Nisan 2006 Arşivi

Panik

FST 29 Nisan 2006

Ankara Adliyesinde panik yaşanmış ama bu bomba paniği değil. Haberde “Ankara Adliyesi’nde 3 bin personelin kullandığı yemekhanedeki yemeklerde at, eşek, köpek gibi hayvanların etlerinin kullanıldığı saptandı.” deniyor. Buraya kadar normal. (Nesi normal derseniz, böyle bir şey olmuş olabilir anlamında söylüyorum). Haberde bir cümle benim dikkatimi çekti onu vurgulamak isterim. Deniyor ki:

[…] Ankara Adliyesi, her gün yüzlerce hákim ve savcının da aralarında bulunduğu 3 bine yakın personelin kullandığı yemekhaneye satılan etlerin, at, eşek ve köpek gibi hayvanlara ait olduğu şüphesiyle karıştı. […] Tahlil raporunda etlerin tek tırnaklı hayvanlara ait olduğu belirtildi. Ancak itiraz sonucunda yapılan ikinci tahlilde etlerin sığır eti olduğu ortaya çıktı. İkinci tahlilin raporunda, numunelerde, “tek tırnaklı hayvan eti ve domuz eti” tespit edilemediği belirtildi.

“Hakim ve savcıların da aralarında bulunduğu” dendiğine göre, bu iki kesim dışındakilerin “at, eşek ve köpek” yenmesindeki mahzur daha düşük gibi görünüyor. Havas ile ayak takımı arasındaki fark anlayacağınız. Bu arada ikinci rapor da dikkatimi çekti: “Tek tırnaklı ve domuz” tespit edilememiş ama köpekten bahis yok. Tabii etleri satan firma sahibi de sert kayaya toslamış, karşısında koca Ankara Adliyesi, yakayı kolayca sıyırması mümkün değil. Elin cebinde diye seni içeri attıracak bir sürü hakim varken ete şaibe karışırsa ayvayı yemek kaçınılmaz olabilir.

Popularity: 14% [?]

Paşaport

FST 29 Nisan 2006

pasaport.jpgMilletvekilleri hacca gitmiş, orada kırmızı pasaportlarının dikkate alınmadığından bahsetmişler. Bir dilekçe ile Diyanet işlerine başvurup şunları demişler:

[…] Kırmızı pasaportumuza adeta alerjik bir reaksiyon gösteren, Cidde’deki yetkililer bizi saatlerce beklettiler. Kullanılması için tahsis edilen araçlar adeta hurda. Arafat’ta milletvekilleri dahil Türk hacılara verilen çadırlar 20 yıllık, eski ve kullanışsız. Oysa Diyanet İşleri Başkanı eşi ve bürokratlar son derece modern konforlu ve klimalı çadırlarda kalmışlardır. Büyükelçilik mensupları ve Diyanet İşleri Başkanlığı kayıtsız ve ilgisiz kalmıştır.”

Haberde Meymet Aydın’a atfen “”Hac görevinde kişi ve gruplarla özel olarak ilgilenilmez. Hacda pasaportlarda kırmızı-lacivert ayrımı yoktur.” sözü aktarılmış. Gerçi resmi cevap metninde böyle bir şey yok, gazete kendi uydurmuş gibime geldi. Çok da önemli değil.

Milletvekili vs. hacda imtiyaz bekleyenlere ilk anda kızmak, “oh olsun” demek mümkün. Ama haberde asıl dikkati çekmesi gereken “Oysa Diyanet İşleri Başkanı eşi ve bürokratlar son derece modern konforlu ve klimalı çadırlarda kalmışlardır” bölümüdür. Türkiye’de en büyük imkana sahip, sorgulanamaz, kerameti kendinden menkul kurumlardan biri Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Milletvekillerine “başlatmayın pasaportunuzun renginden” denmiş ama “Diyanet işleri başkanının eşi ve memurların klimalı çadırından” bahsedilmemiş.

Milletvekillerine çok zaman ben de acımasızca yüklenirim ama devlet memurlarının millet kesesinden saltanat sürmesi daha fazla kınanmaya layıktır. Çevrenize şöyle bir bakının yeter. Konuyu eski bir şiirle bitirelim:

Hepsi Bizim Kesemizden

Müdür bakana yağ yakar
Tel parası kesemizden
Teri bile şipir kokar
Gül parası kesemizden

Kahvaltısı kaymakla bal
Sepet sepet muz portakal
Viski içer yüzü al al
Yol parası kesemizden

Hanım berberde kırıtır
Kızı terzide sırıtır
Hergün makam donatır
Çul parası kesemizden

Fakir gelir ters ters süzer
Torpilliye fıstık ezer
Metresine mektup yazar
Pul parası kesemizden

İskoç giyer Salem içer
Sekreterle dalga geçer
Sık sık yolluk alır uçar
Yol parası kesemizden

Abdurrahim Karakoç

Popularity: 17% [?]

“Blogger en asil duygunun insanıdır”

FST 27 Nisan 2006

top.gifBlogger kimdir, asil duygu insanı mıdır, sefil midir, ayrı mesele ama bu slogan hepimizde “Türk şoförü en asil duygunun insanıdır-K. Atatürk” sözünü hatırlatır muhtemelen. Peki gündemle ne alakası var? Şöyle bir şey: Anadolu Ajansı web sitesindeki logoda sitenin sloganı olarak Atatürk imzasıyla “Anadolu Ajansı Türkiye’nin sesini dünyaya duyuracaktır” ifadesi görülüyor. “Bunda ne var, Türk Jokey Kulübünün logosunda da Atatürk’e ait “At yarışları modern toplumlar için bir ihtiyaçtır” yazısı var” diyorsanız linkteki haberi bir inceleyin derim. Burada “[…] 1994 yılında Anadolu Ajansı’nın genel müdürlüğüne getirilen Ekrem Ergin Karaismailoğlu AA ile özdeşleşen [bu] ifadenin ajansın 15 yıl boyunca genel müdürlüğünü yapan Atilla Onuk’a ait olduğunu öne sürdü” deniyor. İşin hikayesi de şuymuş:

“Bir 10 Kasım öncesiydi. Zamanın genel müdür yardımcısı Turgay Üçöz, Yönetim Kurulu Başkanı Mithat Perin ve ben oturmuş, konuşuyorduk. 10 Kasım’da bir etkinlik yapma kararı aldık. Giriş kapısının solunda bir Atatürk köşesi yapacak ve 10 Kasım’da açacaktık. Derhal çalışmalara başlanıldı. Kısa bir süre sonra çalışmaları görmem için beni aşağı çağırdılar. Güzel bir köşe olmuştu ve güzel de bir büst yerleştirilmişti. Ancak arkadaşlar, Atatürk’ün ajansla ilişkisini ifade edebilecek bir söz veya slogan aradıklarını; fakat bulamadıklarını söylediler. O an aklıma birdenbire şimdi kullanılan slogan geldi: ‘Anadolu Ajansı Türkiye’nin sesini dünyaya duyuracaktır-Kemal Atatürk’ yazın ve büstün altına koyun.’ dedim. Ertesi gün geldiğimde meşhur slogan pirinç harflerle büstün altında gösterişli bir şekilde duruyordu. Ondan sonra da bu yakıştırma gerçekten tuttu ve bugüne kadar geldi.

Geçenlerde “Türkiye’yi uzaya taşıyan” astronotlardan birinin de sözünün sonunda akıcı bir Türkçe ile “İstikbal Göklerdedir” dediğinden bahsediliyordu. Ben Cumhuriyetten önce çıkan gemicilikle ilgili bir dergide “istikbal denizlerdedir” yazdığını görmüştüm, ne zamandı hatırlamıyorum. Yine Adana’da yolda asılan büyük bir pankartta yer alan “Ulu Önder İzindeyiz-K.Atatürk” yazısı da hafızamda yer etmiş. En güzeli de mizah sitelerinde efsaneleşen Akçaabat belediye başkanının (gerçek mi bilmiyorum) şehirde koca bir pankarta şunu yazdırıp asmasıydı: “Ben de sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim”.

Tüm bunlar ne manaya mı geliyor? Ne bileyim, fool-prooftur zahir.

(Bu arada bahsi geçen logo hala Anadolu Ajansı web sitesinde duruyor, tuhaf şey, resmen yalan hadis uydurulmuş ve kimse ses çıkarmıyor. FST, Kasım 2007)

Popularity: 16% [?]

Nazım Hikmet nasıl başvursun?

FST 27 Nisan 2006

nazim.jpgTürkiye’de vatandaşlık yasası değişiyormuş, Vatan Gazetesinde konuyla ilgili bir haber var. TBMM İçişleri Komisyonu, Türk vatandaşlığının, soy bağı veya doğum yeri esasına göre kendiliğinden kazanılmasını da öngören tasarıyı Alt Komisyon’a sevk etmiş. Bu sırada birileri de çıkıp İçişleri Bakanına Merve Kavakçı ve Nazım Hikmet’e ilişkin sorular yöneltmiş. Bakanın verdiği cevap ilgimi çekti:

Abdülkadir Aksu, Merve Kavakçı ve Nazım Hikmet’e ilişkin görüşleri yanıtlarken, tasarıda, vatandaşlıkla ilgili hakların ‘şahsa bağlı’ olduğunu, müracaatları halinde Türk vatandaşı olabildiklerini ifade etti. Nazım Hikmet’in nasıl başvurabileceğinin sorulması üzerine de, “Onlar bu komisyonda tartışacağız” dedi.

Allah Allah, komisyon ne diyecekmiş, adam ölüp gitmiş, “şahsa bağlı” hakkını nasıl müracaatla kullanacakmış? Soru tuhaf, cevap daha bir garabet. Bu arada haberde CHP’liler yanında AKP’li vekillerin de Nazım’ın vatandaşlığına destek olduğu yazılmış. Nazım Hikmet vatandaş olsa ne olur olmasa ne olur. Kendisi halis, inanmış bir komünist şair idi, AKP ve CHP’nin komünizmle ne alakası var ki Nazım’a sahip çıkıyorlar? Sahtekarlığı bırakmak lazım.

Öte yandan, AKP’yi anlamam, zaten çoğu ne yaptığının farkında değil de, CHP’lilere sormak isterim, Nazım hangi tarihlerde komünistlik soruşturması geçirip hapse atıldı ve kim tarafından afla salıverildi, şimdi kim niye sahip çıkıyor?

Adamcağızı hayatında hapislerde süründürdünüz, bırakın mezarında rahat yatsın.

Popularity: 14% [?]

Kritik Davada II. Bölüm: “Çocuksa mesele yok”

FST 27 Nisan 2006

Hatırlanırsa dün 21 yaşında olduğu iddia edilen gençle ilgili Çocuk Hakları Derneği başkanının bir dava açma girişiminden haberdar olmuştuk. Dava bugün sabah itibariyle açılmış, dilekçedeki ifadeleri aktarıyorum:

“TCK’da çocuk deyiminden henüz 18 yaşını doldurmamış kişi anlaşılır. Çocuk hakları sözleşmesinde de çocuk 18 yaştan küçük olarak belirtilmektedir. Cumhuriyetimizin geleneğinde hiçbir 23 Nisan’da böyle bir vurdumduymazlık yaşanmadı. 23 Nisan’da kürsüye çıkan kişi, çocuk olmadığı gibi Cumhuriyet’e de meydan okumaya kalkmış ve Cumhuriyet’e karşı saygı sınırlarını aşmıştır. Bu saygısızlığı aynı zamanda çocuklara karşı yapılmış bir saygısızlık olarak görüyoruz.”

“Çocukların konuşmaları engellenmiştir. Dünyanın tek çocuk bayramında 21 yaşındaki bir gencin TBMM kürsüsüne çıkarılması normal bir olay olarak karşılanamaz. Çocuk hakları sözleşmesi Türk Ceza Kanunu’nun ve var olan yasalarda da çocuk tanımı çok net Tıbben’de 21 yaşındaki gence çocuk demek mümkün değil. Biz de bu anlamda bu gencin çocuk olup olmadığının tesbitini istiyoruz. Çocuksa mesele yok, değilse çocukların kürsüsünde ne işi var. Üstelik cumhuriyete karşı cumhuriyet kürsüsünde.”

“Haydi onlar görmedi, Sayın Arınç bu gençlere ‘gençler sizleri 19 Mayıs’ta bekliyordum’ diyemez miydi? Taktir duyarlı, Cumhuriyetçi, laik, demokrat kamuoyuna aittir.”

Anlaşıldığı kadarıyla çocuk hakları derneği başkanı işin peşini bırakmayacak, biz de merakla izliyoruz. Peki kamuoyu konuya yeterinde “duyarlı” mı? Hiç şüpheniz olmasın. İşte habere yorum yapan 3 Hürriyet okurunun söyledikleri:

Hükümet nelere tenezzül etmeye başladı.Türkiye’nin baş sorunu İmam Hatip mi kardeşim?İmam ve Hatiplerin yokluğundan ölen filan mı var? İmam veya Hatip olacaksan o okula gir oku. Bitti.Bu Cumhuriyeti dogma manyağı imamlara teslim etmiyeceğiz. (s.e)

artık yeter bu yapılanlara askerin bir çözüm bulması gerekiyor. Kurtuluş savaşına katılanların kemikleri sızlıyor (Serap Sever)

TCK md:6 f/1 (b)bendi der ki: Çocuk deyiminden; henüz onsekiz yaşını doldurmamış kişi, anlaşılır.bu kadar açıktır… (Tolga Tireli)

(Bir yorumda fool-proof, mool-proof birşeyler deniyordu, mevzuyla alakası var mıdır? Anadilde eğitim diyoruz, ama boşuna. Heey, lanet olsun dostum, biri bana bu kahrolası konuda neler olup bittiğini anlatacak mı ahbap?)

Popularity: 14% [?]

“Çocuk olup olmadığının tesbitine”

FST 26 Nisan 2006

ibrahim_seyhan1.jpgBülent Arınç geçenlerde demokrasi vurgusu yapan konuşmasıyla birçok kesimin alkışını almıştı, sonra 23 Nisan konuşması için kendi kürsüsünü 21 yaşında olduğu iddia edilen bir “çocuğa” bırakmakla eleştirilmiş. Gazetedeki haberde sarımsak-sakız olayını aratmayacak tuhaflıklar var. Çocuk Hakları Derneği diye bir yer “nasıl olur da çocuk bayramında koca delikanlı çıkar konuşma yapar” şeklinde itirazla mahkemeye başvurmuş. Şöyle cümleler var haberde:

[…] Çocuk Hakları Derneği Başkanı Cengiz Kaplan, “İbrahim Seyhan 21 yaşındadır ve çocukluk döneminden çıkmış olması nedeniyle 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda çocuk olan öğrencilerin yerine çıkıp ergin bir vatandaş olarak Meclis Kürsüsü’nde konmuşma yapması Atatürk’ün çocuklara armağan ettiği bu bayramın ruhuna aykırılık teşkil etmektedir” dedi ve Seyhan hakkında yaş tespiti için mahkemeye başvurdu.

[…] Açılan davayla ilgili dilekçede, “Kanaatimizce 21 yaşında olduğunun farkında olmayan davalı İbrahim Seyhan’ın yaşının 21 olduğunun tesbiti, hem davalının bizzat kendisi ve hem de önümüzdeki yıllarda kutlayacağımız 23 Nisan etkinliklerinde Atatürkçü ve laik vatandaşların ve en önemlisi çocukların hayal kırıklığına uğramaması bakımından önem arz etmekte olduğundan, işbu davanın açılarak Sayın Mahkemenizden davalının çocuk olup olmadığının tesbitine karar verilmesini talep etmek zorunluluğu doğmuştur” denildi.

Öncelikle, Çocuk Bayramında (imam hatipte okuduğu vurgulanıyor) koca delikanlının kürsüye çıkarılması ve bir başka gazetede okuduğum kadarıyla “Katsayı adaletsizliği giderilmelidir vs” şeklinde günün anlam ve önemiyle bağlantısız bir konuşma yapması bana da garip geldi. Evet, haberlere göre bu çocuk tüm Türkiye’deki öğrenci konseyleri arasında yapılan seçimler sonucu başkan olmuş ve Mecliste konuşmaya hak kazanmış. Ancak, çocuk bayramı ile görüntü pek uyumlu olmamış.

Bizim bildiğimiz bu bayramda 5-12 yaş arası “hakiki” çocuklar “Mini Mini Bir Kuş Donmuştu”,” Bir Aslan Miyav Dedi” türü şarkılarla eğlenir, soğuktan donma dışında hoşça vakit geçirirler. İtibarlı bürokrat yahut zenginlerin çocukları da çeşitli devlet memurlarının yerini alıp abuk subuk açıklamalar yaparlar. Bu manzarada en son yeri olan şey 21 yaşında olduğu rivayet edilen (resme göre de en az 18 gösteren) çakı gibi bir delikanlı değil midir? Bana göre burada bir parça düşüncesizlik var. Önce bir AKP bürokratının 10 yaşlarındaki ilkokul öğrencisi yakını çıkarılıp konuşturulsa, daha sonra seçilmiş genç çıksa fincancı katırları ürkütülmezdi. (Not: AKP ve CHP beni kılavuz tutsa işleri rayına girecek ama AKP pek kibirli, CHP de SBF 2. sınıf öğrencisi İrem’den medet umuyor, kendileri bilir işte böyle çuvallarlar).

Peki Çocuk Hakları Derneği ne demek istiyor? Bir defa bu genç 3 yıl önce başlatılan bir proje çerçevesinde kendi okulunu temsilen oraya gelen 80 küsur öğrenci arasından seçilmiş, yani olay Bülent Arınç’ın kafasına göre birini çağırıp mecliste konuşturması değil. Haydi bu dernek medyada görünmek istiyor, mesajı da ancak böyle verebilir diyelim, şu laflara ne diyeceğiz: “21 yaşında olduğunun farkında olmayan”, “Atatürkçü ve laik vatandaşların ve en önemlisi çocukların hayal kırıklığına uğramaması”, “davalının çocuk olup olmadığının tesbitine karar verilmesini” vs.

dmirel.jpgBu cümleleri bilmem de diyelim ki çocuğun yaşı tespit edildi (nasıl oluyorsa) gerçekten 21, hatta 23 olduğu kesinleşti, ne olacak? “Hem davalının bizzat kendisi ve hem de önümüzdeki yıllarda kutlayacağımız 23 Nisan etkinliklerinde Atatürkçü ve laik vatandaşların ve en önemlisi çocukların hayal kırıklığına uğramaması bakımından” bunca lüzumsuz girişime ne gerek var?

Bakın ben sorular karşısında bocalayıp dururken Süleyman Demirel konuyu nasıl çözüme kavuşturmuş. Eee, boşuna başköşeye konuk etmiyoruz, kırk yılda bir de anlamlı bir çözüm üretsin. Kendisine “23 Nisan’da çocukların Meclis’e gelmesi adettendir. Bu seneki biraz bıyıkları terlemiş, sakalları uzamış” diyen gazeteciye “Atatürkçü derneklere haber verin hemen dava açsınlar, birileri hayal kırıklığına uğramasın” dememiş şu beyanda bulunmuş:

“Biraz erken büyümüş. Tabii ki çocuğun bir tarifi var. Yaşla tarif ediliyor. Yani yadırganmayacak birisini getirseler daha iyiydi. Gelecek sene öyle yaparlar”

Başka söze gerek var mı?

Popularity: 14% [?]

Dilbert Blog

FST 26 Nisan 2006

dilbert.jpgDilbert çoğumuzun yakından tanıdığı bir çizgi karakter. İş Dünyasındaki aptallıkları (mesela işletmecilerin uydurduğu yönetim teknik ve modalarını) eleştirerek çok satan kitaplar yazan (aslında çizen) Scott Adams’ın bloguna henüz rastladım. Eskiden çizgi filmi CNBC-e’de çıkardı, eğlenceli mühendis ve bulunduğu iş ortamı zamanında benim de favori dizimdi. Hatta kendisinin çok satan birkaç kitabını o zamanlar paraya kıyıp Amazon üzerinden getirtmiştim. İngilizcem pek yeterli olmamakla birlikte resimlerine bakıp eğleniyordum.

Scott Adams blogunda Dilbert karakteri dışında son günlerde dine merak sarmış gibi görünüyor. Kuranı inceliyor, bilim ve dinle ilgili sorular soruyor, cevaplar üzerinde yarı şaka ama çoğunlukla ciddi ve makul yorumlar yapıyor. Mesela Fizik  Psişikler ve Tanrı başlıklı yazıda Tanrıya İnanma gerekçelerini 3 kategoride ele almış ve şunları yazmış (tercümeme güvenmeyin, daha iyisini yapana kapım açıktır):

Budalaca Gerekçeler

1. Yetkili bir şahıs öyle olduğunu söyledi (Hep yalan söylerler)

2. Bir kitapta yazılı (Örümcek Adam da öyle)

3. Gerçek nasıl başka türlü olabilir (Cahillik kanıt değildir)

4. İnandığım Kutsal Kitap olacakları kesin olarak tahmin edebiliyor (Moby Dick de öyleydi, kanıtlanmıştır)

5. Böyle yetiştirildim.

6. Tanrının varlığı apaçıktır, seni dinsiz, kafir

Nispeten makul gerekçeler

1. Tanrıyla konuştum, bana cevap verdi (Mormon Yöntemi)

2. Allah/Tanrı/İsa bedenimdedir.

3. Dualarım bazen/genellikle kabul oluyor

Mükemmel Gerekçeler

1. Gerçekmiş gibi kendimi garantiye alıyorum

2. İnançlarım bana gerçek dünyada sağlık, mutluluk ve sosyal açıdan kazanımlar sağlıyor. Bir de inandığım gerçekse, o da ikramiyesi.

3. Tarihi ve bilimsel kanıtları inceledim, Tanrıya inanmak için bol miktarda sebep olduğunu gördüm.

Bir başka yazıda Scott Adams eğitim ve din ilişkisini ele almış. Daha yüksek okullarda eğitim alanların dine daha uzak, inançsız kimseler olduğuna dair “ortalama” istatistikleri yorumlamış. Şu bölümler hoşuma gitti, bir de siz bakın:

3.Tanrı zeki/eğitilmiş insanları sevmiyor bu sebeple cennette fazla miktarda bulunmalarını istemiyor
5. “Ortalama” nedir?

Scott Adams’ın “God’s Debris” başlıklı içinde Dilbert geçmeyen kitabını da online ücretsiz indirebiliyorsunuz. Tabii Scott Adams’ın günlük çizgilerini dilbert.com’dan izleyebilirsiniz. Devlet ya da özel fark etmez, çalışma hayatının kimi zaman çok acı yönlerine bir nebze gülmek isteyenlere birebir.

(Güncelleme: Fizik ile psişik karışmış, bir dostumuz uyardı. Gözüm iyi seçemiyor son zamanlarda, başlıktaki iki kelimeyi kaldırdım)

Popularity: 27% [?]

Muhabbet

FST 25 Nisan 2006

ermanhoca.jpgBazı yorumcular sitenin üslubunu eleştiriyor, biri nalıncı keseri demiş, ben de biraz havayı yumuşatmak için farklı bir habere yer vereyim dedim. Türk spor camiasının iki büyük değeri Erman ve Şansal hocalar şöyle bir muhabbet yapmışlar TV’de, bakalım ne demişler.

Erman Toroğlu: Kayserililer, pastırma gibi takımlarınız var. Pastırmayı satıp alıyorsunuz paraları, takımınızı da destekleyin ya.
Şansal Büyüka: Yiyor musun hocam pastırmayı?
E.T: Yemez miyim, bayılırım ya.
Ş.B: Sabah kahvaltısında da yersin.
E.T: Pastırmayı yaparken içine biraz su koyacaksın.
Ş.B: Onu da mı biliyorsun hocam ya?
E.T: Yalnız, pastırma yiyince bir kötülüğü var hocam.
Ş.B: Orayı söyleme.
E.T: Tuvaletler pastırma kokuyor, iki gün perişan oluyorsun.
Ş.B: Bu kokuya bir çare yok mu ya?
E.T: Hocam, 44 milyon kilosu. Ben o pastırmayı yiyeyim, tuvalete girince de havamı atayım, “Vay adam pastırma yemiş�? desinler, anlıyor musun? Etraf şöyle bir koksun hocam. 44 milyon kilo, sen neden bahsediyorsun? Adam havasını atsın iki-üç gün ya, şöyle bol bol gitsin etrafa; kalabalık yerlere gitsin tuvalete falan.
Ş.B: Hocam, tuvalete gitmene gerek yok, ağzından burnundan zaten fışkırıyor; terlersen fışkırıyor.

E.T: Ama tuvalette tam teşekküllü veriyor kokuyu.

Ş.B: (Gülüyor)

E.T: Konuşturuyorsunuz akşam akşam, geçelim hocam.

Popularity: 13% [?]

“Müslümanlığın en iyi uygulandığı ülke”

FST 25 Nisan 2006

demirel134.jpgSüleyman Demirel’e katıldığı bir konferansta Bülent Arınç’ın konuşmasında “Laikliğe karşı çıkan yok. Ancak günün şartlarına uygun yorum farklılıklarını ortadan kaldırmak gerekir” sözü hatırlatılarak fikri sorulmuş. Demirel’in cevabının arasında şu ifadeler var:

“Kişi neden şikayet ediyor? […] En ters şeyleri kim istiyorsa bırakın söylesin. Cevabı yok mu? Var. Eğer cevabınız yoksa zaaf içindesiniz zaten. Laiklik mi diyorsunuz? Neresi tartışılacaksa gelin tartışalım. Müslümanlığın en iyi uygulandığı ülke Türkiye. İslam’ın bütün şartları yerine getiriliyor. Kim bunlara mani? Bu, ‘Laik Türkiye’den ne şikayetin var?’ sorusunu sormaya yetmez mi? Yeter.”

Öğrenci istediği cevabı alamamış gibi görünüyor. (50 senedir “Baba”dan cevap alabilen var mı ayrı konu ya). “Gelin tartışalım” lafı bir yana “İslam’ın bütün şartları yerine getiriliyor. Kim bunlara mani” sorusunu biraz açmak istiyorum. Malum İslamın Şartı 5′tir (Altıncısı kimine göre haddini bilmek ama Mızraklı İlmihal kitabına girmemiş). Artık yeni nesil İslamın şartını öğreniyor mu bilmem ama bizim çocukluğumuzda iyi kötü bir şeylerin ezberletildiğini hatırlıyorum. Herneyse, gerici damgası yemek kaçınılmaz olsa da bugün temel bir din dersiyle Türkiye’de Demirel’in sorusuna nasıl cevap verilebilir bakmaya çalışalım.

1. Kelime-i Şehadet

Müslümanlığın kabulünü ifade eden bir ibaredir. İçten söylendiğinde Türkiye’de herhangi bir sıkıntıya sebep olmaz. Uçak düşme ihtimali veya ciddi bir ölüm tehlikesi karşısında sesli söylenebilir, aksi halde resmi bir kurumda sesli olarak kelime-i şehadet getirmek insanın başına belalar açabilir. İsteyen denemek için çağdaş bir ortamda, mesela Valilik protokol toplantısı sonrası dağılırken, Okulda öğretmenler odasında topluca otururken, Atatürk anıtına çelenk koyduktan sonra yerine dönerken, Askeri birlikte eğitim molası verilmişken denemeler yapabilir. Mutlaka bir şey olur demiyorum ama denemesi bedava diyorum.

2. Namaz Kılmak

Devlet memuru değilseniz, camisiz şehir Ankara’da yaşamıyorsanız pek problem değildir. Devlet memuru iseniz terfi, kıdem, derece, kademe türü ilerlemelerde durumunuz iktidara göre değişebilir. Mesela AKP türü dinci sayılabilecek ihtimallerde fişlenme kaçınılmazdır. Laik iktidarlarda ise sürgün yolu görünür. Cuma namazları öğrenci ve öğretmenler için problemlidir. Ders Cuma namazına rastlıyorsa öğretmenin namazı kılabilmesi kolay değildir. Öğrencilerin namazı kılabilmesi de öğretmenin toleransına bağlıdır.

Öte yandan kamu kurumlarında namaz kılmak için ayrılan yer (tabii varsa) ve abdest alma şartları da ayrı bir konudur. Aynı durumun birçok “modern” özel şirkette de geçerli olduğunu biliyorum. Yani “Kim bunlara mani” sorusunun cevabı çok da açık değil.

3. Oruç Tutmak

Genelde namaza göre daha cazip bir ibadettir. En azından yılda bir sefer geliyor, direklerarası, karagöz, meddah, pastırma, pide gibi etkinlikler sayesinde eğlenceli de geçiyor, kamu kurumlarında dahi pek sıkıntı çıkarılmayan bir ibadet. Namaz gibi günde 5 defa insanı meşgul etmiyor. En koyu laikler bile bu ibadete kısmi tolerans gösteriyorlar. En azından Ramazan bitene kadar içki içmeyenleri var.

4. Hacca Gitmek

Diyanetin tombala kesesinden çıkmayı başarır, Devletten onaylı Ali Baba ve Kırk Haramiler A.Ş. tur şirketlerince kazıklanmazsanız pek problemli bir ibadet değildir. Zaten parası olan ve sağlığı yerinde kişilere yükümlülüktür. Devlet memurlarının izin almasında kısmi sıkıntılar çıkabilir ama genelde ömürde bir defa olduğu için laikler bu ibadeti onaylamış gibidirler. “Var mı karışan” denirse kafanıza göre atlayıp arabaya gidemiyorsanız, herhangi bir tur şirketine yazılamayıp ille de Diyanet ve Müftülükler denetiminde ekstra ödemeler yapmak zorunda kalıyorsanız ve mutlaka da kura çekiliyorsa” cevabımız yine çok net olamıyor.

5. Zekat Vermek

Zekat da mal ile yapılması farz kılınmış bir ibadet. Tüm borçlarınızı, oturduğunuz evi, bindiğiniz otomobilinizi vs. hariç tutarak elinizde kalan meblağ 80-90 gr. altını geçiyorsa, bu meblağın da üzerinden 1 yıl zaman geçmişse ilgili tutarın % 2.5 kısmını fakirlere vermeniz gerekir. Tarım arazilerinde bu oran nispeten farklıdır, işlenen tarla bedeli ve yapılan giderler hariç alınan mahsulün gelirinin % 10′u fakirlere ödenmelidir.

Peki “va mı bunun izah tarzı?” Hiçbir çağdaş kesim bir şahsın zekatını adam gibi hesaplayıp bir fakire vermesini alenen kınadığını duymadım, ihtimal de vermiyorum. Ancak mesela bir vakıf yahut dernek kurup “zekatları toplayalım, fakirlere dağıtalım” derseniz, bunu da yardımlaşma adıyla değil de dini bir ibadet adıyla yapmaya kalkarsanız laik odakların tepkisini çekebilirsiniz.

“Müslümanlığın en iyi yaşandığı” ülkedeki ahval buna benzer bir şey. En azından oruç ve zekat şartlarında aleni bir tepki gösterimi söz konusu değil. Yani namaz kılan fişlenirken, oruç tutana ses çıkarılmıyor. Kelime-i şehadet konusunda yeterli gözlemim yok, ama tahminim uzun haliyle Arapça getirilen kelime-i şehadetin sizin birinci sınıf bir yobaz olduğunuzu ispatta yeterli olacağıdır.

Kısaca “Kim bunlara mani” sorusunun cevabı Demirel’in zannettiği kadar açık ve net değil. Va mı bunun başka izah tarzı? Bana devlet Türkiye’de Müslümanlığa mani oluyor dedirtemezsiniz. Binaenaleyh cevabınız yoksa zaaf içindesiniz demektir, fevkalade de ayıp edersiniz.

(Bu sadece 5 şart üzerinden bir değerlendirme, bir de benim zamanımda 32 Farz ve bunun geliştirilmiş hali 54 Farz vardır ki, analizi çok uzun zaman alabilir. Malum bu 5 şey yapılması “şart” olanlar. Bir de “yapılmaması” şart olanlar var ki orası daha da karışık. Bundan ötesine benim ilmim yetmez.)

Popularity: 15% [?]

Bir askerî darbenin öğrettikleri-Herkül Millas

FST 25 Nisan 2006

Bugün bir darbe yazısı okudum, ultra-post modern darbe söylentilerinin olduğu şu günlerde fikir verebilir. Tümünün okunmasını tavsiye ederim.

[…] Yönetim yeniden sivillere geçince, darbeciler yargılandılar ve elebaşıları anayasayı çiğnemekten, önce ölüme mahkum edildiler, sonra cumhurbaşkanı affıyla ömür boyu hapsedildiler. Darbeden kırk yıl kadar sonra son yıllarda af ile salıverilmeleri gündeme geldiyse de hayatta kalanları hâlâ hapiste. Ama bu serüvenden çıkan en önemli sonuç Yunanistan’da artık hiçbir kimsenin askerlerin politikaya bir daha karışacağını aklına getirmiyor olmasıdır. Askerlerin statüsü bütün devlet memurları gibidir. Geçenlerde, darbenin yıldönümü olan 21 Nisan’da artık unutulmaya yüz tutan bu kara günler konusunda gazetelerde bir iki yazı yayınlandı, o kadar.

Popularity: 17% [?]

İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş