Müslüman Sol-2: İsmet Paşanın Ettiği
FST Aralık 21st, 2006
Türkiye’de “kazanımlar” kadar “oluşumlar” da son dönemlerde tartışılan konular arasında yer alıyor. Kazanım ve oluşum ise benim bir süredir ilgi ve ihtisas alanıma giriyor. Kazanımların korunması meselesindeki hassasiyetim malumdur, “oluşumlara” ise acaba bir ekmek kapısı ihtimali olacak mı diyerek ekstradan ilgi duyarım. Bu arada Türkiye’de son yıllarda niye bir sürü oluşum ortaya çıktı derseniz AKP karşıtlığı dışında bir açıklama göremiyorum. Nedense bu parti pek sevilmiyor. Herkes düşman. Çevremdeki insanlara bakıyorum, Saadet Partilisi, Ülkücüsü, CHP’lisi, komünisti vs. alabildiğine bu partiye kin duyuyor. Tamamı ulusalcı bir cephede birleşmiş gibiler. Yani AKP ülkeye şöyle bir hizmet yapmış gibi görünüyor. Birbirine düşman tüm hareketleri tek vücut haline getirebilmiş. Söylediklerini pek anlamıyorum ama bu “oluşumların” AB’ye karşı olduğunu tahmin ediyorum. Bir de sürekli birşeylerin satıldığından söz ediliyor. Herneyse, bu konuyu çeşitli yazılarımda ele aldığım için lafı uzatmayayım. Yalnız bu oluşumlara pek şans tanınmadığını da belirteyim. Maalesef eşyanın tabiatı gereği AKP önümüzdeki seçimleri alacaktır. Oluşumların tümü, sayın cumhurbaşkanı başa da geçse, Cem Uzan döner de dağıtsa, ben blogculuğu bırakıp siyasete atılsam da havalarını alacaktır. Ben de hoşlanmıyorum bu işten ama çare yok.
Gelelim son oluşuma. Malum, Müslüman-Sol diye bir hareket başlıyormuş. Oluşumun “Müslüman” kanadını Mehmet Bekaroğlu, “Sol” kanadını da Ertuğrul Günay temsil ediyormuş. İsim böyle konunca bir çok kafadan ses de çıkmaya başladı. Sağ-sol ne demek üzerine Cemil Meriç, İdris Küçükömer analizleri hatırlandı, Kuran’da geçen sağ ve sol “aslında” ne demek analiz edildi, İslam sağa mı yakındır yoksa sola mı çeker “sorunsalı” üzerinde fikirleşildi. Ben ise tüm oluşumlarda olduğu gibi bayağı güldüm. Sağolsunlar eğlendirdiler.
Bilen bilir, Türkiye’de 1960-70′li yıllarda tüm dünyada ideal bir güzellik olarak hakim hale gelen “sosyalizm” inancı ile İslam dinini nasıl uyumlu hale getirebiliriz diye epey takla atılmıştı. Özellikle “Sosyal Adalet” ile özdeşleştirilen “solculuk” konusuna vurgu yapılır, sosyalizmle islam arasında bir ilişki kurabilmenin verdiği sevinçle “bakın İslamda da var, İslam vahşi ve liberal değil solcudur” denmeye çalışılırdı. Yani bugünkü Müslüman-Sol oluşumun Müslüman kanadının iktisadi görüşü zaten soldu, bunda yeni bir şey yok. Sosyalizm kelimesini kullanmak halkı müslüman ülkelerden sadece Türkiye’de antipatiyle karşılandığından olsa gerek bizde bu işler bir türlü tutmadı, “Sosyal Adalet” ile idare edildi, Sosyalizme hayran müslümanlar hep hayıflanıp durdular, dertlerini toplumun geniş kesimlerine anlatamadılar. Peki neden?
Bence Türk halkının sosyalizmden, daha genel anlamda soldan kıl kapmasının ardında sağ olası İsmet Paşa’nın “ortanın soluna düşmesi” dışında bir açıklama yoktur. Paşa rahmetli yanlışlıkla “ortanın sağındayız” deyiverse 1970′lerde Türkiye’de sosyalist bir devrim bile olabilir, SSCB’nin peyki haline de gelebilirdik. Halkımızın CHP-DP kamplaşmasını Sol-Sağ olarak algılamasının özü de budur. Türkiye’de -bu anlamda- sol ve sağ oranı kabaca %30-%70 şeklinde oluşmuştur. İsmet Paşa ve onunla özdeşleşmiş CHP ortanın sağında yer alsa oranın tersine dönmesi işten bile değildi.
Tabii CHP’nin solculuğunun tamamen kendinden menkul olduğunu, İsmet Paşanın da muhtemelen ne dediğinin pek farkında olmadığını da iddia edebiliriz. Paşa “DP-AP geleneği kendisini sağda görüyorsa biz de solcu olalım” muhalifliğini yapmak inadıyla düpedüz devletçi, bürokrat, hatta faşist bir partiyi solculukla tanımlamış, Türkiye’nin de ilelebet sola kaymasının önüne geçivermiştir. Bu işe en çok zamanın SSCB yönetimi ile Türkiye’de CHP zamanında az sopa yememiş olan zavallı gerçek komünistler ve solcular bozulmuş olsa gerek.
Aslında sol, sosyalizm lafı İslam ülkelerinde evvel eski tutmuştur. Ortadoğu ülkelerinde sosyalizm rejim ismi olarak da kullanılmıştır, hala da kullanılmaktadır. Birçok Arap ülkesi SSCB’nin arka bahçesi olmuştur. Türkiye bu işten -artık olumlu mu kabul edersiniz, üzülür müsünüz bilmem- İsmet Paşanın gafıyla sıyrılmıştır. İlaveten bu sahte “solun” Türk usulü laiklik gereği İslam düşmanı olması da işin tuzu biberi olmuş, solculuk bir de bu açıdan darbe yemiştir.
Tabii işin komik tarafı Türkiye’yi 1945 sonrası ABD ile everip antikomünist hareketleri besleyenin de İsmet Paşa olması hakikatidir. Ama bunu çok önemsememiz gerekmiyor, zira 1960 ve 70′lerde dünyada esen hava 1950′lerin anti komünist cereyanlarını çoktan susturacak düzeye ulaşmıştı. Eğer “ortanın solu” lafı olmasa TİP gibi hareketlerin genel halk kesiminden daha fazla destek bulacağı, 1970′lerde ne dediğini bilmeden sadece komünizme düşman olan geniş halk kesimlerinin rahatlıkla sola kayacağını iddia edebilirim. Ama artık olan olmuş, Anadoluda bir laf var, “olmuş işin kötüsü olmaz” denir. Ortada ne İsmet Paşa , ne SSCB, ne de TİP kaldı.
Peki 2007 itibariyle durum değişmiş midir? Halkımız artık “sol” kelimesine sıcak bakar mı? Türkiye’deki ortalama insanın ”sol” anlayışında bir değişme olduğuna dair gözlemim yok, bir araştırma da işitmedim. Hatta SSCB çöküp enkazın altından bir sürü pis koku çıkınca, entellektüel komünistler “efendim bu gerçek sosyalizm değil, Stalin denen alçağın yanlış uygulamasıdır” diye çırpınsalar da vatandaş işi umursamadı bile. Zaten solu ipleyen yoktu “Allahsız komünistler” işte belalarını da bulmuşlardı, daha ne olsun deyip geçildi.
Tabii burada birşey daha belirteyim, yukarıda Türk halkı kolaylıkla solu benimser derken bir gerçekten hareket ettim. Bakın bizde memurların, kamu işçilerinin tümü zaten sosyalist bir ortamda yaşarlar. Bunun adının konmamış olması önemli değildir. Sayılarını bilmiyorum ama ailece emeklisi ve muvazzafıyla doğrudan devlet eliyle geçinen kesimin 20-25 milyondan fazla olduğunu tahmin ediyorum.
Malum, 1920-1990 arası reel sosyalizmin uygulandığı ülkelerde sosyalist olmayan ülkelere göre gerçekleşen tek farklılık fiilen “işten çıkarma” diye birşeyin olmaması idi. Marks’ın hayal ettiği gibi sabah balık tutulup öğleden sonra davar güdülmüyordu. Fabrikaysa fabrika, tarlaysa kolhoz, yani tasla hamam aynıydı. Eh, madem problem sadece “işsiz kalmama” meselesi, bizim devlet memuru, işçisi ve emeklisinin de ömür boyu istihdam garantisi mevcut değil midir? Bedava eğitim ve sağlık da cabası. Yani aslında Türkiye’de fiilen sosyalist bir alt dünya zaten mevcut. İsteyen buna yılın sadece 2-3 ayı çalışan ve devletten sübvansiyon alan tarım kesimini de ekleyebilir. Neticede neredeyse 40-50 milyona varırız ki dünyada bu ölçekte bir komünist ülke sadece Kuzey Kore kalmıştır.
Peki bu işin adı neden konmaz, Türkiye’nin aslında solcu olduğu alenen söylenmez derseniz, tek sebebi İsmet Paşadır. (İsmet Paşa merhum sayın Veysel Aratlıoğlu’nun ihtisas sahasıdır, ben fazla söz söylemeyeyim, muhtemelen buraya teşrif ederse hepimizi ışığa boğacaktır).
Kısaca Türkiye’de kelime olarak “sol” asla iplenmeyecektir. Türk halkının çoğu fiilen komünist bir dünyada yaşamaktadır ama kesseniz bunun adını koymayacaktır. Dünyada eğitim ve sağlığın aynı bizde olduğu gibi tümüyle devlete ait olduğu yer azdır. Ormanların yüzde yüzünün devlet mülkiyetinde olduğunu, devletin hazine arazilerinin çokluğunu da aklınızda tutun. Yani, Türkiye zaten Müslüman-Sol bir yapıdadır ama bunun adının bu şekilde söylenmesi yasaktır. Söylemeye kalkan bu gizli sırrı ifşa ettiği için cezalandırılacak, zor duruma düşecektir.
Gelelim Bekaroğlu’na ve diğer oluşumculara. Be kardeşim, bakın sizin yüzünüzden zaman harcıyorum, lüzumsuz yazılar yazıyorum. Yeter artık. Oluşum filan diyerek gülünç duruma düşmeyi bırakın. İlle birşey yapacaksanız darbeyi teşvik edin. Orada ekmek olabilir. Ha, oluşum adıyla biryerlerden para alınacaksa, ortada bir enayinin fonu var pay edilecekse rica ediyorum beni de unutmayın. Gerekirse ortanın soluna, hatta Moskova’nın yoluna girerim, hiç önemli değil.
Yalnız harekete bir tavsiyem var. Nuray Mert, Barış’ın hatırlatmasıyla, namı diğer Müslüman-Sosyalist-Türk Rosa Lüxemburg harekete serdar tayin edilmelidir. Mehmet Bekaroğlu’nun tipi uygun değil. Ertuğrul Günay da çok munis. Nuray Mert rakip kesimleri pıstıracaktır. AKP korkudan birkaç puan oy kaybedebilir. Bunu mutlaka dikkate alsınlar.
Bana gelince, en başta da belirttim. Tüm oluşumları dikkatle izliyorum. Özellikle bütçelerini. (AKP’den tanıdığı olan yoktu değil mi, hani bir İstanbul milletvekilliği filan diyorum, neyse boşverin.)
Konuyla ilgili ki yazı:
http://gelenek.wordpress.com/2006/12/21/musluman-sol-hareketi/
http://kalemzede.wordpress.com/2006/12/21/musluman-sol-harekete-dair/
- Siyaset
- Comments(11)
Fethi bey yazılarınızı okumak çok zevkli:)
Donanımlı arkadaşlar konu hakkında detaylı yorumlar yapacaklardır mutlaka..
Ben “Nuray Mert avukatlığı” yapmaya niyetliyim:P
Lütfen yiğidi öldürüp hakkını yemeyin:)
Bir Nuray Mert, bir Gülay Göktürk, bir Alev Alatlı gibi kaç tane var ki..
Bence Karadenizliliğin tüm özelliklerini bünyesinde taşıyan, soyadı gibi “mert” bir hanım..
saygılarımla
Meraba Ece,
Aslında yazmak da zevkli, keşke tek işim bu olsa.
“yiğidi öldürüp hakkını yemeyin” demişsiniz. Bakın ben de yiğitliğini tescilledim zaten, rakiplerini köşeye kıstıracaktır dedim
Aslında bu saydığınız 3 isim birbiriyle çok alakasız insanlar ama mertlikleri konusunda size katılabilirim.
Selamlar.
FST
Fethi Bey,
İyi ki meydana çıkıp söyle bir gözükün dedik, siz harmandalının kralını oynamışsınız yahu?
Görüşlerinize genel olarak katılsam da bazı şerhlerim var, lakin bunları dillendirmeye ne zamanım ne mecalim var.
Bu zamansızlıkta ben de karalamıştım birşeyler ama sizin gibi uzun değil, ayağımı sokup çıkarttım sadece.. :-))
http://gelenek.wordpress.com/2006/12/21/musluman-sol-hareketi/
Suat Bey,
Kalemzede beyle beraber 3 farklı yazı ortaya çıkmış, bence iyi de oldu. İsmet Paşa teorisi tamamen özgündür, tabii bilimsel olarak test etmek siyaset bilimcilere düşer.
Siz beni dürttünüz, bakalım Veysel Aratlıoğlu benim gazıma gelecek mi?
Selamlar.
FST
Fethi Bey,
Valla Veysel bey’in gaza geleceğini sanmam.
Şimdi buraları okusun üç tane cümle kurar, bizi gömer gider, -kendi adıma da- ne ne demek istediğini, ne de söylediklerindeki derinliği yıllarca düşünsem çözemem.
Saygılar.
Suat Ö.
Hahahahaha! Fethi Bey,
Fakir de benzer şekilde ele aldı konuyu ama cahilliğinden Türkiye’de aslında solun olmadığını bilememiş…
Meğer Türkiye’de sol yok imiş…
Meğer Türkiye’de sağlıkta , sosyal güvenlikte , eğitimde devlet tekeli yok imiş… meğer bunlarda devlet tekelinin olması sosyalizm değil imiş…
Harika! Aklınıza sağlık!
Ece Hanım,
Nuray Mert şu baş örtüsü konusunda Atilla Hoca’dan ağzının payını alan otoriter hanım mı?
Hani “Biz” ile başlayan toplum mühendisliği cümlesine karşılık hocanın “Siz kimsiniz” sorusunu duyunca şaşalayan öğretim üyesi?
Alatlı ile Göktürk ile aynı kefeye nasıl soktunuz zat-ı muhteremeyi?
Fakirhaneye beklerim, kapılar iyice pas tuttu.
Afşar Bey,
Nuray Mert o değil, ağzının payını alanlar Nur Serter ile Nur Vergin diye hatırlıyorum. Nuray Mert iktisaden solcu olmakla birlikte diğer alanlarda özgürlükçüdür. Radikal’de yazar.
FST
Afşar bey,
şu video yu izleyelim mi:)
Hahahahaha! Ece Hanım, cehaletime veriniz lütfen…
Ben henüz “ögürlükçü” sola rastlayamadığım için olsa gerek…
Hep bahsedip duruyorum.. CHP’den milletvekili bir prof, hukuk devletinden, özgürlüklerden falan bahsettikten sonra tuttu ” Ekonomik kalkınma ancak üretim araçlarının kamulaştırılmasıyla elde edilir!” demedi mi? CHP İstanbul milletveillerinden prof. olan çok olmasa gerek. Rahatlıkla bulunabilir adı da ben şimdi hatırlamıyorum..
O bakımdan…
Değerli ev sahabımızın misafirperverliğine ve davetine sığınarak fakirhaneden bir yorumu aktarıyorum.
Kendileri ilginç bulmuş burada da görmek istediklerini belirtmişerir ki bu fakir için yeterince gurur vericidir.
İnşallah okurlar için ufuk açıcı olur..
“İktisadın temel kavramlarından biri de “kaynaklardır”.
Bu ara malların, kendisinden üretildiği ham maddeleri içeriyor genellikle anlayabildiğim kadarıyla.
Meselâ plastik üreticileri için kaynak petroldür. Petrolden granül halde polimerler üretilir ve daha sonra bu ara mallar nihaî tüketici malı haline getirilir.
Yine de arada bir eksik halka kalıyo gibime geliyordu ne zamandır.
Zira…
Aynı kaynaklara sahip ülkeler arasında ciddi gelişmişlik farkları olabiliyordu. Suudi Arabistan gelişmiş bir ülke midir? Maddî unsurlar dünyasının zenginliği açısından evet. Peki bu maddî unsurları yaratmak açısından? Hayır!
Bu maddi unsurların satın alınmasını sağlayan petrol bittiği takdirde Suudi krallığı herhangi bir teknolojik yaratıcılık gösterebilir mi? Hiç sanmam.
Aradaki farkı yaratan nedir?
İMKANLAR.
İmkânlar çoğumuza, doğanın bir ürünüymüş gibi görünürler. Sanki gelişmiş ülkeler bu hallerine, kendilerinden sahip oldukları imkânlarla gelmişlerdir. Daha yaygın bir inanış, “başka ülkelerin kaynaklarını sömürerek kalkınıldığıdır”.
Bu belki sömürgeciliğin ilk dönemleri için doğrudur ama şu hiç düşünülmez:
Sömürülen baharat size nasıl yemek yapacağınızı öğretmez. Her millet buğdayı tanır ama her milletin unlu mamuller menüsü birbirinden farklıdır.
İngilizler yıllarca doğunun baharatını vs sömürmelerine rağmen mutfaklarının esamesi bile okunmaz.
Ekonomik kalkınmada kaynaklar tek başına belirleyici olamazlar.
Önemli olan sınırlı sayıdaki kaynakla mümkün olan en fazla miktarda çözüm yaratmaktır ki bu çözümler, İMKANLARDIR.
Kaldı ki Japonya gibi bir sanayii devi, lider olduğu otomotiv sektöründe kaynaklar açısından dışa bağımlı olduğu halde yarattığı imkânlar ile kalkınmıştır.
Marx sürekli üretim araçlarını sahiplenmiş kapitalistlerden bahsederken üretim araçları denen İMKANLARI kimlerin yarattığını göz ardı eder.
Sanayii devrimi denen şey, topraktan biten demir filizlerinin torna makineleri haline dönüşmesiyle meydana gelmemiştir.
O zamana kadar tencere yapımında kullanılan metal filizlerinin, yaratıcı zekâlarca daha kompleks ve üretici İMKANLAR haline getirilmesiyle meydana gelmiştir.
O halde kaynaklarla ara mallar arasındaki sessiz halka İMKANLARDIR.
Şu da var ki imkânların kaynaklardan türetilmesi zorunluluğu yoktur.
Bu sessiz halka aslında daha büyük bir unsurun meyvesidir: Bilgi üretiminin…
Ne işe yaradığı ilk anda anlaşılamayan ama “kâşiflerinin” muhayyilesinde anlamlı olduklarına dair sezgilerle şekillenen matematik önermeler bunun en güzel örneğidir. Bunlar önceleri hayattan kopuk fikirler olarak görünmelerine rağmen maddî hayatın eksikliklerini giderecek yeni teknolojilerin ruhunu oluşturmuşlardır. Saçaklı mantık, olasılık kuramı, irrasyonel sayılar vs…
İmkânlar , bireyler tarafından yaratılan, onları yaratan bireylerin içinde yaşadıkları toplumun ortalama bilgisiyle doğru orantılı olarak ayrıntılı ve daha fazla sayıda çözümler sunan “üretim üreticileridir”.
Gelişmişlikler arasındaki aşılamayan fark da budur.
Çünkü maden filizini torna makinesine ve daha ilerisine götüren toplumlarla, mızrak ucundan gayrısını yapmağa ihtiyaç uymayan toplumları mukayese edemeyiz.
Geri kalmış toplumların şansı, ilerlemiş toplumların bilgi birikimlerine şu anda sahip olabilmeleridir. Ama bu da sonuçta yeni imkânlar yaratmakta süreklilik için yeterli değildir ki belki “ilerlemenin” esas tanımı bu olmalıdır.
O halde “İmkânlar Hipotezini” toparlayalım:
1- Kaynaklar, kendilerini kullanmayanlar için değersizdirler.
2- İmkânlar ihtiyaçların giderilmesi, iş bölümünün uzmanlaşması sorunlarına dair üretilen soyut ve somut çözümlerdir.
3- Kaynaklar kendilerini ara mallara dönüştüren imkânlarla orantılı olarak değerlenirler. Petrol, kendisinden daha çok ürün yaratabilen teknolojik imkânlara sahip ülkeler için daha değerlidir.
Not: Daha öne bir başkasının düşünüp düşünmediğini bilmiyorum. Okuduğum hiç bir iktisat kitabında bu terime (imkân)rastlamadım.
İmkânın kaynaklar kefesine konmuş ve ihmal edilmiş olan yaratıcılık süreci olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla üretim araçlarının mülkiyeti konusunda yardımcı olacağını düşünüyorum. Bu aynı zamanda üretilen malların mülkiyet devriyle ilgili soruna da çözüm getirir ki, üretilen malın sanki kollektif bir mülkiyetmiş gibi “bölüştürülmesi gerektiğini” söyleyen marksist okula da bir cevaptır….
Afşar ÇELİK
“