Eski Günler: Besim Tibuk

FST 28 Aralık 2006

bt.jpgİnternette dolaşırken tesadüfen Besim Tibuk’un hayatını anlatan bir kitabın tam metnine rastlayınca çok önceden okumama rağmen yeniden dalıp gittim ve eski yılları hatırladım. Üstelik de Türkiye’de bir sürü siyasi oluşum girişimi meydanda iken bu hatırlamanın uygun olacağını da düşündüm.

Besim Tibuk’u nasıl bilirsiniz? Kimi için şımarık, fakir düşmanı bir zengin iş adamı, kimine göre söyledikleri hoş ama uygulama şansı olmayan boş bir adamdır. Siyasette oyunun kurallarını bilerek yanlış oynadığını, belki de dobralık yaparak dalkavukluk politikasından ibaret bu kuralları değiştirmeye çalıştığına inanırım. Ancak olmadı, sonra biraz da haksız şekilde vatandaşa kızarak köşesine çekildi.

Ben kendisini severdim. Özellikle ikiyüzlü, alenen yalan söyleyen siyasetçilerden, ceberrut memurlardan nefret ettiğim için Besim Tibuk (bazı söylediklerini belki anlayamasam da) benim için bir ümit kaynağı olmuştu. Sonuç alamayacağımı bile bile her seçimde partisi oy kağıdında yer alıyorsa oraya oy verdim. Zira bazen adam eksikliğinden adaysızlıktan seçime girmediği yerler olabiliyordu. Mahalli gazetelerden öğrenip oy verdiğim mahalledeki tek oyun kendime ait olduğunu bilmek de ayrı bir keyifti. Ama siyaset oyunun kaidesi vardır, Besim Bey bu işi kuralına göre oynamadı, Yaşar Nuri hoca nasıl “gidin kitabıma bakın” dediyse Besim Bey de “gidin internet sitemize bakın” dedi.

Vatandaşın aslında devletçi yapıyla ne kadar içiçe olduğunu, kendine düşman olarak seçtiği bürokrasi ve devletçi yapının aslında o yapıdan pek de rahatsız olmayan çok geniş bir tabanı olduğunu fark edemedi. Belki de ettiyse de bunu çözecek bir hamle yapamadı. Prens Sabahattin’in yalnızlığıyla paralel bir kadere sürüklendi. Bugün LDP ne yapar bilmem, hiç de ilgilenmem. Evet, itiraf ediyorum, ben fikre, partiye değil bir şahsa oy veriyormuşum. Ben buyum.
Daha sonra kendisini bir toplantıda dinleme dışında hiç görmedim. Keşke bir TV akıl etse de kendisine haftada bir iki defa program yaptırsa diye düşünmüşümdür. En yüksek izlenme oranlarını tutturacağından hala eminim.

Besim Tibuk’un hayatının ilk kısmının bazı bölümlerini aşağıya aktarıyorum. Fukaralık içinden çıkıp gelen uyanık bir gencin yer yer hüzünlü, bazen komik ama kesinlikle hareketli ve renkli hayat hikayesi bana işte bu yukarıda yazdıklarımı düşündürüverdi.

Hikayenin tamamı linkte, bazı yerleri alıntılıyorum.

Asabı Bozuk Bir Adamın Portresi

[…] Yaşamımın ilk dört, beş yılını iyi hatırlamıyorum. Köyümüz yolu, izi olmayan; köylünün bir çift çarıktan başka bir şey bilmediği, görmediği çok fakir bir köymüş. Köylü bu çarığı bile giymeye kıyamaz; beline bağlayarak, kasabaya kadar çıplak ayak yürür, kasabada ayağına geçirirmiş. Çarık dediğiniz de zaten son derece ilkel bir ayakkabıdır. Islanıp, yumuşayınca insanın ayağına taş, to­paç batar; kuruyunca mengene gibi sıkar!

[…] Hem de nasıl! Sefalet ve fakirliğin yanı sıra, dönemin tek parti is­tibdatını da çok dinlemişimdir büyüklerimden. Köylü yolda jan­darma gördüğü zaman, yolunu değiştirir; ortada gözükmemeye çalışırmış, ne olur , ne olmaz diye. Çünkü, jandarmanın iki tokatı ya da bir hakareti her an söz konusu olabilirmiş.

Net olarak hatırladığım bir anım, annemin gübre yapmak üzere id­rar ve dışkıyı toplamak için hayvanların altına ”limhana” denilen eğrelti otlarını sermesidir .Zavallıcık, köyde gübre yapmaktan, tarlada çalismaya kadar çok çocuklu ve tabii, kaynanalı bir Ka­radeniz kadınının ağır koşullarında yaşamış. Kocanın evde hiç ­bir iş üstlenmediği bu ortamda, çok da yıpranmış tabii.

[…] Murgul’u iyi hatirliyor musunuz?

Evet, tabii. Murgul’da babam bize yol üzerinde, altında ahırı olan bir ev yaptırmıştı. Burada ağabeyim ve ben iki ineğimizi her gün otlatmaya götürür; akşam olmadan geri getirirdik. Dönüş yolunda yine inekler için ıhlamur agaçlarının dallarını keser , sırtımızda eve taşırdık. Bu iş çok zoruma giderdi çünkü, yolda çoğunluğu memur çocuğu olan sınıf arkadaslarıma ve öğretmenlerime rastlar , utanır , strese girerdim.
Aslında çocuk olup da, üstelik bir inek sahibi olmak çok hoş olmalı!

Geri dönüp, bakınca öyle ama, oyun olmaktan çıkıp, görev olunca iş değişiyordu. Üstelik, bu görev ortaokul yıllarında da sürdü!

Yeri gelmişken, çocukluğumda hiç oyuncağım olmadı diyebili­rim. Sünnetimizde toplanan 15 1ira ile ağabeyim ve ben hemen gidip suda yüzen bir oyuncak satın almıştık. Annem, oyuncağı görünce kiyameti koparmış, “Bu kadar çok para buna verilir mi?” diye, ikimize de iyi birer dayak çektikten sonra gidip oyuncağı iade etmişti. Oyuncağın parasıyla da bir tava satın almış ve bize, “Bu si­zin! ” demişti. Paramıza el konmasına ve tavaya ne kadar itiraz ettikse de, ise yaramadı; annem, “İsterseniz tavayı ortasından kesin ” diyerek, bizi oyaladı !

[…] O dönemde kahvehanelere “lokal” denilirdi ve Bakır Fabrika­sı’ nın işçileri için ayrı, memurları için ayrı lokali vardı. Devlet kah­vehane bile işletiyordu anlayacağınız! Amcamın işlettiği işçi lo­kalinde ücretli garson olarak yaz tatili boyunca çalışmak üzere işe baslamis ama, bir aydan fazla barınamamıştım.

Garsonluk mu zor geldi?

Hayır , zor gelmemişti ama, habire bardak kırıyordum. Hala çok sa­karımdır. Sonunda ”Garsonluğun eksik olsun!” dediler her­halde! Ertesi yaz bir de ayran satma girişimim oldu. Ailem yine Fındıklı’ ya gitmek üzereyken, ben Murgul’ da kalıp, ayran sataca­ğım diye tutturmuştum. İneklerimiz vardı. Sütünden önce yoğurt, sonra da ayran yapıp, sa­tardım. Geri dönüp baktığım zaman, bu tecrübenin bana önem­Ii bir anlayışı, müşterinin ne kadar önemli olduğu anlayışını kazandırdığını görüyorum. Müşteriyi memnun edememiş ve gü­nün sonunda elinde ayran kalmışsa, ertesi gün satamıyordun; ekşi­miş oluyordu!

Bu işi, garsonluk gibi, mecburiyetten yapmamıştım. Garsonluğu kaza ile harcadığım okul parasını çıkartmak için yapmıştım ki, dö­nüp buna da baktığımda, üzerimdeki olumlu etkisini görüyorum.Örnegin, tüm garsonlara bugün bile son derece yumuşak, hoş­görülü ve nazik davranır; yanımda garsona bağırana, çıkışana çok kızarım. Malum, insanlar en kolay ve en sık garsonlara kızar, çıkışırlar. Belli ki, o kısacık tecrübe, bana garsonluğun ne kadar zor bir iş olduğunu öğretmiş.

[…] Kars Lisesi tam bir sefalet içindeydi. Okul binasi Kars çayı üzerin­de, ahırdan bozma bir yerdi. Altta derslikler , üstte çatıda ise öğren­cilerin kaldığı yatakhane vardı. Yatakhanede 70 kişi aynı koğuşta yatıp, kalkardık. Yemekler ise inanılmayacak kadar kötüydü. Düşünebiliyor musunuz, sınıfa girdiğim ilk gün içerideki ko­kudan kusmuştum! Sonra alıştım, tabii.

İlk gün okula gayet temiz, tertipli bir şekilde, başımda şapkam ile gitmiştim. Sınıfımdaki iri yarı ve yaşça benden çok daha büyük adamlar şapkamı alarak, top yapıp, oynadılar. Hiç sesimi çıkartma­dım çünkü, hemen anladım ki, ses çıkartacak olursam dayağı yiye­ceğim!

Sınıfta yeterli sıra yoktu. Ögrenciler iki kişilik sıralara üçer üçer sı­kışarak oturuyorlardı. Bu da yetmezse, baska sınıflardan sıra ça­lıyorlardı. Sınıftaki sıralar o kadar sıkışık, o kadar birbirine ya­kındı ki, tahtaya kalkmak için aralarından geçmek neredeyse imkansızdı. Tahta, en öndeki sıra ve kürsü hep dipdibeydi. Otura­cak yer bulamadığım için, kitaplarımı sınıfın arkasındaki kalın du­varın pencere kasasına koymuş, dersleri ayakta izler olmuştum. Kimsenin beni iplediği de yoktu!

[…] Bu sartlar altinda da basarili bir ögrenci olmaya devam et­tiniz mi ?

Evet. Hem başarılı, hem de itibarlı bir öğrenci oldum! Okula ilk basladığım günlerden birinde bir fizik imtihanı olmuştuk. Aldığı­mız notları hocamız bir sonraki gün sınıfta yüksek sesle oku­maya başladı. Okula son gelen ögrencilerden biri olduğum için, sınıf numaram büyüktü ve listenin sonlarındaydım. Tüm ögrenci­ler bir , iki, sıfır gibi son derece düşük notlar almışlardı. Sıra benim notumun açıklanmasına geldiğinde hoca, “Kim bu çocuk?” diye bağırınca, çok korktum. Oysa, hoca yanıma ge­lip, beni alnımdan öptü ve sınıfa dönerek, fizik imtihanından 10 aldığımı söyledi. Sonra bana nereden geldiğimi, velimin kim olduğunu filan sordu, velim ile tanışmak istediğini söyledi.

[…] Kars’ tan biraz daha bahsedin lütfen. O dönemin Kars’ını, yaşam sartlarını anlatın.

Kars’ta yaşam gerçekten çok, çok kötüydü. isteseniz bu kadar kötü şartları bir araya getiremezdiniz. Örneğin, tuvalet büyük sorundu.Tuvalete çişinizi yaptığınız zaman hemen donar, önceden yapılmış ve donmuş olan çişlerden buz blokları oluşurdu. Bu bloklar za­manla o kadar büyürdü ki, dev kitlelerinden tuvalete giremez olur , çişinizi koridorlara yapardınız. Koridorlar sari çiş lekele­ri ile doluydu. Büyük abdestinizi ayrı bir yere yapmak zorunday­dınız çünkü, çişinizi yaptığınız yere yapmaya kalkarsanız, tuvalet­ler büsbütün girilmez olurdu. Buzdan çiş blokları Mayıs’ta çözül­meye başlar , tabii, dayanılmaz bir de koku yayardı!

Kars’ ta kar hem erken yağar , hem de hemen donarak aylarca yerde kalır .Her şey donduğu için su ihtiyacını karşılamak da büyük sorundur . Kars çayı’na gider , donmuş suda delikler açarak, şişe­lerimizi içeri sarkıtıp, doldururduk. Sudan çıkan şişelerin üstü anında donardı. Hemen elimizle temizler , içi de donmasın diye, koltuğumuzun altına sıkıştırıp, okula dönerdik. Hoş, kaldığımız yatakhanenin ısısı da sıfır derecenin üstünde değildi ya!

[…] Liseyi İzmit’te mi bitirdiniz?

Evet. Lise üçüncü sınıfı da İzmit Lisesi’ nde okudum. Bütün öğret­menlerim ve arkadaşlarım tarafından sevilen, sayılan bir öğrenciy­dim. Yazın çalışarak biriktirdiğim parayla geçiniyor; az da gel­se, idare etmeye çalışıyordum. Ailem bazen yardım ediyor , ba­zen edemiyordu. Biriktirdiğim para ile o aralar aldığım bir “imper­teks”i hiç unutmam. Bütün kışı o ince ceketle geçirmiştim. Yemek­lerimi dışarıda yemek zorundaydım. Lokantaya gider , hep yarım porsiyon yemek sipariş ederdim çünkü, yarım porsiyonlar her za­man dörtteüç porsiyon olarak gelirdi!

[…] ABD’ye gidişim tam bir maceradır ve müthiş stresli günlere mal ol­muştur bana!

Parasızlıktan mı ?

Tabii. 1962’nin Haziran ya da Temmuz ayıydı. Pasaport almak için Ankara’ ya gitmiş; pasaportu almış ama, beş parasız kalmıştım. Ce­bimde sadece 10 lira vardı. O zamanlar bu paranın değeri, Anka­raİstanbul arası ucuz bir otobüsün bilet parası bile değildi. Aklıma bizim köyden uzak akrabalığımız olduğunu bildiğim bir doktorun Hacettepe Üniversitesinde çalıştığı geldi. Uğrayıp, ondan para istemeyi düşündüm.

Nasıl cesaretimi topladığımı, Hacettepe’ ye nasıl gittiğimi, içim içimi yiyerek, kapıda adını nasıl anons ettirdiğimi bugün gibi hatırlıyo­rum. Suratında, “Ne var, ne istiyorsun?” gibi lanet bir ifade ile geldi. “İşte, Amerika’ya gidecegim…” filan diye başlayacak oldum, “Güzel. Eeee?” dedi. Öyle caydırıcı bir tavır içindeydi ki, para filan isteyemeden dönmüştüm. İsteyeceğim para da topu topu 50 lira idi ama, yine becerememiş; cebimdeki son 10 lira’ yı da oto­büse vererek, aç bi ilaç İstanbul’ a dönmüştüm.

[…] Bunlar ve benzeri tartışma ko­nularını ben, o dönemde, hep sol perspektifle degerlendirir , sosya­list fikirleri savunurdum.

Örnegin, Amerika için, ”Bu kadar çok ekmek fabrikasına ne lü­zum var? Tek bir ekmek fabrikası olsun, yeter! ” ya da, “Bu ka­dar reklam gereksiz ! ” gibi laflar eder , sözüm ona Amerikan sis­temini eleştirirdim. Malum, 1962 ve 1963 Türkiye’de sol görüşün yeni yeni filizlendiği yıllardı ve çoğumuz bunun etkisi altındaydık. Bu tavrım öğretmenlerimin çok hoşuna gider , beni çok severlerdi. ”Ne kadar akıllı, ne kadar iyi eğitim görmüş” diye, sürekli methedi­lirdim. Ögretmenler dünyanın her yerinde, her zaman biraz sosyal demokrattır .Amerika’da da öyleydi anlaşılan.

[…] Ankara’da ilk işim ögrenci bürosuna gitmek oldu. Kendimi tanıt­tım. Bana baktılar, baktılar ve, ”Evladım, sen neredesin? Kaydını sildik artık!” dediler. Hemen bir yalan uydurdum ve “Verem ol­dum. Uzun süre memlekette tedavi gördüm. Yeni iyileştim ve ancak gelebildim.” dedim. Aslmda bana bakanın bu yalana inanmaması mümkün değildi! Gıdasızlıktan ve bakımsızlıktan çiroz gibiydim. Üstüm, başım perişandı! Sanırım inandılar ve beni Dekan’a gönderdiler. Dekan’a da aynı yalanı söyledim. Adamcağız pek üzüldü ve bana, ”Bir hafta evvel kaydını silmiştim ama, seni tekrar kaydederiz!” dedi.

[…] Ögrencilerin ilgi odağı haline gelmiştim. Tek bir blucin, iki T shirt ve iki, üç çift çorap dışında hiç bir şeyim yoktu. Bazı günler sağı, solundan farklı çorapları giymek zorunda kalır; millet yanlışlıkla giydigimi zannedip, gösterince, ”Ya, öyle mi? Hay Allah!” derdim. Derken, imtihanlar basladı. Imtihanlara girip, çıktıkça, “Nasil geçti Besim?” diye soranlara ben, “Iyi geçti” dedikçe, herkes gülerdi.

İmtihanlar biter bitmez, sonuçların açıklanmasını beklemeden İs­tanbula, Amerikan Dershanesi’nden aylık izinle ayrıldığım işime döndüm. Sonuçlar bir ay sonra açıklandı. 550 kişilik birinci sınıf­tan sadece 50 kişi Haziran’da doğrudan geçmişti ve bunlardan biri de bendim. Siyasal’dan arkadaşım Müslim, Amerikan Dershane­si’ne gelip, durumu ögrenince, inanmamıştı. Tüm AFS’ li arka­daşlarım bile Ekim’e kalmışlardı. Bir tek ben Haziran’da geç­mistim.

[…] Ankara’da nerede çalıştınız?

İş bulmak için Ankara’da mübalağasız otuz, kırk yerde reddedil­dikten sonra, Kavaklıdere’de, kapısında büyük harflerle “AID” (Amerikan Uluslararası Yardım Teşkilatı) yazan bir yere müracaat ettim. Beni Personel Bölümü’ne yolladılar ve bir form doldurt­tuktan sonra, biraz da daktilo yazdırıp, “Gerekince, ararız!” dediler! Müracaat eden herkese aynı prosedürü uygulamaktaydiılar. Amerikalılar’ ın yöntemi buydu! Herkesin müracaatını kabul ediyorlar ve ihtiyaç halinde basvurmak üzere, müracaatları dosyaya kaldıryorlardı.

Daktilodan iyi puan almıştım ama, müracaatçı sayısı da çoktu! Bir uyanıklık yaptım ve gayet nazik bir şekilde oradaki amire, “Efen­dim, benim çok boş vaktim oluyor. Üniversiteden sonra buraya gelip, hem daktilo yazmak, hem pratiğimi geliştirmek, hem de buradaki dergileri okumak istiyorum. İzin verir misiniz?” dedim. Bu davranışım adamın çok hoşuna gitti ve bana “Tabii, ge­lebilirsin” dedi. Amacım, sürekli orada, göz önünde bulunarak, işin bana verilmesini sağlamaktı.

Bu taktik başarılı oldu anlaşılan!

Hem de nasıl! AID’ den çıkmaz oldum. İkide bir çat kapı gidiyor , amir durumundaki adama muhakkak gözüküp, daktilo boşsa başı­na geçip şakur şukur yazıyor; daktilo doluysa bol bol dergi vs oku­yordum. Nitekim, üç beş gün geçmeden adamcağız beni Devlet İstatistik Enstitüsü ‘nde Mr. Liberman adlı birisinin yanına yol­ladı.

[…] Bu is iki ay sürdü ve toplam 5000 lira para kazandım. Böylece, 1967 yılının hemen hemen tümünü İstanbul’da geçirdim diyebili­rim. DIE’deki işimi bırakmıştım. Ertesi yıl Siyasal Bilgiler’den me­zun oldum.

İnsan üniversiteden mezun olunca, sudan çıkmış balik gi­bidir! Siz neler hissettiniz?

Ne yapmak istediğim hususunda herkes gibi, ben de kararsızdım. Devlet memuriyeti cazip gelmiyordu çünkü, DİE’ deki tecrübem bende hayal kırıklığı yaratmıştı. Memuriyetin duragan, verimsiz ve sıkıcı olduguna karar vermistim. Gerçi DIE’ de bol bol kitap okumus; ülke sorunlari ile ilgili olarak bol bol sohbetle vakit geçirmistim ama, is açisindan genel olarak verimsiz bir dönem­di bu benim için. Sabahlara kadar okulda briç oynar , saat 11 .00′ de ise gelirdim. Amerikalilar’a, Türkler sürekli birbirine gir­digi için, isim gücüm de azdi zaten.

Popularity: 10% [?]

10 Yorum

  1. Aladereli - 28 Ara 2006 - 10:26 pm

    Geçen seçimde, Besim TİBUK beyefendiye ve fikirlerine olan sevgimden dolayı eşim ve ben LDP ye oy verdik.Tüm mahalleden sadece ikimizin oyu olan iki oy LDP ye çıktı. Kamuda çalışan bir mühendis olarak bununla gurur duyuyorum ve uzun yıllar duymaya devam edeceğim.
    Bu yazınızdan dolayıda ayrıca teşekkür ederim. Besim Bey’in resmini görmek beni bir defa daha mutlu etti.Fikirleri ve bunların gerçekleşebileceğini düşünmek ise zaten benim hayat ağacım.

  2. Suat Öztürk - 29 Ara 2006 - 12:53 am

    Teşekkürler Fethi bey,

    Çıktığı programlarda nefes almadan takip ederdim. Hey gidi hızlı liberal günler hey..

    Besim Bey’i özlemiştik. Hoş oldu.

  3. metin-thePoor - 29 Ara 2006 - 1:51 pm

    Dün bu konuda birşeyler yazacaktım, vaktim olmadı. Besim Bey ilginç bir insan, şirin beldemizin kaldırabileceği türden biri değil. Doğru bildiklerini dosdoğru söyleyiveriyor; oysa bu ülke koca bir züccaciye dükkanıdır, öyle uluorta lakırdı edilmez burada, fil muamelesi görürsünüz sonra. Bendeniz Besim Bey’e oy atmadım, şu anda hatırlayamıyorum aynı dönemlerde miydi, YDH’yi desteklemiştim hararetle. Ama erken öten horozun başına neler geldiği de malumunuzdur işte.

    Bendeniz liberal olmamakla birlikte liberalliğe sempati ve yakınlık duyan bir demokrat olarak (kendime “sol-liberal” diyorum ama daha anlatamadım ne demek istediğimi vakit bulup da), Besim Tibuk’u sevgiyle anmama vesile olduğunuz için teşekkür ederim Fethi Bey.

  4. izlenimler - 29 Ara 2006 - 2:11 pm

    Metin Bey,

    Yorumunuz için teşekkürler. Ben Afşar Beyden farklı olarak sizin “sol-liberalliğinizi” anlayışla karşılıyorum ve imkansız olup olmadığını tartışma konusu ediyorum. Malum bu konuda benim tavrım ya hep ya hiçtir.

    İş hep gelip şu ekonomi meselesine düğümleniyor. Çok takdir ettiğim Murat Belge’nin de “Türkiye Dünyanın Neresinde” adlı kitabında bu konuda epey kıvrandığına, işin içinden bir türlü çıkamadığına şahit olmuştum. SSCB yıkılmadan önce ve yıkıldıktan sonra değişik tondan özgürlükçü solcuların yazdığı çok sayıda kitapta da bu problemler ele alınmıştır. Gilles Martinet, Beş Komünizm, epey derlitoplu bir eleştiri gibi gelmişti mesela, ama sonuçta vardığı yer bugün bir çıkmaz girmiş gibi görünüyor. Maalesef sol bu konuda epey bocalayacaktır, mülkiyet, piyasa, rekabet, sosyal adalet gibi konular uğraşması kolay şeyler değil.

    İnşallah bir boş zamanınızda siz de detaylı yazarsınız.

    Besim Beyi Cem Boyner ve ekibine göre daha “bizden” bulurum, hayat hikayesini de zaten bu sebeple önemseyip buraya aktardım. Bahsettiğiniz hareketin prensiplerini ben de büyük ölçüde benimsemekle birlikte bugünkü “oluşumlardan” pek farkı bulunmadığını düşünürüm.

    Selamlar.

    FST

  5. Bulent Murtezaoglu - 29 Ara 2006 - 5:33 pm

    Hmm. Ben bundan asagi yukari tamamen bihaberim tabii. Besim Tibuk benim ‘bu memlekette bu kadar liberal nereden cikti?’ diye hayrete dusmemin bas musebbibi midir?

    (Bu arada Metin beyin su “sol-liberallik” yazisini ben de bekliyorum. Sonra Tansel beyin de o ise mudahil olmasini, Fethi beyin de cevap vermesini istiyorum. Yani arsizca ve acik acik diyorum ki: hepiniz calisin ben okuyayim.)

  6. metin-thePoor - 29 Ara 2006 - 6:11 pm

    Amaninn! Yandık! Bütün dost ve akrabalar çullanacak üstüne şu fakirin!

  7. Faruk Çağlıyan - 09 Oca 2007 - 3:52 pm

    İçimde bir uhde bırakan insandir Besim Tibuk. Hep, “keşke yaşım tutsa da Tibuk’a oy verebilseydim” düşüncesiyle geçen zaman, yetişemedi Tibuk’a. Oy kullanabilecektim, lakin Tibuk gitmiştir. Biraz burukluk yok değil içimde. Diğer taraftan da kimsenin yapamadığını yapıp, “düşüncelerimi halka anlatamadığım için gidiyorum” edasıyla siyasetten çekilmesi, beni ona yaklaştıran saiklerden biri de oluvermiştir.

    O’nun pratikliğini seviyorum. Ama, nedense O’nun düşüncelerinin, “olduğu gibi” “pratik siyasette” uygulanabilme sanşına hiç inanamadım.

    Zikrettiğiniz kitabın, İngilizce kursuna giderken, teneffüslerde içine dalıp, dersi kaçırmama sebebiyyet vermesi gibi -benim için- güzel bir anısı vardır.

  8. Hasan C - 14 Oca 2007 - 4:31 am

    Besim Tibuk’la birlikte bir dönem siyaset yaptım. Kim ne derse desin, koskoca partiyi tek başına sırtlayıp götürmeye çalışıyordu. Yorulana kadar da devam etti…

    Ekonomi konusunda azımsanmayacak bir bilgi sahibi olduğunu söyleyebilirim.

    Renkli bir kişilikti…

  9. Erkan ŞİŞMAN - 27 Nis 2007 - 3:09 pm

    Lise dönemlerinde yaşanan bir aşk gibiydi Besim TİBUK’uk fikirlerine saplanmak. Onun olduğu her anda mutlaka onunla idim. Kişilere bağımlı olmak değil bendeki, onun fikirlerini kim gerçekleştirebilirse desteklerim. O sadece fikir babası olarak gönlümüzde kalır. O kadar zeki o kadar bilgili bir kişi siyaset yapamaz bu ülkede. 20 yıl sonrasını anlatabilen bir kişiyi 20 yıl önceden anlayabilmek için en az benim kadar akıllı olmak lazım. LDP’ye oy verenler her zaman ayrıcalıklı seçmenlerdir ve özeldir. Bilerek oy veren kişilerdir. Lise dönemi aşklarımızdan tek farkı bu aşk ömür boyu sürecek olmasıdır. Ömrümnün geri kalan seçimlerimde hep seni arayacağım, bulamazsam da başka bir partiye oy veremem. Seni aldatmaya gücüm yetmez. Sevgilerimle özlemlerimle. Hep seni bekliyor olacağım. Her arkadaş siyeset tartışma toplantılarımda tek başıma kalmaktan yoruldum. Gel artık bizi öksüz bırakma. Ne olur gel.

  10. birhan çağatay - 02 May 2007 - 10:33 am

    Bu ülkeyi adam edecek tek adam vardı o da küstü.Teneke kafalı adamlar siyasette uğraş verirken sizin gibi akıl dolu bir insan bu kadar korkak olmamalı.Kaldı ki Rize’li.Ben Trabzon luyum ve o bizim hala başkanımızdır.100 yaşına kadar onu bekleyeceğiz.İnsan ve insanlığı seviyorsa bizleri ve yurdunu kurtarır,aksi halde ahirette vallahi hakkımızı helal etmeyeceğiz.Bursa yıldırım ilçe teşkilatı olarak onu çooooooooooooook aradık arıyoruz ama o gelene kadar partiden ayrıldık.Onun inadına inat HADEPe katılacağım.İnat öyle değil böyle olur.Hiç Trabzon ludan HADEP li olur mu,Besim Başkan büyük başkan a inat bal gibi olur.Hata bizde,çekip yatağından alalım ve genel başkanlığa koyalım ona niye soruuyoruz ki……….selam sana hemşerim başkanım Birhan ÇAĞATAY-bursa (trabzon)

Yorumlar için RSS

Yorum yapın

Kapat
E-posta ile paylaş