Şubat 2006 Arşivi

“Galatasaray Laiktir, Fenerbahçe Şampiyon”

FST 22 Şubat 2006

Spor ve siyaset ilişkisine dair güzel bir haber var, son zamanlardaki atağıyla İzlenimlerin tahtına göz diken HHDER daha önce davranıp konuya temas etmiş, ben de meseleyi boş geçmeyeyim dedim, zira önemli. Vatan gazetesindeki habere göre Galatasaraylı muhalif olduğunu tahmin ettiğim önde gelenler bir araya gelip yemek yemiş, biraz da atıp tutmuşlar. Elbette futbolla ilgisi mazide kalmış emekli bir Beşiktaşlı olarak Galatasarayın iç işlerine karışmak istemem ama “laiklik” mevzu bahis olunca bir ucundan söz hakkım doğuyor. Nitekim Atatürk hangi takımı tutuyor sorunsalında da hatırlanırsa uzun tartışmalarla konunun çözümlenmesine yardımcı olmuştum.

Mevzuya dönersek, bir ara kulağıma çalınmıştı, zor günler geçiren Galatasaray kulübü taraftardan, yöneticiden para dilenerek dayanışma adıyla krizi atlatmaya çalışıyormuş. Bu vesileyle sağda solda “kulübü ne hale düşürdünüz” diye söylenenler varmış. Neticede işler bu minval üzere iken eski yöneticilerden Eşref Hamamcıoğlu Pera Palas’ta bir toplantı tertiplemiş, 40 kadaryetkilinin bir araya geldiği yemekte Alevi önderlerinden olmakla tanıdığımız Prof. İzzettin Doğan’ın konuşması, gazetenin tabiriyle, geceye damga vurmuş. Damganın içeriği şöyle:

“Kulübümüz yaşanan bu zorlukları mutlaka aşacaktır. Ama bu noktada kimseden, hatta hükümetten bile destek görmeyecektir. Çünkü hükümetin dünya görüşü ile G.Saray’ın dünya görüşü bir değildir. G.Saray laiktir. Ve G.Saray’ın güçlü olması karşı zihniyetin işine gelmez. Belki G.Saray’ı bitirmeyeceklerdir ama güçlenmesine de yardımcı olmayacaklardır…”

Ben İzzettin Doğan’ı aklı başında bir adam zannederdim, kısa bir paragraf içine bu kadar anlamsız cümleyi sıkıştırma başarısı göstermesi ile sükutu hayale uğradım. Bu konuşmayı yemeğe davet edilmiş olsalar Fransız ekolüne yakınlığı malum Özdemir İnce yahut Bekir Coşkun, Mustafa Balbay veya Emin Çölaşan yapabilirdi, mazur görürdüm. Hayret ettim. Damganın içeriğine gelirsek…

“Klübümüz yaşanan zorlukları mutlaka aşacaktır” boşluk doldurma cümlesinin ardından kimseden “hatta hükümetten” bile destek görmeyecektir demek hatalı değil mi? Birileri el atmazsa kulüp zor günleri nasıl geçecektir? İkincisi, Galatasaray kulübünün bir dünya görüşü olması ne anlama gelir? Daha önce Özdemir İnce’nin konuyla ilgili bir yazısında da bu garip yaklaşımla karşılaşmıştık, Hakan Şükür dincidir, takımdan atılsın diyordu Özdemir Bey. Şimdi de İzzettin bey hükümetten destek almayız, zira onların dünya görüşü farklı bizimki farklı diyor. Yani Türkçesi, onlar dinci biz laikiz demeye getiriyor. Buradan “dünya görüşü bizimle uyuşan bir hükümetten (bkz. CHP) destek alırız” manası doğal olarak çıkar ki, o zaman da birinci maddedeki “kimseden destek almayız” ilkesiyle çelişme söz konusu olur. Hasılı daha ilk iki cümlede hoca fena halde çuvallamış görünüyor.

Gelelim üçüncü maddeye. “Galatasaray laiktir” ibaresi hemen hepimizde doğal olarak “laik kalacak” tamlamasını da hatırlatmış olmalı. Tabii slogan yetmez, büyük bir eksikliği de beraberinde barındıran cümleyi iyice olgunlaştırmak lazım “Galatasaray çağdaş, laik, demokrat ve Atatürkçü bir kulüptür”. Buradan İzzettin Doğan nasıl bir mesaj vermek istiyor bilmiyorum, benim tanıdığım “çağdaş, laik ve Atatürkçüler” ya memur emeklisidir ya da paravan işlerini bu vasıfla gizleyen üçkağıtçılardır. Dolayısıyla Galatasaray’a beş kuruş çıkmaz buradan. Haa, hoca CHP’ye mesaj veriyorsa onu bilmem, İş Bankası payından, Atanın mirasından bize de pay verin, bakın Laik Futbol takımıyız demeye getiriyorsa yine havasını alabilir. Benim tanıdığım Deniz Baykal Atanın emaneti Tarih ve Dil Kurumlarının payını dahi vermezken sırf lafa bakıp her “laikim” diyene para dağıtacak kadar enayi değildir. O işlerle Selçuk Parsadan ve Tansu Çiller ilgileniyordu. İzzettin Hoca buradan bir şey çıkaramaz.

Dördüncü madde, Galatasaray’ın laik olması sebebiyle güçlü olmasının istenmemesi anlamını zımnen içeriyor. Yani, Galatasaray hem sahada mücadele ediyor, hem de dinci hükümet ve yandaşlarının oyunlarını da bozmaya çalışıyor. Buradan komplomuzu kurarsak, Galatasaray’ın ahmakça transferler yapmasının sorumlusu yönetim ve oyun kurgusunu yapamayan Gerets değil AKP hükümetidir ve ezeli rakipler Fenerbahçe ve Beşiktaş kadar AKP de Galatasaray’ın mücadele etmesi gereken bir aktördür.

Hocanın söylediklerinin ele gelir yanı yok ama kendisine bir müjde vereyim, Azerbaycan cumhurbaşkanı İlham Aliyev konuya el atmış, siz beceremediniz bari ben halledeyim diyerek yardım kampanyasında 500 Bin dolar vermiş. İzzettin hoca herhalde buna da bir şey diyemez, İlham Aliyev’in laiklikten ödün vermediğini tahmin ediyorum. Yalnız ayaklarını denk alsınlar, oradan buradan para dilenirken bir de “Galatasaray laiktir�? türü saçmalamalarla işi karıştırırlarsa yarın 500 Milyon doları bastırır İlham bey kulübü alıverir günlerini görürler. Gerçi Azerbaycan’da Şiilik yaygındır, İzzettin bey Alevilik gayretiyle bu durumu hoş karşılayabilir ama “Laik” bir kulüpte bu tür dini söylemler ve dayanışmalar hoş karşılanır mı ona ayrıca bakmak lazım.

Lafı uzatırsam ben de iyice saçmalamaya başlayacağım, en iyisi kısa keseyim. Bu vesileyle 12 Eylül döneminde kaçak binasının önüne bir Atatürk büstü dikerek yapıyı yıkılmaktan kurtaran Ali Şen’i tekrar hürmetle anıyorum. Nerde Ali Şen’deki cin fikir, nerde AKP’yi kafalayıp Galatasaray’ı kurtarmayı akıl etmek yerine karşısına alan İzzettin hoca. Ah bu akademisyenler biraz tüccarı, sanayiciyi izleyip bir şeyler öğrenseler.

Son söz, Galatasaray Laiktir, Fenerbahçe Şampiyon.

Popularity: 11% [?]

Gana Fahri Konsolosu

FST 21 Şubat 2006

Bir haber sitesinde koca manşeti görünce “hayırdır” diyerek metni okudum. Ara sıra çevreci yazılarımda misafir ettiğim Prof. Orhan Kural’dan bahsediliyordu. Orhan Kural ile ilgili bilgiler verilirken de kendisinin ilginç biri olduğu vurgulanmak için Guinness Rekorlar Kitabı Türkiye Temsilcisi, Gezginler Kulübü Derneği Başkanı ve Gana Fahri Konsolosu gibi ünvanları da sayılmış. Orhan bey benim artık duymaktan şaşırmadığım konuları yinelemiş, 30-40 yıl sonra dünyayı su basacak, Amerikalılar sahillerden kaçıyor türü mesajlar vermiş. Haberde şu metin geçiyor:

“Bunun tek sorumlusu ABD’dir. Pentagonda bir rapor hazırlandı. Kendileri bunu yayınlayamadılar. Zira olayın suçlusu kendileri oldukları için bu bilgiler İngiliz basını tarafından yayınlandı. Raporda 30-40 yıl gibi bir zaman dilimi içerisinde dünyanın büyük bölümünün sular altında kalacağı belirtiliyor. Bu da beraberinde göçleri getirecek. ABD başta olmak üzere bazı ülkeler daha şimdiden göçmenleri ülkelerine almamak için sahil şeritlerinde güvenlik önlemleri almaya başladı. Hatta önemli fabrikalarını da ülkelerinin iç kesimlerine taşıyorlar. Ama bu Türk halkının umurunda değil. Halkımız bu konularda bilinçlenmek yerine o işe yaramaz Seda Sayan’ın programlarını arayıp dert yanmayı tercih ediyorlar” dedi.

Deniz taşacak, su basacak laflarının sonundaki hayıflanmaya mana veremedim. Türk halkı 30-40 sene sonra olacağı rivayet edilen bir sebeple neden keyfini bozacakmış ki? Sonra ben daha komplocu kaynaklardan İngilizler küresel buzlanma olacağı için güneye göçüyor, Antalya, Side vs. bölgelerinden arazi alıyor lafları da duyuyorum. Madem raporlar bu üçkağıtçı İngilizlerde ve ortalığı su basacaksa adamlar niye Orta yahut Doğu Anadoluda yüksek rakımlı yerlerden değil de sahilden ev alıyorlar?

Haberin devamında Orhan Kural’ın dinleyen “bayanları” ağlattığı bir hatırasından da bahsediliyor. (Bakınız resim. Yalnız buradaki hanımlar Temmuz ayında gibi giyinmiş, ya Yalova çok sıcak, ya da Nethaber başka bir yerden ağlayan kadın resmi ayarlamış). Allah Allah bu ne hatıradır diye baktığımızda bir kedi yavrusunun ölümü olduğunu öğreniyoruz. Olabilir, elbette bir kedi yavrusunun ölümü üzüntü vericidir ama bunun hikaye edilmesi ve birilerinin de ağlaması ne kadar manşetlik bir haberdir çözemedim. Bu elbette benim bilinçsizliğimle ilgili. Orhan Kural’ın bir iki konferansına devam etmem şart artık. Ama bir yandan da Orhan beyin konferansı ile Seda Hanım’ın TV programına telefonla katılmak alternatifleri arasında kararsızım, kırk katırla kırk satır gibi birşey anlayacağınız.

Popularity: 11% [?]

Eski Eşinin Kocası

FST 21 Şubat 2006

Bolu’daki üniversitenin rektörünü hatırlarsınız, Başbakan üniversite ile ilgili bazı faaliyetlerin de bulunduğu bir vesileyle geldiğinde kendisinin yanına gitmemiş, bayağı gürültü olmuştu. Sağda solda laikliği vurgulayan mesajlar da işittiğimi hatırlıyorum. Tabii o ara kendisinin rektörlük seçimine hazırlandığı, bu davranışla kendisini atayacak cumhurbaşkanına “bak, senin de tasvip etmediğin dinci başbakana posta koydum” mesajını verdiği de yapılan yorumlar arasındaydı. Kendisinin koyduğu posta 6 rektör adayını 3′e indirecek YÖK’te tutmuş görünüyor, zira cumhurbaşkanına onay için gönderilen listede rektör Yaşar Akbıyık (en fazla oyu almasına rağmen) üçüncü sırada yer alıyormuş. Ancak, cumhurbaşkanı muhtemelen daha ortodoks laik karakterde adayları seçtiğinden olsa gerek Prof. Yaşar Akbıyık’ı elemiş.

Bugün gazeteye yansıyan bir haber artık gözden düşen eski rektörün medya tarfından “düşene sen de vur” muamelesine tabi tutulduğunu gösteriyor. Rektör iken “başbakana karşı çıkması” el altından ya da alenen bilim özgürlüğü laflarıyla alkışlanan Akbıyık kendisiyle ilgili tuhaf bir istihbarat ile yerin dibine sokulmuş. Haber şöyle:

Abant İzzet Baysal Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Yaşar Akbıyık, yaklaşık 3 yıl önce üniversitenin yurtlarında hizmetli olarak çalışırken tanışıp evlendiği Arzu Akbıyık’ın berberlik yapan eski eşi Mustafa Özder’i, görevini devretmeden 10 gün önce, İzzet Baysal Tıp Fakültesi Hastanesi’nde sözleşmeli işçi olarak işe başlattığı ortaya çıktı.

Tabii ilişkinin çapraşıklığı ve çaktırmadan verilen mesajlar dagözden kaçmıyor. Rektör’ün kiminle ne zaman evlendiği, o şahın ne iş yaptığı, kocasının mesleği kimseyi ilgilendirmeyen şeyler. Sadece sözleşmeli işçi olması eleştirilebilir, bu da Hürriyet gazetesine haber olacak çapta bir bilgi değildir. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi (tabii tüm devlet üniversiteleri) bırakın aileyi birer sülale üniversitesine dönüşmüşken Hürriyet’in gıkı çıkmazken Bolu’daki bir olayı haber haline getirmek bana pek iyi niyetli bir iş olarak gözükmedi.

Netice, eski rektör Akbıyık başbakana diklenmekle Atatürkçülüğünü yeterince ispatlayamamış, cumhurbaşkanının gözüne giremediği için de Hürriyet tarafından tefe konmuştur. Devlet üniversiteleri tamamen çirkefe bulaşmış iğrenç bataklıklardan ibarettir, rektörlerin devlet kesesinden güç kullandığı aile ortamlarıdır. Boş lafa kulak asmaya gerek yok.

Popularity: 9% [?]

Albay’ın Dayağının Düşündürdükleri

FST 18 Şubat 2006

Emekli bir Albay Milli Güvenlik dersine girdiği lisede birkaç öğrenciyi silginin yumuşak tarafıyla dövmüş, gelen tepkiler üzerine de “Bu olay neden bu kadar abartıldı, anlayabilmiş değilim” demiş. Biliyorsunuz Milli Güvenlik dersi liselerimizde askerler eliyle yürütülen bir ders. Çok eskiden aldım, pek hatırlamıyorum ama tahminen ordu-millet kavramının ruhuna uygun olarak işlenen, çavuşun kolunda kaç şerit var, topçu bataryası nasıl teşkil edilir, Kara Kuvvetleri Brövesi nasıldır, 6. Kolrdu hapishanesi hangi vilayetimizdedir gibi konuların işlendiğini düşünüyorum. Tabii ders niçin var, konuları nelerden ibaret meselesi benim uzmanlık alanım dışında, ben ilgi alanım dayağa döneyim. Dayak yiyen öğrenciler (ki sayıları bayağı var, harfleri sayamadım) şöyle demişler:

10-A sınıfı öğrencileri F.D (17), F.M.Y (17), K.Y, Ç.D, Ş.M.H, olayı şöyle anlattılar: “Derste arka sıralarda bir patırtı olması üzerine hoca, öğrencilerin yanına gelerek ‘Niye gürültü yapıyorsunuz?’ dedi ve sırayla bizleri ayağa kaldırarak tekme tokat girişti. Tahta silgisiyle kafamıza vurdu.�? Öğrenciler, daha önce de emekli Albay’ın dayağına maruz kaldıklarını söylediler.

Veliler de tabii olay üzerine okula gelmiş vs. Bir de albayın gazetecilere “sen durduğun yerde birini döver misin” dediği aktarılıyor. Olayın albay tarafından nakledildiği versiyonunda kısmi farklılıklar var: “Dersin başından beri gürültü yapan 4 öğrenciyi ayağa kaldırdım. Birisine tahta silgisini fırlattım. Öğrenci eğilince silgi yüzüne değdi ve o öğrencinin kaşı çatladı. Daha sonra diğer öğrencilere de silginin yumuşak kısmıyla vurdum.” gibi. Görülüyor ki, hoca, pardon albay, konuyu normal olarak görüyor. Dersin başından beri konuşan öğrenciler kurşuna dizilecek gibi sıralanıp üzerlerine tahta silgisiyle ateş edilmesini ben de askerlik açısından normal kabul ederim. Dayağa itiraz edilmesini albayın algılayamamasını da hoşgörmek lazım, askeri gelenek meselesi malum.

Yalnız, bu haberde bir iki konuda temkinli olmayı taviye ederim. Bazı lise öğrencilerinin alabildiğine azgınlaşıp öğretmenleri çıldırttığını hepimiz biliriz. Bunlarla nasıl başa çıkılır, öğretmenlikten anlayanlar bilgi verebilir. Bizim de lisede çileden çıkardığımız öğretmenler vardı ama dayaksız otorite sağlayanlar da çoktu. Özellikle bilgi gücüyle, nüktedan anlayış bir araya geldiğinde öğrencilerin genelde azması söz konusu olmaz. Salt bilgi gücü ve korkuya dayalı ciddiyet dersi sevimsiz hale getirebilir, bilgisiz, kendini geliştirmeyen bir hocanın izleyeceği saldım çayıra anlayışı da sınıfı hayvanların tepiştiği ahıra çevirir. Özellikle Lise 2 ve 3 talebeleri bu yaşta zıvanadan çıkmış gibidirler. Benim bile sokakta gördüğüm kıravatı yarıya kadar çözülmüş, gömleğinin eteği dışarıda, suratında yamuk bir sırıtma ile dolaşan gürültücü kızlı erkekli gençleri görünce asabım bozuluyor zaman zaman. Ama geçici birdönemdir, ne yapalım diyerek katlanıyorum. Dolayısıyla Vakit gazetesinin haberi biraz abartılı göründü bana. Adı geçen lisede Matematik, Edebiyat veya başka bir branş dersi hocasının muhtemelen icra ettiği dayak eyleminin gazete için Milli Güvenlik dersi kadar ses getirmeyeceğinden eminim.

Hasılı, Albay’ın silginin yumuşak ya da sert tarafıyla öğrencileri dövmesi doğru bir şey değildir kendisi birşekilde cezalandırılmalı ve ibret olmalıdır ama dayak meselesi sadece Milli Güvenlik dersi söz konusu olduğunda değil her zaman kınanmalıdır. Çocuğunu hayvan muamelesiyle eti senin kemiği benim diye okula, kuran kursuna veren vatandaşımızın albaya karşı ekstradan celallenmesi itirazın dayağa değil albay dayağına olduğunu gösterir.

Popularity: 10% [?]

Arz ederiz

FST 18 Şubat 2006

Bitmek tükenmek bilmeyen yolsuzluk dosyalarımızdan biri olan Beyaz Enerji davasında bilirkişi raporunda geçen bazı ifadelere tepki gösterilmiş “bunlar rüşvet değilse rüşvet nedir” diye sorulmuş. Haberi yanlış okumadıysam bilirkişi olan Hukukçu Özlem Yalıncak, Mühendis Ömer Erdoğan ve Emekli Sayıştay Denetçisi İsmail Akalın tarafından hazırlanan raporda ihale sürecinin tertemiz olduğu söyleniyormuş. Önce rüşvet sayılacağı düşünülen iddiaları görelim:

… bürokratların müteahhitler tarafından otellerde kadınlarla ağırlanmaları, altlarına otomobil verilmesi, çocuklarının harçlık almaları, odalarındaki Rolex saatler, gerdanlıklar ve ziynet eşyaları vs.

Bilirkişiler de bu iddialara karşı şunu demişler:

[…] Rüşvet suçlamasıyla ilgili olarak her sanıkla ilgili bölümlerde izah edildiği gibi bir takım hediyelerin ‘rüşvet’ diye adlandırılmasının uygun olmayacağının, esasen ihale tutarları dikkate alındığında bazı sanıklara verildiği iddia olunan şeylerin rüşvet olarak verilme ya da alınma vasfı taşımadığı, ayrıca bu somut hediyelerin neye karşılık verildiğinin ortaya çıkarılmadığı, bu açıdan sanıklar hakkındaki rüşvet alma ya da verme suçlamalarının kanıtlanamadığı düşünüldüğü kanaatinde olduğumuzu arz ederiz.

Siz ne dersiniz bilmem ama ben bilirkişilerin yanındayım. Bir defa müteahhitlerin bürokratları otellerde kadınlarla ağırlaması ne zamandan beri pezevenklik değil de rüşvet olarak adlandırılmaya başlanmış? Kavramları birbirine karıştırmayalım. Üstelik hangi çağda yaşıyoruz, bu tür seviyeli birliktelikleri kınayanların aklının bir kenarında yarın ülkeyi İran’a çevirmek de olabilir. Üç kuruşluk ihale için kazanımlarımızdan taviz mi vereceğiz.

Kaldı ki bilirkişiler isabetli olarak “ihale tutarının yanında devede kulak” diyerek önemli noktaya işaret etmişler, milyar dolarlık bir ihalede bürokratın oğluna harçlık verilmesini öne çıkarmak ancakçağdaşlık düşmanlığıdır. Devlet kendine “hizmet eden” bürokrata araba vermezse hamiyetli bir müteahhit bu arabayı verir, o da devletin ayıbıdır. Sonra bürokratların metres ve hanımları için alınan mücevherlerin sahte olmadığı ne malum? Bilirkişi de çok titiz olduğundan konuyu net olarak ortaya çıkaramadığını itiraf ediyor. Devenin altında buzağı aramayalım.

Netice, ortada rüşvet olarak adlandırılabilecek bir şey yoktur. Rüşvet sadece ruhsat arasında polise takdim edilen 10 YTL, gümrük memurunun sol cebine aktarılan 5 USD, adliye katibinin evrakları arasına sokuşturulan 5 YTL gibi büyük meblağlardan ibarettir. Saatle, kadınla, mücevherle, çocuğa cep harçlığıyla rüşvet olmaz. Bürokratların banka hesaplarında kıpırdama var mı, gizli kamerayla tespit edilmiş para alışverişi mevcut mu ona bakın.

Kimse bürokratlara rüşvet verenler bilirkişiyi neden satın almasın diye düşünmesin. Bilirkişilik kurumunun şahsında devleti tahkirden 301. madde devreye girebilir.

Arz ederim.

Popularity: 10% [?]

“Esnafın Yüzü Güldü”

FST 16 Şubat 2006

Türkiye’de genelde çeşitli kesimlerin yüzünün gülmesi diye bir hadise vardır da özellikle Anadolu’da il ve ilçelerde ufak tefek mal alıp satan, lokanta, köfte dükkanı sahibi esnafın yüzünün gülmesi daha çok kulağımıza gelir. Genelde Almancı tabir edilen Avrupa’da işçilik yapan bölge insanının yazın yöreye gelip para harcaması, bir devlet kurumunun o il yahut ilçede yatırım yapması (bkz. Yeni Açılan 15 Üniversite), memur maaşlarına zam yapılmasıyla yüzü gülen memurların o neşeyle harcamaya başlaması gibi faktörler esnafın da yüzünü güldürür. Ancak dün bir spor salonunda yapılan mahkemede Karagümrük Çetesinin başı Nuri Ergin’in Uşak esnafını da ilgilendiren sözleri, mafyanın bölgesel ekonomik gelişme teorilerini kökten değiştirebilecek bir etkisi olduğunu düşündürdü bana. Şöyle demiş Nuri Ergin:

[…] Ben haraç istersem 5 milyar değil 1-2 milyon YTL isterim. Cezaevinde bazı kişileri dolar manyağı yaptım. Bizim sayemizde Uşak esnafının yüzü güldü. Çünkü hergün cezaevine yemekleri dışarıdan getirttiyordum. Ayrıca her cuma kuzu kestirtiyordum. Hatta kestirdiğimiz kuzuyu askerler de yiyorlardı. Ayrıca kantine ihtiyaçlar için her gün 3-5 bin YTL’lik alışveriş yapıyordum…

Haberde ilgi çekecek daha pek çok beyanat var, gazeteden okunabilir ama “Esnafın Yüzünün Gülmesi”ne yeni bir boyut kazandırıldığı gerçeğini de inkar edemeyiz. Elbette “her gün” 3-5 Milyarlık kantin alışverişi o kantinin orta çapta bir hipermarket haline geldiğini de gösterir, o ayrı mesele. Şu anda muhtemelen birçok Anadolu il, ilçe ve kasabası “Üniversite İsteriz” yerine “Nurişi İsteriz, gelsin cezasını güzel beldemizde çeksin, biraz da biz manyak olalım” kampanyasına başlayabilir, akıl edemeyenlere ben yardım etmiş olayım. Küçükbaş hayvancılık, perakende marketçilik, döviz büfesi işletmeciliği ciddi ölçüde canlanacaktır.

Popularity: 10% [?]

Ebu Garibi Bırak 6. Kolorduya Bak

FST 16 Şubat 2006

ABD askerleri şunu yaptı, İngiliz askerleri bunu yaptı derken gözümüze girecek merteği fark etmez olduk. İşkencenin daniskası sanki bizim sivil ve askeri hapishanelerimizde yokmuş gibi ahmak ahmak laflar ediliyor. Üstelik Irak’ta bu pisliği yapanlar ortaya çıkınca en azından sözde bile olsa bir cezaya çarptırılıyorlar. Bizde bir alay işkencesi sabit polis için olay zaman aşımına uğratılsın diye senelerce mahkemelerde elli tür dümen çevrildiği, başkalarının ceza bile almadığı bilmediğimiz şey değil. Askerdeki vaziyet zaten malum, aylardır kışla zulmüne son verilsin diye feryat ediyoruz. Allah aşkına aşağıya bir paragraf aldığım şu iddianamenin Irak’taki hadiseden farkı nedir, bunları yapanlar İsrail, ABD, İngiliz dölü müdür, başka bir kavim midir, biri bana anlatsın. İnşallah soruşturmaların arkası gelir, zavallı mağdurların yakınları bir nebze olsun rahatlar, pisi pisine ölüp gidenlere ne desek boş.

“Askeri Savcı yardımcısı, kararında, cezaevine getirilen tutuklu ve hükümlülerin giydirme odasına alınıp, çırılçıplak soyulduktan sonra kendileri de asker olan gardiyanların gözü önünde çıplak halde ‘çök - kalk’ yaptırıldığını, ‘hoş geldin’ adı altında dövüldüğünü, sopa ve coplarla dövülenlerin daha sonra soğuk suya sokuldukları, yerlere akan kanları temizlettirdikleri, yüz kızartıcı suçluların ise olur olmaz zamanlarda dövüldüğü, cop yalatıldığı, tel kızdırılıp vücutlarına bastırıldığını kaydetti”

Bu konulara karşı çok hassas olduğu anlaşılan Polat Alemdar’a tavsiyem bir film de 6. Kolorduda çevirmesidir. Kurtlar Vadisi-Adana filminde bir iki yarbay yumruklayıp çavuşların kafasına çuval geçirir, “ben diplomat değil Türküm” şeklinde ultra öküzce cümlelerle reyting yapabilir. Önce evimizin önündeki pisliği bir temizleyelim de sıra Irak’a gelsin.

Popularity: 10% [?]

Baltalı Test

FST 15 Şubat 2006

Bugün İzlenimlerde eğitim amaçlı bir test yayınlıyorum. Sürekli laf cambazlığı yapmanın alemi yok. Ülkenin en önemli problemi olan eğitime bir katkıda bulunayım, hayır dua alayım. Soruları dikkatle okuyun, 3 yanlış kalan doğruyu da götürür, tamamını yanlış yaparsanız siteye girişiniz bundan sonra yasaklanacak, doğrudan Hürriyet gazetesi yazarlar bölümüne yönlendirileceksiniz. Test gerçek hayattaki bir gazetede geçen cümleye ilişkin sorulardan oluşmaktadır. Şimdiaşağıda verilen metne göre soruları cevaplandırınız.

“4 Ocak Pazar günü …………. geldim. O sırada Patat’ın da ……….. geldiğini gördüm. Odamın kapısını açarken arkamdan ……. ederek ……….. saldırdı ama vuramadı”

1. Cümledeki boşluklar için en uygun ifade ve Patat’ın mesleği hangi şıkta doğru olarak verilmiştir?
a) Mezbahaya- Mezbahaya- küfür- Satırla- Kasap
b) Oduncuya- Oduncuya- işaret- Kalasla- Müşteri
c) Zagor’u ziyerete- Oraya- Ateş-Tabancayla- Çiko’nun bir ahbabı
d) Aşka- Hızla üzerime- zikir-Narayla- Derviş
e) Fakülteye- Fakülteye- hakaret-Baltayla- Profesör

2. Olayın hangi kurumda geçmesi akla yakındır?
a) Kayseri 2. Organize Sanayi Bölgesi
b) Kayseri Protestan Etik ve Kapitalizmi Geliştirme Daire Başkanlığı
c) Kayseri Odun Pazarı
d) Kayseri Dağ Komando Tugayı
e) Kayseri Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi

3. Olayın hangi sebeple vuku bulması akla yakındır?
a) Mafyanın alacak tahsili üzerine
b) Oduncuda geçirilen cinnet üzerine
c) Zagor’un Patat’a kafasının bozulması üzerine
d) Protestanlarla Katoliklerin birbirine girmesi üzerine
e) Profesörlerin bir tez ve makaledeki çalıntı iddiası üzerine

4. Olaydan sonra ilgili kurum yetkilisinin muhtemel beyanı ne olmuştur?
a) Patat’ın saldırısı cumhuriyete yapılmış bir saldırıdır
b) Zagor’un ilahlık iddiasına karşı İtalyan mallarını protesto ediyoruz
c) Kayseri laiktir laik kalacak
d) Marks Weber gibi komünistlere Kayseri esnafı asla prim vermeyecektir
e) Üniversitemiz, Türkiye’nin en huzurlu üniversitelerinden biridir. Ancak…

Cevaplar için linki izleyiniz. Tamamını doğru cevaplayan ilk 10 izleyiciye sanal bir balta hediye edeceğim.

Popularity: 10% [?]

Prenses Lamballe Şatosu’nun duvarı

FST 11 Şubat 2006

HHDER sitesindeki uyarı üzerine Fransa’da meydana gelen elim bir vaka dikkatimi çekti. Habere göre Ermeniler için sit alanı dinlemeyip anıt diken Fransızlar, şu ara Özdemir İnce için bir kokteyl tertipleyecek yeni elçiye görevi devreden eski Paris büyükelçimiz Uluç Özlüker’in “tüm çabalarına” rağmen Atatürk heykeline düzgün bir yer göstermemişler. Haberde şu ifadeler geçiyor.

En gözde mekanlarını Ermenilere açan Fransa, dünyanın birçok ünlü simasının heykelinin bulunduğu Paris’te Atatürk’ün heykeline yer bulamadı […] Büyükelçilik, heykel için Paris’in 16. bölgesine başvuruda bulundu. Belediye başvuruyu kabul edince, heykel için bölge sınırları içerisinde yer bakılmaya başlandı. İlk yıllarda, Seine nehrinin hemen kenarındaki Radio France binasının önündeki alan gündeme geldi. Fakat daha sonra heykelin Eyfel Kulesi’ne bakan bu meydana dikilmesinden güvenlik gerekçesiyle vazgeçildi. Yetkililer, muhtemel saldırılara karşı Atatürk heykelinin korunması sorununu gündeme getirdi. Fransızlar, heykelin Türk Büyükelçiliği’nin karşısındaki alana dikilmesine ise meydanın altyapısına zarar vereceği gerekçesiyle karşı çıktı. Yetkililerin, ‘Prenses Lamballe Şatosu’nun duvarına dikin’ teklifini ise büyükelçilik kabul etmedi….

İş çok açık, Fransızlar kendilerine son derece sadık Türk cumhuriyetçilerini kazımamışlar. Güvenlik işi doğru aslında, Atatürk heykeli görünce aklına boya badana gelen bir sürü insan var, üstelik Fransa bu konuda pek duyarlı da değildir. Geçen senelerde Paris metrosunda eski genelkurmay başkanımız Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun resmi yerlere çizilmiş, diktatör olarak gösterilmiş, kimsenin kılı kıpırdamamıştı hatırlarsanız. Nerde bizdeki gibi Atatürk büstü boyayan “meczuplara” verilen 22 yıl hapis cezası. Diğer mazeret saçma. Meydanın altyapısına heykel ne zarar verecekmiş? Bu tamamen Türk düşmanlığının tezahürüdür. En nihayet Fransızların teklifine bakalım. Ben bilmem, Paris’i arşınlamış olanlar belki görmüştür bu Prenses Falanca şatosunun duvarı ne ola? Atanın heykeli için bir şato duvarının önerilmesi düpedüz alay etmek değil midir? Allahtan Paris büyükelçimiz durumu anlamış ve bu aşağılamayı kabul etmemiş. Peki, bu kritik konu nasıl çözülecek? Haberde Fransa’da 450 Bin Türkün yaşadığı söyleniyor, Türkiye’de kişi başına düşen heykel, büst sayısına göre Fransa’da en azından 50-60 heykel olması lazımken bir tek dahi olmaması işi nasıl halledilecek?

Benim önerim şu ara Fransa’da “Akdeniz şiiri alanında uzmanlaşmış” bir yayınevinden çıkan kitabı ödül kazanan ve büyükelçiliğimizin kokteylini hak eden Özdemir İnce’nin devreye girmesidir. Özdemir Bey’in Fransa ile ne kadar içli dışlı olduğunu bilmeyenimiz yok. M. Kırıkkanat da destek olabilir elbette ama onun ödül kazanıp kazanmadığını bilemiyorum, ödülsüz ise, sırf Türkiye’deki çoğunluktaki kuru kalabalık kara Türkleri aşağılamasını yeterli görüp takan çıkmayabilir. Dolayısıyla iş kokteylci yeni sefir ile Özdemir İnce’ye düşüyor. Şöyle Eyfel Kulesinin karşısına, en az o yükseklikte bir heykel diktirebilirse (üstelik heykel Eyfel kulesi yüksekliğinde olursa eline boyayı alan gelip saldırıda da bulunamaz) kendisine verdiğim desteği arttırarak sürdüreceğim, mukabilinde Ankara’da kendisinin bir heykelinin meclis bahçesine dikilmesi için kampanya başlatacağım.

Tabii Özdemir İnce’nin yüce Fransızların Ermeniler için şıp diye bir sit alanı tahsis ederken Atatürk için Pamuk Prensesin şatosunun duvarını önermesi konusunda yapacağı açıklamalar da olabilir, onu da bekliyoruz.

Popularity: 12% [?]

“Raporu da mevcuttur”

FST 10 Şubat 2006

AKP Isparta Belediye başkanının yetkileri yolsuzluk sebebiyle elinden alınmış, o da gazetecileri çağırıp meydan dayağı attırmış. Haberin buraya kadarı normal, Türkiye’de bir belediye başkanı, savcı, rektör, dekan, il başkanı her ne hal ise bir koltuğa yapışmış olan şahıs yaradanın verdiği güce ilaveten koruma adı verilen vurucu güçler yardımıyla önüne çıkan herkesi sille tokat dövme hakkına hakkına sahiptir. Ancak, bu normal işin ardından genelde dayağı atan kamu görevlisi amirin beyanatları ehli için güzel malzeme oluşturur. Nitekim Isparta Belediye Başkanı da gazetecileri hastanelik ettirdikten sonra yaptığı açıklamalarda, önce “belki kamyon çarpmıştır” dedikten sonra şöyle ilave etmiş:

”Sohbet ortamında iken Altıntaş’ın, gizli ses kayıt cihazı ile kayıt yapmaya çalıştığını fark ettim. Kapatmasını isteyerek yanına doğru iki adım attım. O anda Altıntaş, sol ayağıma tekme savurarak bana vurdu. Bu darbeyi aldığıma dair doktor raporu da mevcuttur. Olayın ondan sonrasına korumam Fatih Sarıoğlu müdahil oldu.”

Fatih Sarıoğlu’nun “müdahil olmasının” ardından ortaya çıkan manzara resimde görülüyor, ben sol ayağına darbe yiyen belediye başkanına (kapı gibi doktor raporu sayesinde) acil şifalar dilerim. Allahtan koruma “sohbet ortamına” yetişmiş de facia büyümemiş, tekrar geçmiş olsun.

Popularity: 10% [?]

İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş