Ağustos 2006 Arşivi

Neden Düşünülmez?

FST 31 Ağustos 2006

tribun2.jpgHerkes “Doğu Perinçek islami kesime rampalamaya çalışıyor, ne iş” diye derin analizler yaparken benim gözüme daha enteresan bir haber çarptı. Milli takımımız imparatore Fatih Terim önderliğinde çıktığı iki fırsat maçında istediği sonucu elde edemediği için malum Dünya kupasına katılamamış, maç sonunda bazı olaylar çıktığı için de birkaç maç seyircisiz oyanama cezası almıştı. Bu bazı olaylara kısaca rakip milli marşı ıslıklama, hırçınlıkla ilk dakikada penaltıya sebebiyet verip oyunun seyrini bozma, maç sonunda yenilince Türk usülü yöntemlerle rakip futbolculara tekme tokat girişme, yerine göre uçan kafa atma, hakem odasının kapısını tekmeyle kırmaya tam teşebbüs vs. örnek verilebilir. Elbette bu olayların abartacak yönü yoktur, bize verlen ceza ağırdır. AB, Haçlı, Hristiyan, Batılı, Osmanlının intikamını almak isteyen kafirler vs. ittifakla bize oyun oynamıştır. Herneyse, işte bu seyircisiz oynanacak maçın birine şöyle yaratıcı bir çözüm önerilmiş:

Almanya’nın Frankfurt kentinde Commerzbank Stadı’nda oynanacak maç için dev bir seyirci görüntüsü hazırlatan firma, böylece Milli Takım’a moral vermeyi amaçladı. 60 metreye 80 metre olarak hazırlanan ve 1800 metrekare yer kaplayan seyirci görüntüsünün üzerinde ayrıca dev bir de pankart yer alacak. Pankartta, “Seni yalnız bırakır mıyız sandın?” yazısı bulunacak. Bu pankart, ay yıldızlı futbolcuların sahaya çıkacağı kapının tam karşısındaki tribünde yer alacak ve futbolcularımızı motive ederken, Malta takımını da şaşırtmaya yönelik olacak.

Malta takımı bu işe ne kadar şaşırır bilmem, zaten takımlarının büyük bölümü Malta’da esnaf çıraklığı, kasap yamaklığı,emekli memur gibi futbol heveslilerinden oluşuyor zannedersem. Haydi Malta’yı şaşırttık, verdiği müjdeyle gözleri yaşartan Coca Cola acaba detayları da dikkate aldı mı? Misal koydukları ses efektleri içinde 90 dk. boyunca hakemin, rakip oyuncunun, yerine göre “ulusal” oyuncunun ana, avrat, ata, sülalesine koro halinde yaratıcı küfürler etme bandı var mı?

Maçta istenmeyen bir netice (evet, ben “Ulusal” takımın Malta’yı dahi yeneceğinden şüpheliyim) alınırsa sahaya atlayacak, bozuk para, şişe, çakmak, cep telefonu fırlatacak robotik insanlar düşünüldü mü? Eğer düşünülmediyse ben düşündüm. Honda’nın robotu Asimo ile Arçelik’in robotu Çelik bu iş için biçilmiş kaftan. Sustalı çakı, döner bıçağı, yatağan ve şam çeliğinden saldırmalarla mücehhez 1000 tane Asimo, 1000 tane de Çelik Malta esnafının hakkından rahat gelir. Üstelik iki şirketten sponsorluk parası da alınır, bedava olacak hali yok ya. Slogan da şöyle olur:

Honda ve Arçelik Ulusal Takıma Başarılar Diler.

Popularity: 16% [?]

İhracat Hamlesi

FST 29 Ağustos 2006

karaylcm.jpgTürkiye’nin ihracatta yaptığı büyük hamle hepimizin dikkatini çekiyor olmalı. Bu gurur verici gelişmeye son katkı SHP genel başkanı Murat Karayalçın’dan geldi. Hükümet’in Lübnan’a asker gönderme kararına “sürpriz” bir destek veren SHP lideri aynı zamanda Türkiye’nin bölgeye rejim ihraç edebileceğini de ileri sürmüş. Haber şu:

Bölgenin kendi dinamikleriyle gelişmesini sağlayabilmesi için Türkiye’nin bölgeye Atatürk devrimlerini ve Cumhuriyet’in yurttaşlık kurumunu ihraç etmesi gerekmektedir. Ortadoğu, dine, mezhebe, etnik farklılıklara değil, siyasi yurttaşlığa, insan haklarına ve demokrasiye dayanan ulus devletler kurulduğunda gerçek anlamda yenilenmiş olacaktır. Türkiye, Ortadoğu’daki ödevini bu yönüyle değerlendirmelidir.”

Bu hamle çok güzel, fikirden dolayı tebrik ederim yalnız benim bildiğim ihracat hamlesinde esas hedef daha zengin ülkeler değil midir? Mesela AB, ABD, Uzakdoğu ile olan ihracatımızın artması Ortadoğuya göre daha mı önemsizdir? Karayalçın’ın bu cin fikrinin geliştirilmesini arzu ediyorum. Bahsettiği rejim değişikliğinin bir an evvel ABD yanında İngiltere, Japonya, İsveç, Hollanda gibi krallıklara da ihracı gündeme gelmelidir. Mesela bu ülkelerde belli rütbelerdeki generallerin görev değişimi yaparken başbakan, bakan vs. sivilleri fırçalamalarıyla işe başlanabilir.

Türkiye’deki müreffeh, huzurlu ortam ve ekonomik zenginlik neden başka ülkelere de nasip olmasın? Hep kendimizi mi düşüneceğiz, bravo Karayalçın.

Popularity: 11% [?]

Bir Dönemin Sonu: “Ali Topu At”

FST 24 Ağustos 2006

İlkokullarımızın klasik fişle eğitim sistemindeki beylik cümleleri hepimiz hatırlarız. Ali Topu At, Bak Ayşe Bu At, Cemil Zil Çaldı vs. Şimdi fiş yok galiba ama kitaplarda gene buna benzer cümleler var. Sadece isimler Ali, Ayşe, Cemil yanında Berk, Terke, Barutcan, Hoşmert gibi çeşnilerle biraz daha çağdaşlaşmış o kadar. Tabii bu yazıda ilkokul eğitiminin mevcut durumunu anlatacak değilim, benim derdim Burdur Valisiyle. Burdur valisi Rasih Özberk iki haberle dikkatimi çekti. Birinci haberde “sayın” valinin bir vatandaşa kızıp üzerine saldırdığı, yumruklamasının eşi tarafından engellendiği vs. anlatılıyor. Kısaca şu:

[…] Köylüye derdini soran Özbek, “Tedaş görevlileri, dut ağacımın yarısını kesti. Neden hepsini kesmediler. Benim kesebilecek durumum yok. Kessinler ben de odun olarak kullanayım” yanıtını aldı. Köylünün sert ifadelerine sinirlenen Vali Özbek, Terbiyeli ol. Burası devlet makamı. Hiç kimsenin burada böyle konuşmasına müsade etmem diyerek oturduğu yerden öfkeyle kalktı, köylünün üzerine yürüdü. Vali Özbek’i yumruk atmasına ramak kala eşi Zehra Özbek ve Belediye Başkanı Vedat Eraslan tuttu. Köylü Yıldız korku içinde yerinden kıpırdamazken Vali Özbek tekrar yerine oturdu. Olayın şaşkınlığı yüzünden makamda bir süre sessizlik oluştu.

Valinin makamındaki sessizliğin devamını haberden okuyun. Ama bir cümledeki üslubu derhal yumrukla cezalandıracak kadar devlet otoritesine bağlı, godu muydu oturtma hamlesiyle Erman Toroğlu tarafından alnından öpülmesi muhtemel valinin meğer ilkokullardaki fişlere ilişkin de bir hamlesi varmış. Üstelik “acaba yumruğu ekrandan çıkıp suratımı dağıtır mı” diye halen endişeyle baktığım vali bu fişlerdeki emir kipli otoriter cümleleri beğenmeyip nezaket tavsiye ediyormuş. Haber şöyle:

[…] Çünkü önlerine konan hece fişler sadece emir kipiyle kurulmuş cümlelerden oluşuyor. Bu durumu farkeden Burdur Valisi, ilginç bir projeye imza attı. […] Öğrenciler bir yandan hecelemeyi öğreniyor, bir yandan da emir vermeyi. Ali’ye ata doğru bakma emri veriliyor, Ayşe’ye ise ip atlaması talimatı. Çocukların okumayı öğrenirken emir vermeyi de öğrenmesi Burdur Valisi Rasih Özbek’i düşündürmüş ve ilginç bir projeye imza atmasına yol açmış. Burdur’da minik öğrenciler önümüzdeki yıl rica etmeyi de öğrenecek. Nasıl mı? Yıllardır emir vermeyi öğrenen minik öğrenciler bundan böyle, Ali’ye ata bakar mısın? diyecek. Bu değişim öğrencilerden de büyük destek görüyor.

Meğer dut ağacından dolayı şikayetlenen köylüyü dut yemiş bülbüle çeviren Burdur valisi öğrencilerin emir yanında rica etmesini de dikkate alacak kadar ince ruhluymuş. Bana biraz fazla zıt iki karakter gibi geldi ama devletimizin hem sevip hem de dövmesine bir örnek olması açısından belki de olumlu karşılamak lazım.

Gelelim fişlere. Ne güzel. “Ali Topu Atar mısın?”, “Ayşe Bakınız Bu Toptur”, “Cemil Zil Çaldı Sınıfa Giriniz”, “Barutcan Ata Ot Veriniz” vs. Yahu lafla bunlar öğretilse şimdiye hepimiz nezaketten kırılırdık. Bizim öğrenciler bu laflarla fena halde dalga geçer. Evde, sokakta en hafifinden “Ali, topu at lan”, “Ayşe aha bu top, salak salak bakma”, “Cemil, zil çaldı daha dışardasın hayvan herif”, “Barutcan, koçum atın otunu vermediysen gerisini sen düşün” türü hitaplarla sosyal ortama adapte olan çocuklar fişle nezaket öğrenecekler ha.

Hem de yok yere bir garibanı yumruklamaya kalkan “devletin” valisinin projesiyle. Haydi topluca gülün ağlanacak halimize. Pardon “Haydi gülünüz”…

(Not: Muhtemelen vergisiyle maaşı ödenen atanmış memur karşısında vatandaşın ezik haldeki resmi, yürek burkmasının yanında Antibürokrasi girişiminin ne kadar geç de olsa yerinde olduğunu gösteriyor. Herkesi buraya katkıya davet ediyorum.)

Popularity: 17% [?]

RTÜK için müfredat

FST 23 Ağustos 2006

Geçtiğimiz aylarda RTÜK’ün TV izleme ile ilgili bir atılımına önemli gördüğüm noktalara işaret ederek katkıda bulunmaya çalışmıştım. Görüyorum ki RTÜK beni pek iplemiyor, önerilerimi kulak ardı ediyor. İzlenimler sitesini takip ettiği anlaşılan bir dostumuz haberdar etti. Aslında Zaman gazetesindeki haberi ben de görmüş, özellikle başlığı garipsemiştim. Şuna bakın: “Televizyonun zararları okulda öğretilecek”. Televizyonun zararları televizyondan öğretilecek dense daha manalı olurmuş. Neyse, habere göre RTÜK, TRT ve Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri bir araya gelip anlamsız bir projeye start vermişler. Haberde şu gibi cümleler geçiyor:

[…] Hüseyin Çelik de Türkiye’de en çok görsel medyanın izlendiğini ve kanal sayısının da her geçen gün artma eğiliminde olduğunu ifade etti. Çocukların televizyon başında geçirdikleri zamanın, okulda geçirdikleri zamandan fazla olduğunu ifade ederken, bunun son derece tehlikeli bir durum olduğunu belirtti.

[…] Talim Terbiye Kurulu Başkanı İrfan Erdoğan ise her çocuğun haftada 25 saat televizyon izlediğini, bunun lise bitene kadar toplam 15 bin saat televizyon izlendiği anlamı taşıdığını dile getirdi. Erdoğan, artık okuryazarlığın tek başına yeterli olmadığını, bilgisayar, medya ve kent okuryazarlığının da şart olduğunu anlattı. Medya okuryazarlığı, pilot uygulamanın başarıyla tamamlanmasının ardından tüm Türkiye’deki ilköğretim okullarında okutulacak. Konu başlıkları: İletişime giriş, Kitle iletişimi, Medya, Televizyon, Radyo, Gazete, Dergi

Televizyon başında geçen zamanla okulda geçen zaman kıyaslamasına ne diyelim? Okulda geçen zamanı TV başında geçirmeye tercih edecek yaratığın bir çocuk olarak tanımlanma ihtimali hayli düşüktür. Sonra benim çevremdeki çocuklar haftada en az 50-60 saat TV izliyorlar, 25 saat neyin nesidir? Kelli felli uzmanlar daha realitenin farkında değil. Gelelim 7. sınıflar için düşünülen ders programına. Geçen sefer yazdığım “TV izlemeye giriş” temelli önerilere ilaveten biraz daha netleşen yeni program için de tavsiyelerde bulunmak artık şart oldu. Bu adamlar Bakan, başkan bilmem ne işi kıvıramayacaklar. Aşağıya derslerden biri için örnek bir müfredat sunuyorum, diğer dersler için eğitim ve iletişim uzmanları benzer bir yol izleyebilirler. İşte 12 Haftalık standart bir ders için içerik önerim:

Ders: İletişime giriş (3 Saat, 1 saat Teori, 2 Saat Uygulama)

1. Temel ve Orta düzey küfürleşme (Teori)

2. Uygulamalı Küfürleşme (Pratik)

3. Servis aracında İletişim-I: Pencereden sarkma ve anlamsız sesler çıkarma (Teori)

4. Servis Aracında İletişim-II: Yoldan Geçene Tükürme ve Küfür (Pratik)

5. Ebleh Esprileri-I: Temel Düzey ve Teori

6. Ebleh Esprileri-II: Orta ve İleri Düzey Uygulamalar

7. İletişimde Ciddiyetsizlik-I: Muhatabın Sözünü Tekrarlama ve Aptalca Sırıtma

8. İletişimde Ciddiyetsizlik-II: Soruya soruyla veya küfürle karşılık verme

9. Sözsüz İletişim-I: El-Kol Hareketleri, küfür imalarına giriş, yumruklaşma

10. Sözsüz İletişim-II: Ağız, yüz ve ayak hareketleri, fantastik işaretler

11. Konuşma İlkeleri-I: Yavşama ve Özentili Konuşmaya Giriş

12. Konuşma İlkeleri-II: Yabancı Dilde Komiklikler ve Uygulaması

Derste Türk Deyimler Sözlükleri, Halk Edebiyatından örnek metinler, Sokakta oynayan çocukların gizli kamera çekimleri, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın muhtelif konuşmaları, yerel politikacılardan inciler gibi kaynaklardan yararlanılacak, konuk öğretmen olarak mahallenin it takımından tecrübeli serseriler davet edilerek okul-çevre işbirliği de sağlanacaktır.

Popularity: 13% [?]

Çin Malına Karşı Nasıl Korunalım?

FST 23 Ağustos 2006

klm.jpgBu konuda vatandaşın bir korunma derdi yok elbette. Hatta başta benim gibi bilinçsizler olmak üzere “ne koruması, serbest kalsın ucuz alıyoruz, derdim merdim yok Çin malıyla, imalatçı düşünsün” diyenler Çin malına taraftar bile olabilir. Tabii, devletimiz bizim gibi bilinçsiz olmadığı için Çin mallarıyla damping yoluyla mücadele edip Vestel, Arçelik gibi zavallı üreticilerimizi %25 damping ile Çin malı klimaya karşı “koruyor”. Temmuz 2006 tarihli Resmi Gazete kararını okursanız bir örnek görmüş olursunuz. Daha binlercesi Dış Ticaret Müsteşarlığı web sitesinde var. Tümünü okumaya zaman harcamayın, ilk ve son kısmını ben veriyorum:

MADDE 1- Vestel Beyaz Eşya Sanayi ve Ticaret A.Ş. Vesteltarafından yapılan ve Arçelik-LG Klima San. ve Tic. A.Ş. firması tarafından desteklenen başvuru üzerine, Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) menşeli “duvar tipi split klimalar

Popularity: 12% [?]

O da tamam oldu

FST 23 Ağustos 2006

cinmm.jpgBir bu ithamı duymamıştım, o da tamam oldu. Çin malları ile ilgili 3-4 senedir yerli üreticiden o kadar çeşitli şikayetlenmeler duydum ki, artık hiçbir şey beni şaşırtmaz derken yanıldığımı anladım. Gene bildik laflarla Çin mallarını şikayet eden sektör temsilcisinin biri şöyle diyor:

Çin malı pazarlarda 3-5 YTL. Bu hazır giyim konfeksiyonun hammaddesi kimyasaldır. Bu paraya yapılması mümkün değil. Dünyanın her yerinde başladı bu tehlike; kimyasal madde cilt kanseri yapıyor. Adam cilt kanseri olmuş nereden olduğu belli değil. Halbuki kazak ve gömlekler, kimyasal bir boya ile renklendiriliyor, standartlara uygun değil. Sonra bakıyorsun Versace gibi markalar koyuyorlar. Bunlara artık ‘dur’ demek lazım. Kaliteli mal üretiyoruz biz. Dünyanın her tarafına mal yapıyoruz ama maliyetlerimiz yüksek.

Evet, Türk tekstil müteşebbisi yoğun çalışmaları sonunda cilt kanserinin sebeplerinden birini tespit etmiş, dünya bilimine katkıda bulunmuştur: Çin malı kıyafet. Tabii “bunlara artık dur demek lazım” da ben şu kimyasal madde meselesini anlamadım. Türk konfeksiyoncusu kimyasal olmayan saf kök boya, soğan kabuğu suyu, kuşburnu filan mı kullanıyor? Kimyasal olmayan madde, boya mı var? Yahut Türk malları hep bembeyaz da ben mi dikkat etmedim.

Neredeyse Türkiye’deki yobazların bikinililere saldırmasının ardında da Çin malı etkili oluyor denecek. Aspirin gibi sebep, istediğin yerde kullan. Hürriyet’e ilham etmiş olayım.

Popularity: 13% [?]

Global Balta

FST 23 Ağustos 2006

plaj.jpgDikkat ederseniz lokal başlayan bir çok problemimizi global ölçeğe hızla taşıma becerimiz sebebiyle İzlenimler sitesi de yerel ve ulusal meseleler yanında sıkça dünya çapındaki problemlere el atmaya başladı. Son örnek haşema-bikini restleşmesinde yaşanıyor. Bikiniye, dolayısıyla cumhuriyete ve kazanımlarına yapılan saldırılar konusunda önce yabancı basketbolcuların haşema benzeri şortlarla oynamasındaki sinsi tehdite dikkatinizi çekmiştim. Bu defa İtalya’da bir belediye başkanının kadınlara özel plaj projesiyle gündemi sarsıyorum. Hürriyet gazetesi “İtalya Müslüman kadınlar için harem-selamlık plaj açıyor” başlığıyla bir haber yayınlamış. Bu başlığı şöyle de okuyabiliriz “Müslüman kadınlar erkeklerin bulunmadığı plaj konusunda hassas davranırken, Müslüman olmayan kadınlar için böyle bir problem yoktur.” Yani Hürriyetin haberi bikinililer müslüman değildir gibi bir anlama geliyor. Herneyse, içerik analizini ehline bırakıp bir de Turizm Yatırımcıları Derneğine kulak verelim. Adı geçen dernek de Türkiye’de bikinililere yapılan saldırının yabancı turistleri korkutacağını ileri sürmüş ve şunları söylemiş:

[…] Tesettürlülerin sayısının artması, türban konuları Türkiye’nin bir İslam ülkesine dönüştüğü şeklinde değerlendiriliyor Avrupa’da ve tedirginlik yaratıyor. Yabancı basının bu olaya ilgi gösterme nedeni de bu. Bu tür olayların dış basında da yer alması var olan endişeleri artırıyor […] Artık bir şeyleri sorgulamalıyız. Türkiye’de üst üste yaşanan skandallar ve bunların dış basına yansıması turizmi baltaladı. Türkiye’nin rakibi ve sevmeyeni o kadar çok ki, işte bu tür olaylar onların ekmeğine yağ sürüyor.

Görüldüğü gibi çocuğun kakasının etkisi dalga dalga uluslararası alana yayılıyor turizmimizi “baltalıyor”. Bir tür tsunami anlayacağınız. Buraya kadar tamam da, Turizmci şahsın şikayetlenme yeri olarak seçtiği Hürriyet gazetesi işin elebaşı olarak suçlu değil midir? Adi bir plaja s.çan çocuk kavgasının çok satan gazetenin köşe yazarınca “Vurun Kahpeye” diye şişirilmesi, ardından Cumhuriyet ve Milliyet gibi yandaşların manşetlerde işi rejim meselesine dönüştürmesi olmasa Avrupalı turist neden baltalanmış olacak? Ha, turistler bundan korkmuş vs. laftan ibarettir, o ayrı ya.

Turizmci şahsa balta sahibini iyi tanımasını tavsiye ederim. Gitsinler topluca çağdaş, laik gazetelere dava açsınlar, potansiyel kayıplarını tazmin etmeye çalışsınlar. Bir de boş laf yerine İtalya’yı örnek alıp dincilerden para kazanmaya baksınlar. Madem talep var tesettür, haşema, kadın plajına mevcutlara ilave birer de siz açın. Arz-talep meselesi. Her yolu da ben mi göstereceğim.

Popularity: 11% [?]

Global Yobazlık

FST 20 Ağustos 2006

basketbol.jpgDünya Basketbol Şampiyonası başladı, Türkiye iyi bir başlangıçla iki günde iki galibiyet aldı. Ancak ben buna pek sevinemedim. Bunun birinci sebebi, maç öncesi istiklal marşı okunurken “ulusal” takımın emanet edildiği koç Tanyeviç’in marşa eşlik etmeden sessizce beklemesiydi. Adam yalandan da olsa ağzını kıpırdatmıyordu. İstiklal Marşını okuyamadığı gerekçesiyle milli takıma alınması milli dava haline gelen Mehmet Aurelio’yu da hatırlayınca Türk milli basketbol takımının başarısına bu İstiklal Marşı okumaktan aciz teknik adam sebebiyle sevinemedim.

İkinci üzüntüm ise Türkiye’de artık Cumhuriyetin simgesi haline gelen bikinililere uluorta saldırmaya başlayan yobaz takımının giydiği haşemaların global alanda yaygınlaşması oldu. Ne alakası var derseniz, ABD- Portoriko maçında her iki ülke vatandaşı basketbolcuların giydiği şortlar diz altına, hatta kısa oyuncularda neredeyse topuğa kadar iniyordu. Dincilerin gizli taktiklerinden bihaber liberal ahmaklar için buradan gericiliğin global hale geldiği sonucunu çıkarmak elbette mümkün değil ama bu siteyi takip edenlerin kolayca tahmin edeceği gibi ben her tür normal görünen sinsi hamlenin arkaplanını deşifre etme konusunda kafi miktarda tecrübe sahibiyim. Maalesef AB sürecinde artan aymazlık ve yumuşama haşema terörünün rejimi tehdit eder boyutlara ulaşmasına sebebiyet vermiş, dün küçük bir çocuğun kakasıyla kamufle edilen “Vurun Kahpeye” irticai kalkışması bugün ispatladığım üzere de Dünya Basketbol Şampiyonası ile global hale gelmiştir.

Tüm dünyayı bu sinsi tehlikeye karşı harekete geçirmeleri amacıyla buradan Hürriyet, Milliyet ve Cumhuriyet Gazeteleri ile bilumum çağdaş derneklere duyururum. Tanyeviç’i ise Ali Sami Alkış ve ulusalcı köşe yazarlarına havale ediyorum. Bu saygısızlık sürdükçe şampiyona boyunca çalınan istiklal marşlarında evde Kazım Kanat gibi ayağa kalkmamayı düşünüyorum. Tepkisiz bir toplum olduk ama bir yere kadar değil mi?

Popularity: 12% [?]

Metafizik Polikliniği

FST 19 Ağustos 2006

Bazı din görevlilerinin başvuranlara felak ve nas sureleri okunup üflenmiş su içme tavsiyeleri çağdaş, laik kesimi haklı olarak kızdırmış. Bilimin emri gereği psikoloji tahsili yapmış kişilere kendini analiz ettirmek yerine hocaya okutmaya kalkanlara kazanımları koruma dernekleri ve yayın organları ateş püskürüyor. Diyanet işleri başkanlığı da “suçluları” cezalandırmak için araştırma yapıyormuş. Ben burada bilim-din meselesine, telli baba ziyaretlerine değinmeyeceğim. Bunlar boş tartışmalar. Vatandaşımızın büyük kesimi gene medyum, falcı, büyücü, türbe, yatır kapısı aşındırmaya devam edecektir. Benim teklifim çok daha farklı birşey.

Malum bu tür icraatlar kanunen yasak ama ortada dönen devasa bir para var. Şöyle yapsak ne lazım gelir: Hastanelere birer “Metafizik polikliniği” ihdas edilebilir. Çocuğu olmayanlar üroloji ve kadın doğum bölümünden deva bulamadıkları takdirde, veya doğrudan Metafizik polikliğine sevk edilebilirler. Bunun yanında bel ağrısı, baş dönmesi, bağırsak gazı, basur gibi hastaların da kendi tercihleriyle hoca, medyum, falcı bölümüne sevki hastanelerimizin döner sermayelerine ciddi bir katkı yapmanın yanında yığılmaları da azaltacaktır. Tabii dinci ve çağdaş kesimin hepsinin bu polikliniklerden istifadesi için bir bölümde Kuran ve cinlerle tedavi yapılırken diğer kısımda Nutuk, Türlerin Kökeni gibi bilimsel eserlerle deva sağlanmaya çalışılır.

Peki bunun ne gibi olumsuz sonucu olur? Hiç. Zaten bu kesim yeraltı faaliyeti gösteren esnafa yasadışı yoldan sel gibi para akıtıyor. (Mesela bkz: Perihan Hoca) Üstelik birçok sıkıntı çeken vatandaş hocaya okutunca kendini daha iyi hissediyorsa, morali bozulan Çılgın Türkler kitabını okuyup rahatlıyorsa işin olumlu tarfından bakmamız için bir sebep daha bulmuş oluruz. Ben olsam realiteye direnmem, bunu vergilerle yol, köprü, baraj, eğitim ve sağlık yatırımına çevirmeye çalışırım. Bir iddiam daha var, Metafizik polikliniği açılırsa hastanelerin en fazla para basan kısmı burası olacaktır. Çağdaş doktorlara da tavsiyem doğrudan bilim adına ahmakça itiraz etmeleri değil döner sermaye gelirini arttıracak bu tür girişimleri alkışlamaları yönünde olacaktır.

Kanun teklifim doğrultusunda çıkarsa her iki dinin de müctehid makamında uzmanı ve metafizik boyutta gurusu olma iddiasıyla “Fethi Baba” özel metafizik kliniğinde başvuruları kabule başlayacağımı da şimdiden duyurayım. Deneme amaçlı ilk tedavi önerim 33 Emin Çölaşan yazısını blender ile çekip 99 Özdemir İnce yazısının mürekkebiyle karıştırıp sabah akşam içilmesi olacaktır. 15 gün sonra hala hayatta iseniz baş ağrınızdan eser kalmadığını hayretle göreceksiniz. Tabii yeni oluşacak karın ağrınız için de tedavim mevcut, onu da kliniğimde anlatırım artık.

(Teklifimin kabulü halinde doktor listesi)

Popularity: 17% [?]

Atatürk’ü Kurtarmak

FST 18 Ağustos 2006

atalatf.jpgTürkiye’de Atatürk ile ilgili menfi algılanabilecek bir şey söylemek, çok zaman bir belgeye dahi dayansa doğruyu, olması muhtemeli yazmak 1951 yılında çıkan meşhur kanun gereği tehlikelidir. Zira herkesin kafasında kendine göre bir Atatürk tahayyülü olduğundan, yazılan şeyler bu görüntüye uymuyorsa en yakın ilçe savcılığına gidip “Atatürk’ü alenen aşağıladı” denmesi mümkün oluyor. Savcı da dava açmasa gericilikle, Atatürk düşmanlığıyla itham edileceği korkusuyla en alakasız konularda dahi dava açmak zorunda kalıyor. En son örneği görmüşsünüzdür. Çok satan Latife Hanım kitabında bir yerde, Topal Osman’ın adamları Çankaya köşkünü bastıkları sırada Atatürk’ün Latife Hanımın çarşafıyla köşkten ayrıldığı Vecihe İlmen’in anlatımına istinaden aktarılmış. Aynı yerde Latife Hanımın da kalpak giydiğinden söz ediliyor. Bir vatandaş bu durumu savcılığa bildirmiş ve olaylar şöyle gelişmiş:

Bağcılar Başsavcılığı, “Latife Hanım” adlı kitabında Atatürk’e hakaret ettiği iddiasıyla yazar İpek Çalışlar hakkında 4.5 yıl hapis cezası istemiyle dava açtı.

Çalışlar’ın, Hürriyet gazetesinde yayımlanan haberdeki ifadelerini okuyan Hüseyin Tuğrul Pekin isimli vatandaş, savcılığa yaptığı suç duyurusunda, “Hiçbir erkeğin, hele cesaretini tartmaya hiçbirimizin cüret edemeyeceği Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın böyle bir şey yaptığını iddia etmek ve yazıya dökmek, Mustafa Kemal’e, onun ulusuna ve bizzat benim şahsıma yapılabilecek en büyük hakarettir” ifadesini kullandı.

Görüldüğü gibi ilgili şahıs bu konuda Atatürk’ün cesaretsizlik gösterdiğinin öne sürüldüğünü, bunun ise mantığa aykırı olduğunu iddia ediyor. Ben ise tersini düşünüyorum. Gözü dönmüş bir alay eşkiyanın bastığı köşkte cesaret gösterisi yapmaya kalkmak asıl yanlış hareket olurdu. Atatürk ve çevresindekiler -rivayet doğruysa- muhtemel çözümler içinde birini hızla seçmiş ve uygulamaya koymuşlar. Savcı için durum iki ucu pis bir deynektir. Adamı azarlayıp “psikopat mısınız, hasta etmeyin insanı” dese ilgili şahıs hemen Cumhuriyet yahut Milliyet gazetesine gidip ortalığı ayağa kaldıracak, bikinililere yapılan yobaz saldırısının ardından savcılar da Cumhuriyete saldırıyor gibi manşetlerle adam ekmek parasından olacaktır. Davayı açınca da sağdan soldan “yahu böyle eften püften her lafa dava açılır mı” diye kınanacaklar. Dün de Emre Aköz bir filmde Atatürk’ü oynayacak kişinin özelliklerini anlatırken Atatürk’ün aslında çok zaman Rumeli şivesiyle konuştuğunu çeşitli hatıralardan örneklerle aktarıyordu. Mesela şunlar:

[…] Gazi, yabancı devlet temsilcilerinin bulunduğu bir davette Fransa büyükelçisinin kızını öpmüş. Bunun öyküsünü de (özel kalem müdürü Hasan Rıza) Soyak‘tan dinlemiştik. Olan bitenin sonradan serinkanlılıkla söz konusu edilişinde, azıcık çıkışır yollu, ” Üptük, yoktur çaremiz!” derken, tatlı Rumeli şivesine bürünen yarı suçlayıcı bir hoşgörü havasını yansıtmakta imiş. […] ‘Acemi’yi Atatürk ‘ acamı‘ biçiminde söylerdi.

Emre Aköz yazısının sonunda şu yargıya ulaşıyor:

Eğer filme gerçekçi öğeler katmak istiyorlarsa, Gazi’yi yukarıdaki gibi kelimeler kullanan, Rumeli şivesine sahip bir komutan olarak göstermeleri gerekiyor. Peki yaparlar mı? Hiç sanmıyorum. Baston yutmuş gibi sürekli dik duran, içki filan içmeyen, içine bir iki Osmanlıca kelime sıkıştırılmış günümüz Türkçe’siyle sert sert konuşan bir Mustafa Kemal sunacaklardır bize…

Şimdi ben çıkıp “Emre Aköz Atatürk’ü alenen aşağılamış, bizim Atamız veciz konuşur, bunlar akla aykırı iddialar” diye en yakın savcıya gitsem adam ister istemez Emre Aköz’ü dava etmek zorunda kalacaktır. (Belki birileri başvurmuştur bile.)

Kısaca, bu kanun Atatürk’ü korumuyor maalesef ülke içinde ve dışında bu örneklerde olduğu gibi küçük düşürücü vaziyetlerin ortaya çıkmasına sebebiyet veriyor. Büst, heykel, resim, rozet fetişizmi de bu gizli konsensüsün desteğiyle sürüp gidiyor. 1951 senesinde Menderes’in yalakalık ve İsmet Paşa’ya gıcıklık icabı çıkardığı kanun başta Atatürk’ün şahsı olmak üzere hepimizi rencide ediyor. Maalesef ne kadar saçma da olsa bu kanunun değiştirilmesi, kaldırılması her kişinin işi değildir ve bugünün şartlarında Türkiye’de imkansızdır. Yine de ben vazifemi yapayım, Atatürk’ü bu kanunu perde yaparak sırtına binen istismarcı tayfasından kurtarmak için gerekli teklifi sunayım. Savcılar ve vatandaş kadar Atatürk de bu işten en fazla olumlu etkilenen kişi olacaktır, emin olabilirsiniz.

Popularity: 12% [?]

İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş