Eylül 2006 Arşivi

Tehdit Kayseri’den Sivas’a Kaydı

FST 25 Eylül 2006

bali.jpgBugün bir haber gördüm, yine iki sene evveline gittim. Milliyet Gazetesi, Sivasspor’un bir oyuncusunun din ve şeriatle ilişkili bir isteği üzerine Federasyonun maçın gününü değiştirdiğini bildiriyor. Hepinizin ilk anda “nasıl olur, bu ülkede din kuralları, teokrasi mi geçerli ki Federasyon buna cüret edebilir, ordu göreve” tepkisi vereceğinizi tahmin edebiliyorum. Yalnız rahatlayabilirsiniz, futbolcu Müslüman değil, Yahudi. Futbol ile ilgilenenlerin en azından hatırlayacağı Balili kutsal günlerinde maç yapmamak için izin istemiş. Haber şu:

Sivasspor’un bu hafta Ankaraspor ile oynayacağı Süper Lig maçı Musevilerin en önemli bayramı olan ‘Kefaret Günü’ne (Yom Kippur) denk gelecekti. Sivasspor’un İsrailli oyuncusu Balili, Yönetim Kurulu’na başvurarak, dini bayramda futbol oynamasının mümkün olmadığını ve bu nedenle maçın bir gün öne alınmasını istedi. Oyuncunun isteğini uygun bulan kulüp yönetimi, konuyu geçen hafta içinde bir yazı ile Futbol Federasyonu’na iletti. Sivasspor’un başvurusunu olumlu bulan Federasyon, Sivasspor- Ankaraspor maçını 30 Eylül Cumartesi gününe alarak Balili’nin oynamasına imkan tanıdı.

Peki bunda ilginç birşey var mı? Buraya kadar yok ama aynı konunun 2 sene evvel Sivas yerine Kayseri’de aynı formatta gerçekleşmiş olması bir nebze ilginç sayılabilir. Ramazan izlenimi, Türkler uzaydan mı geldi gibi eskimeyen konulara bir de İsrailli futbolcu Balili’yi ekleyebiliriz. Artık arşivlerde yer almayan bir yazıda (ilginç o da 25 Eylül tarihli) o zamanlar Kayserisporda top koşturan Balili ile ilgili habere bir yorum yapmışım. Neredeyse Sivas ve Kayseri kelimelerini değiştirin hepsi aynı. Buyrun, yazı şu:

Yom Kipur Bayramı: Kayseri’de Şeriat Uygulaması (25 Eylül 2004)

Kayserispor’un İsrailli futbolcusu Balili kutsal bayramları sebebiyle 26 saat boyunca karanlık bir odada dünya ile irtibatını keseceğinden dolayı takımının önemli Samsunspor maçına çıkamayacakmış. Haber şu:

[…] Yahudilikte tüm günahlardan arındırıldığı için kutsal sayılan bu günü ibadetle geçirmek isteyen Balili, durumu Kayserispor Teknik Direktörü Hüsnü Özkara’ya anlattı. Durumu kulüp başkanı Memduh Büyükkılıç’a aktaran Özkara, gerekli izni aldı. Balili’ye yılda bir kez kutlanan Yom Kipur bayramı için izin verdiklerini ifade eden başkan Büyükkılıç, “Balili, Kayserispor için hayati önem taşıyan bir karşılaşma öncesinde dinî ibadetini yerine getirmek üzere izin istedi. Biz de saygıyla karşıladık.” diye konuştu. Balili ise bugünkü maçta forma giymeyi çok istediğini; ancak inancının gereklerini yapmak zorunda olduğunu belirtti.

Hoşgörü herhalde hepinizin gözünü yaşartmıştır değil mi? Bu memlekette cuma namazı saati ile mesai çakıştığında, ya da iftar saatiyle işten çıkış saatleri kesiştiğinde “aman laiklikte dine taviz veremeyiz” diye fırtına koparanlar bakalım Kayserispor başkanının kellesini isteyecekler mi? Çağdaş Kayserisporlulara duyurayım: Siz o futbolcuya bir tomar para ödediniz, o ise dini inancını dünya işine karıştırıp maça çıkmıyor. Ben olsam laik Türkiye’yi bu şeriatçı, dinci, gerici yahudilerden kurtarmak için eylem yapardım. Türkiye laiktir laik kalacak gibi bir slogan, mesela fena olmaz. Modern, açık kıyafetli genç bir bayanın da önümüzdeki maçta Balili’ye Atatürk portresi göstermesi şahane olur.

Popularity: 10% [?]

