Archive for Aralık 21st, 2006

Anlamayacak ne var?

FST Aralık 21st, 2006

Sosyal güvenlik sistemini tek çatı altında toplamaya kalkan hükümete devlet memurlarının imtiyazını elinden alma cüretini gösterdiği için Cumhurbaşkanı ve Anayasa Mahkemesinden okkalı bir şamar gelmişti. Şamarı biz anladık da zavallı IMF heyeti bu işi bir türlü çözememiş. Bugün gazetesindeki haberde şöyle deniyor:

[…] Anayasa Mahkemesi’nin sosyal güvenlik reformunun bazı maddelerini iptal kararının ardından IMF’den teknik bir heyet, önceki gün Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu ile Sosyal Güvenlik Kurumu Başkan Vekili Birol Aydemir ile ayrı ayrı görüştü. Görüşmelere ilişkin bilgi veren bir bürokrat, şunları anlattı: “Görüşme boyunca IMF heyeti aynı soruya takılıp kaldı. Bize, ‘Reformun niçin sadece memurlar yönünden Anayasa’ya aykırı olduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Lütfen söyler misiniz, Anayasanızın hangi maddesi sosyal güvenlik yönünden memurlara ayrıcalık sağlanmasını emrediyor?’ sorusunu yönelttiler. Yanıt vermekte çok zorlandık. Çünkü biz de bu sorunun yanıtını bulabilmiş değiliz. Buna karşın IMF heyetine, “Burası hukuk devleti. Hukukun verdiği kararı beğensek de beğenmesek de uymak zorundayız” karşılığını verdik.”

Bizim bürokratlar iyi kıvırmışlar doğrusu. Ne desinler “Vallahi biz de bilmiyoruz” diyeceklerine “Türkiye hukuk devleti” diyerek sıyrılmışlar. Aslında iyi cevap, maymuncuk gibi bir şey. “Efendim, Türkiye’de memurlar imtiyazlı bir sınıftır, sayın Cumhurbaşkanımız ve Anayasa Mahkemesi memurların kazanımlarını korumaktadır” demektense çalıyı dolaşmak evladır.

Bundan sonra yerli ve yabancılar hayrete düşüren uygulamalarımız için güvenle kullanılabilir. Mesela aklıma geliverdi, Atilla Yayla “neden heryerde aynı adamın resmi var diye sorarlar” demişti ya, cevap hazır: “Türkiye hukuk devletidir, resimler yasa gereği asılıyor”. AB yetkilisi de ”Ha, tamam o zaman mesele yok” diyerek konuyu kapatacaktır.

Herkese tavsiye edilir.

Müslüman Sol-2: İsmet Paşanın Ettiği

FST Aralık 21st, 2006

ismetpsa.jpgTürkiye’de “kazanımlar” kadar “oluşumlar” da son dönemlerde tartışılan konular arasında yer alıyor. Kazanım ve oluşum ise benim bir süredir ilgi ve ihtisas alanıma giriyor. Kazanımların korunması meselesindeki hassasiyetim malumdur, “oluşumlara” ise acaba bir ekmek kapısı ihtimali olacak mı diyerek ekstradan ilgi duyarım. Bu arada Türkiye’de son yıllarda niye bir sürü oluşum ortaya çıktı derseniz AKP karşıtlığı dışında bir açıklama göremiyorum. Nedense bu parti pek sevilmiyor. Herkes düşman. Çevremdeki insanlara bakıyorum, Saadet Partilisi, Ülkücüsü, CHP’lisi, komünisti vs. alabildiğine bu partiye kin duyuyor. Tamamı ulusalcı bir cephede birleşmiş gibiler. Yani AKP ülkeye şöyle bir hizmet yapmış gibi görünüyor. Birbirine düşman tüm hareketleri tek vücut haline getirebilmiş. Söylediklerini pek anlamıyorum ama bu “oluşumların” AB’ye karşı olduğunu tahmin ediyorum. Bir de sürekli birşeylerin satıldığından söz ediliyor. Herneyse, bu konuyu çeşitli yazılarımda ele aldığım için lafı uzatmayayım. Yalnız bu oluşumlara pek şans tanınmadığını da belirteyim. Maalesef eşyanın tabiatı gereği AKP önümüzdeki seçimleri alacaktır. Oluşumların tümü, sayın cumhurbaşkanı başa da geçse, Cem Uzan döner de dağıtsa, ben blogculuğu bırakıp siyasete atılsam da havalarını alacaktır. Ben de hoşlanmıyorum bu işten ama çare yok. 

Gelelim son oluşuma. Malum, Müslüman-Sol diye bir hareket başlıyormuş. Oluşumun “Müslüman” kanadını Mehmet Bekaroğlu, “Sol” kanadını da Ertuğrul Günay temsil ediyormuş. İsim böyle konunca bir çok kafadan ses de çıkmaya başladı. Sağ-sol ne demek üzerine Cemil Meriç, İdris Küçükömer analizleri hatırlandı, Kuran’da geçen sağ ve sol “aslında” ne demek analiz edildi, İslam sağa mı yakındır yoksa sola mı çeker “sorunsalı” üzerinde fikirleşildi. Ben ise tüm oluşumlarda olduğu gibi bayağı güldüm. Sağolsunlar eğlendirdiler.

Bilen bilir, Türkiye’de 1960-70′li yıllarda tüm dünyada ideal bir güzellik olarak hakim hale gelen “sosyalizm” inancı ile İslam dinini nasıl uyumlu hale getirebiliriz diye epey takla atılmıştı. Özellikle “Sosyal Adalet” ile özdeşleştirilen “solculuk” konusuna vurgu yapılır, sosyalizmle islam arasında bir ilişki kurabilmenin verdiği sevinçle “bakın İslamda da var, İslam vahşi ve liberal değil solcudur” denmeye çalışılırdı. Yani bugünkü Müslüman-Sol oluşumun Müslüman kanadının iktisadi görüşü zaten soldu, bunda yeni bir şey yok. Sosyalizm kelimesini kullanmak halkı müslüman ülkelerden sadece Türkiye’de antipatiyle karşılandığından olsa gerek bizde bu işler bir türlü tutmadı, “Sosyal Adalet” ile idare edildi, Sosyalizme hayran müslümanlar hep hayıflanıp durdular, dertlerini toplumun geniş kesimlerine anlatamadılar. Peki neden?

Bence Türk halkının sosyalizmden, daha genel anlamda soldan kıl kapmasının ardında sağ olası İsmet Paşa’nın “ortanın soluna düşmesi” dışında bir açıklama yoktur. Paşa rahmetli yanlışlıkla “ortanın sağındayız” deyiverse 1970′lerde Türkiye’de sosyalist bir devrim bile olabilir, SSCB’nin peyki haline de gelebilirdik. Halkımızın CHP-DP kamplaşmasını Sol-Sağ olarak algılamasının özü de budur. Türkiye’de -bu anlamda- sol ve sağ oranı kabaca %30-%70 şeklinde oluşmuştur. İsmet Paşa ve onunla özdeşleşmiş CHP ortanın sağında yer alsa oranın tersine dönmesi işten bile değildi.

Tabii CHP’nin solculuğunun tamamen kendinden menkul olduğunu, İsmet Paşanın da muhtemelen ne dediğinin pek farkında olmadığını da iddia edebiliriz. Paşa “DP-AP geleneği kendisini sağda görüyorsa biz de solcu olalım” muhalifliğini yapmak inadıyla düpedüz devletçi, bürokrat, hatta faşist bir partiyi solculukla tanımlamış, Türkiye’nin de ilelebet sola kaymasının önüne geçivermiştir. Bu işe en çok zamanın SSCB yönetimi ile Türkiye’de CHP zamanında az sopa yememiş olan zavallı gerçek komünistler ve solcular bozulmuş olsa gerek.

Aslında sol, sosyalizm lafı İslam ülkelerinde evvel eski tutmuştur. Ortadoğu ülkelerinde sosyalizm rejim ismi olarak da kullanılmıştır, hala da kullanılmaktadır. Birçok Arap ülkesi SSCB’nin arka bahçesi olmuştur. Türkiye bu işten -artık olumlu mu kabul edersiniz, üzülür müsünüz bilmem- İsmet Paşanın gafıyla sıyrılmıştır. İlaveten bu sahte “solun” Türk usulü laiklik gereği İslam düşmanı olması da işin tuzu biberi olmuş, solculuk bir de bu açıdan darbe yemiştir.

Tabii işin komik tarafı Türkiye’yi 1945 sonrası ABD ile everip antikomünist hareketleri besleyenin de İsmet Paşa olması hakikatidir. Ama bunu çok önemsememiz gerekmiyor, zira 1960 ve 70′lerde dünyada esen hava 1950′lerin anti komünist cereyanlarını çoktan susturacak düzeye ulaşmıştı. Eğer “ortanın solu” lafı olmasa TİP gibi hareketlerin genel halk kesiminden daha fazla destek bulacağı, 1970′lerde ne dediğini bilmeden sadece komünizme düşman olan geniş halk kesimlerinin rahatlıkla sola kayacağını iddia edebilirim. Ama artık olan olmuş, Anadoluda bir laf var, “olmuş işin kötüsü olmaz” denir. Ortada ne İsmet Paşa , ne SSCB, ne de TİP kaldı.

Peki 2007 itibariyle durum değişmiş midir? Halkımız artık “sol” kelimesine sıcak bakar mı? Türkiye’deki ortalama insanın ”sol” anlayışında bir değişme olduğuna dair gözlemim yok, bir araştırma da işitmedim. Hatta SSCB çöküp enkazın altından bir sürü pis koku çıkınca, entellektüel komünistler “efendim bu gerçek sosyalizm değil, Stalin denen alçağın yanlış uygulamasıdır” diye çırpınsalar da vatandaş işi umursamadı bile. Zaten solu ipleyen yoktu “Allahsız komünistler” işte belalarını da bulmuşlardı, daha ne olsun deyip geçildi.

Tabii burada birşey daha belirteyim, yukarıda Türk halkı kolaylıkla solu benimser derken bir gerçekten hareket ettim. Bakın bizde memurların, kamu işçilerinin tümü zaten sosyalist bir ortamda yaşarlar. Bunun adının konmamış olması önemli değildir. Sayılarını bilmiyorum ama ailece emeklisi ve muvazzafıyla doğrudan devlet eliyle geçinen kesimin 20-25 milyondan fazla olduğunu tahmin ediyorum.

Malum, 1920-1990 arası reel sosyalizmin uygulandığı ülkelerde sosyalist olmayan ülkelere göre gerçekleşen tek farklılık fiilen “işten çıkarma” diye birşeyin olmaması idi. Marks’ın hayal ettiği gibi sabah balık tutulup öğleden sonra davar güdülmüyordu. Fabrikaysa fabrika, tarlaysa kolhoz, yani tasla hamam aynıydı. Eh, madem problem sadece “işsiz kalmama” meselesi, bizim devlet memuru, işçisi ve emeklisinin de ömür boyu istihdam garantisi mevcut değil midir? Bedava eğitim ve sağlık da cabası. Yani aslında Türkiye’de fiilen sosyalist bir alt dünya zaten mevcut. İsteyen buna yılın sadece 2-3 ayı çalışan ve devletten sübvansiyon alan tarım kesimini de ekleyebilir. Neticede neredeyse 40-50 milyona varırız ki dünyada bu ölçekte bir komünist ülke sadece Kuzey Kore kalmıştır.

Peki bu işin adı neden konmaz, Türkiye’nin aslında solcu olduğu alenen söylenmez derseniz, tek sebebi İsmet Paşadır. (İsmet Paşa merhum sayın Veysel Aratlıoğlu’nun ihtisas sahasıdır, ben fazla söz söylemeyeyim, muhtemelen buraya teşrif ederse hepimizi ışığa boğacaktır).

Kısaca Türkiye’de kelime olarak “sol” asla iplenmeyecektir. Türk halkının çoğu fiilen komünist bir dünyada yaşamaktadır ama kesseniz bunun adını koymayacaktır. Dünyada eğitim ve sağlığın aynı bizde olduğu gibi tümüyle devlete ait olduğu yer azdır. Ormanların yüzde yüzünün devlet mülkiyetinde olduğunu, devletin hazine arazilerinin çokluğunu da aklınızda tutun. Yani, Türkiye zaten Müslüman-Sol bir yapıdadır ama bunun adının bu şekilde söylenmesi yasaktır. Söylemeye kalkan bu gizli sırrı ifşa ettiği için cezalandırılacak, zor duruma düşecektir.

Gelelim Bekaroğlu’na ve diğer oluşumculara. Be kardeşim, bakın sizin yüzünüzden zaman harcıyorum, lüzumsuz yazılar yazıyorum. Yeter artık. Oluşum filan diyerek gülünç duruma düşmeyi bırakın. İlle birşey yapacaksanız darbeyi teşvik edin. Orada ekmek olabilir. Ha, oluşum adıyla biryerlerden para alınacaksa, ortada bir enayinin fonu var pay edilecekse rica ediyorum beni de unutmayın. Gerekirse ortanın soluna, hatta Moskova’nın yoluna girerim, hiç önemli değil.

Yalnız harekete bir tavsiyem var. Nuray Mert, Barış’ın hatırlatmasıyla, namı diğer Müslüman-Sosyalist-Türk Rosa Lüxemburg harekete serdar tayin edilmelidir. Mehmet Bekaroğlu’nun tipi uygun değil. Ertuğrul Günay da çok munis. Nuray Mert rakip kesimleri pıstıracaktır. AKP korkudan birkaç puan oy kaybedebilir. Bunu mutlaka dikkate alsınlar.

Bana gelince, en başta da belirttim. Tüm oluşumları dikkatle izliyorum. Özellikle bütçelerini. (AKP’den tanıdığı olan yoktu değil mi, hani bir İstanbul milletvekilliği filan diyorum, neyse boşverin.)

Konuyla ilgili ki yazı:
http://gelenek.wordpress.com/2006/12/21/musluman-sol-hareketi/
http://kalemzede.wordpress.com/2006/12/21/musluman-sol-harekete-dair/

Müslüman Sol-1: İslamdan Sola Yol Çıkar mı?

FST Aralık 21st, 2006

islamsol.jpgYazacağımı söylediğim Müslüman-Sol konusunu iki bölüme ayırmayı uygun dördüm. Öncelikle İslamın iktisadi yönü üzerine düşüncelerimi aktarmak istiyorum. “Sen de kim oluyorsun” demeyeceğinizi ümit ediyorum, bu alanda laf söylemeyen bir ben kaldım, o da tamamlansın. Söyleyeceklerimin ilginç olmadığını, yeni bir şey içermediğini de şimdiden söyleyeyim. Konuyla ilgili mürekkep yalamış kesim zaten bunları bilir. Bu yazı ikinci yazı öncesi bir giriş mahiyetindedir ve benim bakışımı yansıtması açısından önemli gördüğüm için yazdım, o kadar.

İslami kesimin okumuşlarının azımsanmayacak bir kesiminde sola meyil seziyorum. Bunların içinde alenen bunu ifade edebilen pek yoktur, Ahmet Hakan da takan olmadığı için sayılır mı bilemem. Eskiden böyle şeyler daha çok duyulurdu Hüseyin Hatemi’nin bir kitabı var mesela. O sebeple Mehmet Bekaroğlu’nun çıkışı ilginç sayılabilir. Tabii bir de müslümanlığı konusunda kendisine bilmeden yakıştırma yapmış olmayayım, Nuray Mert var. Ahmet Hakan ve Nuray Mert siyasetçi olmadıkları için tuzları kuru, sol kelimesini kullanmalarında mahzur yok ama Mehmet Bekaroğlu ikinci yazıda belirteceğim gibi ciddi bir risk üstlenmektedir. Hatta şimdiden söyleyeyim, bu hatayı işleyerek zaten olmayan siyasi geleceğini şimdiden sonlandırmıştır.

Önce bir tespit: Dikkat ederseniz “Kapitalist”, “Liberal”, ya da şimdilerde yaygın kullanımıyla “Neo-Liberal” kelimeleri sol kesim dışında İslami kesim tarafından da neredeyse tamamen reddedilen, mutlak kötü olarak önceden kabul edilen şeylerdir. Burasını aklımızda tutalım. Yani genel anlamda bir Müslüman Sosyalizme yarım ağız karşı çıksa bile Kapitalizm karşıtlığında çok net bir tavır içindedir. Sosyalizm sadece sosyalizm iken, Kapitalizm ya vahşidir, ya kan emicidir, ya da köpek balığıyla sazan balığının aynı havuzda yüzmesidir. Solun her zaman “sosyal adalet” vs. sebeplerle insancıl bir yönü olduğu ikrar edilmek zorunda hissedilirken Kapitalizm, iktisadi liberalizm, neo-liberalizm “mutlak” kötüdür, iğrenç bir şeydir, bunlarla ilgili olumlu ifade kullanan ayıplanmayı hak eder. Sebepleri başka bir yazıya konu olabilir ve muhtemelen o yazıyı yazma fırsatım olmaz, belki bir ilgilenen çıkar diye duyurayım. Yukarıda bahsettiğim gibi, Hüseyin Hatemi’nin eski bir kitabı var, demek istediğimi oradan da izleyebilirsiniz. Zaten kendisi bugün de aynı görüşlerini tekrar etmiş.

Gelelim İslam ve çeşitli renkleriyle solculuğa. Görebildiğim kadarıyla İslamın solculuğu ile ilgili tek tutturulan yer “sosyal adalet” konusudur. Solculuğa meyilli müslüman dostlarımı üzme pahasına söyleyeyim ki, ben sosyal adaletin fiilen imkansız bir hayal olduğuna, tabii bir durum olmadığına inanıyorum ve maalesef İslam’da bugün Almanya, Fransa, Türkiye gibi ülkelerde uygulandığı haliyle Robin Hood temelli sosyal adalete çıkan tek kapı bulmak mümkün olmadığını düşünüyorum.

Hemen itiraz edecekler için şunu hatırlatayım. Sosyal adalet ile kastettiğim bizzet “devletin” vergi toplayıp bununla ücretsiz eğitim, sağlık hizmetini üstlenmesi, okul, hastane işletmeciliği yapması, çeşitli kesimlere sübvansiyon dağıtması, işsizlik yardımı, çocuk yardımı türü yeniden dağıtıcı işlere girmesidir. İslamda ise devlete böyle bir rol biçildiğine dair çok zorlama yorumlar hariç yol bulamazsınız. Hatta tek meşru vergi olan ve aktif değer üzerinden alındığı için malı tüketme ihtimaline binaen ticari ve sınai faaliyetleri teşvik eden zekat dışında bir vergi dahi yoktur.

Böyle birkonu tartışılırken hemen yöneltilen “Peki iş güç yapamayacak noktaya gelmiş, aciz insanlara ne olacak?” sorusuna gelince. Bir defa bu durumda birileri varsa, görev asla öncelikli olarak devlete veya merkezi bir otoriteye ait değildir. Zor durumdaki bir ferde yakından uzağa akrabaları bakmakla “yükümlüdür”. Yani burada bir merhamet, iyi niyet, sadaka filan söz konusu değildir. Bu yasal bir haktır. Düşkün kimseye bakmakla yakınları mükelleftir. Bu da mümkün değilse o şahsa zekat verilmelidir. Bu da dilenciye verilen para anlamında değildir. Yine yasal bir haktır. Tüm yollar kapanırsa merkezi otorite devreye girer.

Halbuki bugün solculuk olarak seslendirilen “sosyal adalet” sisteminde insanlar birbirinin merhamet hissine bırakılmamalıdır, bu iş devletin görevidir denerek ilk aşamada vazife devlete yüklenmektedir. Bu da akıl almaz suistimaller, vergi yükleri, ahlaki açmazlar, ekonomik problemler doğurmaktadır. Bakınız: Fransa ve Almanya’daki durum.

İslam ve sol hülyasındaki dostlara bir kötü haber daha vereyim. İslam sosyal adalet dışında ekonomik anlamda alabildiğine serbestiyetçi, bırakınız yapsınlarcı “neo” liberal bir damara sahiptir. Faiz yasağı ve zekat dışında ekonomik alanda pür liberal diyebilirsiniz. Zekat vergisi bizim şimdiki vergilere göre devede kulak sayılır (Müzmin Anonim ile bir ara bu konuyu tartıştığımızı hatırlar gibiyim), faiz de murabaha gibi hile-i şeriyye yöntemleriyle zaten delik deşik edilmiştir. Kaldı ki, diyelim faiz yasağı hile ile delinmedi, sosyalizm taraftarı müslüman düşünürlerin çaresizce iddia ettiği gibi kapitalizmin tek esası, temel prensibi de faizli işlemler değildir. Sermaye birkiminin kar gibi yolları da vardır. İslamın serbest ekonomi düsturuyla hareket eden Araplar Endonezya’dan Avrupa içlerine kadar işlem maliyetlerini düşürecek kolaylıklarla inanılmaz bir iktisadi canlanmaya öncülük etmişlerdir.

Sosyalizme ılımlı müslüman dostlara daha da kötü haberlerim var: Hz. Muhammed serbest piyasa dostu, ürün fiyatlarına sınır konmasını yasaklayan yani görünmeyen eli kabul eden, bizzat uluslararası ticaretle meşgul olmuş biriydi. Bazılarının zannettiği gibi İslamda fakirlik de övülen bir şey değildir. Üstelik ferdi mülkiyet kutsaldır, bir yahudi vatandaşın arsasının çok az kısmının cami inşaatı için işgaline izin verilmemesi gibi örnekler çoktur. İşçi-işveren ilişkilerinde esas olan sözleşmedir, işçi ya da işverenin birbirine üstünlüğü yoktur. Bunlar uzar gider, benden çok ehil olanların ilgi alanına girer, merak edenler İktisat Tarihçilerine başvursun.

Kısaca şunu diyorum. İslamdan sola ya da sağa ya da daha açığı sosyalizm ya da iktisadi liberalizme çıkar yol arayışına girerseniz, iktisadi liberalizmle ilgili sayısız düstur bulmakta zorlanmazken sosyalizm, sosyal demokrasi, sosyal adalet, Robin Hood gibi konularda çok marjinal yorumlar, zorlamalar dışında birşey elde edemezsiniz.

Hoş, böyle bir arayışa niye girilsin, çoğu boş işler bunların, biz Türkler her zaman olduğu gibi taraftarane hareket edip işleri sulandırırız, o ayrı bir mesele. Bunları yazma sebebim tamamen konuyla ilgili düşüncelerimi açık etmekten ibaret. Karından konumak istemiyorum.

Peki İslam ile ilgili görüşüm nedir?

Ben İslam dininin günlük hayatı insanlar için basitleştirmeye çalışan, kolaycı anlayışına hayran biriyim. Tırnak keserken hangi parmaktan başlanır türü tuhaflıklara, ahmak adamların fetva adıyla oluşturduğu saçmalık külliyatlarına, cahilce tefsirlere de güler geçerim. İslam dini insanları ip cambazı gibi tedirgin hareket etmeye sevk etmez, bir takım yasaklarla günlük hayatta zinde kalmaya teşvik eder, zorlaştırmaz kolaylaştırır. Aksini söylüyorsanız, buyrun sizin dininiz sizin olsun.

Ya komünizme ne diyorum?

Bana göre vasat bir insan için ideal sistemdir. Mesela ben komünist sistemde çok rahat edeceğime inanıyorum. Etik olarak da çok problemli bulmuyorum. Yalnız bu çarkın dönmesinin kolay olmayacağını düşünüyorum. Yani, iyi birşey gibi duruyor, en azından herkesin eşitliği sağlanacak, konforsuz da olsa vasat bir hayat vaat ediliyor. Hele hele sosyal demokrasi gibi kazanandan zorla alıp yatana veren sistemlere göre çok daha idealdir. Yani bana göre eski Rusya Almanya’dan etik açıdan daha düzgün bir yer sayılabilir. Maalesef komünizmin uygulaması pek istendiği gibi gitmedi. Ben bunun Stalin veya başka bir sebebe bağlanması konusunda da şüpheler taşıyorum. Bu tür eşitleme amaçlı bir ideal, hele de üretim imkanları anlamında mülkiyeti de yasaklıyorsa çok sıkı bir merkezi kontrole dayanmak zorundadır. Yani Stalin tarzı olmasa Rusya çok daha önceden göçüp giderdi diye düşünüyorum. İşte komünizm (yahut her tonuyla sol ideolojiler) konusundaki tek çekincem bu. Çarkın dönmesi maalesef çok sert tedbirler gerektirebilir. “İnsanlar bilinçlenince problem kalmaz” diyen olursa sadece acı bir tebessüm gönderebilirim, ben insanoğlunu gayet yakından tanırım, ütopik düşünmeye hiç gerek yok.

Sonuç, İslamdan sosyalizme yahut daha soft hallerine yol arayanın eli boş kalırken kapitalizme yol arayan ise istemediği kadar malzeme bulabilir. İstediğiniz kadar “vahşi”, “neo” deyin, vaziyet budur.

Kerinçsiz’e Dayakçılarla İlgili Açık Çağrı

FST Aralık 21st, 2006

dayak.thumbnail.jpgCevahir alışveriş merkezinde küçük çocuğu döven iki güvenlik görevlisinin orayla ilişkisi kesilmiş. Ne yani, bu ceza mı oluyor şimdi? Çocuk dövmenin kanunda cezası yok mu? Olur olmaz her şeyi şikayet eden vatandaşlarımız, 301. madde takipçisi savcılarımız nerede? Bu heriflerin diğer tüm dayakçılara (ilkokul öğretmenleri, müdürleri, kışladaki çavuşlar, subay, astsubaylar, sanayideki ustalar, kalfalar ve aile ana-babaları) ibret olmak üzere cezalandırılması şart değil midir? Üstelik muhtemelen bu tipler yarın başka yerde işe başlayacaklar, nasıl olsa ortalık sütliman olup bu iş unutulacak.

Meşhur avukat Kerinçsiz beye buradan çağrıda bulunuyorum. Eğer tüm dayakçı zihniyete ibret olması açısından bu işi çözerse, bu ikiliyi uzunca bir süre içeri tıktırıp iyi de bir meydan dayağı attırırsa Ulusalcı Hareket konusunda fikirlerimi yeniden gözden geçireceğim.

Bu arada ilkokullardaki dayak bahsinde de bir kampanya açalım, Çocuk Pornografisine karşı başlatılan kampanyanın benzeri Çocuk Dayağına açılırsa bu işe önder olanın elini öpüp harekete nefer yazılacağımı buradan ilan ediyorum.

İlk eylemimizi de ilkokul çocuğu döven bir öğretmeni döverek gerçekleştirebiliriz, bakalım 9-10 yaşında savunmasız birine saldırmak gibi oluyor muymuş.

Kapat
E-posta ile paylaş