Mandalina Kasası ve Gariban İhtilali
FST 22 Nisan 2006
Merkez Bankası başkanlığına yapılan atama bu defa farklı bir yönden tartışma konusu oldu. Malum daha önce “atandı” denilen ama aslı çıkmayan aday için “hanımının başı açıktı, AKP iktidara gelince kocasına ikbal kapısını açmak için başını örttü” yorumlarıyla karşılaşmıştık. Şimdi yeni başkanın hanımı üzerinden geçen sene bir değişik versiyonuna şahit olduğumuz bir tartışma canlandırılmaya çalışılıyor. Hatırlanırsa geçen yaz mayo değil iç çamaşırıyla denize girenler, plajda, sağda solda mangal yapanlar üzerinden “beyaz Türkler-kara (ve kıllı) Türkler” ayrımı yapılmış, epey bir gürültü olmuş, hatta ODTÜ’de konuyla ilgili yazılmış bir tez de gündeme gelmişti.
Şimdi de Hadi Uluengin ve Ertuğrul Özkök yeni Merkez Bankası başkanının hanımı ve evinin önündeki ayakkabılar üzerinden “Beyaz Türkler tasfiye ediliyor, Kara Türkler AKP eliyle iktidara yerleşiyor” türü mesajlar veren birer yazı yazmışlar, uyarıda bulunmuşlar. Ertuğrul Özkök’ün yazısında şu ifadeler var:
MERKEZ Bankası Başkanı’nın eşi Duriye Yılmaz’ın dünkü Akşam Gazetesi’nde yayınlanan fotoğrafını uzun uzun seyrettim.
[…] Artık “bir cemaate aidiyeti ifade ettiğine” hiçbirimizin şüphesi kalmadığı bir şekilde bağlanmış bir baş. Düz ayakkabılar. Sıradan bir duruş. Kadınlık farkı neredeyse sadece türbana indirgenmiş bile diyebilirsiniz. En tanıdık ama en çarpıcı unsurlar, kapıdaki ayakkabılar. Üçü de erkeklere ait. Üçü de çamurlu.
“Acaba bu evin kadınları hiç mi dışarı çıkmaz” diye sordurtan bir görüntü. Evin girişindeki holde yere gazete káğıtları serilmiş.[…] Acaba köylerden ve varoşlardan gelen bir “garibanizm ihtilali mi” yaşıyoruz. Acaba bu ihtilal “Beyaz Türklerin tasfiyesi sürecini mi başlattı?” Acaba “Beyaz Türkler” tasfiye edilince bu ülke daha mı güzel olacak?
Aralarda Demokrat Partiyle ilgili yerler de var ama kastedileni tam anlayamadım, isteyen bakar. Kısaca Ertuğrul Özkök olayı anlamaya çalışırmış havası veriyor. Hayatında ilk defa kapısının önünde ayakkabı olan (üstelik 3 çift) ev görmüş olacak ki, ağzı açık kaldığı anlaşılıyor. Peki Ertuğrul Özkök’ün laflarından ne mana çıkıyor? Aklıma (sadece buraya aktardığım paragrafla ilgili) geliveren sorular şunlar:
1. Resmigeçen hanımla ilgili cemaate aidiyetinden söz ediyor, zaten “beyaz Türkler” dışında ortalama tüm hanımlar başını bu şekilde bağlar, ne cemaati bu?
2. Düz ayakkabı nedir? Topuksuz mu, tokasız mı, iki boyutlu mu, ne?
3. Sıradan duruş nasıl bir duruştur? Yan durulması, kırıtılması mı gerekiyor veya ne?
4. Bir şey tanıdıksa niye çarpıcı olsun? Kapı önündeki ayakkabıların çarpıcı yönü nedir?
5. Kapıda 3 (veya 4) erkek ayakkabısı olmasında ne problem var? Kapıdakiler kadın ya da çocuk ayakkabısı olsa, 1 veya 2 çift olsa ne fark edecek?
6. Ayakkabılarda çamur olması neyi gösterir? Temiz olsa ne olur?
7. Bu görüntüden niçin “bu kadınlar hiç mi dışarı çıkmaz” sorusu akla gelsin? Ne alakası var?
8. Bir iki kamu kurumuna yapılan atamada hanımların başının örtülü olması Beyaz Türklerin niye tasfiye edilmiş olduğunu göstersin? Mesela beyazötesi Ertuğrul Özkök bir yerlerden tasfiye mi olunacak? Hürriyet genel yayın yönetmenliğine varoştan biri ya da cins bir köpek mi gelecek? Hürriyet’in “Friends” ortamı bozulacak mı?
Görüyorsunuz Ertuğrul bey “garibanizm ihtilali” üzerine duygusal bir yazı döşenip edebiyat parçalayayım derken bayağı bir işleri karıştırmış. Tabii buna pek şaşırdığımı söyleyemem. Bir de yere serilmiş gazeteler acaba Hürriyet mi, kameraman onu tespit edebilmiş mi, merak ettim. Gelelim bir diğer Hürriyet yazarına. Hadi Uluengin “kıyafet konusunu bir başka yazıya bırakarak” sadece ayakkabılara değindiği yazısında şunları söylüyor:
Ancak sadede gelmeden önce Genel Yayın Yönetmenini uyarayım, hazin fotoğraftaki pabuçları sayarken hataya düşmüş, aslında orada üç değil tam dört çift erkek ayakkabısı var! […] Oysa, Müslüman aidiyetten Türklerin yüzde doksan dokuz virgül doksan dokuzu gibi, pabuçla haneye girilmeyen bir familyada büyüdüm. Zaten aile bünyemde hâlâ da öyledir. Fakat ne zaman ki başımı sokacak ilk odaya sahip oldum, içeri çala postal daldım.
[…] velev ki etrafı çamur götürsün, edepli insan botunu, makosenini, iskarpinini eve girmeden önce adamakıllı temizlemek zahmetine katlanırsa, şıpıdık terliğe ihtiyaç duymaz. Ama tabii ki bunlar benim kendi mantık silsilemi ve kendi hayat tarzımı yansıtıyor. […] Fakat başkalarına ne empoze, ne de tavsiye edebilirim. Bırakın böyle bir seláhiyeti, en ufak eleştiri getirmek hakkım dahi yoktur ve olamaz.
[…] Ama, o pabuçları dışarıda bırakmak söz konusu olduğunda, işte orada “D-U-R”! Dur, zira o “dışarı”sı; hele hele dairelerin “dışarı”sı kapıdan itibaren “kamusal”dır. Sırf mekánın ortaklığından ötürü değil, “göz terbiyesi” açısından da “kamusal”dır!
[…] Kim, ne hakla partal lastikleri asansör aralığı paspasına atarak o “kamusal alan”daki diğer sakinlerin “apartman edebi”ne ve “estetik değerler”ine tecavüz edebilir? Geçtim şehirli vestiyerini, kasabada bile, misafirlerinki dahil, ayağa giyilen her şey antredeki özel dolaba yerleştirilir. Hadi fakirdir, basmayla örtülü mandalina sandığı kullanılır.
Ertuğrul Özkök’ü haydi anlarız ama Hadi Uluengin’e ne diyelim? Beyaz Türklerin ayakkabı meselesine kafayı fazla taktıkları anlaşılıyor. Halbuki bu ayakkabı denen meret evin dışında bile adamın ayağını sıkıp perişan ediyor, bir de evin içinde eziyet çekmek niye? Bana kalsa dışarıda da şıpıdık terlik giyerim. Bu konuda aklıma gelenler şunlar:
Beyaz Türkler genelde lüks plazalar, konforlu villalar, havaalanları, pahalı restoranlar ve yıldızlı oteller dışında bulunmadıkları için, üstelik bu mekanlar arasında lüks otolarda özel şoförleri olduğu için ayakkabıları neredeyse hiç çamurlanmaz. Üstelik Beyaz Türklerin evlerinde genelde temizlik, yemek gibi işlerle meşgul olan hizmetliler vardır, dolayısıyla evde ayakkabıyla dolaşılması da temizlik açısından da bir problem oluşturmaz. Bir diğer önemli nokta, Beyaz Türklerin ayakkabıları genelde Kara bir Türkün senelik geliriyle ancak alabileceği kalitede olduğundan benim Çin malı ayakkabıma nazaran daha rahattır.
Kısacası Beyaz bir Türk’ün evde ayakkabıyla dolaşılmasını şıpıdık terlikle dolaşmaya üstün görmesini anlamak mümkün. Kara Türkler ise çoğunlukla çamurlu yollardan yürüdükleri, evin pisliğini kendileri temizlemek zorunda oldukları ve nihayet genelde Çin Malı ayakkabı giydikleri için evde ayakkabılarını çıkarır, yerine göre leğenin içine sıcak su koymak suretiyle biraz da ayaklarını dinlendirirler. Kapının önüne ayakkabı koymama, göz terbiyesi, mandalina sandığı ve kamusal alan lafları ise bana göre Hadi Beyin fantezisinden ibarettir.
Peki Beyaz Türk-Kara Türk işinde bir sonraki nokta nedir? Gariban ihtilali yüzünden korkuya kapılan Ertuğrul bey ve dostlarına araştırmalarını geliştirmeleri için özellikle yemek üzerine bazı ip uçları vereyim:
1. İncelensin, bunlar kesin masada değil yerde yemek yiyorlardır. Bakır sininin altına da enli bir leğen koyuyor olabilirler.
2. Muhtemelen herkese ayrı tabak konulmuyor ortaya konan derince bir kaptan çala kaşık çorba, kuru fasulye, pilav yeniyordur.
3. Çorba kaşığın yan tarafıyla nazikçe tadına varılamadan değil, muhtemelen bol kepçe “hüyp” sesi eşliğinde tadı çıkarılarak içiliyordur.
4. Bu evde tavuk elle yeniyor olabilir. Hani fıkrada bir vatandaşa tavuk yeme görgü kuralı anlatılırken “çatalı sol, bıçağı sol elle tutacaksın” demişler, o da “eee, tavuğu hangi elime alacağım” demiş ya, o hesap.
Sonra yaz geliyor, bakalım piknikte başkan askılı atlet ve çizgili pijamayla mangal yaparken hanımı salata, piyaz yapacak, çocukları ip atlayacaklar mı? Bu tüyolarım dikkate alınsın, yarın malzeme eksikliği çekilirse “Çarpıcı Görüntüler” manşetiyle Merkez Bankasının gariban başkanı ve eşi beyaz Türklerin diline dolanır, bir süre idare edilebilir.
Büyük bürokrat ve kibirli medyacı esnafının “Cumhuriyet kazanımlarını” kaybetme endişesi çoğumuza tuhaf görünebilir ama ben yine de uyarayım, “Garibanizm İhtilali” çok yakınımızda haberiniz olsun. Gelin bu tehlikeden bir nebze uzaklaşmak için adam başı 50 YTL’lik “teknede brunch” ile stresimizi atıp kendimize gelelim. Daha önümüz yaz, Allah ömür verirse bu mevzuda çok malzeme buluruz.
- Güncel , Medya , Toplum
- Yorum(6)
- Bu Yazıyı Paylaşın
- PDF olarak kaydedin
Bu teknede brunch isinin linkine baktim da, “… yaz aylarında da çeşitli aktivitelerle müşterilerini Boğaz’ın serin sularında ağırlayacak.” gibi bir ifade gordum. Ben insanlari tenkeye bindirecek olsam boyle reklam yapmazdim herhalde. Insan ‘nasil yani?’ diyor.
Walla utandım meslektaşlarım adına Bülent Bey!
Daha onceleri tartismanin odak noktasinda basortusu, turban filan oldugunda hic ama hic endiselenmis degildim. Ama, artik odak noktasi degisti ve ayaga bakilir oldu..
Bu gelismeyi bir cok acidan tehlikeli bulmak mumkun. Her ne kadar ‘dost basa, dusman ayaga bakar’ tespitinden yola cikarak, durumun alenen dusmanliga yoneldigine hukmetmek mumkun ise de, bence daha tehlikeli olan, ‘Crème de la Crème’in ‘Crème de la Crème’i olan bu mumtaz (yeah, right) kisilerin artik ayak islerine yonelmis olmalaridir.
Bunu cok tehliklei buluyorum, ulkenin bekasi acisindan: Beynimiz olan bu zevatin ayak takiminin bile ilgilenmemesi gereken seylerle mesgul olmasi halinde bizi kim yonetecek. Kimler bize cagdas-otesi olunmagi ogretecek?
Bu bir karabasan, ve bu kasvetle insanin aklina, icinde ‘ayak’ gecen, bin turlu korkutucu sey geliyor. Bulent beyin cimento papuclara aklinin gitmis olmasini da –bu baglamda, ve tabii ki– anlayisla karsiliyorum.
Ozkok’un ayakkabilara bakip sonunda Beyaz Turklerin ayaklarinin kaydirilmasi korkusunu dile getirmesi ni de anlayisla karsiliyorum. Mazallah, insanin aklina getirmesi bile gunah. Biz onlarsiz ne yapariz.
Hadi Uluengin’in, ulu enginligini ‘hadi canim sende’lik ile fevkalade iyi mecz etmis kiymetli bir aydinimiz olmasi hasebiyle, hakkinda en az laf edebilecegim mumtaz bir sahsiyetimiz. Ama, sizin kendisini bu yaziniza dahil ettiginiz fevkalade isabetli olmus. Baska turlu, benim rastlayip uzerinde bir iki kelime laf etmek firsatim pek olmazdi cunku.
Herseye ve bunun butun sasirticiligina ragmen bence cok onemli bir noktaya temas etmis…
Bunu daha once nacizane ben de DerinSular’da arzetmege calismistim: Evin kapisindan otesi kamusal alan oldu artik; ve kamusal alanda oyle kolay kolay ve hadi deyince istedigimiz gibi davranamayiz..
Oralarin sahipleri var ve “işte orada “D-U-R
Kara Türkler hoşafıma gelmediği için beyaz olmayanlar diyeceğim evet bu beyaz olmayan Türklerin eve ayakkabı ile girmemek yerde oturmak gibi ne kadar kötü adetleri varsa sarı japonlarda da hemen hepsi var. Ben yanlarında hiç yabancılamıyorum ayakkabılarımı kapıdan çıkarıp evden ayrılırken de ayakkabılarımın Türkiyede ki gibi burunları çıkış yönüne çevrilmiş oldukları için epey bir memleketmiş hissi bile oluyor. Son olarak ayakkabı ile eve girmeyen bu beyaz olmayanlar Allah bilir ama evlerinin hijyeni yanında belki de namaz kılınacak yerlerin temizliğini de dert ediniyor olabilirler. Hem de evde yeni emekleyen bebeği olanların yeni arap sabunu ile silinmiş tertemiz kokan halılar üzerinde emeklemesini iç rahatlığı ile seyretmek herhalde bambaşka bir duygudur.
yazıda geçen arap sabununa takılabilecekler için alternatif bir isim arama çalışmalarım devam etmektedir.
Yazıklar olsun artık tiksindiyor beni bu aşağılık ayrımcılık sinirlenemiyorum bile..Merkez Bankası Başkanı’nın evinin önündeki ayakkabıların analizinden varılan noktaya bak.Hayret ki hayret kimse yeterlilik, kapasite, bilgi birikimi, eğitim ve kariyer sormuyorda eve ayakkabı ile girilip girilmemesinden hareketle o kermeti kendinden menkul karakter okuyucuları gibi analizler yapıyor.Hem ayakkabı ile eve girmek neden madah birşey oluyor ki ? Ayakkabı ile evine giripte kendini rahat hisseden var mıki ? Eğer varsa içeriye eğil ayakkabı ile isterse çizmeyle girsin bize ne ?
Dışarısının pisliğini, yağmurunu çamurunu en iyi ihtimalle tozunu mikrobunu evin içine sokmama çabası niçin tukaka edilip çağdaşlık turnusolu oluyor ? Hem size ne ? Ah benim güzel memleketim ah..
Ortada tasviye falan da yok ama Özkök “Acaba “Beyaz Türkler
Müptezellik, aşağılıklık Türk basınında kendisini hiç bu kadar aşikar etmemişti. Allah bu beyazları bildiği gibi yapsın. Yazık, yazık. Yüzlerine tükürmeye değmez…