Temmuz 2006 Arşivi

Takke

FST 24 Temmuz 2006

yahudi.jpgİsrail’in saldırıları devam ederken Filistin’e destek mitingleri de yaygınlaşıyor. Bu eylemlerden birini de EMEP gerçekleştirmiş. Standart bir eylemde olması gereken özellikler bu eylemde de mevcut olmakla birlikte, EMEP’lilerin eylem içinde bir Yahudiyi öldürmek istemeleri olaya ayrı bir renk katmış. Tabii öldürülmek istenen şahsın bir Yahudi değil savaş karşıtı İngiliz olması sonradan anlaşılınca adamcağız linçten kurtulmuş. Haber şöyle:

[…] Ellerinde “Direnen Filistin Kazanacak” yazılı pankart bulunan kalabalık, “Her yer Filistin, hepimiz Filistinliyiz” sloganları attı. 50 kadar çocuk ise ellerinde Filistin bayrakları ve sapanlarla intifada görüntüleri oluşturdu.

Eyleme destek için meydana gelen 56 yaşındaki İngiliz Michael Dickinson ise hiç ummadığı bir tepkiyle karşılaştı. Vücuduna astığı Birleşmiş Milletler ve İsrail’i eleştirdiği kolajla Haldun Taner Tiyatrosu önünde bekleyen Dickinson’a, kafasındaki takkeyi kippaya benzeterek Yahudi sanan bir grup saldırdı.

Öfkeli grubun arasında kalan Dickinson’u meydanda güvenlik önlemi alan polisler kurtardı. Dickinson, çevik kuvvet ekipleri tarafından alandan uzaklaştırılarak İskele Polis Merkezi’ne götürüldü. İfadesi alınan Dickinson’un savaş karşıtı olduğu anlaşılınca mitingi düzenleyenler özür dilemek üzere kendisini alana davet etti.

Yediği dayak sırasında terlikleri düştüğü için yalınayak alana gelen Dickinson kürsüye çıkarak destek mesajları verdi. Kendisine saldıranlar ise Dickinson’dan özür diledi.

Adamdan özür dilenmiş, yalın ayak meydana geri getirilmiş. Peki ya gerçekten bir Yahudi olsaydı, ya da polis müdahalesi gecikseydi? Haberin akışından şahıs Yahudi olsa linçin caiz görüleceği intibaı ediniyorum. Öte yandan her kafasına takke giyeni linç etmeye kalkacak bu kitlenin saldırganlığını Filistin dostluğu tek başına açıklıyor olamaz. Bana göre bu toplumumuzun gözü dönmüşlüğünün bir sonucudur. “İsrail yanlış yapıyor, önümüze çıkan ilk Yahudiyi gebertelim” düşüncesi ile çeşitli yerlerde eylem yapan TAYAD üyelerini her seferinde linçe yeltenen, stad önlerinde birbirlerini döner bıçağıyla doğramaya kalkan, ayağına bastı diye bir adamı kurşunlayan düşünce arasında fazla bir fark yoktur. Sağcısı da öyle EMEP gibi solcusu da. Hatta Göztepe Camiisine karşı çıkma mitinginde muhalif görüşten bir gazeteciyi soru sordu diye linçe yeltenen Çağdaş Dernekler de farklı değil.

Michael Dickinson’ın şansı varmış, gerçi bu tecrübeden sonra benim hatırlatmama gerek yok ama takkesini beyaz renkli seçer ve biraz öne alırsa ilk Filistin karşıtı eylemde zorla öne geçirilip imam yapılacağından kuşku duymam.

Popularity: 9% [?]

Çetin Altan ve Karizmanın Sonu

FST 23 Temmuz 2006

karinagisi.jpgBüyük aktörlerin, siyasetçilerin vs. ünlülerin karizmalarının sıfırlandığı anlar vardır. Mesela Konyalı gençlerin* orijinaline dublaj yaptığı Şeytan’ın Avukatı filminde Al Pacino’yu izleyenler için Al Pacino artık Al Pacino olmaktan çıkmış, Konya’da fiş toplama durumuna düşmüş bir sanayiciye dönüşmüştür. Yine büyük havalarla iş dünyasına liderlik konferansı verirken kovulma haberini telefonla alan Fatih Terim, global meseleler üzerine bir konferans verdikten sonra kürsüden inerken yüzüstü yere uçan Süleyman Demirel de karizma açısından sıfıra yaklaşmış ünlüler olarak sayılabilir. Bu kervana benim açımdan son eklenen Çetin Altan oldu.

Gizemli blogcu Murat Karun son yazısında Çetin Altanı taklit etmiş. Çetin Altan’ı önceden okuyanlar için mükemmel bir eğlence olacağına garanti verebilirim. Tabii Çetin Altan’ın son yazısıyla birlikte (hangisi önce okunsa fark etmez) okunursa ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Murat Karun’un yazısı Çetin Altan’ı bitirmiş, bundan sonraki yazılarını benim için anlamsız hale getirmiştir (eskiden çok anlamlıydı demek istemiyorum elbette).

*Konyalı gençler ile ünlü filmlere dublaj yapan Üsame ve Sadık Ağırbaşlı kardeşleri kastediyorum. Verdiğim linkte 16 adet film var, hepsi Konya ağzıyla seslendirilmiş. Konya ve civarından olanlar, en azından oralarda bir iki sene kalmış olanlar ne demek istediğimi bilir. Diğerleri birkaç defa izlerse çok rahat anlayacaktır. Konya’ya yabancı olanlar için tavsiyem Karın Ağrısı, Tahtasız ve Parti Parti ile başlamalarıdır. Konya yöresine aşina olanlara Ya Nasip derim. Kendilerinin ciddi çalışmaları da var ama o kadar başarılı değil, siz filmlerden şaşmayın.

Popularity: 9% [?]

Sakınca Nerede?

FST 23 Temmuz 2006

yak.jpgEmekli generallerin en popülerlerinden biri olan Osman Özbek OYAK Bank’ın Fransızlara satışının gündemde olduğu şu günlerde “şerefli bir Türk subayı olarak Oyakbank’ın yabancılara satılmasını kabul edemiyorum” demiş. İlk anda kulağa hoş gelen, alkışlama isteği uyandıran bu cümle, üzerinde biraz düşünülüp haberin detaylarına inildiğinde akla bazı sorular getiriyor. Mesela ben OYAK’ın ihale ile kazanıp “yabancılara peşkeş çektirmedik, bizde kaldı” şeklinde özelleştirmeye karşı çıkan sendika tarafından dahi kınanmayan ERDEMİR’in Fransızlara devri söz konusu olduğunda paşadan benzer bir tepki duyduğumu hatırlamıyorum. Oyakbank ile ilgili gelişmeler haberde şöyle özetleniyor:

[…] Son yıllarda Oyakbank’ın askerî birliklerin büyük bölümünde etkinliğini artırdığını ve askerî personelin büyük bir bölümünün bu bankayla çalışmaya başladığını hatırlatan Özbek, “Bu güveni sarsacak kararlardan sakınılması gerekir.” diye konuştu. Özbek, bankanın yabancılara satılmasının askerî açıdan da bazı sakıncalar doğurabileceği uyarısında bulundu.

[…] Milliyet Gazetesi yazarı Metin Münir’in iddialarına göre Oyak, bankanın tamamının satışı için uluslararası yatırım bankası Morgan Stanley’e tam yetki verdi. Yaşanan bu strateji değişikliğinin temelinde Oyak’ın finanstan çekilerek yatırımlarını demir-çelik sektörüne kaydırmasının yattığı öne sürülüyor. Basında çıkan haberleri yalanlamayan Oyak’ın, satış için çeşitli gruplarla temasta bulunduğu ifade ediliyor.

Osman Özbek’in “milli hassasiyet” ile ilgili sözlerine bir diyeceğim yok ama acaba paşa öncelikle bir ülkenin ordusunun o ükedeki en güçlü bankalardan birine sahip olmasında bir anormallik aramak durumunda değil midir? Bu bankada sadece askerlerin değil, bir darbe durumunda parasını güvenceye alma düşüncesindeki garantici sivillerin de parası mevcut. Haliyle ortada diğer bankalara göre “silahlı” bir banka olmaktan kaynaklanan haksız rekabet durumu var. Nitekim OYAK’ın “sivil” yöneticilerinin bazı eski beyanatlarında aba altından sopa gösterdiklerini de hepimiz hatırlarız. Şu halde Oyakbank’ın satılması ülke için fevkalade hayırlı bir iş olmakla kalmaz, Türk ordusunu da böyle saçma polemiklerin dışında tutarak kendi işine yoğunlaştırır. Dünyanın neresinde “askerlerin banka açtığı ve bu bankanın yabancıya satılmasıyla sakınca oluştuğu” gibi absürd gündemler oluşur?

Başka haberlerde OYAK’ın Erdemir borcu sebebiyle bu satışı yapmak zorunda kaldığı da söyleniyor. Sebep ne olursa olsun, OYAK ya tamamen ortadan kalkmadıkça, ya da olması gerektiği gibi biryardımlaşma kurumuna dönüşmedikçe bu anormal konular hep gündemde kalır. Osman Paşa artık emekli olmuş durumda, daha ziyade ulusalcı stratejilerle uğraşıyor ama muvazzaf komutanlara tavsiyem YAŞ sonrası ilk olarak OYAK’ı ticaret ve sanayi alanından çekerek bu sıkıntıdan kurtulmalarıdır. Yoksa ülke olarak daha çok başımız ağrır.

Popularity: 10% [?]

Antibürokrasi

FST 23 Temmuz 2006

Birkaç arkadaşla birlikte Antibürokrasi adlı bir site başlatıyoruz. Bu sitede çevrenizde karşılaştığınız bürokratik lüzumsuzlukları yayınlamayı düşünüyoruz. Misal, ilin valisi adına yapılan bir ilkokulun ilk yılda dökülmüş sıvaları, 20 yıldır bitirilememiş bir “sosyal” tesis inşaatı, Halkbank ve benzeri gökdelenler. Kamu yolsuzlukları doğrudan ilgi alanımıza girmiyor, bizi ilgilendiren daha ziyade makam arabaları, binalar, kırtasiyecilik, ahbap çavuş ve aile ilişkileri gibi daha masum konular. Orijinal resimler siteyi zenginleştirecektir, -ben hariç- herkesin cebinde fotoğraf çeken bir telefon vardır, gözünüze çarpan ilginçlikleri gönderirseniz takma yahut gerçek adınızla paylaşırız. Bunun dışında medyaya yansıyan haberler, kısa yorumlarınız ve yaşadığınız tecrübeleri de bekliyoruz. Site henüz tam bitmiş değil ama bir gözatıp fikir beyan ederseniz sevinirim.

Popularity: 9% [?]

Beyaz Yaka-Mavi Yaka: Statistically Significant

FST 20 Temmuz 2006

gs.jpgBarometre başlıklı yazıda Ekonomi Türk sitesine pasladığım bir yazıdan bahsetmiştim. Daha sonra avarelikten ilgili haberin detayına baktım ve ortada tuhaf bir şeyin olduğuna karar verdim. Öncelikle haberde adı geçen akademisyen Bilkent üniversitesinden bir doçent. Kelli felli yabancı akademik dergilerde yazıları çıkmış. Bu yayın listesiyle dünyanın neresine gitse iktisat okullarında el üstünde tutulur. Ben BJK ve FB ile ilgili iktisadi analizlerini ihtiva eden iki makalesine baktım. Journal of Economic Psychology (2005, 26) dergisinde “Long Live Fenerbahce: Production Boosting Effects of Football in Turkey” başlıklı makalede şöyle bir yer var:

“… There might be various reasons why Besiktas’s domestic wins still affect industrial production. Fenerbahce and Galatasaray are archrivals. Therefore, wins of either team in the domestic league may decrease the morale of the fans of the other team. Therefore, the possible positive effect on industrial production caused by better moods of Fenerbahce (or Galatasaray) fans might be cancelled by the effect of the worse moods of the fans of the other team. However, this cancellation effect may not be present for Besiktas. Thus, we could observe the effect of Besiktass success on domestic games, but not for the other two.

Daha yakın tarihliSucess in Soccer and Economic Performance Evidence from Besiktas- Turkey”, RISEC 53(2), 260-74 başlıklı makalenin sonucunda ise şöyle deniyor:

In this study, we try to assess any relationship between economic performance and the success of a popular Turkish team: Beşiktaş. The success of a soccer team may motivate workers to be more productive and this may boost the economic performance. Thus, we study how workers’ happiness affects industrial performance and present statistically significant evidence that there is a positive feedback from workers’ happiness to industrial performance using a transfer function analysis. The magnitude of this positive feedback is an increase in the monthly rate of industrial growth for the games won by Beşiktaş in European cups. Moreover, this increase is higher if these wins occur in displacement (the home of the rival team). However, we are not able to find this positive feedback in Turkish National League games in a statistically significant manner. There is a canceling effect for the supporters of rival clubs of Beşiktaş, which may offset the positive effects of Beşiktaş in the national season.

Türkçe tercüme için zamanım yok, boş bir arkadaş çevirirse ekleriz, anlayan anlamıştır, yalnız merak ettiğim bende oluşan “bu tür bir çalışma neden yapılır” sorusu sizin de aklınıza geldi mi? 3 büyük takımın geçmiş yıllardaki toto neticeleri ile muhtelif ekonomik göstergelerin bir araya getirilmesini takiben çok önemli ve doğruluk payı varmış gibi sonuçlar çıkarmanın tutar yanı var mı? Rastgele bir 2. lig takımının, bir Voleybol takımının vs. son 50 yılda aldığı neticelerden de bir alay “istatistik açıdan anlamlı” bulguya ulaşılamaz mı? Haydi bunları kabul ettik, anlı şanlı birinci sınıf yabancı “hakemli dergiler” bu yazıları incelemiş, önemli bulmuş basmış, Sabah Gazetesine işin yansıma biçimine ne diyelim? Gazetede yer alan ifadelere bakın:

[…] Futbol tutkusu herşeyin önünde olduğu Türkiye’de üç büyüklerin sanayi üretimindeki artışı da etkilediği anlaşıldı. Özellikle Avrupa kupalarında oynanan maçlardan zaferle dönen Türk takımları, sanayi üretimini olması gerekenden yarım puan fazla çıkmasına neden oluyor. Bu konuda üç büyüklerin arasında Beşiktaş önde geliyor. Beşiktaş, Avrupa’da bir maç kazanarak döndüğünde o ayın sanayi üretimi yüzde 0.51 daha fazla artış gösteriyor. Yani, artış örneğin normal koşullarda yüzde 7 olacaksa, yüzde 7.51 şeklinde gerçekleşiyor. Fenerbahçe 0.26 puanlık artışa neden olurken Galatasaray sanayi üretimi artışını çok fazla etkilemiyor. Ancak Galatasaray, UEFA ve Süper Kupa’yı aldığında sanayi üretimine etkisi yüzde 0.31′lik daha fazla artış oldu.

[…] GALATASARAY’IN sanayi üretimindeki artışa etkisinin düşük kalması tarafrtarlarının ağırlıklı olarak beyaz yakalı olmasından kaynaklanıyor. Berument’e göre Galatasaray taraftarını harekete daha çok yarı final veya final gibi kritik maçlar harekete geçiriyor. Sarı-kırmızılı taraftarlar beyaz yakalı olduğun için de kulübün başarısı kendini bankcılık ve finans sektöründe daha çok hissetiriyor.

Yüzde 0.51 vs. rakamlar neyin nesidir, böyle rasgele kafaya esildiği gibi iki ayrı kalem seçilip bir istatistik programına yüklendikten sonra biri diğerini şu kadar etkiliyor demenin hakiki dünyada ne manası olabilir? Cim Bom kazanırsa beyaz yakalılar sevinip daha çok çalışıyor, BJK kazanırsa mavi yakalılar demek için elde istatistik var mı? Galatasaray, BJK, Fenerbahçe gibi takımları gerçekten beyaz yakalılar, mavi yakalılar vs. destekliyor diye önden bir araştırma mı yapılmış? Her takımın idarecisinin kafadan salladığı 30 milyon GS’li, 50 Milyon FB’li, 20 Milyon BJK’li istatistikleri ve “Birgün herkes Fenerli olacak” türü laflar dışında ortada bir bulgu var da biz mi duymadık?

Bu akademisyenlerimiz Bilkent gibi itibarlı bir kurumdalar, ama kusura bakılmasın ben bu işten birşey anlamadım. Bir sürü zaman ve emek harcayıp sonunda BJK Avrupa’da maç kazandığında sanayi üretimi binde 5 artıyor denirse ben de “şu arkadaşlara ülkemizi dünya bilim camiasında temsil ettikleri için 500 USD verilsin, yalnız lüzumsuz işlerle bir daha uğraşmamaları için 50 sopa atılması da ihmal edilmesin” derim. Bilime saygılıyım dediysem sabrım da sınırsızdır demedim ya.

(Not: Ekonomiden anlayanlar ben dahil avamın kafasına girecek şekilde konuyu açıklarsa ben de buradan hocaların 50′şer sopasını geri alırım.)

Popularity: 16% [?]

Son Ütücü

FST 20 Temmuz 2006

trt.jpgMalumunuz TRT kamu hizmeti yapar, o sebeple elektrik payı ile beslenmesine ses çıkarılmaz. Gerçi geçenlerde elektrik kesintisi gündeme geldiğinde “başlarız TRT’ye de kamu hizmetine de, kesmeyin kardeşim TRT elektrik payını” diyenler olmuştu. Hükümetimiz de TRT’nin elektrik payı kesilirse ne yaparız diye düşünüp yolunacak kaz olarak özel televizyonları bulmuş. Öyle ya, bu pis kapitalistler reklamlardan Karun misali para kazanıyorlar, bir rivayete göre 7.999 diğer bir rivayete göre 12.000 kişi çalıştıran iktidar borazanı, pardon kamu hizmetçisi TRT’yi de besleseler ne lazım gelir? Bu düşünceye özel televizyon erbabı pek sıcak bakmıyormuş, Televizyon Yayıncıları Derneği başkanı, eski solcu yeni kamu çıkarı düşmanı Nuri Çolakoğlu bu bizi bitirir diyerek ateş püskürmüş. Benim kanaatimi zaten biliyorsunuz, TRT elbette bir kamu hizmeti yapıyor, mutlaka beslenmeli, mümkünse tüm işsizler TRT’ye alınarak bu sosyal yara ortadan kaldırılmalıdır. Bakın şu örnek benim tezimi nasıl da destekliyor. Bir başka haberde TRT’ye yapılan bir atamanın hikayesi anlatılıyor:

[…] Devlet Hava Meydanları İşletmesi’nde (DHMİ) daha önce müfettiş ve Teftiş Kurulu Başkanlığı yapan Güney, DHMİ personeli, iki yıllık hemşirecilik yüksek okulu mezunu Sebahat Sayıt’ın 29 Mart 2006’da TRT’ye naklen geçişine onay verdi.

Güney’in eski mesai arkadaşı olan Sayıt, bu tarih itibariyle TRT Ankara Televizyonu Prodüksiyon Kaynakları Müdürlüğü’nde 963 YTL maaşla ‘Yardımcı Yapım Elemanı’ kadrosunda “dekor taşıma, çamışır yıkama ve ütücü” olarak işe başladı. Ancak naklen geçişten tam 20 gün sonra jet bir atama gerçekleşti. Sayıt, yine Güney’in imzasıyla 17 Nisan 2006’da 2 bin 88 YTL maaş alınan ‘genel müdür müşaviri’ kadrosuna atandı. Görev yeri TRT İstanbul Bölge Müdürlüğü olan Sayıt’ın, böylece memuriyetteki ek göstergesi 3600’den 6100’e çıktı. Sayıt’ın emekli olduğunda alacağı maaş da 2 katına yükseldi.

[…] Haber-Sen Genel Basın Yayın Sekreteri Mehmet Demir, “Bu atama TRT’deki kadrolaşmanın ulaştığı boyutun en açık göstergesi. TRT’de son 2 yılda yapılan atamalar araştırıldığında buna benzer çok sayıda atamanın yapıldığı da ortaya çıkacaktır. Bundan sonra da Ali Güney ve yönetim kurulu icraatlarını adım adım takip edeceğiz” dedi.

Haber-Sen yetkilisinin açıklamasına yeterince güldüyseniz TRT’nin 1 Milyar maaş alan zor durumdaki bir insanı bir anda nasıl 2 Milyar artı müreffeh bir emekliliğe kavuşturduğunu düşünün. Bundan güzel sosyal destek, kamu yararı, ülke çıkarı olur mu? Yalnız acele etmeyin, herkes sırasını bilsin. TRT’ye girebilmek için önce DHMİ’ye girebilmek, muhtemelen de mevcut hükümet açısından AKP kadın, gençlik, ortayaşlılık ve yaşlılık kollarına aza yazılmak gerekebilir. Elbette bir sonraki iktidarda CHP olacağını düşünüyorsanız ve TRT sıranızın o zaman geleceğini tahmin ediyorsanız CUMOK, ADD yahut CHP gençlik kollarını da tercih edebilirsiniz. Adımınızı hesaplı atın.

Son söz: Nuri Çolakoğlu kendine gel, biz kamuyuz, çıkarımızı sana yedirmeyiz. Bir grup overlokçu ve son ütücü.

Popularity: 9% [?]

Hoşgeldin Mehmet

FST 20 Temmuz 2006

Bir ara duvarlarda DTO, Dünya Türk Olsun yazıları göze çarpardı, hala var mı bilmiyorum ama temenninin gerçekleştiğine dair bazı gelişmeler var. Habere göre Fenerbahçe futbolcusu Marco Aurelio Mehmet adını alıp Türk olmuş. Eski Brezilyalı yeni Türk Mehmet’e aramıza hoşgeldin der, başarılarının devamını dilerim. Darısı diğerlerinin başına.

Popularity: 10% [?]

Barometre

FST 20 Temmuz 2006

belestepe.jpgVerdiğim uzun araya gelenekleştiği şekilde bir Hürriyet yazarı ve spor yazısıyla son vereyim. Spor şu ara gündemde, üstelik Ekonomi Türk sitesindeki arkadaşlarla paylaştığımız enteresan bir BJK haberinin üzerine de iyi gider. Herneyse, Hürriyet denince ilk akla gelenler hernekadar Emin Çölaşan, Özdemir İnce, Bekir Coşkun, Ertuğrul Özkök dörtlüsü -ve asparagaslarıyla gündemi sarsan Fatih Çekirge- olsa da, ben daha ciddi görünmekle birlikte ilk dördün gizli liderliğine namzet olduğunu düşündüğüm Mehmet Y. Yılmaz’dan bir yazıya dikkatinizi çekeceğim.

Hakikaten de köşesindeki resim Mehmet beyin son derece oturaklı, kendinden emin, bilgi ve birikimiyle konuya hakim biri olduğu mesajı veriyor. Üstelik benzer özelliklere bir de yakın gözlüğü ilave etmiş Özdemir İnce’ye göre sert ve tavizsiz bir duruşu da yok. Ancak ne demişler, kılık kıyafete aldanmamak lazım, M. Y. Yılmaz’ın son yazısında ya çok derin manalar var ya da kendisi daha önceki bir başörtüsü yazısında olduğu gibi ne dediğinin farkında değil. Böyle ciddi bir vesikalık resme yakıştıramadım doğrusu. Belki de hata bendedir, isterseniz yazıya bakalım. Mehmet bey BJK’li futbolcu Tayfur’un jübile maçına gitmiş, orada seyircilerin verdiği mesajlardan derin manalar çıkarmış:

Tribünlerden gelen mesaj

[…] Türkiye’de aydınlar futbola pek ilgi göstermezler ama futbol seyircisi, bu ülkenin profilini de yansıtır. Tribünleri dolduran taraftar kitleleri içinde her kesimden insan vardır ve o tribünlerin nabzı aynı zamanda ülkenin içinde bulunduğu ruh durumunu da gösteren bir barometre gibidir.

Beşiktaş-Shaktar maçındaki taraftarların kendiliğinden gelişen gösterileri de halkımızın bugün içinde bulunduğu ruh durumunu yansıtacak nitelikteydi. Maç başlamadan önce kendiliğinden gelişen bir hareketle taraftarlar şehitleri anmak için saygı duruşunda bulundular. Saygı duruşu PKK aleyhine yapılan tezahüratlarla sonuçlandı. Protesto edilenler arasında İsrail de vardı.

Tayfur Havutçu’ya futbolu bıraktıktan sonraki yaşamında başarı dileyen telgrafların okunması sırasında da ilginç bir protestoya tanık olundu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’in telgrafları, aleyhte yapılan yoğun tezahüratlar ve ıslıklarla protesto edildi. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın telgrafı ise tribünlerden yükselen yoğun alkışla karşılandı.

Tribünlerin mesajı çok açık ve hiç kuşku yok ki Türk halkının bugünkü hislerini yansıtıyor. Hükümetin zaman zaman halkın nabzını tutmak için değişik araştırmalar yaptırdığını biliyoruz. Keşke salı gecesi İnönü Stadı’nda olsalardı da PKK terörü karşısında izledikleri politikalar hakkında halkın ne düşündüğünü kendi gözleriyle görüp kulaklarıyla duyabilselerdi diye düşündüm.

Yazıda önemli tespitler var. Ancak tespitin önemli olması, tespitte bulunanın şık ve kendinden emin bakması tespitin doğruluğunu otomatik olarak garanti etmiyor. Mesela “Türkiye’de aydınların futbola pek ilgi göstermediği” doğru bir laf değil. Bizde son derece aydın futbol yazarları vardır. Okumuş yazmış kesimin, siyasetle meşgul köşe yazarlarının çoğu arada bir futbol yazısı da yazarlar. Atatürk’ün hangi takımı tuttuğu meselesi geçtiğimiz aylarda ülkenin önde gelen televizyonlarında anahaber bültenlerinde birkaç defa tartışılmıştır. Üstdüzey siyasiler ve askerler ne zaman biraraya gelseler BJK-FB polemiği yaşanır. (İlginçtir üst düzey generaller ve bakanların çoğu ya BJK ya FB taraftarıdır). İyi eğitimli askerlerin, dışişleri bakanının aydın olmadığını kim ileri sürebilir? Doğan Koloğlu, Hıncal Uluç, Deniz Gökçe, Emre Aköz bir yana, Dünya kupası ve başka zamanlarda futbol yorumlarına şahit olduğumuz M. Ali Birand, Hasan Cemal, Cengiz Çandar, hatta Fehmi Koru gibileri amelelik yapmaktan boş kalan zamanda yazı yazmadıklarına göre aydın sınıfında ele alınabilirler.

Üstelik bizde futbolla bir şekilde ilgilenenlere otomatik olarak hoca sıfatı takılır. Bu sıfat önce Fatih Terim gibi teknik adamlara verilirdi, sonradan bu paye Erman, Şansal, Ahmet Çakar gibi eski hakem ve yazarlara da tevdi edilince bir sürü hocamız oldu. (Gerçi adı geçen hocalardan Terim işi abartıp global liderlik dersleri filan vermeye başlamaya kalkmıştı ama ders sırasında telefonla Milan’dan kovulduğu haberini alması karizma ve global liderlik hocalığı kariyerini bitirivermişti). Bu hocaların Türkiye’de aydın-futbol ilişkisini net olarak açıkladığını ileri sürebiliriz.

M. Yılmaz’a dönersek, kendisi tribünleri bir barometre olarak görüyor. Taraftarlar AKP’lilerin telgrafını ıslıklamış, Yaşar Büyükanıt’ınkini alkışlamış. Üstelik taraftarlar “kendiliğinden” şehitler için saygı duruşunda bulunmuş. PKK yanında İsrail de protesto edilmiş. Tribünlerin mesajı “çok açıkmış” ve “kuşku yok ki” Türk halkının bugünkü hissiyatını yansıtıyormuş. M. Y. Yılmaz iktidara politikalarını belirlemek üzere tribüne gelme çağrısı da yapıyor.

Peki tüm bunlar ne manaya geliyor? Futbola ilgisiz ortalama bir vatandaş veya M. Y. Yılmaz’ın çarpıcı görüntüsünden etkilenmiş diğerleri bu yazıdan derin anlamlar çıkarmaya kalkabilir. İşin aslını ise benim gibi eski bir fanatik BJK’lı anlatabilir ancak. Efendim, bizim tribünlerimiz öyle toplumun aynası filan değildir. Gerçi benim gençliğimde haydi bir nebze olsun farklıydı, en azından o zamanlar derbi maçlara rakip takım seyircisi alınırdı. Yine de taraftar kitlesi ağırlıklı olarak öğrenci, sanayici çırak ve kalfası, bir kısım esnaf ve işsiz güçsüz vatandaş gençlerden ibaretti. Olur olmaz heryerde İstiklal Marşı söylenmesi geleneği o zaman da yaygındı. Üstelik 90 dakikanın 85 dakikasını kaplayan rakip takımlarla, hakemle, muhalif yöneticilerle ilgili yaratıcı küfürlerin koro halinde söylenmesi dışında “Burası Türkiye İsrail değil” sloganı o zamanlar da vardı. O da şöyle olurdu; misal İnönü stadının kuzey cephesinde sahanın %25 kadarını görmeye imkan veren, yol kenarında bir boşluk vardı, şimdi kapatmışlar, oraya 1-2 bin kişilik bir kalabalık yığılırdı. Sahanın dörtte birini bedavadan izlemek isteyenlerden mülhem, bu bölgeye “Beleş Tepe” denirdi. Hatta tribünlerden Beleş Tepe yönüne dönülür “Beleş Beyaz” komutuyla “Siyah, Beyaz” diye bağırılırdı.

Tabii Beleş Tepe‘de işler her zaman böyle yolunda gitmezdi. Trafiğin tıkanması, milletin itişip kakışırken 30-40 metreden stadın yanına yuvarlanıp köftecilerin yanını bulması ihtimali gibi sebeplerle elinde copla polisler kalabalığı Beleş Tepe’den Taksim istikametine sürmeye çalışırdı. Tabii bu esnada coptan kurtulmaya çalışanlar koşuşur, tribünler de polise “Burası Türkiye İsrail değil” diye bağırırılardı. Hamdolsun ben o hengamede çok bulunmakla birlikte hiç cop yemedim ama Beleş Tepe’de bir o yana bir bu yana az gidip gelmedim. Öğrencilik ve fukaralık diyeyim, gerisini siz anlayın işte.

Efendim, lafı uzatıp gençlik hatıralarına dalmayayım, 2006 yılı itibariyle tribünlerimiz sadece saldırganlaşmış Türk gençliğini temsil eder, toplumun barometresi değildir. Ancak gaza getirilmiş bir kitlenin termometresi olarak yorumlanırsa “belki” diye düşünebilirim. Tribünlerde akla hayale gelmedik küfürler, futbol takımı yöneticilerince satır, bazuka, yatağan, motorlu testere, balyemez türü silahla techiz edilmiş avare takımı dışında toplumun barometresi olacak birşey yoktur. Hoş “toplumumuzun cinnet manzarası bundan pek farklı değil” derseniz o da ayrı bir meseledir.

Ha, AKP yönetimine “toplumun nabzını tutuyorum” numarasıyla maçları kaçırmaması önerisini ben de getirebilirim. Stres atarlar, bedavaya dinlenirler. Tabii nasıl diğer gençler 3-5 kuruşa bağırtılıyorsa, AKP gençlik kolları harekete geçirilip İstiklal Marşının ardından AKP yönetimini alkışlayıp ulusalcı güçleri ıslıklayacak bir tedbir düşünülmek kaydıyla. Bu fikrim karşılığında sadece sezonluk kombine bilet ve BJK Store’dan alışveriş çeki isterim. Alıştık nasılsa bedava danışmanlığa…

Güncelleme: Ülke profilimizi yansıtan taraftarlarımızın son durumu için linki izleyiniz. (saat 18.42 itibariyle) 

Popularity: 11% [?]

Kısa Bir Not: At Arabası

FST 16 Temmuz 2006

atarabasi.jpgSon 15 gündür koşturmaca içindeyim, bakmayın tatildeyim filan dediğime, daha -kısa- bir süre muntazam yazı yazabileceğimi zannetmiyorum. Yalnız, detayından sonra bahsedeceğim görüşme ve gezilerimin birinde uzunca sohbet ettiğimiz sevgili Veysel Aratlıoğlu şu dönemde teknolojiye karşı geleneksel yöntemlerle işsizliğe bir nebze çare bulunabilir dediğinde kendisine çok önceden yaptığı bir yorumu hatırlattım.

Veysel beyin daha önce “otomatik akbil yerine etten kemikten biletçiler, kamyonetler yerine hamallar şu ara düşünülmeli, eksik istihdam işsizlikten iyidir” mealindeki yorumuna binaen yükselen benzin fiyatlarına mukabil at arabalarının da tekrar gündeme getirebileceğini hatırlatmıştım. İkimiz bu konuda hemfikir iken, geçen gün konuyla ilgili bir yazı görünce hemen kendisini haberdar ettim. Urfa’da at arabasının yeniden canlanmasından bahseden haberi Liberal Hareket sitesi de bir şekilde konu etmiş, “böyle giderse samanla arpaya da dolaylı vergi konur” şeklinde daha farklı -ve doğru- bir yorum yapmış.

Toplumca bilgi çağına girdik, dijitalleştik filan derken, içmeye ayranı olmadan ayakyoluna tahtırevanla gitmeye fazla adapte olmuş gibiyiz. Çağ atlayalım derken ayak-yorgan dengesini de şaşırdık. Hepimiz arabaları atıp birer at edinelim demiyorum ama bu at arabası meselesini daha ciddi düşünmekte fayda var gibime geliyor. Urfa’da belki bu iş eskiden beri vardır lakin akaryakıt fiyatları böyle giderse Anadolu’da benzer gelişmeler beklenebilir. Piyasa bu, neyin ne olacağını kestirmek mümkün değil, o işini fevkalade iyi bilir.

Not: Kıvanç Tarhan bey bir önceki yazıda ünlü bir yazarımızın ufuk açıcı yazısını hatırlatmış, gerçekten 3. Kolordu ve bir iki komutanını fiilen tanıyan biri olarak çok eğlendim. Dönüşte iki laf ederim artık.

Popularity: 15% [?]

Kapat
E-posta ile paylaş