Penguen Pikniği

FST 25 Eylül 2006

thn_lkd1.jpgLinux işletim sistemi Windows için alternatif olarak önerilir, birçok insan da iyi kötü bu parasız işletim sistemini desteklemeye çalışır. Hatta başımızdan eksik olmayası TÜBİTAK geçtiğimiz yıllarda Ulusal İşletim sistemi namıyla bir Linux dağıtımı çıkarmış kamuoyunda gürültü koparmıştı. İşte Türkiye’de Linux kullananların bir derneği varmış, bunlar bir piknik düzenleyeceklermiş. E-posta bana bir LKD üyesi tarafından ulaştırıldı, içerikteki şu iki paragraf dikkatimi çekti:

Merhaba Arkadaşlar,

1 Ekim 2006 Pazar günü yapılacak Penguen Pikniği için detaylar şöyledir:

Piknik yerimiz, Çayyolu’ndan Alacaatlı köyüne giden yoldan sapılan, Meyveli Bahçe Piknik Alanı. Özel aracıyla gelmek isteyen arkadaşlar kroki yardımıyla yeri kolayca bulabileceklerdir.

[…] Piknik masrafları için maddi katkı olarak 15 YTL’yi hazır bulundurmanızı dileriz. Bu tutara yol ve yiyecek masrafları ile meşrubat dahildir. Meze türü yiyecekler, mangal, börek, meyve vs. hazır ediliyor. Alkollü içkiler ayrıca bedeli karşılığı edinilebilecektir.

Ramazan günü piknik yapılması, üstelik bu iş için alkollü içkiler önerilmesi konusu biraz tuhafıma gitti. Hayır, “mübarek gün nedir bu piknik davası” demiyorum. Bence Linux Sevenler Derneği gibi en azından toplumun bir kesiminin sempatisini toplayan bir camianın Ramazan ayında piknik düzenlemesi pek uygun olmamış. Linux kullananların birçoğu muhtemelen böyle bir pikniğe gitmek isteyecekleri halde Ramazan dolayısıyla gitmeyecek değil midir? Linux Kullanıcıları Derneği “biz Ramazan ayı iplemeyen çağdaş bir topluluğuz” mesajı veriyorsa o ayrı tabii.

Bence Ekim ayında soğuk hava olması bir yana, piknik işi pek penguen sempatikliğine uymamış. Yine de hayırlı piknikler, iyi eğlenceler dilerim.

Popularity: 11% [?]

Ramazan Suallerine Cevablar-I

FST 25 Eylül 2006

Ramazan dayağı ile ilgili bir önceki yazıya yorumla soru gönderen kıymetli okurumuz Masuda şöyle diyor:

Hocam,
Dayağın ilkini bilmeyerek yemiş, ikincisini bilerek. Kardeşimizin orucu bozulmuş mu oluyor şimdi?

Ben kendisine hususi cevap yazdım ancak, sorunun önemine binaen buraya da aktarıyorum:

Sevgili Masuda,

Bu konuda İmam-ı Bostani Kitabül Tekme vel Tokat adlı eserinde “Haklı olarak yenen dayak orucu bozar, kaza ve keffaret iktiza eyler” demişse de İmam Zekeriyyatül Ebyaz Kitabül Mafiş’de “Orucu bozulmaz, ikinci yediği dayak keffaret olarak kifayet eyler” demiştir.

En doğrusunu Allah bilir.

İmam Fethi es-Sipahi

Ramazan ayı boyunca göndereceğiniz sorular buradan cevaplanacaktır.

Popularity: 11% [?]

Dayak Ne Zaman Caizdir?

FST 25 Eylül 2006

dayak.jpgMübarek Ramazan’da insanlar avarelikten “yediğin halde orucu bozmayan şey*” gibi geyik sorulara daha fazla ilgi gösterir malum. Ben de kamusal hizmet gören biri olarak bu ay boyunca ulaştıracağınız sorulara cevap vereceğim. İlk soruyu kendi kendime sordum: Bir adam dayağı hak eder mi? Malum bendeniz okul ve kışlalardaki dayağa buradan defalarca eleştiri getirmiş, karşı kampanya başlatmış biriyim. O halde ne ola ki dayağa cevaz arayayım? İşin aslı, bu soruyu aklıma şu haber getirdi. Bir delikanlı Adana’da sokak ortasında bir genç kızı dövmeye kalkınca çevredekilerden iyi bir sopa yemiş:

Adana’da sokak ortasında bir kadını döven saldırgana, olayı gören bir grup genç müdahale etti. “Siz karışmayın, kız kardeşim” diyen saldırgan, gençlerden sille tokat dayak yedi. Saldırganın elinden kurtulan kadın kaçtı.

Yediği dayağı kabul edemeyen saldırgan, bir arkadaşıyla tekrar aynı yere gelerek gençlere meydan okudu. İkinci kez meydan dayağı yiyen saldırgan ve arkadaşı polisin gelmesiyle kurtuldu, arkalarına bile bakmadan kaçtı.

Ne dersiniz, bu heriflere bir üçüncü meydan dayağı şart olmamış mı? Hem suçlu hem ahmak. Madem dayak yediğin yere geri dönüyorsun yanına 15-20 kişi topla. Adana’lıya yakışmış mı? Bu gençlikle biz nereye gideceğiz, yeni nesil kitap okumuyor dostlar. Ne diyeyim, eğitim şart.

*Cevap: dayak

Popularity: 10% [?]

İskender ve Eski Bir Tartışma

FST 25 Eylül 2006

Mevzumuz İskender Kebabı Türklere mi yoksa Yunanlılara mı aittir olmasa da ona yakın. Habere göre Yunanlılar “Gagavuzlar Türk değil Rum” diyesiymiş. Yetkili bir Yunanistan makamının raporunda bu mealde bir cümle geçince “Hukukun Egemenliği Derneği” diye bir yerin başkanı Avukat Erdem Akyüz sert tepki göstermiş. Uzun bir yazıyla Gagavuzların Türk olduğunu ispatlayan avukatın şu iddiası dikkatimi çekti:

“Oysa Gagavuz Türkleri halis Türk soyundan gelen bir millet olduğu gibi, Yunanlılar da köken olarak Türk ırkına dayanmakta olan bir melez ırktır. Türk komutanı İskender zamanından beri ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun bir vilayeti olarak yaşadıkları asırlar boyunca Türk atalarına dayanan bir melez ırkı oluşturmuşlardı.”

İlginç. Akla gelen sorular var elbette, mesela “büyük komutan İskender zamanından beri” deniyor, ondan öncesine ne diyeceğiz? Ünlü filozoflar Aristo, Sokrates vs. de Türklük ile şereflenmiş oluyor mu? Türk atalarına dayanıyorlarsa melezlik nereden çıkıyor? Anadolu’daki diğerleri melez Türk değilse Yunan Türkleri niye melez olsun?

Bu konu bana eski tartışmaları hatırlattı. 2 sene evvelini hatırlayanlar, Namık Kemal Zeybek’in “Sümerler Türktür> Hz. İbrahim Sümerlidir> Hz. Muhammet Hz. İbrahim’in torunudur> Hz. Muhammet dahi Türk olmakla şereflenmiştir” mantıksal çıkarımını hatırlayacaktır. O günlerde kendisine o zaman Sümerler nereden gelmektedir? Hz. İbrahim’in diğer oğlundan gelen Arapların amcaoğlulları İsrailliler de Türk, binaenaleyh kardeş değil midir? Araplar Türk ise, sadece Hz. Muhammet değil Ebu Cehil de Türk olacağından sevinmek için erken davranılmamış mıdır? Madem Arap ve İsrailliler Türktür, bu kavga ne diye, İsraillileri zırt pırt niye kınayıp Araplara bizi arkadan hançerledi diye bozum oluyoruz, neticede kardeşler arasında olur böyle şeyler, mealli sorular yöneltmiştim.

Hatta bir adım ileri giderek Sümerlerin nereden geldiğini sorgulamış, bir kaç adım yukarı çıkınca evrim teorisine göre ortak ata, kertenkele, amip üzerinden tesadüfen çarpışan atomlara ulaşıp bu atomlar da Türk müydü sualini ilave etmiştim. Aynı soru 1930′larda bu işler olgunlaşırken bir ABD’li bilimadamı tarafından da gündeme getrilmiş “yahu biz insanların maymundan geldiğini zannediyorduk, meğer Türklerden geliyormuş” ifadesiyle tecessüm etmişti. Tabii evrim karşıtı iseniz Hz. Adem’in Türklüğü garantilenmiş olurken, bir üst kademede Hz. Allah’ın durumu N. Kemal Zeybek tarafından açıklanmaya muhtaç hale geliyordu.

O günlerde bu tür soruların çoğunu bir hamlede çözen bir kitaba da atıfta bulunduğumu hatırlıyorum. Ali Bektan isimli araştırmacı bir yazar Türklerin kayıp kıta MU uygarlığından geldiğini, uzay bağlantısının halen devam ettiğini çok satan kitabı “Türkler ve Uzaylı Ataları”nda gündeme getrmiş, konuyu kökten çözmüştü. Kitabın bilimsel yaklaşımı hiçbir şüpheye yer bırakmadığından bende de söyleyecek laf kalmamış, bu vesileyle dalga geçtiğim ünlü ve ünsüzlerden özür dilemiştim. Anlaşılan bu mesele hala kapanmamış, kafasında şüphe olanlara tavsiye ederim, şuradan edinebilirsiniz.

Bu tartışmaları aslen Türk olan Yunanlı kardeşlerimiz vesilesiyle bir daha hatırlatmış oldum. Akşama iftarda ne yiyeyim diyordum, kararım da netleşmiş oldu. Bol tereyağlı bir İskender elbette.

Popularity: 14% [?]

Ramazan Geliyor

FST 22 Eylül 2006

davul.jpgİki yıl önceki Ramazan izlenimlerimi aynen yayınlıyorum. Hayret, neredeyse değişen hiçbirşey yok. Ha, pardon, artık teravihi hızlı kıldıran imama ceza gelecekmiş, geçen televizyonda dinledim. Yalnız devletimiz bu konuda dikkatli olsun, imamlar “müşterinin” isteğini yerine getiriyor neticede. Yavaş namaz emri cemaati cezalandırmaktır, onu da hatırlatmış olayım. Bir de bazı semtlerde, ilçelerdedavul çalınmayacakmış. Bizim mahallede de çalınmasa iyi olacak, 10 tane davulcu gelip bahşiş istiyor, hayatımda davul duymuş değilim. Çalar saat, cep telefonu varken davul neyin nesidir. Gelenek, görenek demeyin, ama davulcu esnafı pancar, fındık çiftçisi gibi yılda bir ay çalışıp parsayı topluyor derseniz ona saygı duyarım. Neyse laf uzamasın, işte arşivlerde olmayan iki sene evvelki Ramazan yazısı (son cümleye bakılırsa o zaman da uzun bir ara verildiği anlaşılıyor):

Ramazan İzlenimleri (Ekim 2004)

Ramazan müslümanlar açısından önemli bir ay. İnanlar bu ayda oruç tutarak ve bazı ilave ibadetleri yerine getirerek hem yükümlülükten kurtulmaya, hem de sevap elde etmeye çalışırlar. Bu esnada özellikle Türkiye insanına ve toplumuna mahsus ilginç hadiseler cereyan eder. Bu yazıda kısaca çevremde gözlemlediğim Ramazan izlenimlerini aktarmaya çalışacağım. Konu dini bir ibadetle bağlantılı olduğu için Türkiye’de islam diniyle ilişkili insan tipleriyle ilgili düşüncemi de belirtmek isterim. Çevremde, izlenimlerime göre üç tür insan var. Bunların bir kısmı alenen dinle ilgisinin olmadığını beyan eden ve dolayısıyla Ramazanla bir alakası olmayan insanlardır. Diğer kesimler ise müslüman olduklarını söylerler, bunlar da dine yaklaşımlarıyla ikiye ayrılırlar.

Standart Müslüman Topluluğu

Birinci grup müslüman olduğunu söyleyen ve bunun gerekleri olan namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetleri yerine getiren kitledir. Bunların sayısı ile ilgili bir şey söylemek mümkün değil ama tahmini gözlemlerim nüfusun %30-40 kadarı olabileceği yönünde. Bu kitleye aslında ibadeti yapma gereğine inanan ama tembellik sebebiyle namaz kılmayan bir grubu da dahil edebiliriz. Kağıt üzerinde bu grubun Ramazan ayıyla doğrudan bir ilişkisi olduğu aşikardır. Bu insanlar orucu diyet ya da sağlık amaçlı bir eylem olarak görmez. Bu ibadeti salt emredildiği için yerine getirir. Bu büyük kitlenin dini ibadet kılavuzu büyük ölçüde çocukken okunan ilmihaller ve cami hocasından Cuma vaazında işitilen şeylerden ibarettir. Kitlenin bir kısmının yeraltı faaliyeti yürüten tarikatlere yakınlığı veya mensubiyeti vardır.

Bu grubun büyük kısmı düzenli teravih namazına devam eder. Yalnız, vakit namazı kılmayan ciddi bir kesimin sadece ramazan ayında sünnet bir ibadet olan cemaatle tervaihe yüklenmesi hayrete şayandır. Teravih namazı konusunda ilginç olan bir nokta da, çoğu müslüman Türk vatandaşının “jet imam” sıfatlı din görevlilerinin camilerini araştırıp, gerekirse uzun yollar teperek bu camileri tercih etmeleridir. Jet imamın hızı 33 rekatı 15 ila 20 dakika aralığında bitirecek düzeydedir. Normal imamlarda bu süre 45 dakikaya kadar çıkabilir. Görüldüğü gibi müslüman Türk vatandaşı 25 dakikalık bir fark için ciddi arayışlara yönelecek şekilde zamanına önem vermektedir.

Teravihle ilgili bir diğer gözlemim, namaz sırasında ciddi görüntülü, sert bakışlı ve genelde yaşlı müslüman Türk vatandaşlarının camilerde küçük çocukları azarlaması konusudur. Bu kesime göre camiler ağırlıklı olarak bunamaya yaklaşmış ihtiyarlara ait mekanlardır ve gülüp koşturdukları, gülüp koşturmayanlar da sadece küçük oldukları için camiye girmeye, girseler de ön saflara geçmeye layık değillerdir. Nitekim, daha sonra camiye asla ayak basmayan bir çok gencin çocukluğunda cami imamı veya işgüzar vatandaşlardan fırça yemiş olması muhtemel bir hakikattir.

Bu kesimin içindeki tarikat grupları açısından da Ramazan finansal açıdan önemli bir aydır. Genelde fermuarlı bir koltuk altı çantasıyla dolaşan tarikat mensubu gönüllüler, cami yaptırma dernek yöneticileri, vakıf mensubu hocalar piyasada çokça arzı endam ederler. Bu esnada bir günde 8-10 cami derneği, tarikat mensubu ve bir grup gezgin dilenci tarafından ablukaya alınan esnaf da bunalır ama Ramazandır, ne yapalım der geçerler. Hasılı, Ramazan müslümanlar açısından zekat ve yardımlarıyla da önemli bir devredir.

“İçi temiz” Müslümanlar

İkinci grup, sözle müslüman olduğunu ifade etmekle beraber dinin temel ibadetlerle ilgili emirlerini yerine getirmeyen ve bunu da tembellik yerine garip savunma mekanizmalarıyla açıklamaya çalışanlardır. Bunların ağzından sıkça “içinin temiz olduğu”, “aslında büyük dedesinin müftü olduğu”, “namaz kılanların aslında çoğunun üçkağıtçı olduğu”, “elbette Müslüman olduğu ama çağın değiştiği” gibi argümanlar işitilir. Muhtemelen bu kısmın içinde Müslüman olmadığını söylediği takdirde tepki çekeceğini düşünen bir grup da vardır. Bu kesimin dini ibadetler içeren Ramazan ayıyla ilişkisi de enteresandır. Bir ölçüde İslama inananları diğer ibadetleri yapmadıkları halde oruç tutarlar. Anladığım kadarıyla, bu kişilere göre oruç namaza göre daha önemli bir ibadettir. Diyet için tutulmadığı düşünülürse, muhtemelen “varsın yılda bir ay tutalım, öbürü ne öyle her gün beş vakit, kim uğraşacak bunca işin arasında” mantığı da geçerli olabilir.

Bu grup açısından Ramazan dini olmaktan ziyade geleneksel bir anlam içerir. Bunlar için Ramazan demek davulcu, pide, pastırmalı, coca colalı, cola turkalı, sadece yaşlıların başının örtülü, gençlerin “modern” kıyafetli olduğu, yaşlıların da bu modern gençlere sevgi dolu gözlerle baktığı reklamlardaki gibi iftar sofraları, meddah, direklerarası, Nurhan Damcıoğlu ve kanto gibi unsurlardan ibarettir.

Muhtelif Konular

Ramazan ayında TV ve yazılı basında ilginç değişiklikler görülür. TV’lerde iftara doğru, sahura doğru gibi programlar ve birinci grup teravihte iken ikinci grubu hedefleyen ve Ramazana hürmeten dansöz sansürü uygulayan eğlenceler tertip eder. (Gerçi son dönem dizi furyası yüzünden “nerde o eski ramazan eğlenceleri” diyecek hale geldik ya). Televizyon ekranları, marjinal ilahiyatçılar, moruklamış “bizim zamanımızda direklerarasında karagöz oynardı” muhabbeti yapan tipler; aslında dindar olduğunu belirten homoseksüeller, şarkıcılar, dansözler, futbolcularla dolar. Her kanalda Hz.Ömer’in adaleti, Hz. Ali Hayber kalesinde, Yusuf ile Züleyha gibi kelek Türk filmleri arzı endam eder. Bazı “çağdaş” kanallar evliya türbelerini tanıtır ve gizemli hikayelerle reyting toplamaya gayret ederler.

Sürekli irtica tehdidi, bizi kesecekler haberleriyle dolu gazetelerde de bu ay içinde geçici olarak dangalakça hazırlanmış Ramazan sayfaları peydahlanır. Bu sayfalarda orucu bozan ve bozmayan şeyler, güllaç nasıl yapılır, sahurun faziletleri, Kastamonu evliyaları, Prof. Falancanın ramazan diyeti, Hz. Yuşanın boyu kaç metreydi gibi bilgiler verilir. Bir çok gazete güllü yasin, torbalara sarılıp duvara asılmak üzere Kuran, rafları süslemek için ilmihaller dağıtır. Emekli vaizler ve popüler ilahiyat profesörleri köşelerde akmaz kokmaz laflardan oluşan yazılar yazarlar. Hasılı Ramazan ayında medyaya önemli bir hareketlilik gelir.

Ramazan ayının ülkemize özgü bir diğer özelliği de üniversitelerde bu ay içinde oruç tutmayan solcu ve bazı alevi öğrenciler ile oruç tutsa da tutmasa da milliyetçi ve oruç tutan islamcı öğrenciler arasındaki kavgalardır. Genelde bu tür kavgalar Ramazan ayında kantinlerde aleni yiyip içen solcu öğrencilere diğer grubun laf atması, solcu grubun da karşılık olarak yerine göre “gerici” yerine göre “faşist” diyerek tepki vermesiyle ortaya çıkar. Aslına bakılırsa bir grup saygısızdır ve büyük ölçüde provokatif bir tavırla bu yola başvurur, diğer gruplar da üstlerine vazife olmadığı halde inanç savunuculuğuna girişirler. Mesela diğer dini ibadetleri yerine getirmeyenlere saldıran bir milliyetçi ya da islamcı grup ben hatırlamıyorum. Namaz kılmıyor, vurun, misali. Laik medya daima bu tür haberleri zavallı solcu öğrencilerin barbar, gerici ve faşist sağcılar tarafından dövüldüğü, aslında solcuların çok iyi niyetli melekler olduğu şeklinde yansıtır. İslamcı medya ise genelde olayı oruç yerine “kız ve namus” davasına bağlar. Hasılı, Ramazan ayı Türkiye’ye özgü ideolojik dangalaklıkların da arttığı bir dönemdir ve eğlenceden anlayanlar için seyri komik olaylar boldur.

Bir çok açıdan garabet olan memleketimiz görüldüğü gibi mübarek Ramazan ayında da tuhaf görüntülere sahne olmakta, “Türk Müslümanlığı” her yere damgasını basmaktadır. Bu millet adam olur mu sorusunun cevabını düşünerek zaman geçirmemize yol açacak tuhaflıklar işte. Her neyse, mübarek Ramazan ayınızı tebrik ederek İzlenimlere dönmüş olayım.

Popularity: 12% [?]

Günün Nüktesi

FST 22 Eylül 2006

Haber sitelerinde ya da gazetelerin internet versiyonlarında bazen çok güzel yorumlara rastlıyorum. Dün gördüğüm birini paylaşmak isterim. Malum Ramazan geliyor, standart konulardan biri kimlerin oruçtan muaf olduğudur. Haber 7 bir sürü madde saymış, bildik şeyler. Habere yorum yapan ENSAR CEVVAL adlı vatandaş şunu eklemiş (yazım hatası aslından):

Diğer muaflar
Cumhurbaşkanlığı,chp,ADD.rektörler,doğan grubu,pınar altuğ,hülya avşar…

Hoş değil mi? Tabii adı geçen gruplar içinde oruç tutanlar olabilir, ayrı mesele ama Ensar Cevval’in cevvaliyeti de takdire şayan olmuş. Bu vesileyle eski bir Ramazan yazısını makyajlayıp ekleyeyim, haftasonu yazı derdi olmasın.

Popularity: 9% [?]

Kerinçsiz’in Suçu Ne?

FST 21 Eylül 2006

tayb.jpgKemal Kerinçsiz adlı ulusalcı avukatın medyaya sıkça yansıyan eylemlerini ilgiyle izliyorum. Bu adamı takdir ediyorum. Bir sürü özgürlük vaadiyle ortaya çıkan AKP’yi hem Türkiye kamuoyuna rezil ediyor, hem de AB yolunda ulusalcı kanada karşı mahcup ediyor. Ulusalcı bazı hödük yazarlar gibi laf da üretmiyor, iş yapıyor.

Yanlış anlaşılmasın, Kerinçsiz’i AKP’yi madara ettiği için takdir ediyor değilim. Sonuçta AKP’nin lafta icra etmeye çalıştığı şeyler doğrudur. AB yolunda olsak da olmasak da ifade hürriyeti iyi şeydir. (Hindi misali düşünme hürriyeti demiyorum, çoğunluğun, hakim kesimlerin beğenmediği, genel kabullere zıt şeylerin fiilen yazılması, söylenmesini kastediyorum. Herkesin kabul ettiğini söylemek ifade hürriyeti değil malumu ilam veya yerine göre yalakalıktır).Kerinçsiz kendi doğru bildiğini, hatta yapması gerekeni, bilinçli bir ulusalcı olarak görevini iyi yapıyor.

İşte bu Kerinçsiz Elif Şafak’ın Türklüğü Aşağılama davasına da müdahil olmuş, duruşmalara da bir sürü adam toplayıp götürüp nümayiş yaptırıyormuş. Başbakan Erdoğan da bu işten yılmış olmalı ki İstanbul Emniyet müdürüne telefon açmış “şu adama mukayyet olun” mealli şeyler söylemiş. Haberde şöyle yazıyor:

Başbakan Tayyip Erdoğan İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ı telefonla arayarak Avukat Kemal Kerinçsiz’in başını çektiği Büyük Hukukçular Birliği üyelerini sokak eylemlerinde görmek istemediğini söyledi. Beyoğlu Adliyesi’nde görülecek duruşma sırasında eylemcilere taviz verilmeyeceği ve müdahale edileceği bildirildi.

Bu ne garip uygulamadır? Asıl suç 301. madde gibi bir ucubeyi uygulamaya koyan hükümette midir yoksa ilgili madde uyarınca şu veya bu niyetle görevini yapan hukukçular mı? Üstelik bu işlerde geri adam atmayacağını göğsünü gere gere ifade eden Cemil Çiçek gibi bir ulusalcı bakanın varken Kerinçsiz aleyhine tedbir almaya kalkmak ne tür bir perhiz turşusudur?

AKP ve başbakan yanlış yolda. Abdullah Gül muhtemelen bunları uyarıyordur (geçenlerde ‘AB görüşmelerinde masa altından ayağına çok tekme attım frenlemeye çalıştım’ diyordu) ama etkisiz kalıyor gibi. 301. madde ve benzerleri durdukça Kerinçsiz daha çok eylem yapar, AKP de daha çok madara olur. Boşa kostaklanmaya gerek yok.

krcsz.jpgTayyip Erdoğan’ın yerinde olsam Kemal Kerinçsiz’i bırakır Cemil Çiçek için bir tedbir düşünürdüm. AKP’nin burnuna bakınca kılavuzları hakkında fikir de edinebiliyorsunuz. Ne yapalım sakalım olmasına rağmen danışman kadrosunda değilim, lafım dinlenmiyor. Belki Abdullah Gül’ün tekme yanında tokat, yumruk, elektrik şoku gibi diğer tedbirleri yürürlüğe koyma zamanı geldi de geçiyor.

O halde son söz, devam et Kerinçsiz, samimi olarak arkandayım.

Güncelleme: An itibariyle Kemal Kerinçsiz Adliye önünde ekibiyle gösteriye başlamış bulunuyor, haberde destekçileri sayılıyor ama Cemil Çiçek adını göremedim, acaba ön saflarda değil mi? İstanbul’da olsam ben de yerimi alacaktım ama ne çare.

Popularity: 10% [?]

“Ordu Görevde”

FST 21 Eylül 2006

darbe.jpgRektörlerin önderliğinde “Ordu Göreve” pankartlarıyla yapılan yürüyüşleri sonucunu verdi ama bayağı uzak bir yerde. Tayland başkabakanı ABD’de iken bir general darbe yapmış. 1932 yılından bu yana 18 darbe yapılan Tayland bizdeki bazı “genç subaylar” ile gönüllü asker akademisyenler için imrenilecek bir yer olsa gerek. Muhtemelen şu an çoğu parmak ısırıp, helal olsun be, şunlar kadar olamadık diyorlardır.

Öte yandan 18 darbe lafını duyunca bizdeki istatistikleri merak ettim. Henüz araştırma yapamadım ama II. Osman, III. Selim, Abdülaziz, Abdülhamit ve İttihat Terakki dönemi askeri müdahaleleri de dahil edilirse 1960 Darbesi, Talat Aydemir’in 2 denemesi (yaa gençler, kafası bozulan albay Türkiye’de darbeye kalkıyordu, hey gidi günler), 1971, 1980, 1997 nerdeyse 15 darbeyi buluruz. Tabii Tayland 1932 yılından bu yana 74 yıla 18 darbe sıkıştırmakla bizdeki emekli darbecileri dahi kıskandıracak bir istatistiğe sahip. Herhalde Cumhuriyet gazetesi ile Hürriyet ve Milliyet yazarlarının çoğu da Tayland’daki durumu memnuniyet ve hayranlıkla izliyordur. Gerçi darbeci general müslümanmış ama islamiyet sadece Türkiye için bir tehdit olduğundan bunu görmezden gelmekte bir mahzur olmasa gerek.

Bakalım başbakan ABD ziyaretini içi rahat yapabilecek mi. Bazı gidişlerin dönüşü olmayabiliyor malum.

Popularity: 9% [?]

Kilim ve Heybe

FST 20 Eylül 2006

rektr.jpgODTÜ rektörü Ural Akbulut okul açılışında bir konuşma yapmış. Standart bir üniversite açılış konuşmasında -tabii Türkiye dışından bahsediyorum- beklendiği gibi “araştırma, öğretim, kalite” gibi konular dışında tuhaf karşılanacak noktalar var. Daha önceki 200-300 yazıda da belirttiğim gibi bizim üniversitelerimizin temel görevi “ilim ve fen” ile uğraşmak değil rejimi beklemek, kollamak, korumak, yaşatmak vs. türü şeylerdir. Bunu nasıl yaptıklarını da eski yazılardan izleyebilirsiniz. Peki Ural Bey yeni bir şey söylemiş mi? Hayır ama en son tehdidi kafamda bazı soru işaretleri oluşturdu. Şöyle demiş:

“Bölücü ve irticai çevreler devlet üniversitelerinin başarılarını gölgelemek, öğretim üyelerini karalamak için sistemli bir çaba sarfediyor. Danıştay üyelerine yapılan hain saldırı zihinlerde kara bir leke olarak dururken kökten dinci gruplar kendileri gibi düşünmeyenlere uyguladıkları baskıları farklı platformlara taşıyorlar” […] “Bazı yetkililer halkoyunlarında bile kadın erkeklerin birarada olmasını tartışmaya açacak kadar bağlanazlaştı. Hiç kimse sabrımızın sınırını zorlamaya kalkışmasın”

Kökten dinci grupların baskısını hepimiz bikiniye saldırı olayından hatırlıyoruz. Yalnız rektörün sabrı zorlanırsa ne olur onu çıkaramadım. Sonuçta bir akademisyen, silahı yok, askeri yok. Elimizde sadece “Kalem kılıçtan keskindir”, “her ODTÜ’lü asker doğar” türü varsayımlar mevcut. Ben iki senaryo ürettim, sabır zorlanırsa ne olabilir diye, işin açığı birşey çıkmaz gibime geliyor.

Mesela, klasik örnekte, sabırlar zorlanır, ODTÜ rektörü ve ODTÜ akademisyenleri “Ordu Göreve” yazılı pankartlarla Anıtkabir yolunu tutarlar. Sonuç, askerler muhtemelen ODTÜ rektörünü iplemeyecekleri, gereken birşey varsa ona gelene kadar çoktan işi halledeceği için boşa yol tepilmiş olur.

Daha postmodern bir örnek olarak, diyelim sabırlar zorlanır, ODTÜ’lü erkekler mayo, kızlar bikini giyer, elde kalem -daha iyisi laptop- Anıtkabir yolu tutulur, laptopla yazılmış Ataya şikayet dilekçesi törenle yerine bırakılır. Genelde bu tür dilekçelere bakılmadığı için yol gene boşa tepilmiş olur.

Rektör kendince birşeyler söylemiş ama biraz Nasreddin Hoca’nın “kaybolan heybemi bulamazsam ben bilirim yapacağımı” hikayesine dönmüş. Millet korku ve telaşla dört dönüp hocanın heybesini bulup gelmiş, biri de cesaret edip sormuş, “yahu bulamasak ne yapacaktın” diye. Hoca istifini bozmadan “evde eski bir kilim var, onu bozup heybe yapacaktım” demiş.

Sabırlar zorlanırsa, birileri bir şey yapar belki ama ODTÜ rektörü ancak eski kiliminden heybe diker. Bu arada Star Gazetesinde Prof. Mustafa Erdoğan Üniversiteler açılırken bir yazı yazmış ve bu güzide kurumlarımız için “resmi ideoloji tekkeleri” diye bir laf kullanmış. Okumanızı öneririm.

Popularity: 15% [?]

İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş