iki kuş vurulmuş olur.

4. İstanbul meselesine gelince, tabii burada yapılacak iş çok ama önce şu Sultan Ahmet meydanı isminin ele alınması şarttır. Çağdaş Türkiye’de saltanat çağrıştıran bir meydanın yersizliği aşikardır. Benim önerim meydanın adının “Çağdaşlık Meydanı” olarak değiştirilmesi, bölgedeki camiler için 1. maddenin uygulanmasıdır. Doğal olarak gerici neoliberal Turgut Özal’ın hileyle Fatih Sultan Mehmet olarak adlandırdığı II. Köprüye de “Laiklik Köprüsü” olarak iadei itibar yapılmalıdır. Tabii İstanbul’da Osmanlının izini silmenin güçlüğünü biliyorum ama hepimize bu konuda görev düşüyor, ben sadece yolu açmış olayım dedim. Kadıköy Belediyesi ve Göztepe Camii karşıtı grup izimden gelebilir.

5. Son dönemlerde tarih kitaplarında II. Abdülhamit için Kızıl Sultan, 4. Murat için esrarkeş, 1. Beyazıt için ayyaş ibarelerinin pek geçmez olduğu dikkatimi çekmeye başladı. Tabii siz uyuyorsunuz ama ben dinamik, çevik ve zindeyim. Hatta Vahidettin hain değildi diyen kendini bilmezler dahi görülebiliyor. Derhal II. Abdülhamit’in masum Ermenilerin kanına girmiş ruh hastası bir Kızıl Sultan olduğu, devrinin tümüyle istibdatdan ibaret olduğu reklam edilmeye başlanmalı, Osmanlı padişahlarının haremlerde kadınlarla gönül eğlendirme dışında işi olmayan birer ayyaş ve uyuşturucu mübtelası olduğu çağdaş-gerçeği küçüklere renkli, sevimli tarih kitaplarıyla aktarılmalıdır.

6. Zamanında Osmanlıların fetih adı altında barbarca işgal ettiği tüm ülkelerden bugün özür dilenmeli, Budapeşte, Belgrad, Kosova, Üsküp, Saraybosna, Sofya, Tebriz, Bağdat, Kahire gibi zamanında işgale uğramış, Osmanlı sarığı altında inim inlemiş bölgelerdeki halkın, Çanakkale’de zarara uğrayan kavimlerin, Safevilerin torunu İran Azerbaycanlısı kardeşlerimizin vs. gönlü alınmalıdır.

7. Hünkar Beğendi, Sadrazam Lokumu, Vezir Parmağı, Saray Sarması gibi tatlı ve yemeklerin isimleri de münasip şekilde “Çağdaş Beğendi, Başvekil Delight, Bakan Parmağı, Çankaya Kadayıfı” şeklinde değiştirilmelidir.

Akla daha çok şey gelebilir, sinsi düşman başkaldırıyor haberiniz olsun. Bazı ilerici gazetelerimiz entellik adına belgeseller yaparken belayı bulurlarsa hiç şaşırmayalım. Durduk yerde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yerine misal Osman Selahaddin Osmanoğlu üstelik AKP’lilerin oyuyla gelip oturursa seyreyleyin gümbürtüyü. Üstelik sülalenin hanımlarının başı da açık, var mı diyecek bir laf…

“Kadro Yapısı Uygun”

FST 14 Ocak 2006

Daha önce buradan çok yazdım. Devlet nüfusun çoğunluğunu teşkil eden sünnilerin dizginini elden bırakmamak için Diyanet işlerini korumak zorundadır. Bu meyanda Alevi gruplarının “madem sünnilerin camilerinin elektrik parasını ve imam maaşını devlet ödüyor, bizim de dedelerin maaşını ödesin, cemevinin elektriğini bedava yapsın” şikayetlenmelirini de hepimiz hatırlarız. Bu zamana kadar “canım, Alevi mi olur, hepimiz müslümanız, Alevilik kültürel bir oluşumdur, hem zaten ben her akşam türkü dinlerim” denerek bütçeden pay istekleri geri çevrilen Alevilere bir ümit ışığı yanmış gibi görünüyor. Haberde şunlar yazıyor:

Hükümet’in yapacağı yeni düzenleme ile, 81 ildeki Alevi dedeleri bundan sonra devlet’ten maaş alacak. Avrupa Birliği’nin Alevileri “ayrı bir din”, “ayrı bir kültür olarak” tanıyın baskılarına karşı devlet çözüm yollarından birini “Alevileri bir tasavvuf grubu” olarak tanımakta buldu.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kadro yapısının buna uygun olduğu tespit edilince projenin, Kültür ve Turizm Bakanlığı kanalıyla yürütülmesi üzerinde mutabakat sağlandı. Ayrıca Bakanlık, Kırşehir, Keskin, Edirne ve Hacıbektaş’ta “yerel kültürleri desteklemek” amacıyla benzer gruplar oluşturmuş durumda.

Devletin vatandaşı “başıboş” bırakmamak için çabalamasının ceremesini çekmeye devam ediyoruz. Alevilere de geçmiş olsun. Bu zamana kadar kendilerince bağımsız kalmayı başarabilmiş topluluk, üç kuruş karşılığında boynunu otoriteye teslim etmiş oluyor. Ehli Beyt muhibbi güruhu naciye geçmiş olsun. Bundan sonra ağzını açan Şah İsmail torununa “kes sesini, paranı biz veriyoruz, bizim yazdığımız nasihati okuyacaksın” denme zamanı gelmiştir.

Tabii iş dedeye para vermeyle bitse iyi. Madem “kadro yapısı uygunmuş” diyen dede yazılmaya kalkacak, ortalık sahte dedeyle dolacaktır. Ben bile çulsuzluktan kurtulma çaresi olarak “acaba sakalı iki karış uzatsam mı” çözümü üzerinde biraz kafa yordum şu 5 dakika içinde. Sonra Alevilere tasavuf grubu muamelesi yapılınca Mevleviler ayaklanacak, rahmetli Atatürk bu “tasavvuf gruplarını” yasaklamamış gibi semazene maaş isteyecektir. Ortalık “yerel kültür” sevdalısıyla dolup taşacaktır. Anlayacağınız “şenlikli günler göreceğiz çocuklar”.

Ah bu saf “laik” devletimiz. Salıver millet canı neyi istiyorsa ona tapsın, kimi istiyorsa şeyh bellesin, isteyen Dedeye gitsin, isteyen abilerin, ablaların yanına gitsin. Birbirlerini doğramaya kalkan olursa tıkarsın içeriye. Sana mı kaldı kırma bir Kemalist-Sünni-Hanefi Türk dini oluşturup bütçeden katrilyonlarca parayla milleti zaptü rapt altına almaya kalkmak? Sanki devlet kafasına göre din icat edince tüm toplum tornadan çıkmış gibi doğru vatandaş haline geliyor ya, o da ayrı hikaye. Ortalık türbe duvarı yalayan, şeyh diye bir ucubenin orasını burasını öpmeye çalışan Sünni ile ateistliği, Marksistliği “ehli beyt sevdası” zanneden Aleviden geçilmiyor.

Neyse bana düşen aklı başında uyanık dostları haberdar etmektir. Ben dedim diye Diyanetin kapanması da mevzu bahis olmayacağına göre, en kısa sürede bir yerel kültür odağına girmenin, yakında tükenecek Hasan’ın Böreğinden bir parça da olsa kapmanın zamanıdır.

(Bu vesileyle merhum romancımız Kemal Tahir’in “Rahmet Yolları Kesti” adlı eserini hatırladım, okumayanlara tavsiye ederim.)

Yürüyen Bant

FST 14 Ocak 2006

Büyük Ankara Oteli diye bir yer varmış, Ankara’yı pek bilmediğim için hatırlamıyorum, Emekli Sandığı kurumumuzun elindeyken son zamanda atıl duruyormuş. “Emekli Sandığı” nedir, niye otel işletir, işletirse neden boş tutar gibi soruları boşverip haberin detaylarına bakalım. Habere göre CHP milletvekili Erdoğan Yetenç halen boş olan otelin Milletvekillerinin “hizmetine sunulabileceğini” düşünüp Meclis başkanı Arınç’a bir öneri götürmüş.

[…] Yetenç’in, bir süredir boş bulunan Ankara Oteli’nin satın alınarak veya kiralanarak milletvekillerinin hizmetine sunulabileceği önerisi Arınç tarafından sıcak karşılandı.

Aynı dönemde Tekel’in ikiz kulelerini de düşünen ancak TOBB’un ikiz kuleleri alması sonucu bu düşüncesi gerçekleşmeyen Arınç, konunun araştırılması için Genel Sekreter Rauf Bozkurt ve Genel Sekreter Yardımcısı Cengiz Köksal’ı görevlendirdi

[…] TBMM kampüsü ile otel arasındaki geçiş ise bir alt geçitle sağlanacak. Milletvekillerin ofislerine rahat gidip gelebilmeleri için şu an Ankara’da, Ankaray ve AŞTİ arasında halen kullanılmakta olan yürüyen bant sistemi kurulacak.

Arınç’ın “sıcak” karşıladığı teklifi ben de beğendim. En güzel yanı da şu bayram günü sürekli hırlaşan CHP ve AKP milletvekillerinin böyle hoş bir proje vesilesiyle de olsa birbirlerini kucaklaması oldu. Geçit için bant sistemi de güzel düşünülmüş, vekillerimiz yürümek zorunda kalmayacak. Yalnız odalarından koridorlara çıkıp yürümeleri gerekebileceği düşünülmemiş, benim önerim ya bant sisteminin odalara uzatılması, ya da pencerelere kurulacak palanga sistemiyle vekilin belinden bağlanarak aşağı sarkıtılarak “rahat gidip gelmesinin”sağlanması olacak. Tabii vekillerin odalardan hiç çıkmayarak video konferans sistemiyle çalışması da şık olur, bilgi çağına da uygun düşer. Herneyse, fikir bende çok, isteyen olursa bedeli mukabilinde veririm.

Bu arada İkiz Kulelerin kaçırılmasına da üzüldüm. Türk milletvekiline daha aşağısı yakışmazdı, otelin resmine baktım, pek köhne duruyor, attan inip eşşeğe binme gibi olacak. Neyse artık, TOBB kendine kakalanan ikiz kazığı geri verir mi, o kendi bileceği iştir. Bakarsınız Anadolu burjuvazisi vekillerimize bir kıyak yapar. Yalnız İkiz Kulelerin Meclise uzak olduğunu hatırlıyorum, yürüyen bant sistemi çok verimli bir çözüm olmaz. Mancınık da aklıma geldi ama teleferik sistemiyle vekillerin taşınması daha mantıklı. Elbette bana bu konularda konuşmak fazla düşmez “endüstri mühendisi” beratı olan dostlarımız optimal çözümü daha iyi düşünür. Bakın milletvekillerimiz sıkışmış, kırk yılda bir işleri düşmüş. Haydi bakalım, problem değil çözüm üretelim, vekillerimize layık olalım…

Görgü

FST 9 Ocak 2006

Milliyetin haberine göre Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS), üyesi olan 262 firma ve 325 işletmenin 127 bin 300 işçisine, yılbaşı hediyesi olarak nasıl görgülü olunacağını anlatan bir kitap dağıtmış. İşçilere gündelik hayatla ilgili bilgiler veriliyormuş bu kitapta. Kitabı görmedim ama gazetenin alıntıladığı bazı “tavsiyeler” ilgimi çekti. Görgüsüz biri gibi algılanmamak için mesela şunlara dikkat etmek gerekiyormuş:

Batı kültürünün tersine ekmeksiz yapamayız. Ama onsuz yapamadığımız ekmeği yerken, bir o kadar görgüsüzlük yapabilmekteyiz. Uyarı: Ekmeğinizi asla bez ya da peçete yerine kullanmayın, ağzınızı, çatalınızı, bıçağınızı ekmekle silmeyin. Tabağınızı ekmek parçasıyla süpürür gibi sıyırarak temizlemeyin.

Çorba içerken ses çıkarmak ne kadar hoş değilse, beğenimizi “Ooohh!” gibi sesler çıkararak ifade etmek de o kadar hoş değildir.

Otel misafiriyseniz, fazladan para ödemeyeceksiniz diye açık büfeye ardı ardına seferler düzenleyip kendinizi kıtlıktan çıkmış insan durumuna düşürmeyin.

Kapı önlerine ayakkabı yığmanın gerekçesi olamaz.

Gazetede karnınız guruldadığında yapmanız gerekenler anlatılıyor diyor ama bilgi vermemişler. Belki de kitap merak edilip çok satsın diye yapmışlardır. MESS’i işçilerin görgüsüzlüğünü giderme konusundaki atağından dolayı tebrik ediyorum. Yalnız işçilerin bu kitaptan iki sebeple memnun kalacağını sanmıyorum. Birincisi, bir sürü masraf edip lüzumsuz kitap basacaklarına kitap bedelini bize ödeselerdi de şöyle höpürdeterek bir çorba içseydik demişlerdir.

İkincisi, görgü kuralı uzmanları dışında kimse, özellikle de MESS’e bağlı şirketlerdeki işçiler entellik adına şahane bir kurufasulyenin suyuna ekmek banmayı, dibini “süpürür” gibi ekmekle sıyırmayı bırakacak değildir. Kapı önüne ayakkabı yığmanın neden gerekçesi olamazmış? MESS işçileri evlerinde ayakkabıyla dolaşmadığına göre bal gibi içerde yer olmayabilir, işçinin eşi veya kendisi içeriye almaya üşenip dışarıda bırakıyor da olabilir. Bunlar gerekçe değil mi? Sonra parasız açık büfeli otel misafirliğini kim kaybetmiş de işçiler bulacak, laf ola. O nasihati yönetici ve patronlara yapsınlar. İşçi açık büfeyi bulsa II. Viyana Seferine rahmet okutur ya, nerede o şans.

Bu arada şu karın guruldamasına kafam takıldı. Başka bir yerden çıkan ses konusunda, Nasreddin Hocanın tahta gıcırdatmaya çalışan cemaatten birine “haydi sesini benzettin, kokusunu ne yapacaksın” esprisinden yola çıkılarak çözüm aranabilir ama karın guruldarsa görgü kuralları mahcubiyeti engellemek için neyi emrediyor bilmiyorum.

Kitapla mitapla biz kara Türkleri adam edemezsiniz, boşa uğraşmayın. Neyse asabım bozuldu, gideyim de taze ekmek, turşu, pilav ve fasulyeden oluşan bir menü eşliğinde biraz görgüsüzlük yapayım. Karnım guruldamaya başladı.

Kurbana Doğru: THK Nasıl Kurtulur?

FST 7 Ocak 2006

kavurma-arac.jpgKurban bayramı yaklaşıyor. İsmi konusunda şimdilik kavurma bayramı mı kurban bayramı mı gibi bir tartışma olmamakla birlikte, bu bayramımızda özellikle kurbanın derisi üzerinden ciddi tartışmalar yaşanır. Konuyla ilgili geçen sene bir yazı yazmıştım, arşive tekrar koydum, arzu eden oradan bakabilir. Bu sene THK meselesine biraz eğilmek, konu artık ülke gündeminden çıksın, THK ve vatandaş rahat bir nefes alsın düşüncesiyle bazı katkılarda bulunmak istiyorum. Sathi bir bilgim olduğu için öncelikle bu kurumumuzun internet sitesini ziyaret edeyim dedim. Bir sürü anlamsız animasyon sebebiyle Firefox ile siteyi açamadım. Explorer ile girdiğimde THK’nın güzel bir sürpriziyle karşılaştım. Anasayfada alışık olduğumuz üzere yanıp sönen butonlarla bağlantılanan Türkçe ve İngilizce sayfalar yanında alışık olmadığımız “Fransızca” içerik için de bir bölüme link verilmişti. Bu durumu THK’nın çağdaşlık ve globalleşme atağının bir göstergesi olarak kabul etmek lazım. Fransızca linkini takip ettiğimde bir şey anlamamakla birlikte muhtemelen THK’yı tanıtan kısa bir sayfa ile karşılaştım. Pek detay bir şey yok, belki az sözle çok şey anlatılmıştır, dilden anlamıyorum, bilemem.

İngilizce sayfa ise çok daha cafcaflı. Koca bir balon resminden havacılıkla ilgili bir sitede olduğunuzu hemen fark ediyorsunuz. Birkaç link “under construction” dese de diğer sayfalarda anlamsız animasyonlar eşliğinde İngilizce bazı bilgiler veriliyor. Biraz deşeledim ama Türkçe bölümde gördüğüm kamyonlarla dağıtılan kavurma, deri toplama yetkisinin sadece THK’ya ait olduğu gibi bilgileri İngilizce kısımda bulamadım. İngilizce tarihçe kısmında “TAA has continued its progress on the course drawn by Atatürk , and will keep to do so” diye bir mesaj var ama deri, kavurma bahsinden bir şey yok.

Türkçe anasayfaya girdiğimizde ise bambaşka bir manzara ile karşılaşıyoruz. Ortalıkta balon, uçak yerine et taşıyan kamyon resimleri ağırlıklı yer alıyor. Şu an itibariyle alt kısımda geçen animasyon bir kamyonun üzerinde “THK Vekalet Kurbanı Etlerini Taşıyan Kavurma Dağıtım Aracı” ibaresi var. Açıklamada ise “Kurulduğu günden beri yardıma muhtaç insanların yanında olan Türk Hava Kurumu bir dilim ekmeğe muhtaç evlere, annesiz babasız çocuklara, evsiz barksız gariplere ulaşmak için 20 Aralık 2005 Salı günü yola çıktı” deniyor. Diğer linkler –elbette aslında olması gerektiği gibi- planör, paraşüt okulları, ticari ve amatör havacılık ile ilgili. Ama ilk intiba sanki havacılıkla değil de fakirlere yardımla ilişkili bir kurumla karşı karşıya olunduğu şeklinde.

Linklerden biri de “bağış” bölümüne açılıyor, alt başlıkları ise “Vekaleten kurban, Adak kurbanı, Bağış, Fitre ve Zekattan” oluşuyor. Doğal olarak laik Cumhuriyet vurgusunun eksik olmadığı bir ülkede, üstelik Atatürk’ten emanet kamusal bir internet sitesinde göze çarpan bu kavramlar “acaba yanlışlıkla Diyanet İşleri Başkanlığı internet sitesine mi atladık” diye düşündürüyor insanı. Öyle ya, havacılıkla ilgili, başında general oturan bir devlet kuruluşunun “adak” kurbanı, zekat, fitre ile ne alakası olabilir? Sonra “bir şeyin olması için dilekte bulunulması ve olduğu takdirde bir hayvanın kurban edilmesi” gibi uç noktada dini bir işleme aracılık etmenin “kitapta” yeri var mıdır? Bu çelişkileri incelemek üzere CHP milletvekillerimizle tüm çağdaş derneklerimizi uyanmaya davet ediyorum. Savcılarımızı göreve çağırdığımı belirtmeme zaten gerek yok, onlar sürekli uyanık vaziyettedir. Gözümüzün önünde Atatürk’ün kurduğu bir kurumda “adak kurbanı” kesiliyor, kavurması fakirlere dağıtılıyor. Sanki THK değil Abdülkadir Geylani Yardımlaşma Vakfı.

Sitede derin araştırmamı sürdürürken pdf formatında “THK’dan Duyuru” başlıklı bir dokümana rastladım. Doküman son derece önemli bir içeriğe sahip ve ana teması Türk halkına serzenişten ibaret. Bir de şeffaflık gereği gelir-gider cetveli koyulmuş, para nereden geliyor nereye gidiyor görülün diye. Matematik ve hesap cahili olmama rağmen şöyle bir göz atmaktan kendimi alamadım. Buna göre kabaca ana kalemler şöyle oluşmuş 2004 yılında:

Toplam Gelir 30.819 Milyon YTL

Toplam Gider 32.340 Milyon YTL

Herhalde kurumda “zarar” kavramı olmadığından Öz Kaynaklardan Karşılanan 1.521 milyon YTL olarak belirtilmiş. Öz kaynak dedikleri herhalde kurum yönetimindeki memurların maaşlarından ayırdıkları pay olsa gerek. Peki gelirler içinde önemli kalemler neler? Biliyorum herkes deri ve fitre işini merak ediyor, söyleyeyim:

Fitre Zekat 2.226 Milyon YTL

Kurban Derileri 3.779 Milyon YTL

Yani dini faaliyetlerden elde edilen gelir yekun 6.005 Milyon YTL, yaklaşık tüm gelirlerin yüzde 20’si kadar. Yine dini bir anlamı da olan “faiz” bahsi de gelir kalemleri içinde ciddi bir yekün tutuyor, 8.995 Milyon YTL. Diğer bir ifadeyle THK’nın dinin emirlerinden ve yasaklarından elde ettiği gelirler toplam cirosunun tam yarısını oluşturuyor. Bir de “Bağışlar ve Diğer” diye bir kalem var, bu “diğer” neyin nesidir onu tabii bilemiyorum. Gider kalemlerinde dikkatimi çeken 3.162 Milyon YTL ile personel giderleri ve 2.000 Milyon YTL ile kurban kesim giderleri oldu. Yani fitre ve deri gelirleri personel ve kurban kesim giderlerini ancak karşılıyor. Dolayısıyla THK haklı olarak “Öz Kaynaklardan” 1.521 milyon YTL karşılama durumundayız, yardım edin diye feryat ediyor.

“Madalyonun Öbür Yüzü” başlıklı kısımda THK’nın devlet bütçesinden pay almadığı, kurulduğu sıralarda sahip olduğu 21 kalem gelirin sadece 7 tanesinin artık mevcut olduğundan söz ediliyor. Buradaki ilginç bir bilgi de “Büyük Nutkun” gelirinin Atatürk tarafından THK’na bağışlanmış olması. Şu günlerde kimsenin telif melif dikkate almadan peynir ekmek misali bastığı, kamu kurumlarınca misyonerlerin İncil, diyanetin Kuran vermesi gibi gibi sağa sola sola ücretsiz dağıttığı “Nutukların” gelirinin bir kısmının hak sahibinin THK olduğunu “İzlenimler” sitesi aracılığıyla kamuoyuna duyurmuş olmanın haklı gururunu yaşıyorum. Daha da ileri giderek Nutuk’un çılgın bir tefsiri olan “Şu Çılgın Türkler” kitabı ile tüm ulusalcı davaya dair kitapların telif gelirlerinin “fitre ve zekâtının” da THK’ya aktarılmasını da ciddiye alınması dileğiyle teklif ediyorum. Telif gelirleriyle ihya olan Turgut Özakman, Vural Savaş, Metal Fırtına gibi isimler herhalde Cumhuriyetin kurumlarını düşünmeyecek kadar amigo ulusalcı değildir, kesenin ağzını biraz açacaklardır.

Kısaca, Atatürk’ün emaneti THK maalesef zor durumda, dincilerin, adak adayan hurafecilerin insafına terk edilmiş vaziyettedir. Zamanında tüm geliri THK’ya ait olan Milli Piyango idaresi bugün THK’ya zırnık koklatmamaktadır. Atatürk devrimleri de karşı devrim hareketince iplenmez hale gelince THK’nin işi faiz ve adak gelirlerine, kavurma ticaretine kalmış görünüyor. Her ne kadar devlet yarım ağızla deri toplama yetkisini THK’na vermişse de bilinçsiz vatandaşımız THK’nun önemini kavrayamadığından derileri götürüp dinci yer altı tarikat teşkilatları ile küçükleri zehirlemeye çalışan kuran kurslarına veriyor. Post kavgasına mahalle muhtarları, azalar, il ve ilçenin mülki amirleri filan da karışıyor. Hırgür eksik olmuyor. Hatta “ben deriyi kimseye vermem, posttan seccade yapacağım” diyen aymazlara, havacılık düşmanlarına da rastlanabiliyor. Malum hikaye, önümüzdeki hafta nasıl olsa bizzat şahit olacağız.

THK nasıl kurtulur? Nutuk telif payı, Milli Piyango payı, deri, zekat ve fitre gelirleri, çağdaş dostların bağışları dışında benim aklıma gelen TEDAŞ’dan bir payın aynı TRT’ye olduğu gibi THK’ya da aktarılmasıdır. TRT can da THK patlıcan mıdır? Bu kadar dinle iç içe bir kurum olan THK’ya Türkiye Diyanet Vakfının para vermemesi düşünülecek şey midir? Hatta RTÜK gibi reklam paylarından aldığı trilyonlarla oynayan bir kurumun Atatürk’ün emaneti THK’ya destek olmaması sizce de ayıp sayılmaz mı? Lütfen bu bayram hayvanın derisini güzelce tuzlayıp poşete koyduktan sonra bir kere daha düşünün. Üç dilde Türkiye’nin tanıtımını yapan, paraşüt ve planörcülük eğitimi veren, fakirlere kavurma dağıtan THK mı, yoksa mahallenizde gizlice çocuklara din eğitimi veren tarikat mı? Gün bu gündür, laf salatası değil, eli cebe atmanın günüdür ve de Atanın emanetine sahip çıkma günüdür. Gazanız mübarek ola…

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş