Archive for Aralık 10th, 2006

“Çağdaş bir sınır kentinde…”

FST Aralık 10th, 2006

kadinheykl.jpgŞu ara AB karşıtlarını anlamakta zorlanıyorum. Aslında bu kesim üzerinde doktora yapmış kadar uzman sayılırım ama yine de ben bile şaşırabiliyorum. Mesela, bu kesimin içinde herkes “çağdaş” diye bir kelime kullanıyor. Muhtemelen bununla Avrupa, ABD ayarında bir ülke, oralarda yaşayan kişi gibi şeyler kastediliyor. İyi ya, AB üyeliği bizim “çağdaşlığımıza” olumlu yönde hizmet etmeyecek mi, neden eften püften meselelerle AB karşıtlığı yapılırken çağdaşlıktan da ödün verilmiş olduğu gözden kaçırılıyor. Bu lafları neden ediyorum, çoğunuz işitmişsinizdir, Edirne’de bir çıplak kadın heykeli yıkılmış. Genelde bu tür haberlerde “saldırı” ifadesi de kullanılır. Haber bana ilginç geldi, isterseniz bir bakalım:

Türk Kadınlar Birliği Edirne Şubesi’nce Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 80’nci yıldönümü anısına dikilen çıplak kadın heykeli, kimliği belirlenemeyen kişilerce halatla bağlanarak kaidesinden kopartıldı.

Sabah saatlerinde yere düşmüş kadın heykelini gören vatandaşlar hemen polis ekiplerine haber verdi. Gelen ekipler, heykeli onarımının yapılması için belediyeye götürdü. Belediye Başkanvekili Serdar Yalçıner, “Edirne gibi Avrupa’ya açılan çağdaş bir sınır kentinde, kadın heykeline yapılan saldırıyı kınıyoruz. Heykel en kısa sürede onarılarak yerine konulacak” dedi.

Aklıma gelen sorular var. Mesela; Cumhuriyetin herhangi bir yılının kutlanması amacıyla dikilen heykelin “çıplak bir kadın” olması ne ölçüde makuldür ve Türk Kadınlar Birliği diye bir kuruluş “kadının çıplaklığı” ile hangi mesajı vermeye çalışmaktadır? “Çıplak” ile”Çağdaş” birbirini tamamlayan iki özellik midir? O zaman madem heykelini dikiyorsunuz, bu kadın derneği üyeleri niye mevsiminde sürekli heykel gibi çıplak gezmiyor? Bu bir çelişki değil mi? Üstelik Edirne gibi çağdaş bir kentten söz ediyoruz.

Bir şehrin Bulgaristan sınırında olması orasının ”Avrupa’ya açılan çağdaş kent” olması için yeterli midir? Bir kentin çağdaş olması ne demektir, kriterler var mıdır? Çağdaş olabiliyorsa, laik, dindar, komünist, faşist, beyefendi, şerefsiz, kültürlü, adi, üçkağıtçı şehirler de var mıdır? Yoksa sadece belediye CHP’li ise mi çağdaş sayılmaktadır? Madem Avrupaya açılmak ve çağdaşlık arasında bağlantı vardır, Atatürkçülük, dolayısıyla çağdaşlık iddiasındaki ulusalcı kesim Avrupa Birliğine niye karşıdır? Bir de çağdaş kent gibi laflar bunları kullananların zeka düzeyiyle ilgili bana hiç hoş çağrışımlar yaptırmıyor, kullananlar dava açmak isterlerse bana başvurabilirler.

Sonra, “kadın heykeline yapılan saldırıyı kınıyoruz” demişler, misal geçenlerde Erzincan’da merhum bir ayı için heykel dikilmişti, o heykele “saldırı” düzenlense kınama yapılmayacak mıdır? Mesela ben ayı heykelini (gerçekten, haksız yere ayıyı vuran belediye başkanına sinirimden dolayı) çok manalı buldum, yıkılsa hakikaten üzülürüm ama Edirne’de  çıplak bir kadının heykeli yıkıldığında umursamam bile. Manasız birşey.

İşin sanat yönünden anlamam (mesela bu heykel de bana çok basit, tanıdık bir heykeltraşın derneği kazıklaması gibi göründü) ama Türkiye “çağdaş” kesim istemese de hala çıplak kadın heykelinin vatandaşlarca hoş karşılanmadığı bir ülkedir. Çağdaş kadın heykelini nereye dikseniz ya siyaseten doğruculuk yapıp “böyle sanatın içine tüküreyim” derler ya da halat mı olur, bayoz mu yıkar atarlar. Aslında insanımız iki yüzlüdür, çocuk pornosu olayları, renkli gazetelerin üçüncü sayfa haberleri gibi iğrençlikler mahallenin namusunu dilinden düşürmeyen Türk insanının bu işlerde hiç de masum olmadığının açık bir göstergesi. Orası ayrı bir hikaye. Şimdilik biz heykeli yıkanların “temiz” olduğunu varsayalım.

Beni sorarsanız, bu heykel işinde tabii ki yıkım ekibine karşıyım. Bana göre hava hoş, parası cebimden çıkmadıkça kim ne halt ederse etsin umursamam. Kadın derneği gitmiş para toplamış çıplak kadın mı diktirir, çıplak erkek mi diktirir kendileri bilirler. İsterse Çağdaş Kadınlar Derneği topluca çıplak heykellerini diktirsin ona da saygı duyarım. 

Heykel lafı açılmışken tekrar edeyim, evimin önüne (cidden) kendi heykelimi yaptırmayı düşünüyorum. Büst de olabilir, kaça mal oluyor, kiloyla mı hesaplanıyor, götürü usulden mi, pazarlığa mı tabi, piyasayı bilen varsa haber verirse sevinirim. Bir de şu son olaydan sonra çıplak heykelimi mi diktirsem diye kararsız kaldım. Kentin çağdaşlığına da katkıda bulunurum, bir taşla iki kuş diyorum. Tabii “çağdaşlık” uzmanlarına ormak lazım erkek çıplaklığı ile çağdaşlık arasındaki korelasyon kadın çıplaklığı kadar yüksek midir.

Çağdaş serhat kentimiz Edirne’ye geçmiş olsun.

Atatürk, Venizelos ve Kıbrıs

FST Aralık 10th, 2006

ataturk-venizelos.jpgHükümet Rum kesimi gemilerine bir liman uçalarına da bir alan açalım demiş. Ulusalcı kesim “Kıbrıs Satıldı” diyor. Tabii konunun bu kısmına bakan yok da, Başbakan Rum kesimine liman açma meselesini cumhurbaşkanı ve G. Kurmay başkanından “izinsiz” AB ile görüşmüş, ona kafa takılıyor. Herkes afra tafra ile “vay, kurumsal devlet ciddiyeti ile bağdaşır mı” havasında. Baykal, CHP ve yeni ortakları MHP ekstradan köpürüyor. Benim dikkatimi çeken sayın Sezer ile Büyükanıt’ın haberi televizyondan duyması oldu. Büyükanıt paşayı anladım ama Sezer ailesi geçenlerde “biz en çok Tuncay Özkan’ın programını izliyoruz” demişlerdi. Demek bazen haberleri de takip ediyorlarmış.

Ben bu Kıbrıs meselesini hiç anlamam, nereden başımıza bela oldu, 500-600 Bin kişilik el kadar yer 70 Milyonluk devasa bir ülkenin önünde ayakbağı oluyor. Arada duyarım, Kıbrıs stratejikmiş, uçak gemisiymiş, Güneyde füze varmış vs. Yahu hangi devirde yaşıyoruz, adadan uçak gemisi mi olur, artık bunların hareketlileri var. Bu askeri işlere ben mana veremiyorum, 70 milyon Türküz, çok zaman övünmeyi de severiz, 500 Bin Rumdan, toplasan 7-8 milyon Yunanlıdan tırsarız. Tüm Rumları Yunanlıları İstanbul’a getirsen şehir nüfusunun yarısı etmezler, “İstanbul’u isterler” diye ağlayanlar var. Ayıp oluyor ama. Bana göre Kıbrıs meselesi biraz da bu minval üzere değerlendirilmeli.

Biraz da işin vergi, para gibi “tu kaka, ayıp ama sözü mü olur” tarafına değinelim. Öyle ya, efendim bu gibi “ulusal stratejik konularda paranın lafı mı olur” diyen çok. Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin maaşlarının biz Türkiye Türklerinin cebinden ödendiği söyleniyor. Rauf Denktaş’ın aldığı maaş dahil rakamların gayet şatafatlı olduğunu işitiyorum. Bir de Kıbrıslılar biz Türkiye Türklerini pek beğenmezmiş, “paramızı verin, gerisine karışmayın” derlermiş, gidip gelenlerden duyarım. Bir de Güney Kıbrıs’ın adam başına geliri bizimkileri bayağı katlıyor, finans, ticaret filan yaygınmış. Ne iş anlamak zor. Sonra geçtiğimiz yıllarda Kuzeydeki Türklerin hergün amelelik yapmak için sınırda eziyet çekerek Güneye gidip geldiklerini televizyonlardan izliyordum. Bir sürü Kıbrıs Türkünün (Denktaşın torunu dahil) Güney Kıbrıs pasaportu alarak AB haklarından yararlanmaya çalıştığı, bu iş için kuyrukta olduğu da malum şeyler.

O halde “Kıbrıs Satılamaz” türü lafların tribünlere oynamak yahut geyik muhabbeti olmak dışında ne manası olabilir? Tribünlerdekilerin olan bitenden ne kadar haberi var onu da bilemem ama bana ulusalcı tezler çok anlaşılmaz geliyor. 1960-70′li yılların dünyasında yaşamıyoruz ki. Ulusalcı tezin çizdiği manzara “Türkler kurbanlık koyun, Rumlar ellerinde bıçakla bekleyen, ah bir Türk askeri çekilse de şunları kesip doğrasak diyen kasap” şeklinde. Adamlar AB’ye girmiş, finansla ticaretle uğraşıyor, senin Türkiye maaşıyla beslenen memuruyun nesini kesip doğrasın. Öyle bir şey olursa bile hava kuvvetlerimizin Kıbrıs’a ulaşması 10 dakikayı bulmaz, eh onlar yetişene kadar 250-300.000 Kıbrıslı Türk memur da kısmen direnecektir, en azından 1-2 saat herşey devletten beklenmeyebilir.

Efendim Kıbrıs’ta şu kadar kan döküldü diyenler olabilir. Bu gariban milletin fukara evladının kanının dökülmediği yer mi var? Yunanlılarla o kadar savaştan sonra Atatürk bile Venizelos ile görüşmüş, 1930′da dostluk iyice ilerlemiş, hatta 1934 yılında Venizelos Atatürk’ü Nobel barış ödülüne aday dahi göstermiştir. Yani bir dönem savaş oldu diye ilelebet düşmanlık yapmak mantıklı birşey olsa Atatürk’ün de öyle yapması gerekirdi. Ruslar ile de aynısı geçerlidir. Statükoculuk, muhafazakarlık zaman içinde gelişmeler izlenemediği için önümüze muhtelif ayakbağları çıkarır, böyle debelenir dururuz. Kazananlar sadece bu konuda cahil ve çoğunluğu işsiz, ümitsiz gençlerin milliyetçi duygularını ateşleyerek kitap satan, medyada boy gösteren bol maaşlı emekli büyük bürokratlar, tuzu kuru gazeteciler olur. Ortalıkta meydanlarda bağırtılan, koyun sürüsü gibi oradan oraya sürülen cahil gençlere bu konuları düşünmelerini tavsiye ediyorum. Atatürk’ün yolu sizin yolunuz değil, haberiniz olsun.

Pardon, “düşünmek” mi dedim, neyse lafın gelişi işte.

Kapat
E-posta ile paylaş