“Mutlu Doğum” ve Dinlerarası diyalog

FST 9 Mayıs 2006

ata1.gifTahmin edeceğiniz üzere benim ilgi alanıma İslam-Hıristiyanlık kardeşliği girmiyor. Bu iş daha ciddi sitelerde enine boyuna ele alınıyor. En son izlediğim bir haberde Almanya’da dinler arası diyalog çerçevesinde yapılan bir halı saha maçında Diyanet imamları ile Hıristiyan din adamlarının karşı karşıya geldiğini işitmiştim. Netice nedir derseniz, haberden kulağımda kaldığı kadarıyla imamlar fark yiyerek yüzümüzü kara çıkarmışlar. Hayret ettim, futbol ile yatıp kalkan, bu uğurda iki kolunu birden kırabilen bir ırkın mensupları bu gaflete nasıl düşmüşler, ilginç.

Her neyse, benim yetki alanıma giren dinler arası diyalog İslam ile Kemalizm arasında. Bu iki dinin Türkiye’deki çatışması önemli gerilimlere sebebiyet veriyor. Ben de hem Kemalizm hem de İslam dinlerinde yetkin bir uzman olarak bu iki dinin mensupları arasındaki Medeniyetler Çatışmasını sona erdirecek bir diyalog çabasına öncülük etmek istiyorum. Peki bu nereden aklıma geldi? Merak etmeyin, rüyamda bir görünen filan yok, Radikal gazetesindeki haber bana ilham kaynağı oldu. Diyanetin “Kutlu Doğum Haftası” gibi Kadıköy Belediyesi de Atatürk’ün 125. doğum yıldönümü nedeniyle ‘Mutlu Doğum Haftası’ düzenleyecekmiş. Haber şu:

Kadıköy Belediyesi, bu yılki 19 Mayıs kutlamalarının ‘15-21 Mayıs tarihleri arasında bir hafta süresince yapılmasına karar verdi. Bilbordlara asılan ilanlarda, ‘15-19 Mayıs Mutlu Doğum Haftası’ etkinlikleri duyuruldu. ‘Mutlu Doğum Haftası’nda çeşitli panel ve konserlerle Atatürk’ün doğum günü ve kurtuluş mücadelesinin kutlanacağı belirtildi. Belediye Başkanı Selami Öztürk, “Bu kutlamaların Kutlu Doğum Haftası ile bağlantılı hale getirilmesinin anlamı yok, çünkü Kutlu Doğum her yıl yapılıyor. Bizim kutlamamızın özelliği bu yıl Ata’nın doğumunun 125. yıldönümü olması. Mozart’ın doğumunun 250.yılı tüm dünyada ve bizim ülkemizde de kutlandı. Cumhuriyetimizin kurucusunun doğum yıldönümünün üstelik kendi ülkesinde kutlanması da doğal” dedi.

Madem iş giderek dini boyut kazanmaya başladı, ben de çatışan Kemalist dindarlar ile İslamcı dindarlar arasını bulma yönünde bir girişim yapayım dedim. Bu iki din arasında bir diyalog oluşturabilmek için öncelikle her ikisinin yapısını biraz bilmek lazım. Bu konularda ehil ilahiyatçı Veysel Aratlıoğlu kendi sitesinde açıklamalar yapacaktır, ben yarım hoca misali bir iki atış yapacağım, o kadar. Evet, İslam dininin temel ilkeleri malum. Tabii halk nezdindeki din anlayışı (Mevlit ve Telli baba yatır kültürü vs.) bayağı farklı görünmekle birlikte tüm Türk vatandaşları iyi kötü İslam dininden haberdardır. Kemalizm dininin temel ilkeleri de üç aşağı beş yukarı bellidir. Ben özellikle işin kitabi yanına değil, toplumun yaşayışını etkileyen pratik yanına bakıyorum. Şimdi, bu iki inancın ilkelerindeki benzerlikleri biraz yakından inceleyelim:

1. Her iki dinin de benzer kültürel unsurları vardır. Türkiye Müslümanları türbe ziyaretlerine büyük önem verirler. Kemalizm dinine iman edenler de çeşitli gün ve gecelerde kabir ve makam ziyaretleri yaparlar. Birinci grubun kabir ziyaretlerinde ihlalde bazı kınamalar dışında yaptırım yokken, Kemalizm dininde ibadetler çok daha katı kuralara sahiptir. Mesela, İslam dininde ibadet esnasında sakız çiğnemeniz ciddiyetsiz olarak algılamanız dışında bir sonuç doğurmazken Kemalizmde tutuklanmanız ve 13 yıl hapis cezası almanız muhtemeldir.

2. Her iki dinin önemli günlerinde ilahi ve şiirler okunur. İslamda çoğumuzun kulağına hiç de yabancı gelmeyen “Sordum Sarı Çiçeğe”, “Kâbe’nin Yolları Bölük Bölüktür”, “İndiler Gökten Melekler” gibi ilahi ve şiirler yaygındır. Kemalizm dininin de bilinen çok sayıda marş ve şiiri vardır. Mesela, İslam’da ibadetlerin evvel ve ahirinde Fatiha okunması gelenek haline gelmişken, Kemalizm dininde 10. Yıl Marşı tercih edilmektedir. İslam dini mensupları ölülerinin ardından Mevlit okur. Muadili Kemalizm dininde de vardır ama bugünlerde pek bilinmemektedir. Kemalizm dininin Süleyman Çelebisi Behçet Kemal Çağlar’ın ünlü şiirinin internette bulduğum bir kısmını aktarayım:

Gel ey 19 mayıs eşsiz sabah merhaba
Ey Samsunda karaya çıkan ilâh, merhaba
Merhaba ey yükselen güneş Anafarta’dan
Merhaba ey kurtaran Türklüğü bin vartadan
Merhaba ey Türklüğe alın yazısı yazan
Merhaba Dumlupınar,Sakarya, İzmir, Lozan
Merhaba ey biribiri ardından inkilaplar
Merhaba ey ezeli, feyizli eşsiz bahar
Merhaba ey ilâhın en yakın arkadaşı
Merhaba ey devletin ak alnı, aziz başı
Doğuran bu gün, bir gün: doğuracak muttasıl
Her Türkün tevellüdü 19 Mayıs asıl
İlk çamurdan beden, üflenen ruh, dediler
Son tufanda Türklüğü kurtaran ruh, dediler

3. Her iki dinde de küfür müessesesi vardır. Özünde bu konuda Hıristiyanlıkta olduğu gibi bireyleri doğrudan dinden çıkaracak aforoz yetkisine sahip din adamları yoksa da, her iki dinin itikaden bozulmasıyla ortaya çıkan sapık İslamcı ve Kemalist tarikatlar sürekli küfür müessesesini işletip kendi grupları dışındakileri kâfirlik ile itham etmektedirler. Mesela, inanmış bir Kemalist mümin olarak Selanik’teki deftere AKP’nin içyüzünü yazan 82 yaşındaki Mehmet Dördüncü Kemalist olmayanları birçok başka sıfat yanında “kâfirlik” ile de itham etmektedir. Aynı durum 72 adedi cehennemlik, 1 tanesi Fırka-i Naciye olan İslami tarikatler için de geçerlidir. Türkiye’deki 72 tarikatın tamamının Fırka-i Naciye olma iddiası, ister istemez garip bir karşılıklı küfürleşme ortamına sebep olabilmektedir.

4. Her iki dinin halk arasında yaygın hurafeleri vardır. İslam dinine mensup Türk kavminin her il, ilçe, köy, mahallede muhtelif kesik baş, yatır, dede, arap, baba, hacı, evliya türü kutsallık atfedilen değerleri vardır. Kemalizm dininde de bir dağa düşen gölge (Damal Dağı), bir kayanın şekli (Edremit) kolaylıkla ziyaretgâh haline gelebilmektedir. Türk Müslümanları bu evliya ve yatırlardan kısırlık, kabızlık gibi hastalıklara deva yanında para, iş, bu ve öbür dünyada çalışmadan bedava bir hayat talep ederler. Kemalist hurafe erbabı çeşitli şikâyet dilekçelerini ilgili makam yerine Anıtkabir’e götürmeyi adet haline getirmişlerdir. Kemalettin Kamu’nun buyurduğu “Ne örümcek ne yosun. Ne mucize ne füsun. Kabe Arabın olsun. Bize Çankaya yeter” misali de burada hatırlanabilir.

5. İslam dini mensuplarının evlerinde duvarda en son ne zaman okunduğu bilinmeyen bir Kuran asılıdır. Duvarlarda Hz. Ali Calut’a karşı gibi temsiller gösteren halılar, iyi kötü Arapça bir hatla bir ayet, hadis içeren yazılar, mensup olunan şeyhin resmi, karınca duası gibi materyaller bulunurken, Kemalist ev ve resmi kurumlarında kutsal kitaba muadil Nutuk, duvarlarda resimler, 10. Yıl Nutku, Gençliğe Hitabe gibi materyaller yer alır.

6. Her iki dinin de benzer kutsalları vardır. İslamcıların iman esasları bellidir. Müslüman “Allahtan başka ilah yoktur, Hz. Muhammed onun elçisi ve kuludur” diyerek İslama mensubiyetini ifade ederken, bir Kemalist de “Cumhuriyetin temel ilkelerine bağlı, laik, demokratik, çağdaş” olma yeminiyle yola çıkar. İbadetler bir ölçüde farklılaşsa da görüntüler pek yabancı değildir. İslam’daki Allah, peygamber, sahabe, tabiun, tebei tabiun, müctehid, zındık, bidatçi gibi unsurların Kemalist dinde karşılıkları vardır. Atatürk’ün Allah yahut peygamber olması üzerinde kesin ittifak edilmemekle birlikte İsmet Paşa’nın halifeliği sabittir.

Daha birçok benzerlik bulmanız mümkündür. Konuyu çok uzatmamak için kısaca özetlediğim bu iki kesim arasındaki husumetin nasıl giderilebileceği ile ilgili kanaatlerime geçeyim.

1. Öncelikle bu iş için tarafsız bir heyetin gönüllü işe koyulması gerekir. Heyetin başında ben olabilirim, ortalama bir ombudsman maaşı dışında bir şey de talep etmem. Ekipte yeter sayıda saldırgan olmayan (artık ne kadar varsa) İslamcı ve Kemalist İlahiyatçılar, iktisatçılar, ilim ve fen erbabı yer alabilir.

2. Öncelikle iki kesim arasında, klasikleşen bir usul olması sebebiyle, bir halı saha maçı tertiplenmelidir. Kemalist ekip sahaya Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet ve Radikal gazetesinin önerileri ile Atatürkçü Düşünce Dernekleri, Çağdaş Yaşamı Destekleme Dernekleri, CHP, MHP, İP, EMEP mensupları, Hacı Bektaş Belediyesi arasından seçilen bir kadro ile çıkar. Takımın finansmanını da Selçuk Parsadan üstlenir. Dinci ekip de Vakit, Milli Gazete ve Yeni Şafak gazetelerinin önerileri ile Diyanet İşleri Teşkilatı, bilumum yeraltı tarikatleri, AKP, SP mensuplarından oluşan bir kadro kurar. Finansmanı Tekbir Giyim üstlenebilir.

3. Önderliğimdeki ekibin girişimleriyle, dinci ekibin kutsal gün ve gecelerine Kemalist takımın katılıp Nutuk ve 10 Yıl Marşı okumalarımı sağlanırken, Kemalistlerin mübarek gün ve gecelerine katılan dindar insanlar ilahi ve Kuran okuyabilirler. Yine bir dindar öldüğünde ardından helva yenirken Kemalist grup da rakı içerek acıyı paylaşabilir.

4. Kutsal mekânların ziyaretlerine de birlikte gidilebilir. Mesela Urfa Hz. İbrahim gölü gezisi yapan, Adıyaman’daki şeyhi ziyaret eden grup rotayı biraz değiştirip Kars civarında Damal Dağında Temmuz ayı gölgesi önünde çalınan bando, mızıka eşliğinde Sordum Sarı Çiçeğe ilahisi okuyabilir. Aynı şekilde sayın Ahmet Necdet Sezer önderliğinde bir grup Kabe’ye umreye gidip Nutuk okuyabilirler. Çeşitli zamanlarda seçilmiş gruplar topluca Anıtkabir ve Mevlana Türbesi ziyaretleriyle aralarını pekiştirmeye, safları sıklaştırmaya çalışabilirler.

5. Dindarlar kestikleri kurbanların derilerinin bir kısmını gönüllü olarak THK, ADD, ÇYDD gibi kurumlara bağışlarken, Kemalistler de çeşitli kaynaklardan gelirlerini (mesela CHP İş bankası gelirinin bir kısmını) Süleymancı yurtlarına, Kuran Kursu öğrencilerine aktarabilir. Dinci Vakıflar ağırlıklı olarak İmam Hatiplileri, Çağdaş Vakıflar da sadece Alevi gençleri bursla desteklemek yerine kendi aralarında paslaşabilirler.

6. İki din mensupları karşılıklı birbirlerine hoş sürprizler yapıp sıcak bir hava oluşturabilirler. Mesela Ahmet Necdet Sezer, Genelkurmay ve Kara kuvvetleri karargâh subayları bir Cuma Kocatepe’de topluca namaza gelip namaz çıkışı cemaatle hasbıhal edebilirler. Buna mukabil AKP yöneticileri, Vakit, Yeni Şafak gazete yazarları da durduk yerde Anıtkabir’e giderek şeref defterinin bir yerlerini yırtmadan samimi bazı cümleler yazarlar. Bu esnada kendilerine Nutuk yahut Atatürk resmi gösteren birine de tatlı bir gülümseme ile “meczup” deyip geçebilirler.

7. CHP Parti grubu bir toplantısını jest olarak Kuran okuyarak başlatır, Meclis camisinde bir öğle namazında Kemal Anadol imamlık, Ali Topuz müezzinlik yapabilir. AKP de bir grup toplantısında ülkenin içinde bulunduğu şartları Nutuk’tan örnekler ve alıntılarla işleyebilir.

“Gördüğün rüyadan uyan bre gafil, dinlerarası diyalog bizi bölmek isteyenlerin, Fethullah hocanın bir aldatmacasıdır” diyenleriniz olabilir. Hayır, ben hiç de kötümser değilim. Katoliklerle Müslümanların diyalog kurabileceğine iihtimal veriliyor da, Kemalistlerle İslamcıların diyaloguna neden inanılmasın? Gelin bu oluşuma destek verin. İstekli olan çıkarsa onursal başkan sıfatıyla kenara çekilmeye de hazırım. Yeter ki şu kör dövüşüne bir nebze çare bulalım. Konu bulamayacağım için sitemin kapanması ve işsiz kalmama sebep olsa bile, buna razıyım.

Popularity: 26% [?]

44 Yorum

  1. Bekir L. Yildirim - 10 May 2006 - 12:23 am

    Kadikoy Belediyesini Mutlu Dogum Haftasi tesebbusunden dolayi kutlarim. Ataturk’un sadece kitaplar, okullar, caddeler, kasaba, mahalle isimleri, binlerce kitaplar, heykeller, tiyatrolar, zorunlu dersler, zorunlu marslar, zorunlu Anit Kabir ziyaretleri, koruma kanunu, butun para birimlerindeki resimler, Cem Uzan’dan Gamze Ozcelik’in pornocu erkek arkadasina kadar herkesin istavrioz cikarir gibi arkasina saklandiklari resmine, Ismine ve yilda 4-5 bayram ve bir anma gunune sikistiramayiz tabiiki! Birde Mutlu Dogum Haftasi gerekli idi. Ileri goruslu yatirimci (pardon Ataturkcu) Kadikoy Belediye Baskani toplulumuzda hissedilen BUyuk Aturku hatirlama acigini cok guzel tesbit etmis. Bende Sivas Belediye Baskani’na mektup yazip Eylul ayini Mutlu Kongre Ayi ilan etmesini isteyecegim.

    Mutlu dogum ayina en uygun katki olarak ismini hatirlayamadigim bir vatan sairinin ATATURK-U EKBER siirini buraya koymak istemistim; fakat bulamadigim icin ikinci secenegim olan mustakbel GK Baskani ve mustakbel Cumhurbaskanimiz Selanik’li Mehmet Yasar Buyukanit Pasa’nin mars haline getrilimis olan Yuce Harbiyelim Siiri’ni butun Ataturkcukler’e ithaf ediyorum.

    YUCE HARBIYELIM

    Sen ki yüceler yücesi bir ulustansın

    Bayrağımız için akan en asil kansın

    Kalkansın dostuna, düşman için volkansın

    Harbiyelim sen yücesin, ne mutlu sana

    * * *

    Tacıdır başının ’şeref, vazife, vatan’

    Sevgi ve dürüstlük senin kalbinde yatan

    Bir canın var senin, olsun ülkene kurban

    Harbiyelim sen yücesin, ne mutlu sana

    * * *

    Ellerinde meş’alesi Ulu Ata’nın

    Her biri bir kalesidir yüce vatanın

    İsmidir savaşta şehit olup yatanın

    Harbiyelim sen yücesin, ne mutlu sana

  2. metin-thePoor - 10 May 2006 - 10:46 am

    Siz ölüyü (bu, ben oluyorum şu anda) bile mezardan kaldırırsınız Fethi Bey dostum! Hiç keyfim yok ama yazmadan duramadım…

    Önce bir itiraz: Radikal’i de saymışsınız. O gazete biraz tuhaftır; çıfıt çarşısı gibidir, içinde her renkten adam vardır. Ben salak gibi para “virip” alıyorum, paramın onda dokuzu sokağa atılmış gibi oluyor. Onun için Radikal’den iki kişi yeter: Biri, embedded-faşist ATK + öteki derin-faşist diplomat eskisi.

    İkincisi, “Heyetin başında ben olabilirim, ortalama bir ombudsman maaşı dışında bir şey de talep etmem.” cümlenize bir ekleme yapmak istiyorum. Ben de müsaadenizle yardımcınız olabilir miyim? İş arıyorum nasılsa, belki böylelikle sorunumu da aradan çıkarmış olurum böylelikle. Bu talebim iki kuvvetli gerekçeyle desteklenebilecek bir taleptir: 1) Ne de olsa konsolos, büyükelçi filan da yetiştiren bir okuldan mezunum. 2) İki tarafı da az çok tanıyorum; iki taraftan da dostlarım var.

    Saygılarımla arzederim efendim.

  3. metin-thePoor - 10 May 2006 - 10:50 am

    Yukarıdaki yazıda geçen iki adet “böylelikle”den biri ihale yöntemiyle atılacaktır. İhale şartnamesi temin etmek isteyen kurum ve kuruluşların ilgililerinin aşağıdaki adrese 5 bin YTL teminat akçesini yatırmaları ve yatırdıklarına dair belgenin fotokopisini, muhtardan alacakları ikametgah ilmühaberi, müddeiumumiyeden alacakları iyi hal kağıdı, 15 YTL’lik damga pulu ve nüfus kağıdının arkalı önlü sureti ile birlikte 15 işgünü içerisinde ibraz etmeleri mecburidir.

  4. izlenimler - 10 May 2006 - 10:59 am

    Metin Bey,

    Ben sizi halı saha maçına hakem olarak düşünmüştüm ama teklifinizi yine de düşüneyim. “İslamcı ve Kemalistleri Bütünleştirme ve Dayanıştırma Namına Diyalog Derneği” bünyesinde bir dernek başkan yardımcısı muhtemelen lazım olacaktır. Görüşelim.

    Selamlar.

    FST

  5. izlenimler - 10 May 2006 - 11:36 am

    Metin Bey,

    Hazır sizi yakalamışken, biryerlerde Andromeda için gezegen dediğimizi iddia etmişsiniz. Bazen ufak tefek yorum hataları yapsam da yazılarımda (hem imla hem de bilgi açısından)genelde ciddi bir yanlışlık olmamasına özen gösteririm. O sebeple acaba olabilir mi diyerek baktım.

    Benim Andromeda ile ilgili aşağıdaki metinlerimi inceleyiniz lütfen. Andromeda’dan gezegen olarak bahsedilmesini bırakın ima edilmesi bile söz konusu değildir. Binaenaleyh bilginize arz ederim. Gofret ve Dernek başkan yardımcılığını tehlikeye atmayınız.

    Selamlar, sevgiler.

    FST

    Bilime Saldırı
    Dünya yıkılsa, herkes Mars’a yahut Andromeda galaksisine doğru yola çıksa da bu hakikat değişmez.”

    Astronot Kemal
    “Andromeda’da kuracağımız koloni Memurin Muhakemat Kanununa göre değil e-devlet prensiplerine göre işleyecek denmek isteniyor olabilir.”

    Hatta bir yazıda şu açıklamayı dahi koymuşum:
    *Andromeda: […]220.000 ışıkyılı çapında sarmal gökada. Dünyadan uzaklığı 2.5 milyon ışıkyılı. Yerel gökada kümesinin en büyük, gökyüzünün en parlak gökadasıdır. Uygun koşullarda çıplak gözle rahatlıkla görülebilir. (Bilim Çocuk Dergisi, Sayı 96, Aralık 2005, Oyun Kartları)

  6. Veysel Aratlıoğlu - 10 May 2006 - 12:19 pm

    Efendim, Atatürkçülük “sui-generis” bir din olmayıp, aslı-faslı Marksizm-Leninizm-ve-hatta-Maoizm’dir. Nasıl ki, Hz. Muhammed (S.A.V.) insanları Hz. İbrahim’in dinine davet etmişse, Atatürk de Marksizm-Leninizm-ve-hatta-Maoizm dinine davet etmiştir. Bu gerçeği inkar edenler “gardrop devrimcisi” olurlar. Dinler-arası diyaloğa gelince: Bunun en iyi örneğini Evren-Özal ikilisi vermişlerdir. Omuz omuza veren bu ikili Atatürkçülükle ıslah olmayanı Şeriatla, Şeriatla ıslah olmayanı da Atatürkçülükle ıslah etmişlerdir. Türkiye için tek kurtuluş yolu budur.

    Saygılarımla,
    Veysel Aratlıoğlu (MLhM itikadının Yaşar Nuri Öztürk’ü)

  7. metin-thePoor - 10 May 2006 - 12:29 pm

    Fethi Beyciğim,

    Ben ettim siz etmeyin! Hem zaten “ifadem maksadı aşmış” şeklinde bir şeyimi kurtarma operasyonu da düzenlemiş idim ardından. Lütfen muavininiz olma ümidimi elimden almayınız.

    Veysel Bey dostumuz yine kafalarımızı dumura uğratma misyonunu yerine getirmiş bu arada. Saygılar sunarım sevgili dostumuza -cümlem nasıl ama: Eco-Hıncal stili!

  8. izlenimler - 10 May 2006 - 1:08 pm

    Veysel bey,

    Kemalizmin asıl ve faslını bilemem, bana Fransız milliyetçiliği ile muharref İslamı andırıyor gibi geliyor ama sizin engin bilginize itimat ediyorum. Bir de, metinde ispatladığım benzerliklerden yola çıkarak, şeklen İslama benzemekle birlikte, öz olarak otantik kabul edilebileceğini düşünüyorum.

    Metin Bey,

    Dosyluğumuza binaen görmezden geliyorum. Hatta sizi Futbol Federasyonunda yönetimde görmek de istiyorum.

    Selamlar.

    FST

  9. Veysel Aratlıoğlu - 10 May 2006 - 1:34 pm

    Sevgili FST dostum,

    İlericilik (yani Marksizm-Leninizm-hatta-Maoizm) Fransız milliyetçiliği içinde mündemiçtir. Dolayısı ile farklı şeyler söylemiş olmuyoruz. Atatürkçülük itikadının Başpiskoposlarından bir ile bir ziyafet sofrasında beraber olmuştum. Fransa sözkonusu olduğunda “faşizme dönüşmemiş tek milliyetçilik Fransız milliyetçiliğidir” gibi bir keramet yumurtladım. Başpiskopos hazretleri “ulan sen kaç sayfalık adamsın ki böyle boyundan büyük laflar ediyorsun” der gibilerden suratıma baktı ve “Vichy, Petain” dedi. Neyse ki, orada hazır bulunan bir büyükelçi bu iki generalin Hitler’e amiyane tabir ile “takiyye” yaptıklarını söyleyerek imdadıma yetişti. Bu vesile ile anlatayım dedim.

    Saygılar,
    Veysel Aratlıoğlu

  10. metin-thePoor - 10 May 2006 - 1:50 pm

    Zaten ne gelirse Fransız “ekol”ünden gelmiyor mu?! Bir musibet (bkz: Fransız ekolü) bin nasihatten iyidir derler ama yok yok, olmuyo işte!

  11. metin-thePoor - 10 May 2006 - 1:53 pm

    (Bu arada, sizi o gün sabahtan arayamadığım için bir miktar ayıp ettiğimi kabul ediyorum ama, yine de “Mayis 10th, 2006 |12:29″daki sataşmamı görmezden gelecek kadar bana kızdığınızı mı düşünmeliyim acaba sevgili Veysel Beyciğim? Yoksa çok mu alınganım ben?)

  12. metin-thePoor - 10 May 2006 - 1:55 pm

    Aaah ah, yarama “barnak” bastınız Fethi Bey dostum! Futbolu geçin siz, benim veledin işi görülsün diye onun federasyonuna başkan olmak istiyorum ben asıl…

  13. Veysel Aratlıoğlu - 10 May 2006 - 1:58 pm

    Yok yok size dargın değilim Metin bey dostum. En kısa zamanda görüşmek dileği ile, saygılar.
    Veysel

  14. anonim - 11 May 2006 - 12:58 am

    Fethi bey: Yazilar sahane ama yorumcular malesef bric masasindaki oyuncular misali. Yavastan bir de kendi jargonlarini olustururlarsa kimse yorum felan okumaz hale gelecek benden soylemesi. Sahsen artik Veysel, muzmin anonim ve metin isimli arkadaslarin yorumlarini okumuyorum pek.

    Metin the poor: fikirlerinizi tamamen toparlayip yazsaniz yorumlarinizi?

  15. metin-thePoor - 11 May 2006 - 10:20 am

    Sayın Anonim,

    Bendeniz briç cahiliyim, anlamam etmem, nasıl briç masasında olabilirim ki? Keşke bilsem. Karnınızı ağrıtıyorsa beni okumanıza lüzum yoktur efen’im. Ayrıca fikrimin dağınık olduğunu da nereden çıkardınız; dağınık değildir, ince gülü vardır. Bizler, birkaç blogda birbiriyle istişarelerde bulunan arkadaşlarız ve lafa x blogunda başlayıp y blogunda devam edebiliyoruz; sizin aklınızı karıştıran belki de budur. Ama yapacak birşey yok maalesef.

  16. S.Öztürk - 11 May 2006 - 4:40 pm

    Yorumları/yazıları beğenen okur, beğenmeyen okumaz.Bence bunda serzenişte bulunacak birşey yok..”İzleminler”in “herkese eşit hizmet” vaadi yok bildiğim kadarıyla.. Zaten üslubu farklı..Ortaya serilen düşünceler bunlar, beğenen kabı kadar doldurur.. Beğenmeyen bir daha uğramaz, olur biter..

    Metin ağabey,

    Fikirlerinizin hiçte dağınık olmadığını yazışmalarımızdan hareketle söyleyebilirim.. Aksine düşüncelerinizde hem burada hem de diğer bloglarda bolca istifade ediyoruz.

    Dipnot olsun istedim..

  17. metin-thePoor - 11 May 2006 - 4:43 pm

    Sağolunuz aziz dostum.

  18. Veysel Aratlıoğlu - 11 May 2006 - 5:11 pm

    Teşekkür ederim Sayın Öztürk.
    Teşekkür ederim Metin bey kardeşim.
    Saygılarımla,
    Veysel Aratlıoğlu

  19. anonim - 11 May 2006 - 11:39 pm

    Bric benzetmesi sadece genelde 4 kisiyle oynanmasindan geliyor.
    Zaten begenmedigim icin okumuyorum yorumlarin cogunu, onu ifade ettim sadece. birbirine goz kirpip alt mesajli paslar atan ufak bir topluluktan daha fazlasi lazim. Tabi siz takilabilirsiniz istediginiz gibi.

  20. Muzmin Anonim - 12 May 2006 - 12:48 am

    Zaten begenmedigim icin okumuyorum yorumlarin cogunu, onu ifade ettim sadece.

    Okudunuz diye gerinecegimi, okumadiniz diye de yerinecegimi mi saniyorsunuz?

    birbirine goz kirpip alt mesajli paslar atan ufak bir topluluktan daha fazlasi lazim. Tabi siz takilabilirsiniz istediginiz gibi.

    Ne zannettiginizi bilmiyorum, ama, bahsettiginiz ‘ufak topluluk’ icinde nasil sayildigimi ben bilmiyorum.

    Hic birisi ile, sanal dunya haricinde tanisikligim yok (bildigim kadariyla bu o ‘ufak topluluk’un her bir ‘mensubu’ icin de gecerli); birbirimizin klonlari da degiliz –hatta, daha da otesi, bu ‘tanisiklik’larin cogu su veya bu sekilde gerceklesmis kapismalar sonucunda oldu.

    Son olarak; soyle bir sey onerebilir miyim: Siz yazsaniz da, biz de nasil (okunacak sekilde) yazilacagini bir gorsek. Ne dersiniz?

  21. Bekir L. Yildirim - 12 May 2006 - 9:18 am

    Arkadaslar,

    Bendeniz yazma ozurlu biri olarak okunakli yazma konusunda kim dogru kim yanlis karar veremedim. Duruma daha yapici bir sekilde yaklasmak saiki ile Mustafa Akyol’un sitesinde pekte okunakli yazilari ve muhtevasi ile biz karanliktakiler uzerine “gunes gibi dogan” Ataman Ertugrul’u buraya davet ettim, “cozumun parcasi degilsen, problemin parcasisin” dusturu geregi. Simdi Fethi Bey, bana yorum kurali, murali, kanun manun demesin lutfen. O kurallarin nasil yapildigini da nasil bozuldugunu da biliriz. Biz burda milletin baris ve kardesliginden bahsediyoruz.

    Bu vesile ile Anonim gibi benim icimde de hickiriklar oldugunuda ifsa edeyim. Ornegin bir gofret muhabbetidir aldi basini gidiyor. Bende epeydir izleyip anliyormus edasi ile gulumsuyorum ama mevzuya tamami ile Fransizim; hah, itiraf ettim rahatladim.

    Bekir L. Yildirim

  22. metin-thePoor - 12 May 2006 - 11:35 am

    Sayın Anonim,

    Sizin subjektif beğeniniz geçerli bir kriter değil -dublaj Türkçesiyle: “üzgünüm”. İkincisi, diğer dostlarımı bilmem ama ben yazarken “beğenilmek” gibi bir kaygıyla filan yazmıyorum. Üçüncüsü, bir akademik dergiye bilimsel makaleler filan yazılıyor değil. Dördüncüsü, size ne? Beşincisi, Muzmin Anonim dostumun da söylediği gibi, siz yazın da bize de öğretin nasıl yazılacağını.

  23. metin-thePoor - 12 May 2006 - 11:48 am

    Ne yaptınız sevgili dostum Bekir Bey? Züccaciye dükkanına fili davet ettiniz. Ben de düşünmüştüm de cesaret edememiştim, külliyyen yandık şimdi! (Bir yandan da hoşuma gitmedi değil, ne de olsa burada daha bir ironik + sarkastik + humoresk + grotesk filan takılıyoruz!!!)

    Gofret mes’elesine gelince… Bu, Fethi Bey’le aramızdaki bir mes’ele olmakla birlikte yine de milli bir mes’eledir; unutulamaz, unutturulamaz, unutulması teklif dahi edilemez, unutulmasının teklifi Anayasanın 2. ve 24. maddelerinin ihlali anlamına gelir; böyle bir durumda türbanlı kızlarımızın Arabistan’da tahsil etmeleri iktiza edebilir! (Sizden de beni bu konuda desteklemenizi rica ediyorum ki Fethi Bey’e karşı elim güçlensin yani!)

  24. Bekir L. Yildirim - 12 May 2006 - 1:08 pm

    Metin Bey dostum,

    Gofret konusuna hala fransizim ve anladi isem Baba beni S. Arabistan’a gondersin! Anlayacaginiz sizi sonuna kadar destekliyorum en azindan konjuktor degisene kadar.

    “gunesimizin” burayida aydinlatmasi girsimimime destek olmanizi beklerdim; zuccaciye dukkanindan cok ironik, sarkastik grotesk ve komunist takilmadan dolayi. Boyle bir dehayi sadece kendimize saklamamiz biraz bencillik olur diye dusundum. Davetime icabet ederse fersetim daha iyi takdir edilecegine inaniyorum!

  25. izlenimler - 12 May 2006 - 5:30 pm

    Bekir Bey,

    Uyarılarımın fayda vermediği anlaşılıyor. Arşivleri dolaşmayı geciktirdikçe bir Fransız olarak Arabistan’a gitme ihtimaliniz de artacak. Gofret bahsi geçen yazı ve özellikle yorumlar için bkz. aşağıdaki linkler

    ArapçaTehdidi

    Yorumu Siz Yapın

    FST

  26. metin-thePoor - 12 May 2006 - 9:48 pm

    Sevgili Bekir Bey,

    Tabii ki sizi “fikir güneşimiz” konusunda destekliyorum. Fakat Fethi Bey’in gözlerinin kamaşmasından ve geçici körlük illetine tutulmasından korkuyorum.

  27. Bekir L. Yildirim - 13 May 2006 - 12:20 am

    Fethi Bey,

    Gofret 101 dersi icin tesekkurler. Bu gofrete giris dersi sizin o derin felsefi gofretoloji tartismalariniza mudahil olmaya yeterlimidir bilmem ama en azindan artik anliyormus havalarim tamami ile sahte olmaz.Bosuna dememisler “bilmermek ayip degil ogrenmemek ayiptir” diye. Bu vesile ile sozu buraya davetime henuz icabet etmeyen fikir gunesimiz Ataman Ertugrul hakkinda “kimmis yaw, niye ben tanimiyorum” diyenle icin bir ipucu: Nasreddin Hoca, gofret vb vasitasi ile yurutulen irtica faaliyetleri hakkinda halkimizi uyaran E. Colasan, O. Ince, Bekir Coskun gibiler tarafindan fazla uyarilmis bir zattir kendileri (hatta o taifeden birilerinden “ustad” diye bahsettiginide hatirliyorum) Kafamiza kazinmis veciz soylemleri arasinda “Seyh Sait Said-Kurdidir (Said-i Nursi”den bahsediyor); “laikligin tanimina ne gerek var; laiklik cagdas akil ve bilimin kullanilmasidir”, “Turkler olmasa idi Islam Hicaz’a hapsolmus bir kabile dini olurdu”, AT’nin okutulmasinin ABD Anayasasi’nca yasaklandigini sakliyorsunuz” (M. Akyol’a hitaben), “herkes hayran oldugu seye tapar; siz Tanri’ya hayransiniz; ben dogaya” bunlardan sadece birkac tanesi. (listenin tamami icin Mustafa Akyol’un sitesine muracaat ediniz).
    Simdi “Ataman buraya” tezahuratimin kerameti birazcik anlasilmistir umarim.

  28. derin anonim - 13 May 2006 - 11:28 pm

    Atatürk’ün evi benim mabedim

    Selanik’teki Atatürk evinde anı defterine yazdığı satırlarla Başbakan’ı kızdıran Mehmet Dördüncü, “O eve gidince, kendimi hacca gitmiş gibi hissediyorum” dedi. Bu arada konsolosluk anı defterini kaldırdı.

    Başbakan Erdoğan’ın Atatürk’ün Selanik’teki evinde bulunan anı defterinden AK Parti’yi eleştirildiği için kopardığı öne sürülen sayfanın sahibi Mehmet Fethi Dördüncü, “Atatürk’ün evine ve Anıtkabir’e her gidişte hacı gibi hissederim” dedi. 7 kez Selanik’teki evi, 6 kez de Anıtkabir’i ziyaret ettiğini ifade eden 82 yaşındaki Selanik göçmeni Dördüncü’nün evi, Atatürk fotoğraflarıyla dolu.

    82 yılda 6 anıtkabir ziyareti şahsın sonradan hidayete erdiğine bence önemli bir göstergedir. Zorunlu eğitim esnasında en az 2 sefer istemsiz, en az 3 seferde zorunlu olarak DP-RP_AKP şikayet için kaldı geriye 1 sefer 60 senede 1 sefer sırf muhabbetinden ziyaretin azlığı hakiki Kemalistlerimizi derinden yaralamıştır zannımca. Sevimli ihtiyarın bir tek özrü üvey babasından kendisine sadece servet değil dillere destan cimriliğinin de ariyet kalmış olma ihtimalidir.

  29. izlenimler - 14 May 2006 - 9:39 am

    Belki umreleri dikkate almamıştır.

  30. metin-thePoor - 14 May 2006 - 7:51 pm

    Başbakanın bu acaip dede efendiyi ciddiye alması çok mu ciddiyetkâr bir tutumdur?

  31. Muzmin Anonim - 14 May 2006 - 9:51 pm

    Siyaset acayip bir arena.. Ne zaman nereden kimden silleyi yiyecegini kestirmek mumkun degil…

    RTE’nin yaptigini, baska bir zaman olsa, yalaka medyamiz goklere cikarirdi –oyle ya, ulu buyuk yuce onderimizin dogdugu kutsal mekandaki seref/onur defterine ‘meczup’un biri ileri geri seyler yazmis ve bu ulu sahsiyete gundelik sufli yakarislarla hakaret de etmis olabilirdi..

    Oyle olmadi bu sefer; tersine, mesele insan haklari, bireysel ozgurlukler, demokratiklik gibi hem medyamizin hem de aydinlarimizin titizlikle saygi gosterdiklerinden kimsenin zerre kadar kuskusu olmayan bir acidan ele alindi.. ‘Vay, efendim, nasil adami mahkemeye verirmis’ten tutun da ulkenin demokratiklik itibarini ayaklar altina aldigina kadar denmedik kalmadi…

    Tamam, anliyorum, RTE’yi de partisini de silkelemek gerekiyor olabilir; ama, bunun da daha usturuplu ve daha inandirici yollarinin bulunabilir olmasi lazim.

    Kisacasi, RTE’yi savunuyor filan degilim, ama, bu kadar da yuzeysel seyleri ciddiye alamiyorum. Anti-RTE’ciler cok tembel ve cok da beceriksiz goruntu veriyorlar.

  32. metin-thePoor - 14 May 2006 - 10:03 pm

    Doğru! Acaip dede efendi eğer T yerine A aleyhine döktürseydi, bakındı siz o yavşak medyamızın yapacaklarına! Böyle zihniyete böyle medya, böyle medyaya böyle zihniyet…

  33. S.Öztürk - 14 May 2006 - 10:14 pm

    Müzmin Bey’e katılıyorum.. Benden beklemeyebilirsiniz ama RTE’nin icraatlarının hemen yarısını katılmıyorum.Ayrıca daha bir de “yapamadıkları” var.Bunu malum nedenlerle anlayışla karşılayabilirim..Ama şu da belli ki RTE su içse yarıyor.Zaten bu Baykal ve CHP zihniyeti varken AKP iktidarı kolay kolay bırakmaz.Sağ zaten evlere şenlik..Eğer RTE bir sevda ile Çankaya’ya gözünü dikerek hayatının hatasını yapmazsa uzun bir süre daha ülkemizi yönetecek demektir.

    Medya bu şekilde RTE’nin yıldızını daha da parlatıyor haberi yok..

  34. metin-thePoor - 14 May 2006 - 11:21 pm

    Periferinin/taşranın/halkın/kasabanın/varoşun -:artık ne derseniz- bağrından çıkmış olmak, “devlet yönetme görgüsü”nün (:bu, merkezin söylemidir, benim değil) ve deneyiminin olmayışı, çekirdek seçmenle emanet seçmen arasında kalmışlık, derin iktidarca onaylanma ihtiyaç ve arzusu ile demokratik açılım talebi arasında “hayat” tarafından tercihe zorlanma, gecenin bu vaktinde aklıma şu anda gelmeyen daha böyle birçok önemli faktör, RTE’nin dezavantajları… Toplumun “acil demokrasi” ihtiyacı, sosyal tabanının sözcüsü olabilecek ve akıllı bir muhalefet odağının yokluğu, verili koşullarda uygulanması elzem görünen bir ekonomik programın elde hazır oluşu, ne zamandır görülmeyen bir sayısal güçle meclise giriş filan da avantajları(ydı)… RTE ve partisi, bir süre iyi götürdükten sonra yalpalamaya, birbiri ardına yanlış/hata yapmaya, kendi kendini topuğundan vurmaya başladı. Durum artık kritik.

  35. metin-thePoor - 14 May 2006 - 11:32 pm

    Niyeyse ikisinde de “acaip” demişim, y harfinden ne istediysem!..

  36. Muzmin Anonim - 14 May 2006 - 11:40 pm

    RTE ve partisi, bir süre iyi götürdükten sonra yalpalamaya, birbiri ardına yanlış/hata yapmaya, kendi kendini topuğundan vurmaya başladı. Durum artık kritik.

    Fehmi Koru’nun bugunku (14-05-2006) yazisi zannedersem Metin beyin soyledikleri ile bir sekilde paralel.

    “Önemli bir yıldönümü”

  37. derin anonim - 16 May 2006 - 5:53 pm

    Güzel İzmirimin yeniasır isimli gazetesi gecikmeli olarak bugün manşete almış bu talebi ben daha ileri götürüp bir hafta yetmez ay olsun hem de tatil olsun şöyle felekten doya doya kutlamaysa kutlama yas ise yas zorunlu mezar ve devrimin kutsal mekanlarına günübirlik gezi ise gezi ne gerekiyorsa hakkıyla yapalım demeyi borç addediyorum.

    Mutlu Doğum Haftası istiyoruz

    Hz. Peygamber’imizin doğum günü nedeniyle düzenlenen “Kutlu Doğum Haftası” etkinliklerine benzer olarak, Ulu Önder Atatürk’ün doğum gününün de 15-21 Mayıs arasında çeşitli etkinliklerle kutlanmasını öneriyoruz

    HABER MERKEZİ

    Doğum tarihi 19 Mayıs olarak nüfus kütüğüne işlenen, Türkiye’nin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk için, 15 Mayıs ile 21 Mayıs arasındaki günlerin “Atatürk Mutlu Doğum Haftası” olarak ilan edilmesini istiyoruz.
    Cesaretiyle bir ulusu ateşleyip, zekasıyla yepyeni bir ülke yaratırken, devrimleri Türkiye’yi ortaçağ karanlığından modern dünyaya taşıyan Ulu Önder Atatürk’ü bugünlerde daha iyi anlıyor, daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Gelecek nesillere büyük güveni ve O’nun bitmek bilmeyen azmini daha iyi aktarabilmek için, bu yıldan itibaren 15-21 Mayıs haftasının “Mutlu Doğum Haftası olarak kabul edilmesini talep ediyoruz. Bunun için milletvekillerine, hükümete ve herkese büyük görev düşüyor. Yeni Asır olarak, Ulusal bir mutabakata varılıp, Mutlu Doğum Haftası’nın Türk “geleneğine” ve “duruşuna” armağan edilmesini diliyoruz.

    Nereden çıktı?
    “Türkiye’nin kurtarıcısı Atatürk’ün 125′inci Doğum Yılını Nasıl Kutlayacaksınız?” diye soran elektronik posta mesajı, internet ortamında elden ele dolaşmaya başladı. giderek artan destek karşısında Mutlu Doğum Haftası düşüncesini ilk dile getiren İstanbul Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk oldu. Kadıköy Belediyesi, bu yılki 19 Mayıs kutlamalarının ‘15-21 Mayıs tarihleri arasında bir hafta süresince yapılmasına karar verdi. Bilbordlara asılan ilanlarda, ‘15-21 Mayıs Mutlu Doğum Haftası’ etkinlikleri duyuruldu. ‘Mutlu Doğum Haftası’nda çeşitli panel ve konserlerle Atatürk’ün doğum günü ve kurtuluş mücadelesinin kutlanacağı belirtildi.

    Nasıl olacak?
    Yeni Asır Yazarı Ali Nail Kubalı ve Yılmaz Karakoyunlu’nun köşelerine taşıdığı “Mutlu Doğum Haftası” yurttaşlardan büyük destek gördü. Bunun üzerine Yeni Asır, 15-21 Mayıs’ın “Mutlu Doğum Haftası” olarak kutlanması için kolları sıvadı. Şimdi görev, milletvekillerine, Başbakan’a, hükümete ve Cumhurbaşkanı’na kalıyor. Mutlu Doğum Haftası’nın bir bayram gibi kutlanması için bir milletvekilinin hazırlayacağı kanun teklifini TBMM’ye sunması gerekiyor. Kanun teklifini TBMM’nin kabul etmesinden sonra Resmi Gazete’de yayınlanmasına sıra geliyor. Resmi Gazete’de yayınlanan kanun teklifi yasalaşıyor. Kanunun yürütülmesi ise Bakanlar Kurulu tarafından gerçekleştiriliyor. Mutlu Doğum Haftası yasalaşırsa kutlamalar Bakanlar Kurulu yani İl Valilikleri tarafından organize edilecek.

    İnternette dolaşan mesajda ne yazıyor?
    Gelin, bu mutlu günü de, 15-21 Mayıs tarihleri arasında “Mutlu Doğum Haftası” olarak kutlayalım. Bu hafta boyunca evlerimize, balkon ve pencerelerimize bayraklarımızı asalım. Atatürkçü Düşünce Dernekleri (ADD) ve benzeri dernekler sesimizi duyunuz. Din, diyanet diye diye ülke İran’a, Arabistan’a döndü. Gelin sizler de paraya kıyıp, onlarınki gibi kutlama posterleri bastırıp, sokakları, ilan tahtalarını donatın. Televizyonlara, gazetelere ilanlar verin. Paranız yetmezse kampanya yapalım. Hiç değilse Atatürk’ün sızlayan kemiklerini bir nebze olsun rahatlatalım. Atatürkçü milletvekillerimiz, TBMM’de bu yönde önerge versinler. Onlar gül dağıttılar. Sizler papatya olsun dağıtın. O papatyaları yakamıza takıp, Atamızın huzuruna çıkalım. Ondan özür dileyelim. Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün yok edilmesine izin vermeyelim.

    Kutlu Doğum Haftası nedir?
    Hz. Muhammed’in doğum gününü de içine alan Kutlu Doğum Haftası 1989 yılından bu yana kutlanıyor. Bu fikir, Hz. Muhammed’in doğduğu gün olan Mevlid Kandili etkinliklerinin bir haftaya yayılmasıyla ortaya çıktı. Türkiye Diyanet Vakfı, 1989′da Hz. Muhammed’in (SAV) doğum gününü içine alan haftayı “Kutlu Doğum Haftası” olarak ilan etti.

  38. […] Fethi Bey  “Mutlu Doğum ve Dinlerarası Diyalog”  başlıklı yazı yazmıştı bir ara; Kemalizmin bazı ritüellerinin, din ritüelleri ile benzerliği üzerine.. […]

  39. Suat Ö. - 08 Oca 2007 - 2:53 pm

    Fethi Bey,

    Benzerliklerde ömenli bir eksik var:

    http://www.dusunceler.org/2007/01/08/nutukun-sifresi/

  40. sadly - 30 Nis 2007 - 4:09 pm

    ya ben anlayamadığım bir şey var…Atatürk’ü sözde sevenler Atatürk’e en büyük ızdırabı veriyorlar. haşa Atatürk’ü ilahlaştırıyorlar. adam günahıyla sevabıyla öldü gitti. bırakın be kardeşim adam biraz azabı varsa onu çeksin yoksa da rahat uyusun yerinde. azabı yoksa da siz adamı azaba sokuyorsunuz. adamın arkasına sığınıp olup olmadık edepsizlikler yapıyorsunuz ve de diyorsunuz ki biz atatürkçüyüz. yok kardeşim öyle bir şey benim ildiğim Atatürk eğer hayatta olsaydı onu kullanan sözde bugün laik,demokrat ve cumhuriyetçi geçinen insanların hepsinin kellesini vururdu…
    yapmayın kardeşim yazıktır. insan sevdiğine bu kadar eziyet eder mi?????????

  41. FST - 13 Kas 2007 - 9:56 pm

    Deneme

  42. Fereç Hüdür - 13 Ara 2007 - 8:41 am

    KUR’AN AÇISINDAN DİNLER ARASI DİYALOG
    Veya MEDENİYETLER BULUŞMASI

    İnsanlık tarihinde kısa sayılabilecek bir süreden beri “Dinler Arası Diyalog” veya “Medeniyetler Buluşması” adı altında, Küresel Barışın Sağlanması” yolunda gerek şahıslar bazında gerekse Devletler bazında çeşitli çalışmalar yapılmasına rağmen bu güne kadar elle tutulur bir netice veya hareket noktası elde edilememiştir, bütün çabalar çeşitli söylevler ve yemekli toplantılardan öteye gidememektedir. Küresel Barışın taraftarı, bir barışsever olarak kendim, bunun nedenlerini ve “Küresel Barışın” nasıl sağlanabileceği yolunda düşünme ve çözüm yolu arama ihtiyacı duydum. Küresel Barışın sağlanabilmesi insanlığın tarihi boyunca başarabildiği en önemli ve faydalı işlerden biri olacaktır. Günümüzde dehşet silahları olarak tanımlanabilecek kitle imha silahlarının Ülkeler arasında hızla yayılması ve durmadan saldırı amaçlı olarak geliştirilme çabaları İnsanlığı büyük bir güvensizliğe ve korkuya düşürmektedir, barışçıl amaçlı dahi olsa bu silahları ellerinde bulunduranların bunlara sahip olmayan ülkeleri bu silahları elde etme çabalarından maddi güçle vaaz geçirmeleri mümkün değildir, diğerlerinde varsa güvenliğimiz için bizde de olmalı mantığı onları bir yerde haklıda kılmaktadır, ayrıca teknolojinin gelişmesiyle de bu silahları hangi ülkenin neşe kilde ne zaman elde ettiğini tespit etmekte olası görünmemektedir. Bundan dolayıdır ki, ne zaman barışçı zihniyetler insanlar arasında bir kültür halini alırsa ve insanlar kendilerini güven içinde his ederlerse; insanlığı tehdit eden yok oluş tehlikesi ortadan kalkar, İnsanların bir birlerini kitlesel olarak yok etmeleri İnsanlığın söyleyeceği son söz olmamalıdır.

    İNSANLARI BİR BİRLERİNE DÜŞÜREN FAKTÖRLER

    1- İnsanların bir birlerini tanımamalarının oluşturduğu korku,
    2- İnanç ayrılıkları,
    3- Irkçılık ve bir kısım insanların kendilerini diğer insanlardan üstün görmeleri,
    4- Maddi hırs (Servet hırsı; Toprak hırsı.)
    5- Tarihi düşmanlıklar.

    Daha başka bazı faktörler de bulunabilir fakat bence en belli başlıları yukarıda yazılı yedi faktördür, dikkat edilirse en başa insanların bir birlerini tanımamaları şıkkını yazdım, insanların bir birlerini tanımaları ve diyaloga girmeleri “Küresel Barışın” oluşmasında atılacak en önemli adımların başında gelir. Bir birlerini tanımamanın verdiği korkuyla, insanlar kitlesel olarak diğerleri olarak tanımladıklarını, saldırgan potansiyel düşman olarak görmektedir, bunun bertaraf edilmesi için hareket noktası barış olan diyaloga girmeleri gerekir, bu diyaloga girme olayı birçok kimsenin sandığı gibi bir birlerine inançlarını kabul ettirme olayı demek değildir, bir birlerine inançlarını anlatmama da değildir, diyalog içerisinde bir birlerine inançlarını anlatmaları olağandır, bu anlatımlarda ve bir birlerine yöneltecekleri seviyeli eleştirilere tahammül göstermeleri gerekli olduğu gibi, İnsanların hür iradeyle inanç bazında serbest seçenek yapmalarına da olanak tanımalıdırlar, bütün bunlar yapılırken hiçbir barışçı davranışın arka planında hile olmamalıdır. Bu bağlamda olmak üzere yukarıdaki beş şıkkın Kur’an açısından nasıl tanımlandığını ortaya koymaya çalışacağım, böylece Dini inancı Kur’an’dan ibaret olan kimselerin konuya nasıl baktıklarını tanıtmakla , umarım “ Dinler Arası Barışçı Diyalog”a kapı açılmış olur, Hıristiyanların ve Musevilerinde bu bağlamda inançlarını ortaya koyup ne düşündüklerini söylemeleri halinde diyalog oluşmuş olur, “Diyalog Bir Olgudur bir Kültürdür” bundan da beklenen ürün İnsanlığın ideal olana varmaları ve İnsanlığı barış ve huzura götürecek bir meyve elde etmeleridir. Şöyle ki:

    1- İnsanların bir birleriyle tanışmaları ve diyalog kuramamaları Kur’an açısından bir gerekliliktir, Kur’an’dan mealen:

    - Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. 49/13

    Görüldüğü gibi İnsanların tanışmaları dolayısıyla görüşmeleri İslam Dini açısından bir gerekliliktir, Allah nezdinde insanları birbirlerinden üstün kılan şey yalnızca “Takva”l arıdır, Takva başka bir ifadeyle Allah korkusu hasımların bir birlerinden korkması manasında değildir, kulların Allah’tan çekinerek verdiği emirleri yerine getirmeleridir. Ayrıca kurulacak diyalogun içeriği boş sözlerle faydasız icraatlarla doldurulmamalıdır, böyle yapılması halinde yapılan ancak çoğunlukla çabaları kırıcı bir zaman kaybı olur, Kur’an’dan mealen:

    - Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut da insanların arasını düzeltmeyi isteyen (in fısıldaşması) müstesna. Kim Allah’ın rızasını elde etmek için bunu yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz. 4/114

    Kur’an ölçüsüne göre, barış istenmesi halinde Müslümanların barışa yanaşmaları keyfi isteklere bırakılmış olmayıp, dini emir bazında bir mecburiyettir, Kur’an’dan mealen:

    - Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a dayan, çünkü O, işitendir, bilendir. 8/61

    - Eğer sana hile yapmak isterlerse (korkma) Allah sana yeter. O ki, yardımıyla seni ve müminleri destekledi. 8/62

    Barışın İslam dini açısından büyük bir önem taşır, Kur’an’da savaş yapılmasını emreden bütün ayetler saldırılara karşı müdafaaya ve fitne fesadı önlemeye yöneliktir, Kur’an’da, herhangi bir ferde veya topluma haksız yere saldırı ön görülmez ve kabul edilemez.
    Barış sağlansa inançta ayrılıklar ortadan kalksa İnsanlık tek ümmet olarak aslına döner, insanlık önce tek ümmetti onları tek ümmet olmaktan alıkoyan şey “Allah’ın emrinden sapma şeklindeki ayrılıklardır” Kur’an’dan mealen:

    - İnsanlar bir tek ümmetten başka bir şey değildi, ama ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir) di. 10/19

    - Ey Resuller!. Safi, helâl şeylerden yiyin ve iyi amelde bulunun şüphe yok ki, ben sizin her yapar olduğunuz şeyi tamimiyle biliciyim. 23/51

    - Ve işte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir ve bende sizin Rabbinizim, benden korkun. 23/52

    Ademden bu tarafa bütün Peygamberlerin Allah tarafından getirdiği din bir tanedir, Allah hiçbir zaman ümmetlere Peygamberler vasıtasıyla tebliğ ettirdiği dini değiştirmez, ancak dinin içeriğinde bulunan şeriat ümmetlere göre değişiklik gösterebilir, örneğin bir zamanlar susma orucu vardı şimdi yok, bu tür değişiklikler din değişikliği manasında değildir. Bütün Peygamberlerin getirdiği din İslam dinidir ve İslam Dini bağlıları tek ümmettir, dini çeşitli müdahaleler ile parçalamak suretiyle ayrı ayrı ümmetler haline gelinmesine sebep olanlar insanlardır ve iyi bir şey yaptıklarını zan edip sevinmektedirler, Kur’an’dan mealen:

    - Fakat işlerini aralarında parçalayıp çeşitli kitaplara ayırdılar. Her parti, kendi yanında bulunan (din veya kitap) la sevinmektedir. 23/53

    Bu parçalanmanın nedenleri konusunda Kur’an’da ayet örnekleri vardır, ayrılığa düşülmesinin nedenlerini ve tekrar tek ümmet haline gelmenin ne kadar başarılabileceğinin açılımını burada verecek olsam konu çok detaylanarak kısa bir web yayını çalışmasını aşacaktır, benim burada amaçladığım Web de yayınlamak için birkaç sayfalık çalışmadır. Böylece diğer şıklara geçecek olursam:

    2- İnanç ayrılıkları:
    İnsanları en fazla bir birlerine düşüren şeylerin başında İnanç ayrılıkları gelir, bu inanç ayrılıkları aynı din adı altında da olabilmektedir, örneğin eskiden olduğu gibi bugünde İslam Dini adı altında, Hıristiyanlık dini adı altında veya Musevilik Dini adı altında çeşit çeşit değişik inançlara rastlamak mümkündür, Putperestlerde ve Ateistlerde de durum bundan farklı değildir. Kitaplı dinler açısından konuya baktığımızda, bu durumun nedeni olarak ya eldeki kitabın İnsan müdahaleleriyle orijinalliğini içerik olarak yitirmiş olması yada İslam Dini adı altındaki ayrılıklarda olduğu gibi Kur’an’ın içeriği orijinal olmakla beraber, Kur’an’ın içeriğine değil de yanına din diye birçok uydurma sözlerin Peygamber hadisi veya sünneti adı altında kümelenmiş olması ve bu kümelerin bağlıları tarafından Kur’an önüne geçirilmiş olmasını görürüz. Gerek kitaplar içine insan eliyle sokulan sözler veya Kur’an’ın yanına kümelenen sözler çelişkili olduklarından; her çelişki istikrar bozucu bir zıtlık olduğundan çifte standartlıdırlar, çifte standartlarla bir ümmet oluşturmak mümkün değildir, bir birine güven veren bir ümmetin oluşa bilmesi için çelişki ihtiva etmeyen tek standartlı bir dini kaynak şarttır, benim inancıma göre bugün bu vasfı ihtiva eden tek kitap Kur’an’dır. Kur’an’dan mealen:

    - Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı. 4/82

    İnsanları Kur’an’ı anlamaktan alıkoyan şeylerden bir tanesi de, insanların Kur’an’ı anlamaya çalışmamalarıdır, genelde bu duruma neden olan şeyde İnsanların Kur’an’ı kendileri içinde gelmiş bir kitap olarak ele almamaları, diğerleri olarak tanımladıkları kimseler gelmiş bir kitap olarak görmeleridir, halbuki onu kendilerine de gelmiş bir kitap olarak ele alıp üzerinde düşünseler, onun hem insanların hem de diğer yaratıkların gücünü aşacak şekilde yapılanmış sözlerden oluştuğunu ve çelişkisiz olduğunu göreceklerdi. Bu yapıdaki bir kitap hem dünya yaşamında bir mutluluk kaynağı olduğu gibi, ölümden sonraki geleceği bildiren sözleri de insanı tatmin edip güvence veren sözlerdir. Dini metin adı altında olsun veya olmazsın çelişki içeren hiçbir bilgi kaynağı insana güvence vermediği gibi tatminde etmez.
    Bütün bunlara rağmen Kur’an’a inanmayan kimselerin, biz inancımızdan memnunuz, bizim amacımız barış sağlayıcı bir diyalog kurmaktır, bundan ötesi bizi ilgilendirmez derlerse, Kur’an öğretisi açısından bunda da bir sorun yoktur, Kur’an’dan mealen:

    - Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a dayan, çünkü O, işitendir, bilendir. 8/61

    Bizler Kur’an’a inanan kimseler olarak barışçı kimseleriz, barışı ret etmeyip barışa yanaşmak dinimizin bir gereğidir, siz barış istiyorsanız biz zaten buna hazırız, sizlerin bizimle aynı inancı paylaşmamanız bizlerin sizlere herhangi bir zarar vermemize veya baskı yapmamıza gerekçe gerekçe değildir, dinimizi anlatırız fakat hiç kimseye inanmamasından dolayı hesap sormayız, bu konuda hesap sormak, bizim dinimizde ancak Allah’a aittir, Kur’an’dan mealen:

    - Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.” Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: “Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kullarını hakkıyla görendir. 3/20

    - Onlara vadettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) senin ruhunu alsak da senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek ise bize aittir. 13/40

    - Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 2/256

    Görüldüğü gibi İslam dininde İnançtan dolayı zorlama yoktur, biz İmkan bulduğumuzda dinimizi anlatırız, isteyen inanır bu bizi mutlu eder, isteyen inanmaz, bu da bizim hesap sorma bazında herhangi bir tavır yapmamızı gerektiren bir husus değildir, bunun hesabı Allah’a aittir, bizim dinimizde Allah peygambere dahi inançtan dolayı hesap sorma yetkisi vermemiştir, aynı zamanda bizim peygamberlerimiz olan diğer peygamberler içinde durum aynıdır. Kur’an’dan mealen:

    - Allah’a ortak koşanlar dediler ki: “Eğer Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız Ondan başkasına ibadet etmezdik; Onun izni olmadan da hiçbir şeyi haram kılmazdık.” Daha öncekiler de böyle yapmışlardı. Peygamberlere düşen, açıkça tebliğ etmekten başka nedir ki? 16/35

    Allah’ın gönderdiği hiçbir peygamber Yer Yüzünde fitne ve fesat çıkmasını arzu etmez, aksine ellerinden geldiğince ıslah etmeye çalışırlar, yetkilendirilmelerindeki çok önemli olan husus, kendilerine ve inananlarına saldırı olmadığı müddetçe tebliğde görevlerinin sadece sözel olarak Dinsel Vahyi anlatmaları ve duyurmaya çalışmaları ile İnançtan dolayı hiç kimseden hesap sorma yetkilerinin olmamasıdır. Aslında halk arasında da İnançtan dolayı bir birlerine karşı saldırıya pek rastlanmaz, inançları bir birlerinden farklı olan üç esnaf bir birlerini rahatsız etmeden yan yana işyeri açar hatta ticari hususlar da yardımlaşır alışveriş yapar ve bir birlerinin hal hatırını sorarlar, bu durum halk kitleleri tarafından da hiçte garipsenmez, yer yüzünde bozgunculuk isteyenler fitnecilerdir, bunlara her inancın içinde rastlamak mümkündür, bunların eline maddi güç geçtiği anda fitne amaçları doğrultusunda kullanmaktan büyük bir haz duyarlar, kendilerine göre bir takım gerekçeleri de vardır, örneğin, kendilerini bir futbol takını gibi görürüler, bizim takım mücadele edecek başka takım bulamazsa ne ne sporumuz nede sporda gelişimimiz kalır diye düşünürler, bundan dolayı bizzat kendileri kendilerine karşı oynayacak kolay bir takım icat ederler, fakat açtıkları ortamda hem suni olarak oluşturdukları takımın da profesyonelleşeceğini ve aynı ortamın kendilerinin isteği dışında birçok profesyonel takımın oluşmasına yol açacağını, kendileri bir süreliğine şampiyonluğa oynasalar da, hoşlarına giden galibiyetler alsalar da, sonuçta her oyuna çıkan takımın bir mağlubiyet maçı vardır, istersen futbol takımlarına bak mağlubiyet almadan sürekli galip olan bir takım var mı.
    İnsanlığa düşmanlık besleyen Fitne ve Fesatçıların dilleri ve kalpleri aynı değildir, dilleriyle güzel sözler söylerken kalplerinde olanında aynı olduğuna dair Allah’ şahit tutarlar, halbuki kalplerinde olan söyledikleriyle aynı değildir, bu ise insanların güvenlerini yok etmek suretiyle barış içerisinde yaşamalarını engelleyen önemli etkenlerdendir, barışın gerçek manada oluşması için istenen ve olması gereken, diller hoşa giden barışçıl sözler söylerken kalplerinde aynı şeyi onaylamalarıdır, Kur’an’dan mealen:

    - Ve insanlardan bâzıları vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider. Ve kalbinde olana Allah’ı şâhit tutar. Halbuki o pek katı düşmanlık sahibidir. 2/204

    - Ve yanından ayrılınca yer yüzünde fesat çıkarmağa, ekinleri, zürriyetleri helâk etmeğe çalışır. Allah ise fesadı sevmez. 2/205

    Bu konuda daha birçok söz söylemek mümkündür, burada dikkat edilmesi gereken, Kur’an öğretisine göre İnançtan dolayı insanlara, insanlara karşı baskı yapma ve hesap sorma yetkisinin verilmemiş olduğu, barış istenmesi halinde Müslümanların barışa yanaşmak zorunda olduğu ile İnançlardan dolayı hesap sorma yetkisinin sadece Allah’a ait olduğu hususlarıdır. Bu hususlar yerine getirilirse insanların inançtan dolayı çatışacakları pek bir şey kalmaz. Pek bir şey kalmaz dedim fakat hiç bir şey kalmaz diyemedim, bunun nedeni, kişi bazında açıklığa kavuşturulması gerek bazı önemli şeylerin kalmasından dolayıdır, şöyle ki:

    3- Irkçılık ve bir kısım insanların kendilerini diğer insanlardan üstün görmeleri,
    a) - Irkçılık ve Soy sop üstünlüğü iddiası yoluyla bir kısım insanlar kendilerini diğer insanlardan üstün görerek diğer insanları küçümseyerek hayvanlar seviyesinde görürüler, bu tür düşüncede ve inançta olanlar, kendilerini özel gördükleri gibi, hoşlarına giden her şeyi ve her davranışı kendilerinin hizmetinde özel sayarlar, onlara göre Allah yalnız kendilerinin İlahıdır, din konusu yalnız kendilerini ilgilendiren bir konudur, mal, mülk, servetler, dünya ve hatta diğer insanlar kendilerin rahatı için yaratılmış şeyler olup ancak kendilerinin sahiplenmesine yakışan şeylerdir, onlara göre diğerleri dedikleri kendi dışlarındaki insanlar kim oluyorlar da böyle şeyler üzerinde hak iddia ediyor veya sahiplenmek istiyorlar, Kuran’da bu düşünce kesinlikle ret edilmektedir, Kuran’dan mealen:

    - Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. 49/13

    Görüldüğü gibi, Kur’an öğretisine göre insanlar insan olma bazında bir birlerine eşit olup, Allah nezrindeki dereceleri, Allah’a saygı gösterip, O’ndan çekinerek, O’n un emirlerini yapma derecelerine göredir, bu husus çalışmaya dayalı olduğundan her çeşit İnsani farklılık iddialarını ortadan kaldırır.
    b) - Diğer bir ayırımda, Hür ve Köle ayırımıdır, Tarihi sürece baktığımızda, Hürler ve Köleler olmak üzere iki tip insanla karşılaşırız, bu süreçte bir kısım insanlar maddi fırsat bulduklarında, diğer bir kısım insanları her şeyleriyle bir eşya veya bir hayvan konumunda hatta ondan daha aşağı bir şekilde sahiplene bilmektedir, bu öyle bir sahiplenmedir ki, kölenin şahsiyetiyle birlikte, canı ve onuru efendisine aittir, efendisi ne isterse ona yapma hakkını kendisinde bulmakta ve diğer hür insanlar tarafından da bu durum olağan ve normal karşılana bilmektedir, ne insafa, ne adalete nede vicdana sığmayan bu durum, insanın insanı aşağılamasının en açık örneğidir, Allah, herkesin Allah’ı ise, bizim inancımıza göre öyledir, aynı ana babadan yarattığı ve neslin çoğalması yönünde kardeş olan insanların, bir birlerine bu şekilde tahakküm etmesine asla onay vermez, hiç kimseyi hiç kimseye kölelik yapmaya davet etmediği gibi, köleliği ne onaylar, ne teşvik eder nede kutsar, Kur’an’ın indiği dönemde ve ondan öncesinde İnsanların bir birlerini köleleştirme olayı, toplumların dokusuna işlemiş şekilde yaygın bir durum arz etmektedir, Bu durumun ortadan kaldırılması için, İslam toplumunda sosyal sarsıntılara sebep olmayacak şekilde, köleliğin tasfiyesi metodu emredilmiştir, Şöyle ki:

    KUR’AN’A GÖRE KÖLELİK: İLAHİ ADALET’in söz konusu olduğu yerde, adalet herkes için olmalıdır, bu şart adaletin adaletin olmazsa olmaz “TEMEL İLKESİDİR” aksi takdirde herhangi bir adaletten bahsetmek söz konusu olamaz, hele bahis konusu olan “Adalet” İlahi adalet ise adalet dağıtımı konusunda kullar arasında fark gözetilmesi mümkün değildir, Kur’an öğretisine göre, adaletin sağlanmasında, kişinin, Müslüman olması veya Müslüman olmaması, Hür olması veya Köle Olması arasında fark yoktur, kim olursa olsun adalet isteyen muhakkak hakkını almaya hak kazanmıştır, Kur’an’dan mealen:

    - Biz sana Kitâbı hak ile indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; hâinlerin savunucusu olma! 4/105

    - Allah size emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, işiten, görendir. 4/58

    Bu durumun uygulanabilir olabilmesi için İnsanların adalet önünde eşit olmalarına ihtiyaç vardır, bu durumda akla şöyle bir soru gelmektedir, insanlara ait olan malları ellerinden haksız yere almak suç ise ve bu bir adalet konusu ise, o zaman bir insanın şahsına zorla el konulup köleleştirilmesi bir adalet konusu değil midir?. Nasıl ki bir insanın mallarına haksız yer zorla el konamıyorsa ve bu el koyma gasptan başka bir şey değilse, gaspın büyüğü insanın bizzat kendisine el konulmasıdır. Bunun Kur’an’da belirtilen İlahi Adalet ölçüsüne göre kabulü mümkün değildir. Dolayısıyla Kur’an’da köleliğin yasaklanması ve tasfiyesiyle ilgili olarak etkin bir metot ortaya konmuştur, şöyle ki:

    KUR’AN’A GÖRE KÖLELİĞİN YASAKLANMASI VE TASFİYE METODU :
    İnsanlar Adem ve Havva’nın çocukları olarak aynı ana babadan dünyaya gelmelerine rağmen, tarihte çok yaygın olarak bir birlerini köle yapmışlardır. İnsanların, insanları köle edinme kaynaklarını başlıca üç şekilde tasnif edebiliriz:

    1-Savaş veya baskın neticesinde, yenilen veya ele geçirilen tarafın köleleştirilmesi.
    2- Köle sahiplerinden satın almak yoluyla köle edinilmesi.
    3-Köle sahiplerinin, köleleri üretmek suretiyle çoğaltıp, yeni köleler edinmesi.

    Bu suretle bir insan, diğer bir insanı köle edinmekte ve hürriyetine zorla el
    koyabilmektedir. Bu durum köle olmuş insan için çok zor bir olaydır. Köle olmuş insanları, kölelikten kurtarmanın iki yolu vardır. Bunlardan bir tanesi herkes hürdür deyip köleliğin reddedilmesi, ikincisi ise kontrollü şekilde sosyal doku içinde eritmek suretiyle azalta, azalta mücadele edilmesidir. Herkes hürdür deyip kölelik ret edildiğinde, köleliğin yaygın olduğu devirlerde, bir çok sosyal patlamalar meydana gelecektir. Örneğin: Toplumda hür fakat birçok işsiz, evsiz, aç insanlar doluşacak, efendileri eliyle azat edilmiş köleler, efendilerinden intikam alma durumuna gelebilirler. Hatta bir araya gelip eski efendilerini köle yapmaya kalkışa bilir ve daha birçok olaylara sebebiyet verebilirler.

    Kölelikle sosyal doku içerisinde eritmek suretiyle azalta azalta mücadele edilmesi durumu ise, toplumu sarsmayan ve hatta İslam toplumu dışındaki köleci toplumlarla etkili bir mücadele yöntemidir. Zira Müslümanların, korku duymadan o toplumlardan köle satın alıp hürriyete kavuşturmalarına olanak vermektedir.

    Kölelikle mücadele edilmesiyle ilgili olarak, Kur’an’da bir dizi tedbirler vardır, bunlardan örnekler verecek olursam: Kur’an’dan mealen:

    - (Savaşta) kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı Salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda katledilenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz. 47/4

    Böylece, savaş esirlerinin köleleştirilmesi, İslam’da yasaklanmış olmaktadır. Zira savaşın bitiminde esirler ya karşılıksız yada fidye karşılığı serbest bırakılacaklardır. Böylece savaş yoluyla köle alınması önlenmiş olmaktadır.

    Köle sahibi olan kafirlerin ellerindeki kölelerden satın almak, kölelerin Müslümanların eline geçmesine ve böylece hürriyete kavuşmaları için kendilerine bir kapı açılmış olmaktadır. Zira, İslam dininde kölelerin hürriyete kavuşmaları teşvik edildiği gibi, diyet şartına da bağlanmış, sadakalardan kendilerine pay verilmesi farz kılınmış, ayrıca kendilerinden hayır beklenen bir kölelerin mukatebe yapmak suretiyle hürriyetine kavuşturulması ön görülmüştür. Cariyelerin zorlanıp zinaya sürüklenmesi yasaklanmış, köle ve cariyelerden salih olanların evlendirilmesi emredilmiştir. Böylece bir dizi tedbirlerle, köleliğin ortadan kaldırılması yolu açılmıştır. Bu hususlarla ilgili olarak örnekler verecek olursam, şöyle ki: Kur’an’dan mealen:

    - (İnsan), hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 90/5
    - (Gösteriş ve övünme için) “Ben birçok mal telef ettim” diyor. 90/6
    - Kimse kendisini görmedi mi sanıyor? 90/7
    - Biz ona vermedik mi: İki göz 90/8
    - Bir dil, iki dudak? 90/9
    - Ona iki yolu (doğru ve eğriyi) göstermedik mi? 90/10
    - Fakat o, sarp yokuşu geçemedi. 90/11
    - Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin?  90/12
    - Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek, 90/13
    - Yahut doyurmaktır: açlık gününde, 90/14
    - Akraba olan yetimi, 90/15
    - Yâhut hiçbir şeyi olmayan yoksulu, 90/16
    - Sonra inanıp birbirlerine sabır tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmak. 90/17

    Doğru yolda olmanın bir şartı olarak, köle azat etmek gösterilmiştir. (Ayrıca bak. 2 Bakar 177. )

    Kefâret şartı olarak köle azat etmenin farz kılınması. Kur’an’dan mealen:

    - Kadınlarına zıhar edip sonra söylediklerinden dönenler, karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuştursunlar. Size öğütlenen (hüküm) budur. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır. 58/3

    (Ayrıca bak. 4 Nisa 92 ; 5 / Maide 89 )

    Kölelerin, ihtiyaçlarını karşılamak üzere, kendilerine sadakadan farz olarak pay verilmesi. Kur’an’dan mealen:

    - Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (sadaka toplayan) memurlara, kalpleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur. Allah bilendir, hikmet sâhibidir. 9/60

    Köle ve cariyelerin evlendirilmesi ve mukatebe konusunda Kur’an’dan mealen:

    - İçinizden bekârları ve köle ve câriyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah, lûtiyle onları zengin eder. Allah geniş (nimet ve lütuf sahibi)dir. (her şeyi) bilendir.  24/32

    - Evlenme (imkânı) bulamayanlar, Allah kendilerini lûtfundan zengin ed(ip evlenme imkânına kavuştur)uncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında (köle ve câriye)lerden, mukâtebe (akdi) yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz mukâtebe yapın. Ve Allah’ın, size verdiği malından onlara da verin. Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi zinaya zorlamayın. Kim onları (zinaya) zorlarsa, şüphesiz Allah, zorlanmalarından sonra (0 cariyelere karşı) bağışlayıcı, esirgeyicidir. 24/33

    Yukarıdaki ayet meallerinde görüldüğü gibi, İslam dininde köleliğin sona erdirilmesiyle ilgili çok önemli yaptırımlar vardır. Bir insanın dünyada en çok isteyeceği şeylerden bir tanesi, hürriyet ve ev bark sahibi olmasıdır. İslam dininde bunlarla ilgili sağlam esaslar getirilmiştir, köle ve cariyelerden salih olanların evlendirilmesi emredilmiştir. Ayrıca cariyelerin zinaya zorlanması yasaklanmış olup, zinadan uzak aile kadını olmalarına olanak sağlanmıştır. Köleliği kesin ortadan kaldıran bir husus olarak, kölelerle mukatebe akdi yapılması emredilmiştir. Bu mukatebe akdinin tek şartı, hürriyeti verilecek kölenin, kendisinde iyilik görünen bir kimse olmasıdır. Kölelik altında yaşamış olan ve kendisinden iyilik görünmeyen bir kimsenin hürriyete kavuşturulması, İslam toplumuna zararlı olacağından, köleliğin tasfiyesi olayında bu benimsenmemiştir. Bunun dışında kişi kendisinden hayır görünen bir kimse ise, hür olması için mukâtebe akdi yapmak üzere müracaat etmesi yeterlidir. Kendisiyle yapılan mukâtebe akdi, hürriyete kavuşma akdidir; bir hürriyet belgesidir. Bu akit hürriyete kavuşan köleye baş edemeyeceği mali yük getiren bir akitte değildir, tam tersi, toplumda tutunabilmesi için kendisine malen yardım edilmesi emredilmiştir. Zira, hiçbir maddi imkana sahip olmadan hür olması, kendisini köleliği arayacak hale getirebilir, bu mali yardım yapılmak suretiyle önlenmiştir. Ayrıca, kölelik müddeti içerisinde, köle sahibi, kölesine kısas kapsamına giren bir zarar verdiği zaman, kölenin affetmeyip kısas istemesi halinde, kölesine verdiği zarar kadar kendisine kısas uygulanır. Kısas gerektiren olaylarda, kısas hükmünün uygulamasında, Kur’an’da, efendi köle ayırımı yapılmamıştır. Kur’an’dan mealen:

    - Onda (Tevrat’ta) onlara: cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılık kısas (ödeşme) yazdık. Kim bunu bağışlar (kısas hakkından vazgeçer)se o kendisi için kefaret olur. Ve kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte zâlimler onlardır. 5/45

    Kur’an’da kısas konusunda şöyle denmiştir, mealen:

    - Ey akıl sâhipleri, kısasta sizin için hayat vardır, böylece korunursunuz. 2/179

    İslam dini açısından hayati şart olan Kısas Hukuku karşısında, kısasa konu olacak suç işleyen kimsenin ceza görmesinde kimliğinin hiçbir önemi yoktur, kısasın uygulanmamasında af yetkisi zarar görene ve yakınlarına aittir. Aksi takdirde kısas uygulanır.

    4- Maddi hırs (Servet hırsı; Toprak hırsı.)
    İnsanları bir birlerine düşüren diğer bir hususta bir birlerinin mallarını ve sahip oldukları haklarını zorla almaya çalışmalarıdır, bu hususta insanlar kişi bazında tek tek hareket ettikleri gibi kitlesel olarak bir araya gelmek suretiyle el birliğiyle de hareket edebilmektedirler, tarih eli bayraklı sırtı üniformalı bir sürü gaspçı kan dökücü zorbalarla doludur, bunlara İlahi adaletin dışına çıkmış her toplulukta rastlamak mümkündür, bunların en hoşlandıkları şeylerin başında kendilerini haklı gösterecek sahte erdemler üretip bunlarla süslenmeye çalışmalarıdır, fakat bilmezler ki; “Mülk olarak bütün dünya yada evren, Allah yanında bir çocuk hayatı etmez” Kur’an’dan mealen:

    - İşte bu yüzdendir ki İsrail oğullarına şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler. 5/32

    Bu kapsamda bir insanın hangi inançtan olduğunun hiçbir önemi yoktur, haksız yere bir Müslüman’ın Müslüman olmayan bir kimseyi öldürmesiyle, Müslüman olmayan bir kimsenin bir Müslüman’ı öldürmesi arasında fark yoktur. Haksız yere mal elde etme hususunda da durum aynıdır; hiçbir insan diğer bir insanın mallarına veya haklarına çeşitli bahaneler ve hilelerle el koyamaz, Kur’an’dan mealen:

    - Ve ey kavmim!. Ölçüyü de, tartıyı da adâlet ile yapın ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın. 11/85

    - Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü yemeniz için onları hakimlere aktarmayın. 2/188

    Bölümün başında yazdığım gibi, bu işleri yapanlara, hidayete tabi olmamalarından dolayı yaptıkları süslü görünür, Kur’an’dan mealen:

    - Allah’a and olsun ki, senden evvel de ümmetlere Peygamberler gönderdik. Şeytan ise onlara amellerini süsleyiverdi. Artık o, bugün onların velisidir ve onlar için pek acıklı bir azap vardır. 16/63

    - Ve onlar için bir takım arkadaşları Mûsallat ettik. Artık onlar için önlerindekini ve arkalarındakini süslemiş oldular ve onların üzerine de kendilerinden evvel gelip geçen cinler ve insanlardan olan ümmetler arasındaki O -azaba dair- söz hak olmuş oldu. Şüphe yok ki, onlar hüsrâna uğramış kimseler oldular. 41/25

    Bu konularla ilgili olarak Kur’an’da bir çok ayet bulmak mümkündür, şu kesindir ki haksızlık kime karşı yapılmış olursa olsun suçtur. Kimlikler veya dini etiketleri ne olursa olsun, hainlere taraf olmak ve adaletsiz hüküm vermek Kur’an’da kabul edilmemiştir, Kur’an’dan mealen:

    - Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma! 4/105

    Adaletli hüküm vermek ve hainleri savunmamak; hainlerden taraf olmamak
    bütün insanlar için barışın en temel iki şartıdır.

    5- Tarihi düşmanlıklar.
    Toplumları bir fert gibi düşünürsek, nasıl ki şahısların bir hafızası ve kişiliği varsa, toplumlarında bir hafızası ve kişiliği vardır, toplumlarda tıpkı şahıslar gibi bir ömür sürer ve ölürler, fakat genelde ömür süreleri şahısların ömür sürelerinden çok uzundur, toplumları bir ferdi incelediğimiz gibi incelersek, toplumlarında kendilerine has çok belirgin temel düşünce ve davranış özellikleri gösterdiğini görürüz, toplumun içeriğinde meydana gelen ferdi ölüm ve doğum olayları, tıpkı bir ferdin bünyesinde ölen ve çoğalan hücreler gibi nasıl ki şahsın kişiliği üzerinde bir değişiklik meydana getirmiyorsa, toplumların bünyesi içeriğinde bu bazda meydana gelen değişiklikler toplumun kişiliği üzerinde değişme meydana getirmez. Bundan dolayıdır ki tarihi süreç ne kadar uzun olursa olsun, toplumlar devam ettiği sürece Tarihlerini bir hafıza gibi algılayıp, buna dayalı olarak kendi dışlarında ki toplumlara müspet veya menfi davranış gösterme gayretine girerler. Bu çalışmamda amacım evrensel barışın sağlanması açısından elimden geldiğince katkı yapmak olduğundan, dini inancım olan Kur’an’dan hareketle, Kur’an’ın tek standartlı barışçıl özelliklerini Kur’an’dan ayet mealleri yazmak suretiyle göstermek ve dolayısıyla dini inancı yalnız Kur’an’dan ibaret olan bir Müslüman toplumun dünyaya ve insanlara bakışını tanıtmaya çalışacağım, tanıtmaya başlamadan önce özellikle belirtmek isterim ki Kur’an kavramları hiçbir zaman iki veya ikiden fazla standartlı değildir, daima tek standartlı özelliktedir, şöyle ki: Bir taraftan affı ve merhameti tavsiye ederken, hiçbir zaman zulmü ve haksız saldırıları tavsiye etmez ve desteklemez, Kur’an incelendiğinde bu durumu açıkça görmek mümkündür, bir kitabın içeriğinde çifte standart olması o kitabın, hatalı çelişkili ve güvenilmez olduğunun göstergesidir, Kur’an ise hatasız ve çelişkisiz bir kitaptır. Bunu yazmaktan amacım Kur’an öğretisinin, arka planında hile olmayan güvenilir bir öğreti olduğunu belirtmek içindir.

    EVRENSEL BARIŞIN SAĞLANMASI AÇISINDAN KUR’AN ÖĞRETİSİ

    Kur’an bütün müminleri toptan barışa girmeye davet eder, Kur’an’dan mealen:

    - Ey imân edenler!. Hepiniz toptan barışa giriniz. Ve şeytanın adımlarına uymayınız. Şüphe yok ki o sizin için apaçık bir düşmandır. 2/208

    Kur’an’da yapılan bu davet Müminlerin yalnızca kendi aralarında barışa girmeleri manasında değildir, Müslüman olsun veya olmasın barış isteyen herkesle barış yapmak manasındadır, Kur’an’dan mealen:

    - Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a dayan, çünkü O, işitendir, bilendir. 8/61

    Bu barış süreci hainlik ve hile durumu olmayıncaya kadar devam eder, hainlik durumu olması halinde, Müslümanlar, anlaşmanın bozulduğunu karşı tarafa açıkça bildirirler, Müslümanlar yaptıkları anlaşmaları haklı neden olmadan gizli ve tek taraflı olarak bozamazlar, Kur’an’dan mealen:

    - (Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik yapmasından korkarsan, sen de (onlarla yaptığın ahdi) aynı şekilde bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah, hainleri sevmez. 8/58

    - Eğer sana hile yapmak isterlerse (korkma) Allah sana yeter. O ki, yardımıyla seni ve müminleri destekledi. 8/62

    Barışın en temel şartlarından biri, kin ve intikam duygularını bastırmak ve İnsanları affedici olmaktır, Kur’an’dan mealen:

    - O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. 3/134

    Toplum sözcülerinin toplanarak barış yolunda kendi aralarında sarf ettikleri sözler, İnsanları barışa yönlendiren, samimi ve insanların arasını düzeltici içerikli olması gerekir, aksi takdirde barış yolunda bir netice alıcı olması mümkün olmayan, bir birine sırf yağcılık olsun diye sarf ettikleri sözler, hemen veya sonra foyası meydana çıkan, dalkavukça sarf edilmiş boş sözler olmaktan öteye gidemez, Kur’an’dan mealen:

    - Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut da insanların arasını düzeltmeyi isteyen (in fısıldaşması) müstesna. Kim Allah’ın rızasını elde etmek için bunu yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz. 4/114

    - Onlar arzu ettiler ki sen yağ çekesin (dalkavukluk yapasın), onlarda yağ çeksinler (dalkavukluk yapsınlar). 68/9

    Bu yazdıklarımdan, Barış için çaba gösteren kimselerin samimiyetsiz kimseler olduğunu söylediğim manası çıkarılmamalıdır, ben onların barış yolunda gayretli ve samimi kimseler olduğunu düşünüyorum. Söylemek istediğim sadece Kur’an açısından konuya nasıl bakıldığını göstermektir.

    Müslümanların, Tarihi veya güncel düşmanlıklardan dolayı Gerek kişilere karşı, gerekse toplumlara karşı gösterecekleri veya göstermek istedikleri tavırlarda adalet daima tek harekat noktasıdır, İslam toplumu hiçbir zaman kin ve garaz duygularıyla başka bir topluma karşı adaletsiz tavır içine giremez, Kur’an’dan mealen:

    - Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. 5/8

    Bu hususlarda Kur’an’da emredilen adalet sınırı denkliktir, haksız yere bir tokat vuran kimseye, ancak bir tokat vurulabilir, bu denklik aşıldığı anda aşanlar suç işlemiş olur, mağdurlar haksızlığa uğradıkları oranda hak isteme talebinde buluna bilirler, hak isteme adaletin gereği olmakla beraber, meziyet olarak övülen, sabır, af ve barışın sağlanmasıdır, Kur’an’dan mealen:

    - Eğer ceza verecekseniz, kendisiyle haksızlığa uğramış olduğunuz şeyin misliyle ceza verin ve eğer sabır ederseniz, elbette o, sabır edenler için daha hayırlıdır. 16/126

    - Bir kötülüğün cezası da O’nun misli bir kötülüktür. Fakat kim affeder ve barışı sağlarsa artık O’nun mükâfatı da Allah’a aittir. Şüphe yok ki, O, zâlimleri sevmez. 42/40

    Bize verilen selamı, başka bir ifadeyle bize uzatılan barış elini, bizler geri çevirmeyiz, ya daha güzel şekilde karşılarız, yada aynı şekilde cevap veririz, Ret etmek kötülüğü, kabul etmek ise iyiliğe kapı açmaktır, ve herkese açtığı kapıdan bir payı vardır, Allah, iyilikle kötülüğü bir tutmayan ve her şeyin hesabını arayan bir İlahtır, Kur’an’dan mealen:

    - De ki: “Pisin çokluğu seni hayrete düşürse de pisle temiz bir olmaz. O halde, ey sahipleri! Allah’tan korkun ki kurtuluşa erebilesiniz.” 5/100

    - Her kim güzel bir şefaatle şefâatte bulunursa onun için de ondan bir nasip olur. Ve her kim kötü bir şefaatle şefâatte bulu-nursa onun için de ondan bir hisse olur. Ve Allah her şey üzerine hakkıyla şahittir. 4/85

    - Ve bir selâm ile selâm verildiğiniz vakit hemen ondan daha güzeli ile selâmda bulununuz veya onu -aynı ile- iade ediniz. Şüphe yok ki, Allah her şeyin hesabını arayandır. 4/86

    Kur’an’da, inançları ne olursa olsun İnsanlar arası barışı teşvik eden ve Müslümanlara, insanlara adaletli davranmayı, affedici olmayı ve barış yapmayı emreden tek standartlı başka ayetler bulmak mümkündür.

    SONUÇ OLARAK: Dinler arası “Barış diyalogunda” mademki barışın tesis edileceği yapı din bazlıdır, öncelikle tarafların barış açısından bir birlerinin inançlarını tanımalarına ihtiyaç vardır, tek standartlı barışçı dini belgeler havaya göre değişebilen kanaat ve niyet bazlı olmayıp, İman bazlı olduklarından onlara inanan kimseler İmanlarını inkar etmedikçe onlardan cayamayacaklarından sağlam güvence teşkil ederler, bu bazda olmak üzere çalışmamın başında,

    1- İnsanların bir birlerini tanımamalarının oluşturduğu korku,
    2- İnanç ayrılıkları,
    3- Irkçılık ve bir kısım insanların kendilerini diğer insanlardan üstün görmeleri,
    4- Maddi hırs (Servet hırsı; Toprak hırsı.)
    5- Tarihi düşmanlıklar.

    Olmak üzere, beş madde halinde insanları bir birlerine düşüren kıstasları ve Kur’an’ın bu kıstaslar konusundaki öğretisini elimden geldiğince tanıtmaya çalıştım, mademki diyaloglar, konuşma ve tanışmadır, benim şahsi arzum, Ehli Kitabın bu beş maddeye Dini Rivayetleri dışarıda bırakmak suretiyle yalnızca dini kitaplarında nasıl tanım getirildiğini tek standartlı ayetlerle ortaya koymalarıdır. Yahut ta çalışmamı olumsuz yada olumlu açıdan sorgulaya bilirler; izahat isteyebilirler yada başka maddeler ve yeni başlıklar sorgulayarak Kur’an’da bu başlıkların nasıl tanımlandığı konusunda benden çalışma talep edebilirler, Allah’ın izniyle elimden geldiğince cevap vereceğim. Bu sözlerimden maksadım barış ortamını bozmak olmayıp, Kur’an’ın İnsanlık barışı için ümit kaynağı olduğunu göstermektir. Kuran’da bu konuda iki yol vardır, Şöyle ki:

    1- İnsanlar olabildiğince Kur’an inançlı büyük bir ümmet oluşturmaları, zira insanlar başlangıçta tek bir ümmet idi. Kur’an’dan mealen:

    - İnsanlar bir tek ümmetten başka bir şey değildi, ama ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir) di. 10/19

    - De ki: Ey Kitap Ehli! Aramızda ortak olan bir söze gelin: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, hiçbir şeyi Ona ortak koşmayalım, birbirimizi Allah’ın yanı sıra rab edinmeyelim. Yine de yüz çevirecek olurlarsa, siz deyin ki: “Şahit olun, biz Müslümanlarız.” 3/64

    2- İnsanların bir birlerine inanç farklılığından dolayı saldırmamaları, herkesin barış ortamı içerisinde kendi inancını yaşamasıdır.
    İnsanlar bir birlerine barışçıl şekilde inançlarını anlatarak diyalog içerisine girerler hatta bir birlerini eleştirebilirler, gerçeklerin ortaya çıkması açısından bu gerekli bir şeydir, fakat Kur’an’a göre hiçbir zaman, hiçbir şekilde inançlarını benimsemeyen kimselerden hesap soramazlar, daha öncede belirttiğim gibi inanç konusunda hesap sormak ancak Allah’a aittir. Kur’an’dan mealen:

    - Onlara vadettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) senin ruhunu alsak da senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek ise bize (Allah’a) aittir. 13/40

    Şimdi dense ki, o zaman tarihi süreç içerisinde İnsanların bir birlerine karşı açtıkları Din bazlı savaşların manası nedir, O savaşların hep sinin üstünde Dini etiket olsa dahi, içeriği muhakkak, İnsanların koymuş olduğu kanun ve kurallarla doludur, putperest insanların kendi kanunlarını kendilerinin koyduğu tartışmasızdır, Allah Vahyi, diğer bir ifadeyle Allah sözü içerikli dinlerde, Allah vahyinden sapılmadığı müddetçe İsimleri değişik olsa dahi aslında tek din olduklarından bir birlerine karşı hatta insanlığa karşı, haksız bir saldırı yapmaları söz konusu değildir, yaptıkları savaşlar kendilerine yapılan saldırılara karşı savunma amaçlı olup başkaca bir amaç taşımazlar, İnsan kanunları her zaman din dışında durmazlar, din maskesi takarak, ya Allah vahyi içerikli kitabın içeriğine girmek suretiyle, Allah Vahyi, artı Kul Kanunları şeklinde bir örgü meydana getirmek suretiyle kitabın içeriğini bir çelişkiler örgüsüne çeviriler, yada kitabın içeriğine giremedikleri durumlarda kitabın dışında kitabın etrafına bir örgü meydana getirmek suretiyle, kendilerini kitabın önüne geçirirler, hilesiz hurdasız dini bazlı olduklarını insanlara kabul ettirmek için büyük bir gayrete girerler, maalesef kendilerini cahil halktan gizleme başarısını da gösterebilmektedirler, bunları çelişkili ve adaletsiz sözlerinden keşfedip tanımak gayet kolay ve mümkündür, zira, Allah çelişik ve adaletsiz sözler söylemekten ve bunları İnsanlara din olarak emretmekten, uzak ve münezzehtir, böyle bir durum onun zatına ve İlahlığına yakışmaz. Konuya bu şekilde baktığımızda, Muhammed’in, İsa’nın, Musa’nın ve diğer bütün gerçek peygamberlerin, peygamber olarak birbirlerinden farklı olmadığını görürüz, Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi hepsinin üzerine olsun. Onlar bizim büyüklerimizdir, Allah Vahyini bize ulaştırmak için göstermiş oldukları gayretlerden dolayı, onlara minnet borcumuz vardır.

    Ve dikkat et, İnancım gereği hareket noktam, İslam dini açısından Kuran’ı Tekkaynak ve tek Rehber kabul eden, kimsenin inancıdır. Benim İslam dini adına oluşturulmuş ve Kur’an dışında rivayetlerle örülmüş hiçbir mezhep veya inançla ilgim yoktur, bundan dolayı bu mezheplerin ve kişilerin Kur’an dışı İnanç versiyonlarıyla beni muhatap alma, bunlar inanç bağlamında beni ilgilendiren şeyler değildir, bunların muhatabı ben değilim, beni ancak ve ancak Kuran’a göre sorgulaya bilirsin.

    Fereç Hüdür

    İletişim: hudurferec@hotmail.com

  43. […] http://www.izlenimler.net/2006/05/09/mutlu-dogum-ve-dinlerarasi-diyalog/ […]

  44. Kutlu Doğum Etkinlikleri - İzlenimler - 18 Nis 2008 - 11:45 pm

    […] senedir popüler oldu, hatta Kadıköy belediyesi buna mukabil Atatürk için bir de Mutlu doğum icat etmişti, hatırlanacaktır. Bana göre böyle şeyler fuzuli. Bir sürü masraf ediliyor, verilmek istenen […]

Geri bildirim | Yorumlar için RSS

Yorum yapın

Kapat
E-posta ile paylaş