Archive for Ağustos 17th, 2006

Kuran Neye İşaret Ediyor?

FST Ağustos 17th, 2006

Ekrana sıkça çıkan uzun saçlı, saf görüntülü bir oğlan var. Kadir Çelik ve Objektif ekibinin demirbaşı Ömer Çelakıl Kuran’ı harf sayarak, ebced hesaplayarak, yerine göre 1 arttırıp 1 eksilterek “kıyamet şu gün kopacak”, “Kuranda peryodik cetvel var” türü yorumlarda bulunuyor. Kendisini ciddiye alan var mı bilmiyorum ama mesela bir programda arapça r-d-n harflerinin yanyana gelmesiyle Radon gazının peryodik numarasını bulduğunda, konuk profesör yalvarır gözlerle etrafa bakınırken, ben de kendimi intihar etmek üzere radon gazı aramaya başlamıştım.

Artık ben kendisi ekrana çıktığımda üzülerek kanal değiştiriyorum. Hani bazı saf insanların cahilliğine şahit olmak istemezsiniz ya, öyle bir şey. Bir de Küçük Emrah için aynı şeyi düşünürüm. Zavallının kimi zaman kıyafetini değiştirirler, kimi zaman kaşını yolarlar, saçını beyaza boyarlar, ekran ekran gezdirirler. Severim ama haline de üzülürüm. Çelakıl için hissettiklerim de bunu andırıyor. Ha, “öyle diyorsun ama para bunlarda ne haber” derseniz orası öyle elbette. Ama Emrah gibi zengin mi olmak istersin yoksa Fethi gibi aylak blogcu mu derseniz, neticede parayı seçsem de bir müddet tereddüt edeceğimden şüpheniz olmasın.

Herneyse, işte bu Ömer Çelakıl geçenlerde bir ayette t-y-b ve t-r-k-y harflerini görmüş, bir iki sayı hesabıyla Tayyip Erdoğan’ın Türkiye başbakanı olacağının Kuranda yazılı olduğunu keşfetmiş. Ben önceleri, yahu bu avanak oğlan gene birşeyleri karıştırıyor filan diyecekken bir an gelen ilhamla kendi ismimin geçtiği sureye bakıverdim. Dikkat ederseniz benim adım Arapça f-t-h harflerinden oluşuyor ve Kuranda bu isimde bir sure de var. Derhal Kuranın 26. cüz, 510. sayfasında, 29 ayetten oluşan 48 numaralı surenin adımın geçtiği bölümünü inceledim. 1. ayette tam 20 harf saydım. Buradan yola çıkarak şu hesabı yaptım, 510+(48×20)=1470. 26+29=54. İkisi arasındaki fark 1470-54=1416 yapar. Ayette geçen tüm f-t-h ifadelerindeki toplam harf sayısı 9. Ayet de suredeki 1. ayet. 9+1=10. Ayetin başından ilk f-t-h ifadesinin sonuna kadar 8 harf var. 10+8=18 eder. 1416+18=1434. Hicri 1434 yılının miladi karşılığı 2012 yılıdır.

Peki bunun manası nedir? Hayır, Marduk dünyaya çarpmayacak, Fethi 2012 yılında (5+5 sistemine göre) halkın tercihiyle cumhurbaşkanı olarak sorumsuzluk ve lojman sahipliği makamına erecek demektir. Aranızda neden bazı rakamları toplarken bazılarını çıkardın, niye ayetin sonundan değil de başından başladın gibi sorular sormaya kalkanlar çıkabilir. Bunların cevabını kısa süre sonra piyasaya çıkaracağım “Kuranın Kriptosu” adlı en az 10 YTL’den 2 Milyon satmayı planladığım eserde detaylı olarak vereceğim. Meraklısına şimdiden duyurmuş olayım. Tabii Kadir Çelik ile de görüşmelere başladım, biraz da saçımı uzatıp kirli sakal bırakırsam tam olacak.

Ömer Çelakıl’dan özür dilerim. Yanılmışım, hesap ortada. Bu yanılgı beni Emrah konusunda da düşünmeye sevk etti. Kimbilir belki her sene yenilediği imajlar için kendisi karar veriyordur. Neyse, gideyim de bakışlarımla inşaat çivisi ve çatalları bükme antrenmanıma devam edeyim, orada da ekmek var, Kadir Çelik’in yanına ne kadar donanımlı çıkarsam o kadar iyidir. Sonra artık Zekeriya Beyaz ve bir mankenle program mı sunarım, orası şansa kalmış.

Arıza Kimde?

FST Ağustos 17th, 2006

tseren2.gifFutbol Türkiye’nin gerçeği (!), o sebeple bugün futbol konusunu ele almamı kınamayın. Ne de olsa global ligin mahalle takımı Lüksemburg’u yeni transferimiz Mehmet’in de katkılarıyla güç bela 1-0 yenip rezil olmaktan kurtulduk, onun mutluluğuna verin. Tabi bu sonuç İmparatore Fatih Terim ile “ulusal” takımın istikbaline de şimdiden işaret ediyor. Neyse, mesele bu değil, ünlü bir spor adamımızın yazısına takıldım. Aşağıya Akşam gazetesi spor yazarı Turgay Şerenin son yazısından bir bölüm alıyorum, bir anlam çıkarabilen varsa bana da söylesin:

[…] Milli takımımızın bu hazırlık karşılaşmasını büyük bir dikkatle izledim. Herhalde sizler de öyle. Ama sonuç Fatih için önemli, iyi oyun ise önemli değil.

Maçın Alman hakemi en ufak bir hata yapmadı. Sahada iki tane takım vardı ama acaba bu iki ulus futbol takımımıydı ki hakeme bir yük bindirsin onu zora soksun. Rahat maç yönetti, genç Arda’nın milli takımda oynaması tabii ki beni mutlu etti.

Kusura bakmasın ama Berlin Panteri kafayı yemediyse bende bir arıza var. Yok, ben sağlam isem Akşam gazetesinin patronunda, spor servisi yönetiminde bir problem olmalı.
Bunlar ne biçim cümleler, gazetelerde editör kalmadı mı? Yoksa Turgay Şeren’e hürmeten “ne yapalım, sokağa mı atalım” dedikleri için mi abuk subuk yazı yazdırıyorlar? Madem yazmasına müsaade ediyorsunuz, bari cümleleri çaktırmadan düzeltin. Şansal hocam, Pepsi reklamında oynamakla olmuyor bu işler.

Ulusal Marş

FST Ağustos 17th, 2006

Sabah gazetesi spor yazarı Kazım Kanat’ın en önemli iki özelliği Milli Marş yerine “Ulusal Marş” ifadesini tercih etmesi ve tüm futbolcuların adıyla birlikte soyadını da kullanmaya gayret etmesidir. Son yazısından Kanat’ın Mehmetçik Aurelio’nun Türk olmasına ve “ulusal” takıma alınmasına karşı olduğunu da görüyoruz. Yandaki resimde geleneksel “ulusal” kıyafeti ile görülen üstad şöyle demiş:

TV’deki kapanışlarda çalınan Ulusal Marş’ı bile ayakta dinleyerek büyüyen bu satırların yazarı ilk kez Ulusal Marş’ta ayağa kalkmadı. Bu protestonun nedeni şu: Kendi istediği için değil, Fenerbahçe istediği için Türk vatandaşı olan ve Ulusal Marş’ı söylemesini bile bilmeyen Marco’ya Ulusal forma giydirildi diye!. Korkum şudur; bugün sahada bir Marco var. Yarın ise sahada 11 Marco olacak!

TV’deki kapanış marşını dahi ayakta dinliyormuş. İlginç. Sepp Piontek, Tanyeviç gibi ulusal takımları idare edenler, Lefter gibi Rum vatandaşlarımızın nasıl marş söylediğini bilmiyorum ama sanki milliyetçi ve ulusalcı spor yazarı esnafı sırf Aurelio ve Nobre “kara derili” olduğu için ırkçı naralar atıyor gibi bir izlenime kapılıyorum, bilmem siz ne diyorsunuz. Öte yandan, yeni Türklerin sünneti konusunda “Erman Hoca” kadar “Kazım Öğretmenin” görüşleri de benim için önemlidir, inşallah o konuda da birşeyler yazar, istifade ederiz.

“Burası Türkiye Cumhuriyeti”

FST Ağustos 17th, 2006

vurunk.jpgNe derseniz deyin, ben Hürriyet yazarları içinde en çok Yalçın Bayer’i tutarım. İlk intiba olarak Anaokulu piyesleri için yazılmış metinler gibi basit dursa da yazıda esas olanın basitlik olduğu dikkate alındığında bunun aslında yazarın büyüklüğünü gösterdiğini düşünebiliriz. Son yazısında yine toplumsal bir yaraya parmak basmış. Türkiye’de gerici terörün plajları nasıl esir aldığını, bikiniyle denize girmenin artık imkansız hale geldiğini kendisine ulaşan bir mesajla anlatmış. Yazıyı okuduğumda ben de şok geçirdim. Vay be, demek Türkiye plajlarında artık bikinililere saldırılıyormuş, hayret. Peki o zaman her akşam Televole, Ana Haber bülteni gibi magazin programlarında gördüğümüz plaj yansımaları başka memleketlerde mi çekiliyor diye düşünmeden edemedim. Yalçın Bayer’in yazısında “Bikiniliye yapılan saldırı Cumhuriyete yapılmıştır” türünden bir mesaj da alıyorsunuz. Bakın detaylarda neler var:

[…] HÜRRİYET’ten meslektaşımız Gülden Aydın’la karşılaştığımızda tepkiliydi; “Kızının, İzmir Karaburun’da, bikini giydiği için 4 haşemalı erkek, 10 tesettürlü mayolu kadının saldırısına uğradığını” söyledi.

[…] Ablam, kızım ve komşunun lise öğrencisi iki kızıyla indik Çakmacık’a… Dini bütün grup, kaya gölgesinde oturuyordu. Kızım ve arkadaşları müzik dinleyip kağıt oynamaya, ablam gölgede uyumaya başladı. Ben de başlığımı, gözlüğümü takıp anfi tiyatroya benzettiğim kalıntıya doğru yüzmeye hazırlanıyordum. Kızımın “Lütfen temizler misiniz” diye seslendiğini duydum. Başımı çevirdiğimde bir kadının altı yaşındaki bir kız çocuğunu 15 metre kadar yakınımıza getirip kakasını yaptırdığını gördüm.

Bir gün önce de kirli bebek bezini kaya oyuğuna bırakmışlardı. Kadın, uyarıya aldırış etmeden kız çocuğunun elinden tutup gitti. Kızım yine seslendi. “Burası herkese açık bir alan. Lütfen o pisliği temizler misiniz?” Haşemalı iki erkek ve arkasından birkaç kadın, bizim bulunduğumuz tarafa geldi. Erkeklerden biri kızıma “Sen buranın çevre sağlık müdürü müsün?” dedi.

Kalabalık çoğaldı. Ben şaşkın ve biraz sonra olacakları aklımın ucuna dahi getirmeden seyrediyordum. Adamın biri kızımın göğsünü avuçlayıp bağırmaya başladı. “Bikini giyen pislikleri istemiyoruz. Gideceksiniz buralardan!” Kızım göğsünden tutan eli itip “Burası Türkiye Cumhuriyeti. Tabii bikini giyeceğim. Beğenmiyorsanız İran’a gidin” dedi. Ve pirhanalar gibi hep birlikte kızımın üzerine abanıp didiklemeye başladılar. Tam bir ‘Vurun Kahpeye’ romanındaki gibi bir linç harekatı başladı.

Ben fırladım. Kızımı ellerinden almaya çalıştım. Şiddeti öyle doğal, öyle sıradan bir maharetle arz ediyorlardı ki… Oysa benim yerden bir taş alıp atmak aklıma bile gelmedi. Uçar gibi gittim, durun, dedim. O saniye ben de yerde, kızımın üzerindeydim. Kollarımdan tuttu bir adam, kaldırdı, birkaç kadın bana da vurmaya başladı. Dizlerimin bağı çözüldü, başım döndü, yığıldım.

Olayın devamında saldırganları koruyan İTÜ’lü bir doçentten de bahsediliyor. Kanınız dondu değil mi? Ben anlatılanın doğruluğunu sorgulamıyorum, çünkü olayı aktaran çağdaş bir insan. Yalnız yazıda ilginç yerler dikkatimi çekmedi değil. Mesela, demek hala Ege denizinde henüz keşfedilmemiş denizaltı şehirleri var ve bunu sıradan bir insan yüzerken bulabiliyor.

Bikinili mağdurenin şu sözüne ne diyelim “Burası Türkiye Cumhuriyeti. Tabii bikini giyeceğim”. Mantık gereği bu iki ifade arasında doğrudan bir ilişki var gibi görünüyor. Benzer ilişkileri “Burası Japon İmparatorluğu, tabii ki kimono giyeceğim”, “Burası İsveç Kırallığı, elbette kalın kürk giyeceğim” örneklerinde de görebiliriz.

Yalnız dikkatinizi çekerim, küçük çocuğun kakası üzerine çıkan rejim muharebesinde hernekadar “Vurun Kahpeye” kuvvetleri, yani haşema+tesettür mayosu ittifakı 14 kişi olsa da ilerici güçler 1-2 kişiyle bunlara direnmeyi başarmıştır. Bu üzücü olayda en azından sevinip ümitli olabileceğimiz bir yön bulmuş oluyoruz. Sonra, “Şiddeti öyle doğal ve sıradan bir maharetle arz ediyorlardı ki” cümlesini Halide Edip görse mutlaka Vurun Kahpeye romanında kullanırdı. Buradan haşema çetesinin şiddeti günlük hayatta çok tabii karşıladığı ve sürekli kullandığını öğreniyoruz. İlerici bir kimse ise yerden taş almayı dahi akıl edemeyecek düzeyde insancıl, merhametli.

Peki netice? Ne neticesi olacak, bir çocuğun boku yüzünden çıkan aptalca bir ağız dalaşı sonucu itişip kakışmaya dönüşen adi bir vaka, Hürriyet muhabir ve yazarlarının elinde Halide Edip’e parmak ısırtacak bir rejim meselesine çevrilmiş, hepsi bu.

Ha, benim kadın kıyafeti ile ilgili tercihimi sorarsanız elbette bikinidir. Sebebi mi? Canım, ne diye kötü yere çekiyorsunuz, elbette “burası Türkiye Cumhuriyeti” de ondan.

Mehmetçik Göreve

FST Ağustos 17th, 2006

Tahmin edeceğiniz gibi yazının Türk askerinin Lübnan veya başka alakasız bir yere gönderilmesi ile ilgisi yok. Bu manşeti geçen hafta “iktidara yakınlığıyla bilinen” Yenişafak Gazetesi spor sayfasında gördüm. Geçtiğimiz ay “Türk” olan fenerbahçeli futbolcu Mehmet Aurelio’nun Fatih Terim tarafından Milli Takıma alınması üzerine medyada tartışmalar yaşanmış “İstiklal Marşı bilmeyen adam Milli takıma nasıl girer” mealli celallenenler görülmüştü. Ben ise gelişmeyi memnuniyetle izlemiş, DTÖ (Dünya Türk Olsun) örgütünün temennisinin gerçekleşmeye başladığını, bu işin Mehmet ile kalmayacağını ileri sürmüştüm. Nitekim Mehmet Aurelio’ya ilk kardeş BJK’den geldi. “Mert” Nobre de artık Türk oldu. Sırada Yattara varmış. Milliyetçi yazarları anlayamıyorum. Tüm dünya Türk olmak için sıraya girmişken yeni Türklerin milli takıma alınmasında ne mahzur olabilir? Milli Takımı Türk olmayan Piontek gibi şahıslar çalıştırırken ses edilmezken, artık birer Mehmetçik ve Mertçik’e dönüşen Türklere bu çıkış niye? Üstelik çok ilginç bir gelişmeyi de sizlerle paylaşmak isterim. Bakın Toronto’daki Uluslararası AIDS Konferansı’nda konuşan eski ABD başkanı Bill Clinton sünnet ile ilgili ne demiş:

[…] Sünnetin etkili olduğu kanıtlanırsa, AIDS’in yayılmasını önlemek ve hayat kurtarmak için yeni bir yol bulmuş olacağız. O zaman hepimize zor bir görev düşüyor” […] Buradan ayrıldığımızda hepimiz, erkekler üzerinde sersemletici bir etki bırakacak bu işleme yeşil ışık yakmaya hazır olmalıyız, pek kolay olmasa bile”

Siz ne dersiniz bilmem ama ben bu gelişmenin de dünyanın Türk olması lehine olduğunu düşünüyorum. Malum bizde İslamın farz taraflarına pek kulak asılmazken nedense sünnet (cerrahi müdahale anlamındakini kastediyorum) pek önemsenir. Dolayısıyla Türklüğü tanımlarken kullanılabilecek en temel özelliklerden “sünnet olma” tüm dünyada yaygınlaşırsa DTÖ örgütü ve benim çabalarım daha da kolaylaşacaktır.

Tabii bu noktada taze Türklerimiz Mehmet ve Mert’in durumu da kritik hale geliyor. Ali Sami Alkış ve benzeri köşe yazarlarımız bir İstiklal Marşıdır tutturmuşlar ama bence yanlış yoldalar. Kimse Nobre ile Aurelio’nun sünnetini sorgulamıyor. Asıl kınanacak bir şey varsa bu sünnetsiz adamların milli takıma alınması olmalıdır. İstiklal Marşını Türkiye’de 4 yaşındaki garip hareketlerle eğilip bükülen, Ali Kırca dahil herkesi ağlatan(!) küçük kız dışında kimse doğru okuyamıyor zaten (10 kıtasını kastediyorum). Nobre ile Aurelio nereden bilsin.

Türk siyasi hayatında gürültü koparan bir “yumruk” polemiğine imza atan Erman ve Şansal hocaların bir an evvel bu davaya el atıp Milli onurumuzu kurtarmalarını bekliyorum. Mesela Fenerbahçe ve İnönü stadlarında Türk olan futbolcular için toplu sünnet merasimi yapılabilir. Bu sırada da dev ekranlardan küçük kız sürekli bağırtılarak herkesin (yeni Türkler dahil) İstiklal Marşının 10 kıtasını ezberlemesi de sağlanmış olur. Bir taşla iki kuş anlayacağınız.

Ne diyorduk, laf karıştı, evet, “Mehmetçik Göreve”, darısı Mertçik’in başına.

Kapat
E-posta ile paylaş