FST Kasım 28th, 2006
Ben pek bu işlerden anlamam, habere bakıp içinde AKP, CHP filan görünce herhalde sağda ve solda yeni bir oluşum kuruluyor veya Turkuaz Hareketi nihayet kendine isim bulmuş (NLP, Naber Lan Partisi) galiba dedim. Meğer bu NLP bir teknik imiş, insanın düşüncesini değiştirirmiş. Bir de NLP’de usta, çırak ilişkisi olduğunu zannediyorum, Türkiye’deki en büyük usta (eğiticilerin eğiticisi) Akşam gazetesine bir demeç vermiş:
Türkiye’nin tek NLP (Neuro Lingustic Programming - Duyusal Algı Programlama) Master Trainers’ı (eğitimcilerin eğitmeni) Mustafa Kılınç, Türkiye’deki siyasileri değerlendirerek, vatandaşa doğru mesaj vermede başarısız olduklarını savundu. Bakanlar Kurulu üyelerinden bazıları başta olmak üzere çok sayıda siyasetçiye beynin etkin kullanımı ve etkin konuşma konusunda danışmanlık yapan Kılınç, tüm siyasetçilerin NLP eğitimi alması gerektiğini söyledi. Kılınç, NLP’nin, Beyaz Saray, ABD ordusu, NASA, CIA, Microsoft, İngiltere Başbakanı Tony Blair ve İngiltere Kraliyet ailesi tarafından da kullanıldığını kaydetti.
İnsanın temel noktasının bilinç altı olduğunu belirten Kılınç, insan zihninin gerçekle sahteyi ayırt edemediğini ve bir takım stratejiler sonucu bir partili olduğunu kaydetti. Kılınç, bir insanın bir partide olmasını sağlayan şeyin ne olduğunu bilerek ve onun üzerine giderek, görüşünün değişebileceğini söyledi. İkna edilemeyen ve yönlendirilemeyen bir birey olmadığını savunan Kılınç, ‘10 dakikada en kral AKP’liyi CHP’li yaparım‘ dedi.
Yahu bu ne imiş, ERKE’den bile etkili geldi bana. Benim bildiğim Türk “particisi” menfaati dışında kessen partisini değiştirmez. Ha, AKP’liler Atilla Yayla meselesinde olduğu gibi ne idüğü belirsizler partisine dönüşebilir, ama orada NLP değil başka faktörler etkili. Bunun dışında baba oğul düşman ölen CHP’li DP’li hikayeleriyle büyüdük, NLP’nin “kralı” gelse faydasız. Bence NLP gibi saçmalıklar yerine yarım ekmek döner, kavurma pilav gibi yöntemlere başvursunlar.
(İnşallah NLP uzmanı arkadaş da heykeltraş dostumuz gibi alınıp tekzip istemez.)
FST Kasım 28th, 2006
Malum iki hödük dışında Serdar Turgut’un Ajdar yazısına kesintisiz iki gündür gülüyorum. Aşağıdaki paragrafa bakın haksız mıyım görün:
“Bilmiyorum, The Blob (ŞEY) filmini izlemiş miydiniz? Bu ‘Türk Şey’inden farklı bir şeydi. O filmde, şekilsiz ve ne idüğü belirsiz bir cisim, tüm toplumu yutup bitiriyordu. Şimdilerde bizim de topluma kontrolsüz yayılan ve önüne çıkan her şeyi yiyip bitiren bir Şey’imiz var; adı da Ajdar… Film bir korku filmiydi aslında. Ajdar da korku filmi gibi ama kendinizi zorlar ve tahammül edebilirseniz, olayın mizahi yönünü de görebilirsiniz.
[…] Sevgili arkadaşım Cem Ceminay, FM N101′deki ‘Back-up morning’ show adlı sabah programında Ajdar’ın Eurovision’a Türkiyeyi temsil etmesi için gönderilmesi yolunda kampanya başlattı. Dinleyicilerden gelen tepkilere baktığımda bu yönde toplumda hayli yoğun bir istek de var. Kampanyaya destek verenlerin bana çok mantıki ve makul gelen bir gerekçeleri de bulunuyor. Diyorlar ki; ‘Ajdar’ı bir kez gören Avrupa, bir daha Türkiye’yi katiyen unutamaz.’
Bu yoruma tamamen katılıyorum. Ben Ajdar’ı bir kez gördüm, ‘Çikita Muz’ adlı şarkıyı söyleyip dansediyordu. Emin olun; rüyama bile girmeye başladı adam. Klibi seyrederken insan elinde olmadan kafasını ellerinin arasına alıp dövünmeye başlıyor. Kötülüğün zirvesi o, bir başyapıt adeta. Gerçekten de Avrupa Ajdar’ı bir kez gördüğü takdirde Türkiye hakkındaki tüm görüşleri anında değişir ve Türkiye’yi hiç unutamaz.
Ayrıca bugüne kadar ciddi sanatçıları yolladık oraya da ne oldu? Avrupa’da Eurovision’u Türkler kadar ciddiye alan başka ülke de yok. Bizim sanatçılar güzel İngilizce göstermek için oralara gittiler. Tereciye tere satmaya çalıştık. Anlayacağınız, eğer isterse Ajdar da ‘Çikita Muz’ şarkısını İngilizce söyleyebilir. Bu da fantastik olur bence.
FST Kasım 28th, 2006
[Cemil Meriç vezninde] Serdar Kaya bloglaraleminin fildişi kulesinin efendisi. Kaf dağının zirvelerinden bizleri acı tebessümlerle izleyen bilge. Kendisinin hepimizi çıldırtan az sonra, bugün, salı öğleden sonra, çıkmaz ayın ikinci çarşambası tarzı yazı bekletme yöntemini kullanayım diyorum. Burada çaktırmadan zaman kazanma, kaytarma amacım olduğunu düşünen, hatta bunu dile getiren gaflet ve dalalet içinde harap ve bitap düşmeye kendini hazırlasın. Hikayemizin özeti şu: Avukat Konoli’den aldığı istihbaratı değerlendiren Blek ve arkadaşları Kırmızı Urbalıların kontrolündeki bir kasabayı dengesiz vali Yılmaz Özdil’in emrinden kurtarmak üzere yola çıkarlar. Girdikleri handa kızarmış tavuk ve ballı turta yedikten sonra kendilerine laf atan Galileo uzmanı Mustafa Armağan’ı döverler, zaten ezik vaziyette olan Ertuğrul Özkök’ü ise dövmeye gerek görmezler, sadece korkuturlar. Vardıkları kasabanın adı sonradan Washington olacaktır… [Hikayenin devamı en kısa süre içinde, bir ihtimal bugün ikindi üzeri]
FST Kasım 28th, 2006
Yazılarını beğenerek okuduğum A. Faruk Özgür’ün ilginç bir yazısını gördüm, yazdığı Hürfikirler sitesi Firefox ile gezilemediği için bu tarayıcıyı kullananları da dikkate alarak yazının tümünü buraya aktarıyorum.
Continue Reading »