FST 20 Temmuz 2006
Verdiğim uzun araya gelenekleştiği şekilde bir Hürriyet yazarı ve spor yazısıyla son vereyim. Spor şu ara gündemde, üstelik Ekonomi Türk sitesindeki arkadaşlarla paylaştığımız enteresan bir BJK haberinin üzerine de iyi gider. Herneyse, Hürriyet denince ilk akla gelenler hernekadar Emin Çölaşan, Özdemir İnce, Bekir Coşkun, Ertuğrul Özkök dörtlüsü -ve asparagaslarıyla gündemi sarsan Fatih Çekirge- olsa da, ben daha ciddi görünmekle birlikte ilk dördün gizli liderliğine namzet olduğunu düşündüğüm Mehmet Y. Yılmaz’dan bir yazıya dikkatinizi çekeceğim.
Hakikaten de köşesindeki resim Mehmet beyin son derece oturaklı, kendinden emin, bilgi ve birikimiyle konuya hakim biri olduğu mesajı veriyor. Üstelik benzer özelliklere bir de yakın gözlüğü ilave etmiş Özdemir İnce’ye göre sert ve tavizsiz bir duruşu da yok. Ancak ne demişler, kılık kıyafete aldanmamak lazım, M. Y. Yılmaz’ın son yazısında ya çok derin manalar var ya da kendisi daha önceki bir başörtüsü yazısında olduğu gibi ne dediğinin farkında değil. Böyle ciddi bir vesikalık resme yakıştıramadım doğrusu. Belki de hata bendedir, isterseniz yazıya bakalım. Mehmet bey BJK’li futbolcu Tayfur’un jübile maçına gitmiş, orada seyircilerin verdiği mesajlardan derin manalar çıkarmış:
Tribünlerden gelen mesaj
[…] Türkiye’de aydınlar futbola pek ilgi göstermezler ama futbol seyircisi, bu ülkenin profilini de yansıtır. Tribünleri dolduran taraftar kitleleri içinde her kesimden insan vardır ve o tribünlerin nabzı aynı zamanda ülkenin içinde bulunduğu ruh durumunu da gösteren bir barometre gibidir.
Beşiktaş-Shaktar maçındaki taraftarların kendiliğinden gelişen gösterileri de halkımızın bugün içinde bulunduğu ruh durumunu yansıtacak nitelikteydi. Maç başlamadan önce kendiliğinden gelişen bir hareketle taraftarlar şehitleri anmak için saygı duruşunda bulundular. Saygı duruşu PKK aleyhine yapılan tezahüratlarla sonuçlandı. Protesto edilenler arasında İsrail de vardı.
Tayfur Havutçu’ya futbolu bıraktıktan sonraki yaşamında başarı dileyen telgrafların okunması sırasında da ilginç bir protestoya tanık olundu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’in telgrafları, aleyhte yapılan yoğun tezahüratlar ve ıslıklarla protesto edildi. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın telgrafı ise tribünlerden yükselen yoğun alkışla karşılandı.
Tribünlerin mesajı çok açık ve hiç kuşku yok ki Türk halkının bugünkü hislerini yansıtıyor. Hükümetin zaman zaman halkın nabzını tutmak için değişik araştırmalar yaptırdığını biliyoruz. Keşke salı gecesi İnönü Stadı’nda olsalardı da PKK terörü karşısında izledikleri politikalar hakkında halkın ne düşündüğünü kendi gözleriyle görüp kulaklarıyla duyabilselerdi diye düşündüm.
Yazıda önemli tespitler var. Ancak tespitin önemli olması, tespitte bulunanın şık ve kendinden emin bakması tespitin doğruluğunu otomatik olarak garanti etmiyor. Mesela “Türkiye’de aydınların futbola pek ilgi göstermediği” doğru bir laf değil. Bizde son derece aydın futbol yazarları vardır. Okumuş yazmış kesimin, siyasetle meşgul köşe yazarlarının çoğu arada bir futbol yazısı da yazarlar. Atatürk’ün hangi takımı tuttuğu meselesi geçtiğimiz aylarda ülkenin önde gelen televizyonlarında anahaber bültenlerinde birkaç defa tartışılmıştır. Üstdüzey siyasiler ve askerler ne zaman biraraya gelseler BJK-FB polemiği yaşanır. (İlginçtir üst düzey generaller ve bakanların çoğu ya BJK ya FB taraftarıdır). İyi eğitimli askerlerin, dışişleri bakanının aydın olmadığını kim ileri sürebilir? Doğan Koloğlu, Hıncal Uluç, Deniz Gökçe, Emre Aköz bir yana, Dünya kupası ve başka zamanlarda futbol yorumlarına şahit olduğumuz M. Ali Birand, Hasan Cemal, Cengiz Çandar, hatta Fehmi Koru gibileri amelelik yapmaktan boş kalan zamanda yazı yazmadıklarına göre aydın sınıfında ele alınabilirler.
Üstelik bizde futbolla bir şekilde ilgilenenlere otomatik olarak hoca sıfatı takılır. Bu sıfat önce Fatih Terim gibi teknik adamlara verilirdi, sonradan bu paye Erman, Şansal, Ahmet Çakar gibi eski hakem ve yazarlara da tevdi edilince bir sürü hocamız oldu. (Gerçi adı geçen hocalardan Terim işi abartıp global liderlik dersleri filan vermeye başlamaya kalkmıştı ama ders sırasında telefonla Milan’dan kovulduğu haberini alması karizma ve global liderlik hocalığı kariyerini bitirivermişti). Bu hocaların Türkiye’de aydın-futbol ilişkisini net olarak açıkladığını ileri sürebiliriz.
M. Yılmaz’a dönersek, kendisi tribünleri bir barometre olarak görüyor. Taraftarlar AKP’lilerin telgrafını ıslıklamış, Yaşar Büyükanıt’ınkini alkışlamış. Üstelik taraftarlar “kendiliğinden” şehitler için saygı duruşunda bulunmuş. PKK yanında İsrail de protesto edilmiş. Tribünlerin mesajı “çok açıkmış” ve “kuşku yok ki” Türk halkının bugünkü hissiyatını yansıtıyormuş. M. Y. Yılmaz iktidara politikalarını belirlemek üzere tribüne gelme çağrısı da yapıyor.
Peki tüm bunlar ne manaya geliyor? Futbola ilgisiz ortalama bir vatandaş veya M. Y. Yılmaz’ın çarpıcı görüntüsünden etkilenmiş diğerleri bu yazıdan derin anlamlar çıkarmaya kalkabilir. İşin aslını ise benim gibi eski bir fanatik BJK’lı anlatabilir ancak. Efendim, bizim tribünlerimiz öyle toplumun aynası filan değildir. Gerçi benim gençliğimde haydi bir nebze olsun farklıydı, en azından o zamanlar derbi maçlara rakip takım seyircisi alınırdı. Yine de taraftar kitlesi ağırlıklı olarak öğrenci, sanayici çırak ve kalfası, bir kısım esnaf ve işsiz güçsüz vatandaş gençlerden ibaretti. Olur olmaz heryerde İstiklal Marşı söylenmesi geleneği o zaman da yaygındı. Üstelik 90 dakikanın 85 dakikasını kaplayan rakip takımlarla, hakemle, muhalif yöneticilerle ilgili yaratıcı küfürlerin koro halinde söylenmesi dışında “Burası Türkiye İsrail değil” sloganı o zamanlar da vardı. O da şöyle olurdu; misal İnönü stadının kuzey cephesinde sahanın %25 kadarını görmeye imkan veren, yol kenarında bir boşluk vardı, şimdi kapatmışlar, oraya 1-2 bin kişilik bir kalabalık yığılırdı. Sahanın dörtte birini bedavadan izlemek isteyenlerden mülhem, bu bölgeye “Beleş Tepe” denirdi. Hatta tribünlerden Beleş Tepe yönüne dönülür “Beleş Beyaz” komutuyla “Siyah, Beyaz” diye bağırılırdı.
Tabii Beleş Tepe‘de işler her zaman böyle yolunda gitmezdi. Trafiğin tıkanması, milletin itişip kakışırken 30-40 metreden stadın yanına yuvarlanıp köftecilerin yanını bulması ihtimali gibi sebeplerle elinde copla polisler kalabalığı Beleş Tepe’den Taksim istikametine sürmeye çalışırdı. Tabii bu esnada coptan kurtulmaya çalışanlar koşuşur, tribünler de polise “Burası Türkiye İsrail değil” diye bağırırılardı. Hamdolsun ben o hengamede çok bulunmakla birlikte hiç cop yemedim ama Beleş Tepe’de bir o yana bir bu yana az gidip gelmedim. Öğrencilik ve fukaralık diyeyim, gerisini siz anlayın işte.
Efendim, lafı uzatıp gençlik hatıralarına dalmayayım, 2006 yılı itibariyle tribünlerimiz sadece saldırganlaşmış Türk gençliğini temsil eder, toplumun barometresi değildir. Ancak gaza getirilmiş bir kitlenin termometresi olarak yorumlanırsa “belki” diye düşünebilirim. Tribünlerde akla hayale gelmedik küfürler, futbol takımı yöneticilerince satır, bazuka, yatağan, motorlu testere, balyemez türü silahla techiz edilmiş avare takımı dışında toplumun barometresi olacak birşey yoktur. Hoş “toplumumuzun cinnet manzarası bundan pek farklı değil” derseniz o da ayrı bir meseledir.
Ha, AKP yönetimine “toplumun nabzını tutuyorum” numarasıyla maçları kaçırmaması önerisini ben de getirebilirim. Stres atarlar, bedavaya dinlenirler. Tabii nasıl diğer gençler 3-5 kuruşa bağırtılıyorsa, AKP gençlik kolları harekete geçirilip İstiklal Marşının ardından AKP yönetimini alkışlayıp ulusalcı güçleri ıslıklayacak bir tedbir düşünülmek kaydıyla. Bu fikrim karşılığında sadece sezonluk kombine bilet ve BJK Store’dan alışveriş çeki isterim. Alıştık nasılsa bedava danışmanlığa…
Güncelleme: Ülke profilimizi yansıtan taraftarlarımızın son durumu için linki izleyiniz. (saat 18.42 itibariyle)
Popularity: 11% [?]