Kasım 2006 Arşivi

“Bu durum çok düşündürücü”

FST 25 Kasım 2006

ataturk_benzemeyen1.jpg24 Kasım geldi, tüm öğretmenlere kutlu olsun. Tabii ben vasat bir adam olarak neden “17 Mayıs Muslukçu ve Tesisatçılar Günü”, “34 Kasım Terziler Günü” ya da “30 Şubat Kabzımallar Günü” gibi anlamlı şeyler olmadığını merak ederim. Herhalde öğretmen kutsaldır ama marangozlar değldir demeye getiriliyor. Bana sorarsanız ne farkı var derim. Marangoz olmasa çoğumuz ayvayı yiyebilirdik. En az öğretmen kadar (belki ondan daha önemli) bir meslek değil mi? Neyse, “mübarek gün” lafı uzatıp gönül kırmayayım.

Gönül kırmayayım dedim ama dün 24 Kasım vesilesiyle bizim ilkokula giden yeğenlere sordum, “öğretmeninize ne aldınız bakalım” diyerek. İlkokul 2′ye giden cin gibi bir kız maşallah, sınıfta kim ne getirdi listesini aklında tutmuş. Listede parfüm, takım elbise, çiçek, böcek bayağı birşey vardı. Takım elbiseyi de şöyle tarif etti “şimdi bir ceket almış, içinde kravat vardı, pantolonu bir de gömleği vardı”. Ben yardımcı olup bu dörtlünün bir takım elbise olduğunu anlattım. Gördüğünüz gibi bu bilgiyi vererek 24 Kasımda ben de “öğretmenlik” onuru yaşadım kısa bir müddet için de olsa. Sonra annesi ve babasının kaş göz işaretleriyle beni uyarmasına aldırmadan “o takım elbiseyi alan arkadaşıyın babası çok mu zengin” dedim. “Bilmem ama bana hava atıyor” dedi. “Peki öğretmenin o hediyeyi kabul mü etti, yoksa geri mi verdi” dediğimde kabul ettiğini söyledi. “Sen birşey götürdün mü” diye sorduğumda “yooo, niye götüreyim ki” dedi. Eh bu da bir gelişme. Medyaya yansıyan “öğrenciler öğretmene burma bilezik aldı” haberlerine göre biraz daha soft bir öğretmenler günü olmuş bizimkilerin okulunda.

Peki ben bu bahsi niye açtım, tabii ki öğretmenlerimizi kınamak için değil. Benim ilgimi çevredeki dostların uyarısıyla Star ve Milliyet gazetesindeki Atatürk resimleri çekti. Üstelik de gündeme çok uygun bir şey. Tam da Atilla Yayla resim, heykelden bahsetmişken kötü çizilmiş Atatürk resimleri ile ilgili bir haber üstelik 24 Kasım günü, on ikiden vurmak manasına gelir. Ben de bunu değerlendirmek istedim.

Haberlere göre yurdun çeşitli köşelerinde Öğretmenler Günü kutlamaları için yapılan ve protokolün tam kadro katıldığı toplantılarda Atatürk resmi “krizleri” yaşanmış. Buna göre resimler Atatürk’e benzemiyormuş, çeşitli kesimler bu duruma tepki göstermişler vs. Star gazetesindeki haber şöyle:

Şiirlerle, konuşmalarla ve müzik gösterileriyle oldukça kapsamlı olan ve yaklaşık 2,5 saat süren törende izleyiciler, sahnedeki Türk bayraklarının arasında asılan dev Atatürk resminin, Ulu Önder’e benzememesinin şaşkınlığını yaşadılar.

[…] Tören sonunda gazetecilerin Ulu Önder’e benzemeyen Atatürk resmine ilişkin sorularını yanıtlayan Antalya Vali Yardımcısı Necdet Özoğlu, tören programının çok güzel ve etkileyici olduğunu ancak, resmi kendisinin de beğenmediğini söyledi. Özeroğlu, şunları kaydetti:

”Rahatsız olduğumu söylemeliyim. Ben de beğenmedim. Garip, Atatürk’e benzemeyen bir resim. Tören programı sırasında kaldırmak ters olurdu. Bu çok anlamlı değil. O aşamadan sonra törenin içerisinde değiştirilmesi de uygun değil. Bütün herkes rahatsız oldu, milli eğitimciler dahil olmak üzere…

Resimle ilgili tören sırasında yetkililere uyarıda bulunup, bulunmadığına ilişkin soruya da Özeroğlu, ”Uyarım oldu zaten. Söyledim milli eğitim müdürüne (bu niye burada dedim). Bu resim bir daha kullanılmamalı” yanıtı verdi.

[…] Yaşanan rahatsızlık ve resimle ilgili herhangi bir yaptırım olup, olmayacağına ilişkin soruya ise tepki gösteren Özeroğlu, ”Ne gereği var sonuçta Atatürk resmi. Oraya Atatürk için kondu. Yaptırım ne? Kasıt yok” diye konuştu.

Gazetecilerin soruları sırasında Vali Yardımcısı Özeroğlu’na bilgi veren milli eğitim müdürlüğü yetkilileri, resmin öğretmenlikten emekli olan ”Antalya’nın ünlü bir ressamı” tarafından yapıldığını söylerlerken, Özeroğlu, resmin bir daha kullanılmamasını istedi.

resimler.jpgMilliyet gazetesi ise bu örnek dışında Kuşadası ve Edirne’den iki resim örneği daha vermiş. Ben her üç resmi de inceledim. Son zamanlarda TBMM lokantasına asılan resim, Bedri Baykam’ın peçetesi gibi konulara aşina olduğumdan orta çapta bir resim eleştirmeni sayılabilirim. Bence de bu resimler Atatürk’e benzememiş. Gerçi yalan olmasın. Bu resimleri gören resimdekinin Atatürk olduğunu anlar ama bizim bildiğimiz kartpostallardaki, takvimlerdeki Atatürk’e göre kötü çizilmişler.

atatur1.jpgBen de bu konuda en az ilgili protokol kadar dikkatliyim. Hatta o kadar güzel bir tesadüf oldu ki, bir yurt gezim sırasında Anadolunun bağrındaki bir ilkokulun içinde, yanda gördüğünüz Atatürk resmi dikkatimi çekmişti de okul idaresine çaktırmadan kameramla resmi kaydedivermiştim. Kısmet bugüneymiş. Bakın bu resim de faullü. Peki bunlar ne manaya geliyor?

1. Türkiye’de her önüne gelen, misal milletvekili, öğrenci, emekli ya da muvazzaf öğretmen, asker kendini ressam zannettiğinde ortaya bu tür ilginç manzaralar çıkabilir

2. Bu resimlerin kalitesiyle, bunları astıran, yaptıran yetkililerde estetik zevk düzeyi arasında doğrusal bir ilişki vardır

3. Türkiye yalakadır, yalaka kalacak.

Bir çift söz de haberde vurguladığım yerlere. Geçenlerde de Samsun’un bir ilçesinde ilçenin ünlü heykeltraşlarından diye bir laf geçiyordu. Ben de “bu ne biçim ilçeymiş, bir sürü heykeltraşı var, hatta bazıları da ünlü” diye şaşırmıştım. Aynı durum burada da karşıma çıktı. Antalya’nın ünlü bir ressamı varmış, hem de emekli öğretmen. Güzel sanatlara pek hevesli bir milletiz orasına asla itiraz etmiyorum. Ah biraz da haddimizi bilsek.

Bu arada ben bir gazetecinin sorduğu soruyu tekrar ediyorum “resimle ilgili herhangi bir yaptırım uygulanacak mı”. Cevap: Yeni Asır Antalyalı ünlü ressam emekli öğretmen için “Hain” diye manşet atabilir, Antalya Valiliği şahsı il sınırı dışına sürebilir, Emin Çölaşan da bu resmin AB fonları vasıtasıyla yaptırıldığını, resmin kötü olmasının bir AB oyunu olduğunu ifşa edebilir.

Son söz: bu resimlere milli eğitim devlet bütçesinden mi para veriyor, yoksa ressam meccanen mi çiziyor? Duruma göre ressamlık bilgimi kamu bürokrasisinin hizmetine sunacağım.

(Not: Hürriyeti bırakıp Milliyet haberlerini servise başlayan sevgili dostum Recep, Milliyette özellikle okur yorumlarına dikkat çekiyor, mesela şu yorum hakikaten çarpıcı:”1985 yılıydı. Bir cumhuriyet bayramı günü, ben 10 yaşındayken, annem babam ve 7 yaşındaki kız kardeşimle taksimden geçiyorduk. AKM nin cephesine asılmış dev Atatürk portresini gören kardeşim, yüzlerce fotoğrafını gördüğü ve çok çok iyi tanıdığı Atatürk’ü tanımayark anneme sormuştu “Bu adam kim anne?” O tarihten beri bakarım, 21 yıldır hep aynı rezalet, öncesi de vardır eminim.”

“Bu adam kim” mi? Ne kadar tanıdık bir soru. Haydi bakalım, ADD avukatları, rektörler, Emin Çölaşan ve Ertuğrul Özkök için uzmanlık sorusu.)

Popularity: 11% [?]

Atilla Yayla ve Bloglar

FST 25 Kasım 2006

gunay.jpgAtilla Yayla konusunda hangi blogcu ne demiş diye üstünkörü bir araştırma yaptım. Genelde 8-10 kadar lehte, 2 tane aleyhte yazı yazan blog gördüm. Lehte olanları zaten az çok biliyoruz, hak geçmesin, objektiflik bozulmasın diyerek aleyhte yazan blogculardan da alıntı yapmak isterim. Tespit ettğim iki blog içinde bir tanesi, Rabia Yüksel’e ait olanı sadece bir gazete haberini alıntılamış yorum yapmamış, dolayısıyla diğerine bakabiliriz. Sayın Günay Güner’e ait blogda Günay Bey ‘Atilla Yayla adlı “bu adam” Gazi Üniversitesi’nden hemen kovulmalıdır!’ başlıklı yazısında burada seslendirdiğim düşüncelerin tam tersini ileri sürüyor. Mesela şöyle yerler var:

Atilla Yayla adlı kişi Gazi Üniversitesi’nde profesör. Aynı zamanda Liberal Düşünce Topluluğu Derneği diye bir dernek kurmuş ve buranın başkanı olmuş. Bir süre önce katıldığı televizyon programında rastlamıştım. Sevgili Ataol Behramoğlu’yla, Prof. Dr. Necla Arat’la, edep sınırlarını aşan bir biçimde atışıyordu. O gün notumu verdim “bu adam”a.

“Bu adam” en son İzmir’de, iktidar partisinin gençlik kollarının düzenlediği bir panelde göründü. Karakterini ortaya koyan sözler etti: “Kemalizm ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder. İleride artık bizlere neden her yerde bu adamın (Atatürk) heykelleri, fotografları var diye soracaklar.” diye laflar söyledi. “Bu adam” neresiyle eğitim görmüş, neresiyle okumuş, şaşıp kalıyor insan. İfade özgürlüğü meraklıları yakında bu lafların önünde de biad ederler, bu hakareti, kin safralarını da düşünce diye yutturmaya çalışırlar, “bu adam”da da boncuk ararlar.

[…]Dünya üzerinde emperyalizme karşı utkuyla sonuçlanmış ilk bağımsızlık savaşını yaratan, insanını kulluktan kurtarıp yurttaş kılan, yurttaşlarını daha nice güzelliklere layık görüp, bu erdem pırıltılarını, yüksek bilinci en kısa zamanda büyük bir çalışmayla ve emekle ulusuna ulaştıran ulu hareket ilerleme değil gerileme anlamına gelecek, öyle mi? Buna aklı başında, namuslu kim inanır? Kim ikna olur? Ama saldırganları bu kadar hırçınlaştıran da bu gerçekler değil midir?

Türk ulusunun sevgi ve saygısını her an yenileyip, büyüttüğü büyük önder Mustafa Kemal Atatürk için “bu adam” demek nasıl bir ruh halinin sonucudur? Türk ulusu bir kasabada, bir köyde bile gün oluyor, Atatürk’ün heykelini, büstünü yaptırıyor. Yalnızca yüreklerindeki eşsiz yerde sürekli yaşattıkları için. Sevgisi hep canlı olduğu için… Gönüllerindeki bağlılık yaşadıkları şehirlerin en güzel yerlerinde somutlaşsın istediklerinden kuruyorlar Atatürk heykellerini, büstlerini. Kimileri bunun zorlamayla olduğunu mu sanıyor? (Yaşamları zorlamadan ibaret olanların bu gerçeği anlamalı da beklenemez.) Şimdi bunu da mı düşünce sayacağız?

[…] Biz aydınlanmacılar her an daha bilinçleniyoruz, çoğalıyoruz. Anket sonuçlarında bile gizleyemiyorlar. Açıkladıkları oranlardan da çok sayıdayız. “Bu adam”lar biliyorlar. Korkuları, telaşları bundandır. Nasılsa mensubu olduğu Gazi Üniversitesi “bu adam”ı yerinde tutacak mı? Atilla Yayla adlı adam Üniversite’den hemen kovulmalıdır! Atatürk’e ve Cumhuriyet’e hakaret edenler ulusun ekmeğini yiyemezler, gençlerimize eğitim veremezler.

Resim, heykel gibi eleştirilen konulara burada getirilen yaklaşımı da ilginç bulduğumu belirtmem lazım. Tabii aklıma “Gönüllerindeki bağlılık yaşadıkları şehirlerin en güzel yerlerinde somutlaşsın istediklerinden kuruyorlar Atatürk heykellerini, büstlerini” cülesini okuyunca parasını da vatandaştan doğrudan isteseler bakalım heykel ve büst rakamı artar mı azalır mı sorusu geldi. Bana kalırsa vatandaşa bırakmak lazım, Güner beyin dediği gibiyse, devlet elini heykel işinden çekerse bakarsınız iş başa düştü diyerek vatandaş heykellerin parasını ödeyerek diktirmeye başlar.

Neticede herkes Atilla Yayla konusunda hemfikir değil, Kemalist görüşe mensup blog yazarlarından birinin görüşlerini burada aktarmış oldum.

Popularity: 7% [?]

Erke Dönergeci

FST 23 Kasım 2006

paten2.jpgGazetelerde görmüşsünüzdür, tam sayfa esrarlı reklamlar vardı. Erke, bekleyin göreceksiniz türü şeyler. Ben para işine meraklı olduğumdan “adamlarda para çok galiba, bu kadar reklama servet dökmüşlerdir, muhakkak inanılmaz bir buluş yapılmış olmalı” diye düşündüm. Neyse büyük gün gelip açıklamalar yapıldığında işin açığı ben biraz pirelendim. Ortada müthiş “şey” yoktu. Akşam gazetesi konuyu şöyle vermiş:

Günlerdir gazetelere verilen ilanlarla kamuoyunda merak uyandıran Erke, nihayet dün bir basın toplantısı düzenledi. Ancak toplantının ardından kafalar iyice karıştı. Çünkü emekli Tümgeneral Çetin Uğural, 20 yıldır gizli tuttukları bir araştırma sonucunda yakıt olmadan enerji üretebilen bir makine geliştirdiklerini ve bu keşfi yüzde 100 yerli olanaklarla başardıklarını açıkladı. […] Fiziksel ve matematiksel olarak gerekli açıklamaların daha sonra yapılacağını belirten Uğural, ‘Bilim literatüründe bu konuyu şu anda açıklayabilecek bir altyapı yok. Dolayısıyla da anlaşılmaması normal. Biz de zaten anlaşılmasını istemiyoruz’ diye konuştu.

[…] Projenin son derece gizli tutulduğunu ve 20 yıldır üzerine çalışıldığını söyleyen Uğural, ‘Bu projeyi NASA’dan bile gizli tuttuk. Çünkü bilgi savaş çıkarabilecek kadar önemli. Daha fazla soru sormayın’ dedi. Toplantıda gazeteciler olayın gerçekliğine inanamazken, Uğural, sorulara bilgilerin gizli kalması gerektiğini belirterek cevap vermedi. […] 3 milyon YTL sermaye ile kurulan şirketin günlerdir gazeteler verdiği ilanları nasıl finanse ettiği konusunda ise net bir bilgi alınamadı.

[…] 43 yıl üniforma giydiğini ve son olarak Savunma Müsteşar Yardımcılığı görevinden emekliye ayrıldığını belirten Tümgenaral Çetin Uğural, geliştirdikleri ve ‘Erke Dönergeci’ ismini verdikleri makinenin doğrudan hareket elde edilebildiğini ve çevreye hiçbir zararı bulunmadığını söyledi. Uğural, ‘erke’nin enerji anlamına geldiği belirtti.

[…] Düzenlenen toplantıya birçok emekli general katılırken, soru soran generallerin de şaşkın olduğu gözlendi. Çetin Uzunal, hiçbir şekilde siyasi bir grupla, bir çevre veya bir tarikatle ilişkileri bulunmadığını, tamamen ticari bir kurum olduklarını belirtti. Şirketin yüzde 100 Türk sermayeli olduğunu belirten Uzunal, askerlerin toplantıya geliş sebebinin ise kendisinin daveti üzerine olduğunu belirtti. Toplantıya Vural Savaş, Necati Özgen, İsmail Hakkı Karadayı, Kemal Yavuz, Rasim Betir, Köksal Karabay gibi isimler katıldı. KKTC 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş da davet edildi ancak temsilci gönderdi.

Ben doğrusu garip duygular içindeyim. Öncelikle inşallah bu Erke Dönergeci denen şey gerçektir de benzin masrafından kurtulurum. Ortada olmayan cihazın nasıl çalıştığını anlamam mümkün değil, zaten paşa da “sizin bilginiz yetmez, anlatsak ne olacak” diye gazetecileri ufaktan fırçalamış. Proje büyük, NASA’dan bile 20 yıl gizlenmiş. Herhalde onlar şu anda dövünüyorlardır, nasıl oldu da fark edemedik diye. Tabii benim ilk paragrafta işaret ettiğim reklamları kim finanse ediyor meselesi bir başka gazetecinin de kafasını karıştırmış olmalı ki hemen soruvermiş. Muhtemelen bu da çok gizli ve NASA tarafından bilinmesi tehdit oluşturabilecek sır olduğundan es geçilmiş.

Peki kötümser miyim, “böyle birşey yoktur” diyen dalgacılara katılıyor muyum? Elbette hayır. Generalleri bile şaşkına çeviren, Rauf Denktaş’ın vekilini gönderdiği bu proje asla dağın fare doğurmasına dönüşmeyecektir. Erketede bekliyorum. Fakat emin olduğum bir şey var. Erke Dönergecine binen G. W. Bush mutlaka ya bundan düşecek ya da cihazın bir yerini bozacaktır.

Gaziantep sanayisine de sevgiler.

Popularity: 18% [?]

Cumhuriyet Hareket Partisi

FST 22 Kasım 2006

asiy.jpgSon zamanlarda tek adaylı parti kongreleri moda olunca gözlerimiz o hareketli CHP ve MHP kongrelerini arar oldu. Yalnız son MHP kongresi (Prof. Özdağ’a uygulanan düşük dozlu töre hariç) kavgasız ve olaysız geçmesi dışında ilginç bir yumuşama havası da doğurmuş görünüyor. MHP öyle mesajlar veriyor ki, hayrete düşmemek imkansız. Özellikle MHP ile CHP birbirlerine bir yaklaşmışlar sormayın. Milliyet gazetesindeki habere göre şöyle mesajlar verilmiş, CHP ve MHP karşılıklı zeytin dalı uzatmış:

Bahçeli’nin, AKP ve DYP’ye tepki içeren kongre konuşmasında eleştirmediği CHP ile koalisyon öngördüğü belirtilirken, parti kurmayları, “Eski gerginlikler yok. AKP’nin tahrip ettiği milli değerler konusunda CHP ile ortak paydalarımız çoğalıyor” görüşünü dile getirdi.

Baykal, dün Milliyet’in manşetinden yayımlanan demecinde, Bahçeli’nin milliyetçilik yaklaşımını cumhuriyet değerleri ile Atatürk ilkelerine dayandırmasını önemli açılım olarak nitelemişti.

Adının yazılmasını istemeyen üst düzey bir MHP kurmayı, […] şu değerlendirmeyi yaptı: “Ülke bir MHP-CHP koalisyonuna doğru gidiyor. AKP’nin milli hassasiyetten uzak yapısına karşı, böyle güçlü bir alternatif şekilleniyor. MHP’nin geçmişe doğru sürüklenmesi, bu koalisyon ihtimali açısından bir risk olacaktı. 30 yıl öncesinin özlemine sarılanların MHP’nin içinde sesini yükseltmeleri, MHP’nin radikal çizgiye döndüğü görüntüsü, AKP’nin işine gelecekti. Eskinin özlemlerini dile getiren Ümit Özdağ’ın aday olacak duruma gelmesini önlememiz gerekiyordu.”

Haberde daha bir sürü “sıcak” mesaj var. CHP-MHP koalisyonu gündemdeymiş vs. Ben bu işe sevindim, bölünme parçalanma yerine birlik, beraberlik, “en fazla ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde” ne kadar önemli. Fakat kendime de bir pay çıkarmama müsaade edin. Gelişmeleri çok önceden görmüş ve konuyla ilgili bir değerlendirme yaparak “CHP-MHP yok aslında bir farkları” mealli bir yazı yazmıştım. Ne yapayım, dediğimin çıkması kabahatse, kabul ediyorum suçluyum. İşte o yazı:

Özlenen Birliktelik (20 Mart 2006)

CHP ve MHP birleşme adımını düşmanın denize döküldüğü İzmir’de atmış. Son yıllarda CHP’den ziyade İP ile yakın görünen MHP Doğu Perinçek’in yan çizmesiyle rotayı CHP’ye çevirmiş görülüyor. Aslında şöyle bir düşünürsek yok aslında bir farkları demek mümkün.

CHP’de kutsal devletten yana MHP de. Her ikisi de iktisadi milliyetçi, korumacı, özelleştirme karşıtı, yabancı sermaye düşmanı. İkisi de cumhuriyetçi, Atatürkçü. Peki ayrılık, gayrılık neden o zaman? İşte bu düşüncelerle MHP İzmir İl Başkanı Musavvat Dervişoğlu ile CHP İzmir İl Başkanı Selçuk Ayhan AK Parti için “Ampül Söndürme” kampanyası yapan MHP’ye destek amaçlı bir araya gelmiş ve bu birlikteliğin tüm vilayetlerde yayılması gerektiğini temenni etmişler. MHP’li başkan işbirliğini şöyle özetlemiş:

“Üstelik geç kalmış bir birliktelik. Allah bu birlikteliği daim kılsın. Türkiye’nin bütün vilayetlerinde, ilçelerinde bu birlikteliğin örneklerini görmek istiyoruz. Bu işi kimse küçümsemesin. MHP bir iş yapıyor, CHP (Doğru iş yapıyorsunuz, destekliyoruz) diyor. DYP ve DSP de ‘yanınızdayız’ diyor. Doğru iş yaparsanız taşlar yerine oturur”

Haydi bakalım, hep birlikte taşların yerine nasıl oturacağını biraz seyredelim. Ben de bütünleşmenin tüm yurt sathında yayılmasını temenni ediyorum. Hatta Saadet Partisinin de bu tablo içinde mutlaka yer bulması gereğini de hatırlatarak. Tabii bir sonraki hamle tüm Ülkü Ocakları, CHP gençlik kolları, Genç Mustafa Kemaller, Çağdaş Yaşamı destekleme derneği, Milli Gençlik Vakfının tek çatı altında bütünleşip sinerji oluşturmasına gelecektir. Hareketin başına da o zaman emekli olacak cumhurbaşkanımız geçse tadından yenmez. Hasretle bekliyoruz.

Popularity: 10% [?]

AB Projesi

FST 22 Kasım 2006

5b.jpgAtilla Yayla ile gelişmelerde Emin Çölaşan’ı bekliyordum, kambersiz düğün olmaz misali, nihayet teşrif etmiş. Aslında ben ne yazacağını biliyordum, seneler evvel medyaya yansıyan Atilla Yayla ile bir polemikleri vardı. Emin Çölaşan Atilla Yayla’nın başında olduğu Liberal Düşünce Topluluğunun AB’den para aldığını vs. söylüyordu. Daha sonra ne oldu bilmiyorum ama Atilla Yayla o ara “bizim bütün faaliyetlerimiz açıktır, gizli saklı bir işimiz yok, dünyanın çeşitli kuruluşlarından proje karşılığı fon bulmaya çalışıyoruz çünkü bu işleri yürütebilecek maddi gücümüz yok” mealli birşeyler söylemişti. Emin Çölaşan bugün de Atilla Yayla ile yaptığı telefon görüşmesinde Atilla Yayla’nın Avrupa destekli projelerden 450.000 Euro aldıklarını söylediğini “işte yakaladım” edasıyla aktarıyor.

Öncelikle AB projelerinden destek almakta ne gibi bir tuhaflık onu anlayamadım. Geçenlerde çevremdeki bazı küçük sanayi erbabı, çeşitli kamu daireleri ve belediyelerin “AB Projesi” adıyla harıl harıl yazıp çizdiklerini, bunları ingilizceye çevirtmeye çalıştıklarını gördüm. “Ne oluyor” diye sorduğumda, herhangi bir proje ile AB’ye başvurulduğunda bu projelere destek sağlandığını öğrendim. Ben pek anlamam ama bahsettikleri projelerin bir kısmı saçma sapan şeylerdi. Fakat bir liste gösterdiler, Çankırı, Samsun, Çorum civarlarında AB projesi kazanan köfteciler, yerel gazeteciler, odalar, borsalar filan listelenmişti. Üstelik ufacık bir işletme için alınan destek rakamı 100.000 Euroya ulaşıyordu. 50.000 Euro altında destek görmedim. Üstelik bu fonlara başvuranların liberal olmadığını da müşahade ettim. Devlet kuruluşları, bakkal, meslek odası türü şeyler ve çoğu da bildiğimiz milliyetçi, ulusalcı, muhafazakar, solcu insanlar.

Sonra acaba Atilla Yayla’nın gizli kapaklı işiyle ilgili internette bilgi var mı diye bakınırken aklıma kendilerinin resmi web sitesi geldi. Tuhaf şey, bu projelerini alenen web sitelerinde zaten görebiliyordunuz. Yani Emin Çölaşan’ın gizemli bir edayla “AB’den para alıp ülkeyi satacaklar” mesajı vermeye çalıştığı konunun detayları zaten derneğin resmi sitesinde yer alıyor. Mesela Çölaşan’ın bahsettiği proje şu:

Yasal ve Sosyal Yönleriyle Türkiye’de İfade Özgürlüğü Projesi

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde yerine getirilmesi öngörülen Kopenhag siyasî kriterleri arasında önemli bir boyut olan düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda Liberal Düşünce Topluluğu tarafından bir araştırma ve yayın projesi yürütülmektedir.

Proje Avrupa Birliği Komisyonu İnsan Hakları Vakfı tarafından desteklenmektedir.

“Yasal ve Sosyal Yönleriyle Türkiye’de İfade Özgürlüğü” ismini taşıyan projenin amaçları;
1. Türk mevzuatında düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan hükümlerin ayrıntılı bir dökümünü sunmak ve mevzuatın ıslahıyla Kopenhag siyasî kriterlerinin karşılanması doğrultusunda öneriler geliştirmek,
2. Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda kamuoyunun duyarlılık düzeyini tespit etmek, insan hakları taleplerinin “toplumsal tabanının” bir analizini yaparak siyasa yapımı ve uygulamalarına yol gösterici veriler hazırlamak,
3. Yayınlar ve toplantılar yoluyla düşünce ve ifade özgürlüğü alanında kamuoyunu ve karar vericileri bilgilendirmek.

Evrensel standartlara uygun bir insan hakları rejiminin ve liberal-demokratik bir hukuk devletinin oluşmasına katkıda bulunmak üzere proje çerçevesinde 5 ana alanda faaliyet göstermektedir. Bunlar;

1. Uluslararası (1), ulusal(2) ve bölgesel sempozyumlar düzenlemek,
2. Türk mevzuatında (Anayasa, yasalar, tüzük ve yönetmeliklerde) düşünce ve ifade özgürlüğüne ilişkin ayrıntılı bir tespit ve öneriler paketi hazırlamak,
3. Türkiye kamuoyu ve karar önderleri arasında düşünce ve ifade özgürlüğüne ilişkin sorun/çözüm algılama biçimlerini tespit edecek kapsamlı bir “sosyal araştırma” yürütmek,
4. Düşünce ve ifade özgürlüğü üzerine araştırmalar yayınlamak,
5. Düşünce ve ifade özgürlüğü inceleme yarışması düzenlemek.

Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda Türkiye’nin yasal ve sosyal bir “envanterini” hazırlayan proje, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne uyum sürecine önemli bir katkısı olacaktır.

Proje Çerçevesinde Yayınlanan Aşağıdaki Kitapları LDT’den ücretsiz olarak temin edebilirsiniz:

1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Işığında İfade hürriyetinin Muhtevası ve Sınırları, Reyhan Sunay,
2. Madde 312, Ahmet Gokcen
3. İfade Hürriyeti ve Sınırları, Wojciech Sadurski, çeviren: Bahattin Seçilmişoğlu
4. İfade Özgürlüğü: Felsefi Bir İnceleme, Frederick Schauer; çeviren: Bahattin Seçilmişoğlu
5. Serbest İfade: Hukuki ve Felsefî Denemeler, W. J. Waluchow, çeviren: Erhan Çağlar
6. 21. Yüzyılda İfade Özgürlüğü, Robert Trager, çeviren: Nuri Yurdusev
7. Hürriyet Üstüne, John Stuart Mill, çeviren: Ömer Çaha
8. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarında İfade Özgürlüğü, derleyen ve yorumlayan: Vahit Bıçak
9. Amerikan Yüksek Mahkemesi Kararlarında Kararlarında İfade Özgürlüğü, derleyen ve yorumlayan: Zühtü Arslan
10. Türk Anayasa Mahkemesi Kararlarında İfade Özgürlüğü, derleyen ve yorumlayan: Reyhan Sunay
11. Yargıtay Kararlarında Kararlarında İfade Özgürlüğü, derleyen ve yorumlayan: Haci Ali Ozhan and Bekir Berat Özipek
12. Teorik ve Pratik Boyutlarıyla İfade Özgürlüğü, derleyen: Bekir Berat Özipek
13. Rapor: Türk Mevzuatının İfade Özgürlüğü Bakımından Değerlendirilmesi
14. İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü konulu kamuoyu araştırması sonuçları ve değerlendirme raporu

Bu faaliyetlere baktığımızda 2001-2003 arası iki yıl boyunca ülke çapında yapılan ulusal ve uluslararası paneller, toplantılar, çevrilen, edisyonu yapılan, telif edilen ve ücretsiz dağıtılan kitaplar, hazırlanan raporlar, makale yarışmaları gibi az paraya mal olmayacak şeyler görüyoruz. Atilla Bey alenen beyan etmiş, 450.000 Euro destek aldık diye. Peki konu ne? “Yasal ve Sosyal Yönleriyle Türkiye’de İfade Özgürlüğü”. Yani tam da memleketimizi ilgilendiren bir konu. Üstelik bugünlerde Atilla Yayla’nın başının aynı meseleden derde girmesi de bir ironi.

Emin Çölaşan “bravo, AB komisyonundan proje karşılığı 450.000 Euro alınmış ve bu para ifade hürriyeti ile ilgili çabalara harcanmış, alnından öpmek lazım” diyeceğine Atilla Yayla’yı satılık olmakla, hırsızlıkla suçluyor. Üstelik Yayla kendisine telefonda bu projelerin (aynı Çorum’daki leblebi dükkanında olduğu gibi) açık, tamamen devletin kontrolünde olduğunu, yani tüm ödemelerin belgeli yapıldığını belirttiği halde.

AB Komisyonundan, başka fon ve finans kurumlarından ciddi projeler oluşturulup para alınması anormal birşey değildir. Çeşitli vakıflar dünya üzerindeki muhtelif faaliyetleri desteklemeyi kendilerine görev bilirler. Mesela Almanya’da solcuları destekleyen (Friedrich Ebert gibi) vakıflar da vardır, Konrad Adenaur gibi muhafazakarları ve Friedrich Naumann gibi liberalleri destekleyen vakıflar da. Üstelik bu vakıflar gizli yeraltı teşkilatı değil devlet kontrolünde aleni kurumlardır. Türkiye’de sağcı, solcu, islamcı, liberal kurumların faaliyetlerini yürütmek için bu destekleri sağlamalarında ayıp birşey yoktur. Hatta sivil toplumun gelişmesi açısından, proje mantığını öğrenmeleri açısından hayırlı bir iştir de.

Neticede 450.000 Euro bir kişinin cebine girmiş, o da İsviçre’ye uçmak üzereyken yakalanmış havası oluşturmaya çalışan Emin Çölaşan, Hürriyet gazetesi ve zeka düzeyleriyle ilgili ciddi şüphe duyduğum gazete yorumcuları büyük bir yanılgı içinde.

Bükemediğin bileği öpeceksin, yap sen de “Türk Siyasi Hayatında Kemalizmin Yeri ve Önemi” projesi, 4.5 Milyon Euro al, ilk tebrik eden ben olayım. (Emin Çölaşan’ı alnından öpmek isteyip istemeyeceğim ayrı bir konudur). Yalnız Selçuk Parsadan yöntemiyle Cumhurbaşkanı, hükümet ya da resmi kurumlardan para sızdırmak yok, ona göre. Adam gibi proje yazılıp AB fonuna başvurulacak. İngilizceye çevirmesi benden.

Popularity: 14% [?]

Atilla Yayla ile İlgili Yazı

FST 22 Kasım 2006

Bir blogcu Atilla Yayla ile nasıl tanıştığını ve sonrasını anlatmış. Üstelik blogcunun diğer yazılarından sosyalizme meyilli olduğunu tahmin ediyorum, ilginizi çekebilir.

Popularity: 7% [?]

İçki Yasağı Yayılıyor, Eylemciler Nerede?

FST 21 Kasım 2006

252883.jpgÜsküdar sahilinde içki içme yasağını protesto eden Deniz Som, eşi ve Bedri Baykam önderliğindeki grup inşallah fazlaca sağa sola dağılmamıştır. Zira son okuduğum bir haberde yasağın yayıldığı bilgisi var. Şöyle deniyor:

Aydın’ın Nazilli ilçesine bağlı Kavacık köyünde, muhtar ve ihtiyar heyeti tarafından, köyde içki içilmesi yasaklandı. Kavacık Köyü Muhtarı Ahmet Alaçı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 110 haneli, 350 nüfuslu köyde aşırı alkol alan kişiler nedeniyle kavga gibi istenmeyen olayların yaşandığını ve alkollü araç kullanılmasından dolayı da ölümlü trafik kazalarının meydana geldiğini söyledi.İhtiyar heyetiyle bir ay önce yaptığı toplantıda, bu konuları dile getirdiğini ve köyde tüm alkollü içeceklerin yasaklanması yönünde öneride bulunduğunu bildirdi.

Ekip hazır motive durumda iken Nazilli yolunu tutmalıdır. Yılanın başını küçükken ezmek lazım. Köy girişinde ellerinde kadehleriyle toplanan 300 kişilik Cumhuriyet okuru grup “Nazilli Laiktir Laik Kalacak” sloganları eşliğinde şarap içip 10. Yıl Marşı okuyarak bu irtica kalkışmasını protesto etmelidir. Bu arada Paris’te, ABD’nin muhtelif şehirlerinde de sokakta içki içilmesinin yasak olduğuna dair yorumlar gördüm. O halde eylemin global hale gelmesi de düşünülmeli. Sonra neden şarap? Ulusal içkimiz rakı değil midir? Eyfel Kulesi ve Beyaz Saray önünde cepleri leblebi dolu ekip birer 70′lik devirse Türk çağdaşlaşması global dünyaya gösterilmiş olur. Gerçi okunacak 10. Yıl Marşı yabancılarda “neyin 10. yılı, 1996′da birşey mi oldu” sorusunu akla getirebilir ama dert değil. Ben vazifemi yapıp duyurayım, gerisi şarapçı ekibe kalmış.

Popularity: 8% [?]

Atilla Yayla’yı Ne Yapalım?

FST 21 Kasım 2006

atlaly.jpgAtilla Yayla’nın konuşması üzerine gelişmeleri üzüntüyle izliyorum. Bu tür eleştiriler yeni olmadığı halde Kemalist cephe inanılmaz bir heyecan içinde siyaset bilimi profesörünü hedef almış durumda. İşin içine emekli generaller filan da karışmış. Haber yorumlarında “silahlanıp bu yobazları İzmir’den denize dökelim” türü mesajlar var. Benim ilgimi çeken yakın tarih uzmanlarının henüz ağzını açmış olmaması. Bir de içerik olarak benzer, hatta daha ağır eleştiriler getiren Cemil Koçak, Mete Tunçay, Ahmet İnsel gibi akademisyenler neredeyse hiç tepki almazken Atilla Yayla’ya karşı acımasızca hücuma geçilmesi biraz şaşırtıcı.

Sonuçta Kemalizm eleştirileri bu ülkede yeni birşey değil, “Atatürk’e adam demiş” diye üsluba kafayı takmak da işin özünü, uzun bir konuşmanın verdiği mesajları yok saymayı gerektirmez. Hatta, bu kadar saldırılması “Eyvah, herif bütün doğruları sıraladı, bu zamana kadar bunlar akademik kitaplarda filan yazılıyordu, pek zarar görmüyorduk, şimdi uluorta tartışılırsa ‘kazanımlarımız’, Kemalizm sırtından elde ettiğimiz rant elden gidecek” korkusundan olabilir diye düşünüyorum. Gelelim tepkilerin mahiyetine.

Hürriyet gazetesinde bir general ile bir grup sivil şahıs ve tıp profesörünün açıklaması var. Bunlar bildik şeyler ama mesela Atilla Yayla’yı “halkı din, dil, ırk temelinde bölmeye teşvik ve Cumhuriyet rejimine karşı eylemler içinde bulunmak” ile suçlayan ve dava açan bir avukat şunları söylemiş:

Avukat Ülük, hukuk bürosunda düzenlediği basın toplantısında ‘Atatürk’ sözcüğünün, Türk milletinin kalbinde ve zihninde bir kutsallığı olduğunu belirterek, Prof. Dr. Yayla’nın Atatürk’ten ‘Bu adam’ diye söz ederek anayasanın din, dil ve ırk ayrımını yasağını ihlal ettiğini savundu. Ülük, “Halk, Atatürk fotoğraflarını gönüllü olarak işyerine, evine asıyor. Kemalizm’le ilgili sözleri de tutarsız. Böyle birinin, adını Atatürk’ün ‘Gazi’ ünvanından alan bir üniversitede öğretim üyesi olması bizi derinden üzmekte. Sözleri haksız, gerçekdışı ve haincedir” diye konuştu. Tarcan Ülük, dilekçesinde “Prof. Dr. Yayla’nın suç işlemeye devam etmesi kuvvetle muhtemel olduğundan, tedbiren YÖK ve ünvesite ile işbirliği yapılarak soruşturma sonuna kadar öğretim üyeliğinden uzaklaştırılmasını, Yayla’nın suç işleme amacıyla hareketlerinin, varsa işbirlikçilerinin tespit edilmesini, soruşturmanın tamamlanarak, Anayasa, TÇK ve özel yasalara göre suç sayılan eylemlerden tecziyesi için hakkında kamu davası açılmasını talep ederiz” dedi.

Bir defa Atatürk sözcüğünün Türk Milletinin kalbinde “kutsallığı” olduğu biraz kendinden menkul bir rivayet gibime geliyor. Kutsallık dinle, metafizikle ilgili bir kavram. Laik, bilimci bir savcının kutsal kelimesini iddianamesinde kulanması çağdaşlığa terstir. Yok Kemalizm benim de daha önce mevcut duruma bakarak iddia ettiğim gibi alenen bir din ise mesele yok. O zaman bu ikrar edilsin, hepimiz rahatlayalım. Avukat bey “Halk fotoğrafları gönüllü olarak evine asıyor” demiş. Ben evinde Atatürk olan pek az kişi gördüm. Genel bir istatistik araştırma yapılırsa insanların evlerine Atatürk resmi değil Yasin, Amme, Tebareke ve genelde okunmayan bir Kuran astıkları müşahade edilebilir. Dükkanlarda da oran Atatürk aleyhinedir. Mesela Karınca duası neredeyse her dükkanda asılıdır ama Atatürk resmine genelde ortodoks CHP’li esnaf ilgi gösterir. Resmi kurumlarda da Atatürk resmi, Gençliğe hitabe ve İstiklal marşı kanun gereği asılıdır.

Haydi bunları anlamaya çalışalım, olabilir diyelim, hukuçunun şu sözlerini ne yapacağız? “Prof. Dr. Yayla’nın suç işlemeye devam etmesi kuvvetle muhtemel olduğundan, tedbiren YÖK ve ünvesite ile işbirliği yapılarak soruşturma sonuna kadar öğretim üyeliğinden uzaklaştırılmasını, Yayla’nın suç işleme amacıyla hareketlerinin, varsa işbirlikçilerinin tespit edilmesini…” ne manaya geliyor. Atilla Yayla’nın suçu Kemalizmi eleştirmek olduğuna göre, ve anlaşıldığı kadarıyla bu iddialarından vazgeçmeyeceğine göre onu (ve işbirlikçilerini) çalıştıkları kurumlardan uzaklaştırmak çözüm müdür?

Bu insanların ifade ve yazı ile getirilen eleştirilere tahammülleri olmadığı görülüyor. Bir siyaset bilimi ve iktisat hocası birçok araştırmacının çok daha ağırını söylediği sözleri alışık olunmayan bir tarzda söylediğinde fiili lince tabii tutulmaya kalkılıyor. Üstelik de “daha da konuşabilir, ilelebet susturalım” diyerek. Şikayetteki ifadenin son kısmının gereği maalesef hapse atmakla yerine getirilecek şey değil. Ölüm cezası da kalktı, geriye yazma ve konuşmayı engelleyecek yegane metod kalıyor. Atilla Yayla, yandaşları ve onlar gibi düşünme ihtimali olanların dilleri ve elleri kesilmelidir. Gelen tepkilerden ben bunu anlıyorum, kusura bakılmasın ve bu ülke açısından hiç de iyimser değilim. Hiç istemediğim halde, “dinsizin hakkından imansız gelir” hesabı AB savunucusu durumuna düşüyorum.

Bir laf da herhalde ne yapacaklarını planlamaya çalışan AKP yönetimine. Korkakça Atilla Yayla’yı satan, medyada tiksindirici şekilde aşağılık beyanlar veren milletvekilli ve teşkilat yöneticileri ile ilgili düşünceleri olumlu ise yazıklar olsun. İki lafından biri “ben şiir okuyup cezaevine girdim” olan sayın başbakan, herkes susup pısarken cesurca başörtüsü meselesini kendi derdi olmadığı halde gündeme getirip özgürlük adına savunan Atilla Yayla’yı satıp birşey yokmuş gibi davranacak “ifade özgürlüğü var elbette ama bu beyanlar bizi üzmüştür” diye kaz mı çevirecektir.

Atilla Bey herkesin karnından konuştuğu bir ortamda bildik sözler söyleyerek cesaretle AKP’yi bir imtihanın içine sokmuş gibi görünüyor. El ve dil kesme olmadığı takdirde hoca Atatürk’e adam dediği için en kötüsünden birkaç yıl yatar çıkar ama AKP ebediyyen kaçak güreşemeyeceğini anlayana kadar akil insanlar nezdinde alnında bir lekeyle yaşamaya mahkum olur. (Mustafa Karaalioğlu da bu soruları sormuş, bakalım cevaplar nerelerden nasıl gelecek)

Atilla Bey kral çıplak demiş, lambadaki cini çıkarmıştır. Bildik bir laf var ya, bundan işler bir daha eskisi gibi olmayacak diye, nedense o hissiyat içindeyim. Ümit ederim Türkiye’de işler hem Kemalistlerin hem de olmayanların daha salim kafayla hareket edeceği bir noktaya doğru kayar.

Popularity: 14% [?]

Atatürk Heykelleri Üzerine

FST 21 Kasım 2006

ankara.jpgAtatürk heykelleri ile ilgili tartışmalar var. Özellikle iki gündür Atilla Yayla meselesi kapsamında heykel konusunda da birşeyler söyleniyor. Buraya bırakılan yorumlarda Atatürk heykellerin bir ideoloji yahut din olarak Kemalizmin simgeleri olduğunu öne sürenler var. Bir arkadaş Atatürk diktatör olsa hayatında heykel diktirirdi derken bir diğeri bazı heykellerin hayatında dikildiğini beyan ediyor. Ben de bu konuda kendi fikirlerimi açıklamak isterim.

Öncelikle beni rahatsız eden büyük şehir meydanlarındaki Atatürk heykelleri değil, okullarda, resmi dairelerde zorunlu tutulan, yıkılamasın diye bir gecekondu önüne kondurulmuş, Türkiye’de ciddi bir sektör haline gelmiş olanları. Dünyanın heryerinde büyük şehirlerde görkemli heykellere rastlanır. Tabii bu ülkelerde heykeller çeşitli sanatçılar, önde gelen devlet adamları gibi çok renkli iken bizde büyük oranda Atatürk’e ayrılmış olmakla daha farklı bir nitelik taşır. Bu konuda şöyle bir araştırma yaptığımda, ünlü Atatürk heykellerinin neredeyse tamamının Atatürk’ün sağlığında yapıldığını, üstelik bunların yapılma tarihleri ile iki önemli siyasi olayın çakıştığını keşfettim.

konyaheykel.jpgİlk Atatürk heykeli projesi 1925 yılında Konya’da başlar. İlk dikilen heykel ise 6 Ekim 1926 yılında İstanbul Sarayburnundaki ünlü heykeldir. Konya’daki heykel de aynı yıl 29 Ekimde açılır. Bunları Ankara’daki Yenigün/Ulus Zafer Anıtı takip eder (1927). Heykelleri yapan şahıs aynı kişidir: Avustralyalı Avusturyalı heykeltraş Heinrich Krippel. Nedense 1926-27 ile 1932 arasında bu tür heybetli heykellerin yapıldığına rastlamadım. 1932 yılında ise yine Krippel tarafından Samsun’daki ünlü Anıt dikilir. 6 ay sonra Temmuz 1932 tarihinde ise bu defa Pietro Canonica tarafından İzmir’de büyük bir heykel yapılır.

Bu heykellerle ilgili ilginç bilgilere Eczacıbaşı Sanal Müzesinden ulaşabilirsiniz. Ben tüm notları aktarmak istemiyorum. Ama mesela İstanbul Sarayburnundaki heykel için ise “Sarayburnu Atatürk Heykeli, Cumhuriyet ideolojisinin görselleştirilmesi yolunda atılan ilk adımdır” denirken Konya’daki ilk heykelle ilgili şu ifade kullanılıyor:

Heinrich Krippel, Konya Atatürk Heykeli, 29 Ekim 1926: İlk uygulanan heykel Sarayburnu Atatürk heykeli olsa da, ilk heykel fikri Konya’dan gelir ve Konya iline dikilecek olan heykel için Belediye Reisi Kâzım Bey, Gazi Hz.’den izin alır. […] Açılış öncesinde de gelinlik kız misali duvaklanır Konya Atatürk Heykeli!!!

ah07.jpgDiğer heykeller ve inşa tarihleri sitede mevcut. Anladığım kadarıyla bugün mevcut büyük heykellerin çoğu Atatürk sağ iken, bir kısmı da tek parti döneminde dikilmiş. Yeni kurulan cumhuriyetin Atatürk ile özdeşleşmesinde bu simgelerden yararlanılmaya çalışıldığı anlaşılıyor.

Peki 1926-1932 tarihlerinde ne mana var? Bence ilk heykel girişimlerinin Konya, Ankara, İstanbul Terakkiperver Fırka hadisesi ile ilişkisi var. Aynı ilişki 1932 yılında Serbest Fırkaya meyil gösteren Samsun ve İzmir’e iki devasa heykel dikilmesi ile de kurulabilir. Bence bu iki parti kurma ve demokrasi girişimi sonrasında ülkede ortaya çıkan havanın ardından heykeller bu havanın dağıtılması, hatta yerine göre gözdağı verilmesi amacıyla dikilmiş olabilir. Bu konuyu yakın tarih uzmanları ve sanat erbabının araştırmasına havale ediyorum.

Bu tezim özellikle 1932 yılında aniden ortaya çıkan İzmir ve Samsun heykelleri ile desteklenebilir. Malum Samsun’da Serbest Fırka CHF karşısında seçimi kazanmış ve ciddi tedirginlik doğurmuştu. Daha sonra görevinden alınan seçilmiş belediye başkanı ve Samsun halkına uslu durmaları için bir tenbih gibidir bu heykel. İzmir’de ise Serbest Fırka başkanı Fethi Bey’e gösterilen büyük ilgi CHF’yi çok tedirgin etmişti. 10 sene evvel sarayburnu.jpgdüşmanın denize döküldüğü şehirden Atatürk ve partisine karşı böyle bir muhalefetin ortaya çıkması takdir edilir ki ciddi bir endişe yaratmıştır. İşte Serbest Fırka kapatıldıktan sonra İzmir ve Samsun’a dikilen heykelleri ben böyle yorumluyorum. Terakkiperver olayında da benzer bağlantının olmasını, özellikle gerici ayaklanmalara ev sahipliği yapan Konya’da ilk heykel projesinin ilgili partinin kapatılmasının ardından dikilmesini manalı buluyorum.

Bunlar akademik araştırma yapmak isteyenler için şu an aklıma geliveren tezler. Bana kalsa görkemli büyük heykellerden rahatsızlık duyulmasına gerek yok. Bazıları hakikaten estetik açıdan da güzel. Sadece milletin cebinden finanse edilme meselesi ve artık kantarın topuzunun kaçtığı büst ve rozet konusunda endişelerim var.

Bilmem siz bu işe ne diyorsunuz.

(Not: Çeşitli şehirlerle ilgili bilgileri yorum bölümüne aktarabilirsiniz, ben sadece bahsettiğim tezle ilgili kabaca bir şeyler yazdım, eksik bilgileri tamamlayalım)

Popularity: 66% [?]

AB ve Paralardaki Resim

FST 21 Kasım 2006

İzleyicilerimizden ve yorumlarıyla siteyi zenginleştirenlerden Bülent Murtezaoğlu bir tartışma sırasında (benim söylemediğim) birçok diğer argümanla birlikte geçen AB ülkelerinde paralarda bizde olduğu gibi tektip resim yok sözüne itiraz ederek İngiltere’de paralarda kraliçenin resmi olduğunu söylemiş. Yine AB’nin Atatürk ile ilgili herhangi bir resmi beyanı olmadığını da (bir iki istisna hariç kaydıyla) ilave etmiş. Anladığım kadarıyla “bu işi abartmayın” diyor.

Ben ise farklı düşünüyorum. Dilimde tüy bittiği üzere, bu işten zarar gören, sırtından rant sağlanan hep Atatürk oluyor. Paradaki resim meselesi 2 sene evvel gündeme geldiğinde örnek gösterilen İngiltere’de rastlanması zor bir tartışmaya da sahne olmuştuk. -Şimdi Bülent Bey arşiv kurcalayıp “orada da şöyle bir tartışma yaşanmıştı” diyebilir :), gerçi hatırlarsanız İngiltere Genelkurmay başkanı Irak savaşı ile ilgili fikir beyan edince bakın, orada da asker konuştu diye sevinenler olmuştu-. Herneyse, ben 2004 yılında konuyla ilgili yazdığım ve arşivlerde yer almayan bir yazıyı tekrar hatırlatmak istiyorum. Bakalım bizdeki para resmi ile İngiltere’deki benzer şey mi:

Paralarda Atatürk Resmi (25 Ekim 2004)

Ülkemizin dünya çapında ünlü grafik sanatçısı Bülent Erkmen YTL üzerindeki resim ve tasarımlarla ilgili eleştirilerde bulunmuş. Erkmen teknik bazı eleştiriler yanında paralarda sadece Atatürk resmi bulunması konusunda şunları da ilave etmiş:

Yazarların, müzisyenlerin, bilim adamlarının yer aldığı yabancı ülke paralarının yanında, Türk parasının bu tek yüz, tek desen ve neredeyse tek renkli hali ‘fakirliğin’ bir başka göstergesi gibi durmuyor mu? Bu devlet, parasının üstüne 60 - 70 yıldır Atatürk’ten başka bir yüz, başka bir görüntü niye koyamıyor?

Sayın Erkmen’in Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünden haberi yok galiba. Bu memlekette hem devlet hem de özel kesimlerin Atatürk’ün adının tüm havameydanlarından cadde ve sokaklara, barajlardan, köprülerden, öğrenci yurtlarına, vakıflardan okullara kadar tek isim olarak kullanılması yönünde gizli bir konsensüs vardır. Maalesef bu konsensüsün sebebi de Atatürk sevgisi değil düpedüz yalakalık ve çıkarcılıktır. Kırk yıllık Yeşilköy ismine ne oldu da Atatürk’e çevrildi dersiniz? Benim hatırladığım yerel bir örnekte de solcu bir belediye döneminde bir kurumun adı sağcı belediye tarafından “suya sabuna dokunmayalım” mantığıyla Atatürk’e çevrilmişti. Ondan sonra da zaten isteseniz bile Atatürk isimli bir yere sittin sene dokunamazsınız.

Şimdi sayın Erkmen bir düşünsün, AKP YTL üzerine Atatürk değil de ünlü Türk büyükleri, sanat, bilim ve siyaset adamları, yazarları gibi bir şeyler koymaya kalksa neler olurdu? Bence en azından iktidara bir balans ayarı çekilir, hükümet medyadan okkalı bir şamar yerdi. Sıkıysa başka bir resim, isim üzerinde fikir teatisinde bulunulsun, adamın iflahını keserler.

Atatürk resmini bu memlekette değiştirme cüretini bir tek İsmet Paşa gösterebilmiş, Atatürk’ün ölümünün hemen ardından tüm paralara kendi resmini basmış, muhtemelen kendi ebedi şefliğini sağlama gayretiyle Atatürk’ü zihinlerden kazımaya çalışmıştır. Rahmetli Menderes de İsmet Paşa’ya kıllık olsun diye iktidara gelir gelmez Atatürk’ü yeniden ve eskiden çok daha güçlü bir şekilde para ve resimlere taşımıştır. Bir ulus kuran lider açısından utanç vesilesi olan Atatürk’ü koruma kanunu da Menderes’in eseridir. Belki Menderes, İsmet Paşa yerine Türk büyükleri ve fikir adamlarına dönük bir çaba başlatabilseydi bugün Türkiye’deki Atatürk heykel, resim ve rozet fetişizmi de ortadan kalkar, Atatürk tüm dünyadaki büyük devlet adamları gibi yüksek mevkisine oturur istismar konusu olmazdı. Ama heyhat ki Batıya gülünç olma dışında bir kazanımı olmayan uygulamaların başlatıcısı belki de bilmeden Menderes olmuştur.

Bir uyarı da sayın Erkmen’e, kendini Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme, Çağdaş Eğitim gibi vakıflar ile ömrünü bu işe adamış orta zekalı, gayretli vatandaşların saldırılarına karşı hazırlasın. Atatürk istismarıyla yolunu bulan, her fırsatta rozet, bayrak, büst satmaya, devletten örtülü ödenek parası koparmaya çalışan güruhun tekerine bilerek veya bilmeyerek çomak sokmaya kalkanların halini hepimiz biliyoruz. Aman Bülent Erkman, boşver sanatçı, müzisyen, bilim adamını filan, başını belaya sokma. Anladığım kadarıyla kıymetli bir insansın, bir sanatkarımızı daha dışarıya kaçırmayalım.
Not: Bu arada yeni 100 YTLdeki Atatürk resmine baktım, çok kötü. Atatürk’e hiç benzememiş (tam çıkaramadım ama bir yabancı aktöre benzettim). Üstelik giydiği palto da sırıtmış. Bu arada Sabah gazetesindeki habere göre vatandaşlar Atanın yaşlı ve yorgun göründüğünü, paltonun da uymadığını belirtmişler. Palto konusunda demek ki hemfikiriz ama aksine ben Atatürk’ü biraz genç göstermeye çalışmışlar izlenimi edindim. Tabii, gazetenin bunu birilerine sorduğunu filan zannetmiyorum ama olsa olsa ekonomi servisindekilerin yorumudur.

Popularity: 10% [?]

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş