Aralık 2006 Arşivi

Yargıda Neler Oluyor?

FST 11 Aralık 2006

sapkaresm.jpgBugün bir haber okudum, ülkede mevcut kanunların uygulanması konusunda ciddi anlamda tedirginlik hissettim. Madem kanunlar var, neden uygulanmıyor? Madem uygulamayacaksınız, neden kanunu kaldırmıyorsunuz? Olay meşhur “Şapka Kanunu” ile ilgili. Biliyorsunuz bu tür devrim yasaları ile ilişkili maddeler değiştirilemiyor. Dolayısıyla nasıl kamusal alanda başörtüsü ile gezemiyorsanız, kamusal alanda şapkasız da dolaşmanız mümkün değil. Bakın kanun ne diyor:

ŞAPKA KANUNU

Kanun No. 671: Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun, 28 Teşrinisani (Kasım) 1341(1925):

Madde l - Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idarei umumiye ve mahalliye ve bilumum müessesata mensup memurin ve müstahdemin, Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedirler. Türkiye halkının da umumî serpuşu şapka olup buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet men eder.

Madde 2 - İşbu kanun neşir tarihinden itibaren muteber (yürürlükte)dir.

Madde 3 - İşbu kanun Büyük Millet Meclisi ve icra Vekilleri Heyeti tarafından icra olunur.

Ben eskiden beri bu konuda girişimlerde bulunmuş biriyim. Yaşadığım şehirde az muhbirlik yapmadım. Şapkasız dolaşan memurlara gidip sözlü uyarılarda bulundum, devrim yasalarına karşı gelmeyin, İstiklal Mahkemesi yoksa da hamdolsun bağımsız mahkemelerimiz var diyerek dostane tavsiyerlerde bulundum. Ancak herkes benim gibi merhametli değil anlaşılan, bir siyasi Başbakan ve bazı bakanlarla iligli aynı konudan dava açmış. Kendisini tebrik ediyorum. Haberi “herhalde devrim karşıtları içeri atılmıştır, Atatürk büstünü boyayana 22 yıl veriliyor, herhalde devrim yasasını hiçe sayanlara da bir 30 yıl yazılır” beklentisiyle okurken şok oldum. Mahkeme bu işi takip etmeye değer bulmamış meğer. Şöye deniyor:

“BBP’den verilen bilgiye göre; Köse, cumhuriyetin kuruluş yıllarında hazırlanan ve şapka giymeyenlerin 2 aydan 6 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılmalarını öngören Şapka İktisası Hakkında Kanun’un halen yürürlükte olmasını protesto için ilginç bir yola başvurdu.

Açıklamada, Başbakan Erdoğan’ın yanı sıra Adalet Bakanı Cemil Çiçek ve TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Köksal Toptan’ı şapka giymedikleri gerekçesiyle yargıya şikayet eden Köse’nin talebini Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan sonra Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nin de reddettiği bildirildi.

Suç alenen işlenmiş mi, işlenmiş. Mahkemelerin bu tavrını nereye koyacağız? Madem uygulanmayacak, bunlar niye var? Devrim kanununa karşı gelinir mi? İnanın mana veremiyorum. Acaba savcılık ve ağır ceza mahkemesini tehdit eden gericiler mi var? Bence bu nokta üzerinde yoğunlaşılmalı. Eften püften konular yeri geldiğinde soruşturma konusu edilebiliyor da böyle önemli şeyler neden dikkate alınmıyor? Bakın Atilla Yayla ile ilgili olarak “panel günü il dışına dekanlıktan izin almadan çıktı” diye soruşturma açılmış. Yahu Atilla Yayla’nın hayatı “il dışında” geçmiş, hangisine izin almış, daha önce niye soruşturulmamış diyen var mı? Elbette yasalar uygulanmalı. Bugün gerekmezse yarın lazım olur.

Bu işin içinde iş var, bilmem siz ne diyorsunuz.

(Not: Sayın cumhurbaşkanının bu devrim yasasını niye ihlal ettiğini bilemiyorum, belki bir sağlık sebebi vardır.)

Bari biz unutmayalım

FST 11 Aralık 2006

pinochet.jpgPinochet vefat etti, gençler kendisini hatırlar mı bilmem, Şili’de darbe yapmış bir diktatördü. Ölenin ardından hayırla konuşmak lazım ama herkes benim gibi düşünmüyor. Mesela o kadar hizmetinin geçtiği Şili’de kendisine bir devlet töreni dahi düşünülmemiş. Ulusal yas da ilan edilmeyecekmiş. Benim önerim Türkiye’den bir grubun Şili’ye giderek kendisi için taziyede bulunması ve burada da bir tören yapılması yönünde.

Şili’ye gidecek ekipte 1960 darbesini haklı gören bir CHP ekibine 1970 muhtırasını ve Cumhuriyet gazetesini temsilen İlhan Selçuk, “Ordu Göreve” pankartı taşıyan üniversite personelini temsilen bir grup rektör, bir kısım demokrasiden rahatsız “genç subay” ile genelkurmay başkanına dilekçe ile başvuran 20 kadar “yaşlı subay”, 28 Şubatçıları temsilen Derviş Günday, geçenlerde keşke darbe olsa diye mülakat veren tiyatrocu Ferhan Şensoy, bazı Hürriyet yazar ve yorumcuları da katılabilir. Ekibe Kenan Evren’in başkanlık etmesi, o müsait değilse Çevik Bir’in görevi devralması uygun olur. Yol paraları üniversitelerin döner sermayelerinden aktarılan payla YÖK bütçesinden karşılanabilir.

Türkiye dönüşünde “Büyük Diktatör ve Darbeci Pinochet’nin Ardından” konulu bir uluslararası sempozyum tertiplenir, yakın zamanda darbe yaşamış Filipinler, Tayland gibi ülkelerin askeri yetkilileri davet edilebilir. Sempozyumun onur konuğunun hem darbelere maruz kalmış hem de son darbeyi fiilen yönetmiş bir devlet adamı olarak Süleyman Demirel olması önerimdir. Sempozyum yapılan askeri müzede akşam Ferhan Şensoy bir oyun sergiler, sempozyum süresince de Kenan Evren’in resimleri burada sergilenir.Ulusalcı siteler, ADD, ÇYD, Cumok gibi kuruluşlar da bir süre yas ilan ederler. Şili kendi liderine bir töreni, yası çok görmüş ama biz daha ölmedik.

Şili halkının ve tüm darbecilerin, darbe yandaşlarının başı sağolsun.

“Çağdaş bir sınır kentinde…”

FST 10 Aralık 2006

kadinheykl.jpgŞu ara AB karşıtlarını anlamakta zorlanıyorum. Aslında bu kesim üzerinde doktora yapmış kadar uzman sayılırım ama yine de ben bile şaşırabiliyorum. Mesela, bu kesimin içinde herkes “çağdaş” diye bir kelime kullanıyor. Muhtemelen bununla Avrupa, ABD ayarında bir ülke, oralarda yaşayan kişi gibi şeyler kastediliyor. İyi ya, AB üyeliği bizim “çağdaşlığımıza” olumlu yönde hizmet etmeyecek mi, neden eften püften meselelerle AB karşıtlığı yapılırken çağdaşlıktan da ödün verilmiş olduğu gözden kaçırılıyor. Bu lafları neden ediyorum, çoğunuz işitmişsinizdir, Edirne’de bir çıplak kadın heykeli yıkılmış. Genelde bu tür haberlerde “saldırı” ifadesi de kullanılır. Haber bana ilginç geldi, isterseniz bir bakalım:

Türk Kadınlar Birliği Edirne Şubesi’nce Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 80’nci yıldönümü anısına dikilen çıplak kadın heykeli, kimliği belirlenemeyen kişilerce halatla bağlanarak kaidesinden kopartıldı.

Sabah saatlerinde yere düşmüş kadın heykelini gören vatandaşlar hemen polis ekiplerine haber verdi. Gelen ekipler, heykeli onarımının yapılması için belediyeye götürdü. Belediye Başkanvekili Serdar Yalçıner, “Edirne gibi Avrupa’ya açılan çağdaş bir sınır kentinde, kadın heykeline yapılan saldırıyı kınıyoruz. Heykel en kısa sürede onarılarak yerine konulacak” dedi.

Aklıma gelen sorular var. Mesela; Cumhuriyetin herhangi bir yılının kutlanması amacıyla dikilen heykelin “çıplak bir kadın” olması ne ölçüde makuldür ve Türk Kadınlar Birliği diye bir kuruluş “kadının çıplaklığı” ile hangi mesajı vermeye çalışmaktadır? “Çıplak” ile”Çağdaş” birbirini tamamlayan iki özellik midir? O zaman madem heykelini dikiyorsunuz, bu kadın derneği üyeleri niye mevsiminde sürekli heykel gibi çıplak gezmiyor? Bu bir çelişki değil mi? Üstelik Edirne gibi çağdaş bir kentten söz ediyoruz.

Bir şehrin Bulgaristan sınırında olması orasının ”Avrupa’ya açılan çağdaş kent” olması için yeterli midir? Bir kentin çağdaş olması ne demektir, kriterler var mıdır? Çağdaş olabiliyorsa, laik, dindar, komünist, faşist, beyefendi, şerefsiz, kültürlü, adi, üçkağıtçı şehirler de var mıdır? Yoksa sadece belediye CHP’li ise mi çağdaş sayılmaktadır? Madem Avrupaya açılmak ve çağdaşlık arasında bağlantı vardır, Atatürkçülük, dolayısıyla çağdaşlık iddiasındaki ulusalcı kesim Avrupa Birliğine niye karşıdır? Bir de çağdaş kent gibi laflar bunları kullananların zeka düzeyiyle ilgili bana hiç hoş çağrışımlar yaptırmıyor, kullananlar dava açmak isterlerse bana başvurabilirler.

Sonra, “kadın heykeline yapılan saldırıyı kınıyoruz” demişler, misal geçenlerde Erzincan’da merhum bir ayı için heykel dikilmişti, o heykele “saldırı” düzenlense kınama yapılmayacak mıdır? Mesela ben ayı heykelini (gerçekten, haksız yere ayıyı vuran belediye başkanına sinirimden dolayı) çok manalı buldum, yıkılsa hakikaten üzülürüm ama Edirne’de  çıplak bir kadının heykeli yıkıldığında umursamam bile. Manasız birşey.

İşin sanat yönünden anlamam (mesela bu heykel de bana çok basit, tanıdık bir heykeltraşın derneği kazıklaması gibi göründü) ama Türkiye “çağdaş” kesim istemese de hala çıplak kadın heykelinin vatandaşlarca hoş karşılanmadığı bir ülkedir. Çağdaş kadın heykelini nereye dikseniz ya siyaseten doğruculuk yapıp “böyle sanatın içine tüküreyim” derler ya da halat mı olur, bayoz mu yıkar atarlar. Aslında insanımız iki yüzlüdür, çocuk pornosu olayları, renkli gazetelerin üçüncü sayfa haberleri gibi iğrençlikler mahallenin namusunu dilinden düşürmeyen Türk insanının bu işlerde hiç de masum olmadığının açık bir göstergesi. Orası ayrı bir hikaye. Şimdilik biz heykeli yıkanların “temiz” olduğunu varsayalım.

Beni sorarsanız, bu heykel işinde tabii ki yıkım ekibine karşıyım. Bana göre hava hoş, parası cebimden çıkmadıkça kim ne halt ederse etsin umursamam. Kadın derneği gitmiş para toplamış çıplak kadın mı diktirir, çıplak erkek mi diktirir kendileri bilirler. İsterse Çağdaş Kadınlar Derneği topluca çıplak heykellerini diktirsin ona da saygı duyarım. 

Heykel lafı açılmışken tekrar edeyim, evimin önüne (cidden) kendi heykelimi yaptırmayı düşünüyorum. Büst de olabilir, kaça mal oluyor, kiloyla mı hesaplanıyor, götürü usulden mi, pazarlığa mı tabi, piyasayı bilen varsa haber verirse sevinirim. Bir de şu son olaydan sonra çıplak heykelimi mi diktirsem diye kararsız kaldım. Kentin çağdaşlığına da katkıda bulunurum, bir taşla iki kuş diyorum. Tabii “çağdaşlık” uzmanlarına ormak lazım erkek çıplaklığı ile çağdaşlık arasındaki korelasyon kadın çıplaklığı kadar yüksek midir.

Çağdaş serhat kentimiz Edirne’ye geçmiş olsun.

Atatürk, Venizelos ve Kıbrıs

FST 10 Aralık 2006

ataturk-venizelos.jpgHükümet Rum kesimi gemilerine bir liman uçalarına da bir alan açalım demiş. Ulusalcı kesim “Kıbrıs Satıldı” diyor. Tabii konunun bu kısmına bakan yok da, Başbakan Rum kesimine liman açma meselesini cumhurbaşkanı ve G. Kurmay başkanından “izinsiz” AB ile görüşmüş, ona kafa takılıyor. Herkes afra tafra ile “vay, kurumsal devlet ciddiyeti ile bağdaşır mı” havasında. Baykal, CHP ve yeni ortakları MHP ekstradan köpürüyor. Benim dikkatimi çeken sayın Sezer ile Büyükanıt’ın haberi televizyondan duyması oldu. Büyükanıt paşayı anladım ama Sezer ailesi geçenlerde “biz en çok Tuncay Özkan’ın programını izliyoruz” demişlerdi. Demek bazen haberleri de takip ediyorlarmış.

Ben bu Kıbrıs meselesini hiç anlamam, nereden başımıza bela oldu, 500-600 Bin kişilik el kadar yer 70 Milyonluk devasa bir ülkenin önünde ayakbağı oluyor. Arada duyarım, Kıbrıs stratejikmiş, uçak gemisiymiş, Güneyde füze varmış vs. Yahu hangi devirde yaşıyoruz, adadan uçak gemisi mi olur, artık bunların hareketlileri var. Bu askeri işlere ben mana veremiyorum, 70 milyon Türküz, çok zaman övünmeyi de severiz, 500 Bin Rumdan, toplasan 7-8 milyon Yunanlıdan tırsarız. Tüm Rumları Yunanlıları İstanbul’a getirsen şehir nüfusunun yarısı etmezler, “İstanbul’u isterler” diye ağlayanlar var. Ayıp oluyor ama. Bana göre Kıbrıs meselesi biraz da bu minval üzere değerlendirilmeli.

Biraz da işin vergi, para gibi “tu kaka, ayıp ama sözü mü olur” tarafına değinelim. Öyle ya, efendim bu gibi “ulusal stratejik konularda paranın lafı mı olur” diyen çok. Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin maaşlarının biz Türkiye Türklerinin cebinden ödendiği söyleniyor. Rauf Denktaş’ın aldığı maaş dahil rakamların gayet şatafatlı olduğunu işitiyorum. Bir de Kıbrıslılar biz Türkiye Türklerini pek beğenmezmiş, “paramızı verin, gerisine karışmayın” derlermiş, gidip gelenlerden duyarım. Bir de Güney Kıbrıs’ın adam başına geliri bizimkileri bayağı katlıyor, finans, ticaret filan yaygınmış. Ne iş anlamak zor. Sonra geçtiğimiz yıllarda Kuzeydeki Türklerin hergün amelelik yapmak için sınırda eziyet çekerek Güneye gidip geldiklerini televizyonlardan izliyordum. Bir sürü Kıbrıs Türkünün (Denktaşın torunu dahil) Güney Kıbrıs pasaportu alarak AB haklarından yararlanmaya çalıştığı, bu iş için kuyrukta olduğu da malum şeyler.

O halde “Kıbrıs Satılamaz” türü lafların tribünlere oynamak yahut geyik muhabbeti olmak dışında ne manası olabilir? Tribünlerdekilerin olan bitenden ne kadar haberi var onu da bilemem ama bana ulusalcı tezler çok anlaşılmaz geliyor. 1960-70′li yılların dünyasında yaşamıyoruz ki. Ulusalcı tezin çizdiği manzara “Türkler kurbanlık koyun, Rumlar ellerinde bıçakla bekleyen, ah bir Türk askeri çekilse de şunları kesip doğrasak diyen kasap” şeklinde. Adamlar AB’ye girmiş, finansla ticaretle uğraşıyor, senin Türkiye maaşıyla beslenen memuruyun nesini kesip doğrasın. Öyle bir şey olursa bile hava kuvvetlerimizin Kıbrıs’a ulaşması 10 dakikayı bulmaz, eh onlar yetişene kadar 250-300.000 Kıbrıslı Türk memur da kısmen direnecektir, en azından 1-2 saat herşey devletten beklenmeyebilir.

Efendim Kıbrıs’ta şu kadar kan döküldü diyenler olabilir. Bu gariban milletin fukara evladının kanının dökülmediği yer mi var? Yunanlılarla o kadar savaştan sonra Atatürk bile Venizelos ile görüşmüş, 1930′da dostluk iyice ilerlemiş, hatta 1934 yılında Venizelos Atatürk’ü Nobel barış ödülüne aday dahi göstermiştir. Yani bir dönem savaş oldu diye ilelebet düşmanlık yapmak mantıklı birşey olsa Atatürk’ün de öyle yapması gerekirdi. Ruslar ile de aynısı geçerlidir. Statükoculuk, muhafazakarlık zaman içinde gelişmeler izlenemediği için önümüze muhtelif ayakbağları çıkarır, böyle debelenir dururuz. Kazananlar sadece bu konuda cahil ve çoğunluğu işsiz, ümitsiz gençlerin milliyetçi duygularını ateşleyerek kitap satan, medyada boy gösteren bol maaşlı emekli büyük bürokratlar, tuzu kuru gazeteciler olur. Ortalıkta meydanlarda bağırtılan, koyun sürüsü gibi oradan oraya sürülen cahil gençlere bu konuları düşünmelerini tavsiye ediyorum. Atatürk’ün yolu sizin yolunuz değil, haberiniz olsun.

Pardon, “düşünmek” mi dedim, neyse lafın gelişi işte.

Hürriyet Demişken…

FST 6 Aralık 2006

hurryet.JPGHürriyet gazetes, demişken bir habere gelen yorumları da sizinle paylaşmak isterim. Haberden tam anlayamadım, bir yerde panel yapılmış, Kemalizm bir dine benzetilmiş, okullar da bu dinin mabetleri olarak gösterilmiş vs. Birileri de çıkıp bu sebeple suç duyurusu yapmış. Şöyle yerler var:

İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı’nca düzenlenen ve harem-selamlık oturulan bir panelde, okulların “Kemalizm dininin tapınakları” olduğu ifade edilen ve İstiklal Marşı’nın okutulmamasının istenmesiyle ilgili olarak Cumhuriyet Savcıları göreve çağrıldı.

Eğitim-İş Genel Başkanı Yüksel Adıbelli, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini hedef alan bu kişileri nefretle kınıyor, haklarında işlem yapmaları için Milli Eğitim Bakanı ve Cumhuriyet savcılarını göreve çağırıyoruz” dedi.

İLKAV tarafından düzenlenen “Resmi İdeoloji Kıskacında Eğitim Sistemi ve Din Eğitimi” konulu panelden yansıyan görüntüleri ekranlardan “kaygı” ile izlediklerine dile getiren Adıbelli şunları söyledi: “Kuran okunarak başlayan panel, okulları ‘beyin yıkma merkezi ve dini değerlere önem vermeyen tapınak’ olarak gösteren afişin önünde gerçekleşmektedir. Haremlik selamlık oturma düzeni uygulanan panelde, Mustafa Kemal Atatürk ve ulus devlet eleştirilmektedir. Panelde, ‘Kemalizm dininin tapınakları’ denilen okullarda İstiklal Marşı ve öğrenci andının kaldırılması talep edilmektedir.

Bu panelin mahiyetini bilmiyorum ama Kemalizmin bir din olup olmadığı konusunda daha önceden bir yazı yazmıştım. Veysel Aratlıoğlu üstadımız hernekadar Kemalizm sui generis bir din değildir dese de, Kemalizm itikat ve ibadetler bütünüyle bir din hüviyetindedir. Bu dinin tüm detaylarını daha önceki “Dinlerarası Diyalog” başlıklı yazımda belirtmiştim.

Okullar mabet midir bilemem ama en azından bu okullarda Kemalizm dışında bir “doğru” öğretilmediğini tecrübeyle sabit olduğu için biliyorum. Bunu söylemek niye suç olacakmış onu da anlamadım.

Sabahları içilen AND da bence 1930′lu yılların Alman ve İtalyan faşizminin kalıntısıdır, kaldırılmasının zamanı geçmiştir bile. İstiklal Marşı da her önüne gelen yerde söylendiği için yalama olmuştur, okullarda hafta 2 defa okunmasında mana yoktur. İstiklal Marşı sadece uluslararası etkinliklerde okunmalı, bunun dışında dernek açılışı türü yerlerde, okullarda yasaklanmalıdır. Herşeyin bir yeri zamanı vardır, koca İstiklal Marşı bilmemne köyü yardımlaşma derneğinde yanlış okunup rezil edilmemelidir.

İki laf da Atatürkçü geçinen emekli ve muvazzaf öğretmenlere, memurlara, gayretli vatandaşlara. Olur olmaz her işi savcılığa şikayet etmeyi bırakın. “Darbe uyduramadık, ne yapalım hapis bari verelim” demeyi bırakmadıkça, bu tür eleştirilerin önüne geçemezsiniz. Karşıt görüşü asmakla, İstiklal Mahkemesiyle bitseydi 1930 Serbest Fırka olayı meydana gelmezdi. İnsanların inançlarını, kanaatlerini saldırıp tehdit ederek değiştiremezsiniz. Daha önce yazdığım bir yazıdan size Atatürk’ün kendi sözleriyle tavsiyede bulunuyorum. Gerçi o kadar sabit fikirlisiniz ki, bırakın sözünü işitmey, Atatürk mezardan kalkıp gelse onu da ciddiye almazsınız.

Küçük Prens

[…] Mesela Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarının 60-63. sayfaları arasında Recep Peker’in düzenlediği, İsmet İnönü’nün onayladığı sınırsız bir diktatörlük yetki tasarısını inceleyen Atatürk asabiyetle şunları söylemektedir (s.62):

“[…] Ha işte orada bahsedilen, bütün kuvvetleri nefsinde toplayıp tek partiyi, tabii dolayısıyla devleti ve memleketi kendi başlarına idare edecek olan yüksek meclisin azasını diyorum; onları kim seçecek, bu zorbalar heyeti, kuvvet ve salahiyetini kimden ve nasıl alacak? Hayret […] Bu ne sakat düşüncedir, bu nasıl zihniyettir […] Çocuk, biz öyle bir idare, öyle bir rejim istiyoruz ki; bu memlekette bir gün -eğer dünyada hükümdarlık aleyhine gittikçe artan kuvvetli cereyean muvacehesinde kalanlar varsa- Padişahlığa taraftar olanlar dahi bir fırka kurabilsinler.” (Daha sonra Atatürk Recep Peker ve İsmet Paşa’yı çağırır, taslağı iptal ettirir.)

Açıkça Atatürk’ün totaliter bir idareye taraftar olmadığı anlaşılıyor. Zaten iki defa çok partili sisteme geçme yönünde deneme yapması, ömrünün son yıllarında İsmet Paşa’nın yerine daha liberal görüşlere sahip Celal Bayar’ı başbakan olarak ataması da dikkate alınmalıdır.

(Birkaç Hürriyet Okur Yorumu da vereyim, hatırları kalmasın, bakın bakalım AD çukurundakiler kadar iyi sövebiliyorlar mı)

Emre Yilmaz (’EmreYilmaz’ tüm yorumları) 05.12.2006 13:37:03
Biktim bu yobazlardan, kemalizme karsitliktan! Soguttular beni dinimden! Ben hristiyanliga geciyorum arkadas, var mi gelen?

BBBB EE (’bee’ tüm yorumları) 05.12.2006 13:35:55
İsme bakın, İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı. Yaptığına bakın. Kadınlarla erkekleri ayrı oturtarak fuhuşa engel olmuşlar. Süper zeka valla… O panelde konuşan cahiller özendikleri dinle idare edilen ülkelerin uyuşturucu ve porno trafiği içindeki yerinden haberdar değiller anlaşılan…Aralarında bir de sendika başkanı öğretmen mi varmış? Vah zavallı milli eğitim.

AHMET TEKKEŞİN (’TEKKESIN’ tüm yorumları) 05.12.2006 13:35:16
Bu cumhuriyet kan dökülerek kuruldu. Bu ulus M.Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde öncelikle yobazlarla sonra Emperyalistlerle savaşarak ayağa kalktı. Şayet Türkiye şu anda olumsuz şartlarda ise; onun sorumlusu Atatürk düşüncesi olmamış, çok partili sisteme geçildiğinde Ulusumuzu yeniden şeyhlerin ve Şıhların eline düşüren ve oy uğruna tavizler veren hükümetler tarafından sağlanmıştır. Emperyalistler tarafından nemalanan kişiler kemalizmi bir din gibi gösterip halkı kandırmaya çalışmaktadırlar.

yasemin çiçekbaşı (’muhur’ tüm yorumları) 05.12.2006 13:35:09

KEMAL ATATÜRK SİZE GİDİN FUHUŞ YAPIN VE UYUŞTURUCUMU İÇİN DİYOR? ATATÜRK ÖLELİ TAM 68 YIL OLDU VE BİZ HALA BİR ADAM BOYU YOL ALAMADIK NEDENİ SİZİN GİBİ ŞEREFSİZLERİN BU ÜLKEDE VAR OLMASI. SİZLER YEDİĞİ KABA TÜRÜKREN İNSANLARSINIZ. ONA TEŞEKKÜR ETMENİZ GEREKTİĞİ HALDE KÜFÜR EDENLERDENSİNİZ. İMAM HATİP LİSELERİNİN TEMELİNİ BU ÜLKEDE KURAN RAHMETLİ ATATÜRK’TÜR. BİLMEYENLERE DUYRULUR. AMA SİZ DİN KİSVESİ ALTINDA BU ÜLKEYİ TALİBAN YAPMAK İSTİYORSUNUZ. BUNA ASLA İZİN VERMEYECEĞİZ. HABERİNİZ OLSUN !

Farkları ne?

FST 6 Aralık 2006

Hürriyet gazetesinde bir profesörün Ankara-İstanbul tren yolculuğunda namaz kılarken çektiği sıkıntılar neticesinde TCDD idaresine bir e-posta yolladığı ve vagonlarda namaz kılabilmek için uygun bir yer tesisi konusunda öneride bulunulduğuna dair bir haber vardı. Haberin buraya kadar olan kısmı beni şaşırtmadı, bir yurttaşın dini inancına uygun olarak ibadet imkanı talebinde bulunması bana laik bir ülke vatandaşı olarak son derece makul göründü. Ancak haberin devamında garip ifadeler dikkatimi çekti ve işin ilginçleştiğini fark ettim. Hürriyete göre bu epostaya bir cevap gelmişti ve cevapta şöyle ifadeler kullanılıyordu:

TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman da hareketli trende kıblenin olamayacağını belirterek, mescit yapılamayacağını söyledi. Ulaşım araçlarında mescit yapmanın söz konusu olamayacağını belirten Karaman, Hareket eden, sürekli yön değiştiren trende kıble tutar mı? İslam dininde otururken de namaz kılınabiliyor. Bu dinen mümkün. Mescit isteyenlerin namazı kaza etme problemi varsa gitmesinler” dedi.

Üstelik adı geçen “prof”un içkiye de karşı olduğu (nedense) haberde detaylıca ele alınmış:

[…] PROF. Dr. Alparslan Özyazıcı, alkole karşı yazıları ve konuşmalarıyla tanınıyor. Birçok konferansa içki ile ilgili konuşmacı olarak katılan Özyazıcı’nın, dini yayın yapan dergilerde de makaleleri bulunuyor. Yazı ve konuşmalarında alkol kullanımını mutlaka dinen caiz olmadığına dair vurgular yapan Özyazıcı, bir dergideki makalesinde alkollü içeceklerin zararlarından bahsederek şunları söylüyor: “Bu hakikatler İslam dininin alkol hakkındaki, ’damlasından dahi olsa kendinizi koruyunuz’ diye özetlenebilecek olan hükmünün hak olduğunun delili olmaz mı?”

Hürriyetin derdi biraz anlaşılıyor, orasını kurcalamayacağım, açıklamaya mahal yok, hatta hep yaptığım gibi okur yorumlarını da gündeme getirmeyeceğim fakat çeşitli haber sitelerine gelen yorumlar ve ilgili akademisyenin bugün yaptığı bir açıklamadan yola çıkarak bir başka siteyle benzerliklere dikkat çekeceğim.

Öncelikle ben TCDD genel müdürünün bu sözü söylediğini zannetmiyorum. Zaten başka bir haberde ilgili profesör “bana böyle bir cevap gelmedi” diyor. Belki TCDD genel müdürü Hürriyete açıklama yapmıştır denebilir ama Hürriyette bu yönde de bir işaret verilmiyor. Bir defa mantık olarak şöyle bir hata var, TCDD müdürü ortalama bir ilmihal bilgisine sahipse seferde namazların kazaya bırakılmayıp kısaltılacağını, gerekirse abdest almadan teyemmümle kılınabileceğini bilir. Üstelik binek araçlarında kıbleye dönme diye bir durum da söz konusu değildir. Haydi bunları bilmiyor, zannetmiyorum ki TCDD genel müdürü olarak bir profesörü bu şekilde alaycı üslupla ve gıyabında Hürriyet gibi bir gazeteye değerlendirmiş olsun. (Bir de profesöre sözüm olsun, kompartımanda oturarak namaz kılınabilir, mescit açılması başka pratik olmayan sebeplerle de zor olabilir. Tabii bu konu şimdi Hürriyetin haberiyle hiç ilişkili değil, konuyu dağıtmayalım). Dolayısıyla Hürriyetin haberi bana hiç de kusursuz görünmüyor, muhtemelen düpedüz yalan ya da saptırma.
İşi başka bir yere bağlayacağım. Hatırlarsanız son 10 gündür peydahlanan garip bir site var. Atatürkçü Düşünce diye bir yer. Hürriyetin bu haberi bana nedense orasını hatırlattı. Zaten kısaca yazayım diyordum, vesile olsun. Aslında Hürriyetin nedense çoğu haberi bana bu siteyi hatırlatıyor ama TCDD haberinde benzerlik hayli fazla.

AD sitesini kimlerin idare ettiğini bilmiyorum ama bir şeyden eminim. Bu insan (yahut insanlar) ya çok zeki ya da ebleh birer gerizekalı. Ortada olmalarına imkan yok. İnanın bu konuda net birşey söyleyemiyorum. Anladığım kadarıyla hakaret içeren mesajlar yayınlayıp prim yapmaya çalışıyorlar. Tarzlarından en az 3-4 kişi oldukları anlaşılıyor ama seçmek kolay değil. E-cenaze ve Gelenek sitelerine yansıdığı kadarıyla kendilerine yapılan yorumları beğenmezlerse ya yayınlamıyorlar ya da içini değiştirip öyle yayınlıyorlar. Yani içeriğe müdahale ediyorlar. Siteye yapılan yorumlar da felaket. Bir de genelde bu kabil sitelerde alışık olunduğu üzere imla kuralları, gramer vs. dikkate alınmıyor.

Ancak bu durum sadece bu ucube, tuhaf siteye mahsus birşey mi acaba? Hürriyet gazetesinde de haberin içine müdahale ediliyor. Daha önceleri defalarca tekzip aldıklarını biliyoruz. Mesela Atilla Yayla konusunda da “bu adam” demediği sonradan ortaya çıktığı halde konuyu abartıp linç kampanyasına dönüştürdüler.

Haber 7 sitesindeki bir yorumda Hürriyetin TCDD haberi için yaptıkları yorumların yayınlanmadığı belirtiliyor. AD sitesi de kafasına göre yorum yayınlıyor veya yayınlamıyor.

Her iki sitede yapılan yorumlar da tuhaf derecede benzer. En ufak bir karşıt görüşe tahammül yok. Hürriyet gazetesi yorumcularının kullandıkları ifadeleri biliyoruz. Alabildiğine hakaret, saldırgan, moronca laflar. Tabii bu sövgülerin yorum olarak değerlendirilmesi moderatörlerin kafa yapısını da ortaya koyuyor.

Bir başka benzerlik yazarlar. Emin Çölaşan’ın herhangi bir yazısı ile AD’deki Deniz ya da Kubilay’ın yazılarını kıyaslayın. Çölaşan’ın yazısı yer yer bunların hakaretlerine baskın gelebiliyor. Özdemir İnce’nin kaba saba, bilgisizce, kendinden emin tarzda yazdığı şeylerle AD sitesindeki saçmalıklar arasında çoğu zaman paralellikler görüyorum.

Şunu demek istiyorum. Bu site hakikaten çirkef. Başta bana, dindarlara, liberallere ağza alınmayacak laflar söylüyorlar. Ama kendilerini kınamıyorum. Bunların ağaları, babaları olan Atatürkçü Düşünce Derneklerinin, Cumhuriyet Okurları CUMOK sitelerinin, benim sık sık bahsettiğim ulusalcı, Kuvvacı sitelerin içine bakın. Atilla Yayla’yı acımasız ve haksızca linç etmeye çalışanlara kulak verin. Atatürkçü Düşünce sitesindeki 3-4 serserinin çirkin bir maske arkasından yaptıkları pislikler ile sözde Türkiye’nin en büyük gazetesi, sözde ilerici ulusalcı, Atatürkçü derneklerin yazıp çizdikleri acaba ne kadar farklı? Hatta imlaları bile aynı. Acaba ulusalcı olmanın ilk şartı imla kaidelerinden bihaber olmak mıdır? Acınacak bir durum.

Ece ve Suat Beye geçmiş olsun. Bunlara yorum filan göndermek akıl işi değil elbette. Ama lütfen yazdıklarımı bir daha okuyun, bu iki zavallının neden birer gerizekalı haline geldiğini düşünün. Onların hocalarında, örnek aldıkları köşe yazarlarında, kamuoyunu meşgul eden ulusalcı profesörlerde, yargı mensuplarında, emekli asker ve bürokratlarda hiç mi kabahat yok? Onlar farklı tonda mı konuşuyor?

Atatürkçü Düşünce sitesi itibar edilecek yer değil, acıyorum zavallılara ama Hürriyet, yazarları ve yorumcularına bakınca daha ziyade dehşete kapılıyorum. Bence gerçek tehlike AD gibi sanal, kimliği belirsiz yerlerden değil, daha etten, kemikten haysiyetsiz saldırgan mecralardan beklenmelidir.

Memleket Meselesi

FST 5 Aralık 2006

cankya.jpgHabere göre emekli generaller orduevinde Perşembe akşamları biraraya gelip memleket meselelerini tartışıyorlarmış. Emekliler için iyi bir uğraş, benim tanıdığım bir çok emekli de evde hanımlarından fırça yememek için kaçtıkları öğretmenevi, lokal, kulüp, kahvehane gibi yerlerde memleket meselelerini ele alırlar. Dolayısıyla emekli askerlerin bu davranışının takdire layık olduğunu söylememiz gerekir. Peki o zaman bu iş niye haber konusu olur?

Benim açımdan işin rekabet boyutu var. Paşalar memleket meseleleri içinde ekonomi ve politika konuşuyor olmalılar ki iş cumhurbaşkanlığı meselesine gelip dayanmış. Bunu işitince benim de dikkatimi çekmesi normal elbette. Baktım işin detayı nedir, şöyle ifadeler var:

Başkent’te Merkez Orduevi’nde her perşembe toplanarak “memleket meselelerini” ele alan ve “gidişatı değerlendiren” eski subayların Orgeneral Büyükanıt’a göndermek üzere hazırladığı mektubu SABAH ele geçirdi. Emekli bir tümgeneral tarafından imzaya açılan mektubu kaleme alan 20 eski subayın arasında emekli generaller çoğunlukta. Mektupta imzası bulunan eski paşalar isimlerinin açıklanmasını istemezken sadece biri adının açıklanmasına izin verdi. Emekli subay ve eski Manisa Milletvekili olan Tevfik Diker imzaladığı mektupla ilgili olarak “Biz sadece demokratik teamüllerin işlemesini istiyoruz. Askerlerin adının darbeyle birlikte anıldığı bir dönemde bu konudaki sorumluluğumuzu ve hassasiyetimizi Genelkurmay Başkanımıza iletmekten başka bir amacımız yok” dedi.

Kişiye özel” ibaresiyle kaleme alınan mektup “Mayıs 2007′de Türkiye Cumhuriyeti’nin 11′inci Cumhurbaşkanlığı makamına oturacak kişinin cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerini ve cumhuriyetin kuruluş gerekçelerini samimi olarak içine sindirmiş birisinin olması Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası için son derece önemlidir” diye başlıyor. Seçilecek cumhurbaşkanının devletin laik yapısıyla sorunu olmaması gereğinin altı çizilen mektupta, “Devletin laik yapısına ters tutum ve davranışlarından dolayı bağımsız yüce mahkemelerce hakkında hüküm verilmiş ve hapse mahkum olmuş kişilerin sonradan çıkarılan aflardan faydalanması söz konusu olsa bile siyasi etik değerler açısından cumhurbaşkanlığına seçilmesi sakıncalıdır” deniliyor ancak isim verilmiyor.

[…] Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’a yazılan mektupta, “10′uncu Cumhurbaşkanı seçimi öncesi zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, Anayasa’dan kaynaklanan yetkisini kullanarak TSK’nin görüşünü kamuoyuna ve zamanın Başbakanı Ecevit’e bildirmiştir. 11′inci Cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı bir dönemde zatınızın Genelkurmay Başkanı olmasını yüce milletimiz ve devletimiz için çok büyük bir şans olarak değerlendiriyoruz” denildi.

Emekli paşaların memleket meselesine gösterdiği hassasiyeti anlıyorum ama dilekçeyi verdikleri merciye bir anlam veremedim. Genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt bu mektuba istinaden laiklik karşıtı şiir okuyup hapse girmekle malul başbakana “seni seçtirmiyoruz, bizim emekli paşalar istemiyor, dilekçe vermişler kusura bakma” diyecek değil herhalde.

Sonra Türkiye’de “demokratik teamüllerin” işlemesinde ne gibi bir sıkıntı var ki “bu isteniyor” onu da anlamadım. Geçenlerde Süleyman Demirel teamülleri listelemişti, bana bir klavyeye mal olan yazıda bahsetmiştim, hatırlayan çıkar. Demokratik teamül, adayların en çok oyu almasından ibaret. Başka ne temayülü olabilir ki? Ben eski bir temayül hatırlıyorum, 1990′lara kadar eski genelkurmay başkanının yeni cumhurbaşkanı olması nadir rastlanan bir durum değildi, belki bunun adının demokrasi olduğunu düşünüyor olabilir emekli paşalar. Bizim öğretmenevindeki emekliler de birilerini sallandırıp vatanı kurtaracaklarını düşünüyorlar, Çin’den, ABD’den büyükstratejilerden dem vuruyorlar, arada FB-GS-BJK konusuna eğiliyorlar vs. normaldir.

Yalnız tanıma baktım, neredeyse tıpatıp bana uyuyor. Ben de demokrasi teamüllerine uyarım, laiklik karşıtı değilim, hapse de girmedim. Verilecek görevden de kaçmam. Şu ara Ankara merkez orduevini bir ziyaret etsem iyi olacak, toplantı Perşembe akşamları mı oluyordu?

Türkiye İran Olmadı

FST 2 Aralık 2006

pamuk.jpgNobel edebiyat ödülü almış bir yazarımız var. Dün sırtında çantası yalnız başına memleketine döndü. Bavulunu almak için beklerken birkaç kişiye imza vermiş. Yüzünde hoş ve umursamaz bir tebessüm vardı. Sabah gazetesi konuyu aktarırken daha önce aynı ödülü alan İranlı hanım yazarla bir kıyaslama da yapmış. Şöyle deniyor:

Rejim muhalifi İranlı Şirin Ebadi Nobel alınca ülkesinde onbinlerce kişi tarafından coşkuyla karşılandı, Orhan Pamuk ise yapayalnızdı. Geçen ay Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Orhan Pamuk’u dün Türkiye’ye ilk gelişinde karşılayan olmadı. Bagaj cihazındaki sıkışma yüzünden bir saat valiz bekleyen Pamuk, bu süreyi gazete okuyarak değerlendirdi. Columbia Üniversitesi’nde ders veren ve dönem sonu olduğu için Türkiye’ye dönen Orhan Pamuk, valizini beklerken “Ödülü kazandıktan sonra ilk kez Türkiye’ye geldim, bu yüzden çok heyecanlıyım” dedi ve birkaç okura imza verdi.

abadi.jpgİranlı Ebadi üç yıl önce Nobel aldığında ise ülkesi ikiye bölünmüş, Devlet Başkanı bile “Ödülün siyasi gerekçelerle verildiğini” savunmuş, ancak yine de havalimanında onbinlerce kişi çiçeklerle karşılamış, VIP salonu açılmış, eskort verilmişti.

Bu durum bana göre şunu ispatlıyor: Türkiye asla İran olmayacak.

Çelik Blek mi Galileo mu?

FST 1 Aralık 2006

blek.jpgAtilla Yayla kendini savunurken arada bir Galileo lafı geçmişti, ben pek umursamadım ama sonradan iki yazar bunu makalelerinde kullanınca bir bakayım dedim. Bunların biri Ertuğrul Özkök, yazısında Atilla Yayla ile alay ediyor. Yazısında çiçek ve böceklerden de bahsettiği için ne dediğini pek anlamak mümkün değil ama herhalde Prof. Yayla’yı aşağıladığını düşünüyor. Muhtemelen Atilla Yayla’nın kendisine hitaben yazdığı uzun bir yazıya cevap veremeyince kinlenip bel altı vurmayı denemiş, buna da herhalde şaşırmamışsınızdır. Sadece son iki paragrafından alıntı yapayım, çok merak eden gitsin gazeteden okusun:

[…] Meselem onlar değil. Ben, bu ucuzculuğun, bu sığlığın, bu slogancılığın üniversitede kendine nasıl kürsü bulabildiğine şaşıyorum.

[…] Hadi hepimiz biraz şu cemaat ağalarına isyan edip, mağaralardan çıkalım. Çünkü dışarda hava çok güzel… Biraz temiz fikir almaya ihtiyacımız var.

Diğer yazar islamcı kesimden, Mustafa Armağan. O da Atilla Yayla’nın Galileo benzetmesini cahillik olarak görüyor ve Atilla Yayla’yı aşağılamaya çalışıyor. Tabii Armağan ilaveten Atilla Yayla üzerinden liberal sıfatına da eleştiri getiriyor. Lafın sonunda Kemalizm ile Liberalizm aynı şeye takbül eder, aslında Atilla Yayla cahilce konuşuyor türü bir mesaj veriyor. Mustafa Armağan yazısında şöyle diyor:

[…] Bence Atilla Yayla’nın ilk konuşması, üslubu hariç, geniş bir doğruluk yelpazesine sahipti. (Mesela Ortaçağ’ın Avrupa’yı bağladığı teması gözden kaçtı ama bence en önemli cümlesiydi konuşmasının.) Fakat ne olduysa oldu, üstüne gelindikçe rotasından saptı ve bir başka Kemalist temaya, Galile’nin özgürlüğün ve bilimin kahramanı olduğu efsanesine sığındı. Üstelik aslı astarı olmayan “asılmakla karşı karşıya kaldığı” dedikodusuna da sığındı. Böylece bana göre başlangıçtaki haklılığını büyük ölçüde gölgelemiş oldu.

Yani Atilla Yayla bence çağımızın Galile’si olduğunu söylemekle kendi ayağına kurşun sıkmış oldu.

Neden?

Bir kere: Galile’nin bir özgürlük kahramanı olduğu tamamen ve kesin olarak bir modern efsanedir. Bu, 19. yüzyıl Avrupa bilim-perest çevrelerinin bilim-din çatışması tarihinden uydurdukları bir büyük yalanın parçasıdır. Liberal düşünce de bu yalanı aynı pozitivist bilim tarihi anlayışından devralmış bulunuyor. Dolayısıyla bilgi, hatalı. Bilgi hatalı olunca yorum da hatalı oluyor ister istemez.

[…] Şimdi kendisini Galile’yle özdeşleştiren Yayla şunu mu demek istiyor: Ben de üniversitenin, yani ‘bilim kilisesi’nin bir parçasıyken, şimdi şahsıma karşı büyük linç kampanyası düzenleniyor.

Eğer bilim kilisesinden geldiğini kabul ediyorsa, bu duruma şaşırmaması gerekiyordu, zira Galile hiç şaşırmamıştı! Arkadaşları olan Papa ve Kardinallerin kendisini kurtaracağından emindi! Yani eğer aynı kilisedense, muhakkak ki, Yayla’nın tarafını tutan ve onu kurtaran birileri çıkacaktır, merak etmesin.

Peki Atilla Yayla Kemalizme karşı mıdır? Öyle diyor. O zaman Galile davası gibi ince elenip sık dokunulması gereken ve açıkça propaganda kokan bir konuda Kemalizmle nasıl olup da aynı şeyleri ifade edebilmektedir?

Bunun sebebi, tabii ki Yayla’nın kendisini de aşan bir üst ideolojik paradigmayla ilgilidir. Bu da, liberalizmin Kemalizmle ortak paydasını verir bize.

Her iki -izm de, bariz bir şekilde ilerleme takıntısına sahiptir.

Her iki –izm de modernliği bilim-din çatışması aynasından seyretmeye bayılır.

Her iki –izmin de sırtında Avrupa-merkezci damgayı okuruz.
Yani tarihi Avrupa-merkezli olarak okuma noktasında ayrı gayrıları yoktur.

Böyle olunca Kemalizmin de, Yayla’nın liberalizminin de Galile’yi bilim ve özgürlük kahramanı olarak selamlamalarında şaşılacak bir yan olmaması normal. Beslendikleri kaynak, aynı da ondan. O kaynaktan gelen bilgileri sorgulamadan, hatta sorgulatmadan kullanmaları boşuna değil… Çünkü bir kere Avrupa’nın yalanları sorgulanacak olursa, Kemalizmin de, Liberalizmin de dayandığı ortak temelin altı oyulacak ve gemi sallanmaya başlayacaktır.

Peki ben ne diyorum? Armağan’ın liberalizm ve Kemalizm ile ilgili söyledikleri İslamcı yazarların evvel eski kurtulamadıkları liberalizm düşmanlığının getirdiği bir “dam başında saksağan, öter Allah deyu deyu” örneğidir.  Mesela “Yayla şunu mu demek istiyor: Ben de üniversitenin, yani ‘bilim kilisesi’nin bir parçasıyken, şimdi şahsıma karşı büyük linç kampanyası düzenleniyor.” sözü iyi niyetle yorumlanamayacak bir saptırmadır. Yayla’nın ne dediği alenen ortada. Öte yandan, bana göre Atilla Yayla’nın Galileo benzetmesi çok mahzurlu olmasa bile eksiktir. Halbuki, Galileo yerine ünlü özgürlük savaşçısı Çelik Blek’i kendine önek olarak kullansa Mustafa Armağan gibi kendini Galileo uzmanı olarak lanse eden entellerin eleştirisinden uzak kalabilirdi. Üstelik bu buluşuyla Türkiye’de pek çok kesimden aferin de alırdı. Peki niçin Atilla Yayla Galileo’dan ziyade Çelik Blek’e yakındır?

Öncelikle Mustafa Armağan’ın yazısındaki doğruluğu belirtelim. Galileo’nun aslında hristiyan kilisesine karşı olmakla birlikte bir başka kilise olan bilim dinine mensup bir yobaz olduğunu söylüyor. Bu doğru olabilir, mahzuru da yok. Yalnız bu gerçek pek bir mana ifade etmez, zira yaygın bilinen Atilla Yayla’nın söylediğidir. Mesela ben yakın zamana kadar buhar motorunu çaydanlığın ucundan çıkan buharı görerek James Watt’ın icat ettiğini zannederdim. Çoğumuz da böyle zannedebiliriz. Galileo, Watt, Edison gibilerin hikayelerinin efsaneleşmesi artık bu olayların gerçekte nasıl olduğunun çok önüne geçmiştir. Aynı şey Ulubatlı Hasan, Mevlana, Nasreddin Hoca vs. gibi bizden kahramanlar için de geçerli olabilir.

Şunu söylemek istiyorum, Galileo denince bizim hayalimizde bir dogmaya karşı gerçeği söyleyen adam hayali canlanır. Gerçi o ölüm korkusuyla lafı değiştirmiştir. İşte bu noktada ben Atilla Yayla ile Galileo’yu ayırıyorum. Bence Atilla Yayla Galileo gibi dönek değildir. 32. günde yarım ağız özür dilemesini ciddiye almıyorum, neticede Galileo gibi dogmacıların söylediklerini inanmasa da kabul etmemiş, sadece bunun hakaret olduğunu düşünen varsa özür dilerim ama ben fikrimin takipçisiyim demiştir. İdam sehpasını görünce tırsıp lafı çevirmemiştir. Yayla, bu noktada Çelik Blek gibi bir özgürlükçüye daha yakındır.

Ben ise kendimi Yüzbaşı Tommiks’e yakın görüyorum.

Washingtonu Koruma Kanunu

FST 1 Aralık 2006

gw1.gifTrabzon Belediye başkanının uluslararası D-100 karayolunun 10 kilometrelik kısmına Atatürk ismi vermesi benim de dikkatimi çekmiş, bir önceki yazıda bahsetmiştim. Bu isim verme meselesi aslında önemli. Zira geçenlerde Sabah gazetesi yazarı Yılmaz Özdil geçen haftanın gündem adamı Prof. Atilla Yayla’yı eleştiren yazısında Atatürk isminin Türkiye’de gereksiz yere fazla kullanıldığını ima edenlere ABD’den Washington örneğini vererek karşı çıkıyordu. Yılmaz Özdil yazısında şunları söyemiş:

Bugünlerde “fikir özgürlüğü” ayaklarıyla Mustafa Kemal’e saldırmak, moda.
“İnsan utanır biraz” diyorsun.
“Antidemokrat” ilan ediyorlar.
En çok sarıldıkları argüman da şu…
“Her yerde Atatürk’ün ismi var… Stadta, havaalanında, üniversitede… Caddeye bile Atatürk ismi konuluyor. Gelişmiş ülkelerde var mı böyle şey?”
Bak sen.
Akılları sıra, Lenin’e Mao’ya falan benzetiyorlar… Türkiye’yi de, Sovyet’e Çin’e.
Dikta yani.
E soralım o halde…
ABD’nin başkenti nere kardeş?
Kim o Washington?
Portakal mı?
Başkent kesmemiş, eyalete koymuşlar Washington’ın ismini, eyalete…
Washington Köprüsü. Washington Caddesi. Washington Üniversitesi. Washington Lisesi. Washington Enstitüsü. Washington Anıtı. Washington Katedrali. Washington Cemiyeti. Washington Meydanı. Washington Gölü. Washington Dağı. Washington Müzesi. Washington Otoyolu. Washington Kütüphanesi. Washington Hastanesi. Washington Hipodromu.
Hani dikta?
Sayayım mı daha?
Gazetesi var.
Washington Post.
Washington Times.
Basketbol takımı var.
Washington Wizards.
Futbol takımı da var.
Washington Redskins.
Parasında var.
Pulunda var.
Yetmedi mi?
Washington Locası. Washington Sanat Galerisi. Washington Terminali. Washington Limanı. Washington Parkı. Washington Şarabı. Washington Yat Kulübü. Washington Operası. Washington Denizaltısı. Washington Uçak Gemisi. Washington Bursu. Washington Ormanı. Washington Balesi. Washington Film Festivali.
Washington Oteli de var.
Washington Restoranı da.
Çünkü “ahde vefa” diye bir şey var.
A ruhsuz.

Anlaşıldığı kadarıyla Özdil aklınca karşı görüşün argümanını sağlam şekilde çürüttüğünü zannediyor. Peki Washington örneği ne kadar Türkiye ile uyumlu? Bakın aklıma gelen sorular var; mesela

1. ABD’de eleştirildiğinde bir üniversite profesörünün “hain” olarak yaftalanacağı “Washingtonizm” diye bir ideoloji var mıdır?

2. ABD’de New York Belediyesi kendi ilgi alanına girmeyen bir yola “biz buraya Washington adını vereceğiz” demesi, sonra da “sıkıysa Federal karayolları idaresi engellesin” diye eklemesi sıkça rastlanan bir durum mudur?

3. Kamuoyunun “Prof. Noam Chomsky ABD ve onun ideolojisi Washingtonizmi eleştirmiş, bu alçağı üniversiteden atalım” diye kampanya yürütmesi yaygın bir tepki midir?

4. Washington’un heykellerini izlemeye alan okul aile birliği başkanları, resimlerini kontrol eden ispiyoncu öğrenci ve veliler durumu “Washingtoncu Düşünce Derneği” eliyle protesto ediyorlar mı?

5. ABD’de “Washingtonu koruma kanunu” ne zamandır yürürlüktedir?

6. Orada Washington eleştirilse, Newyork Times, Washington Post gibi gazetelerin okuyucu yorumlarında üstelik de eleştiri yapan siyaset bilimi profesörüne “Şerefsiz, Kızılderili dölü, bölücü Meksikalı, Kanada uşağı, Quebec köpeği, İrlandalı pezevenk” türü tepkiler ne ölçüde gösterilir?

7. ABD’de Harvard, Yale başta önde gelen ya da gelmeyen üniversite rektörleri arasıra cübbeyi çekip müteveffa Washingtonun mezarını iyaret ederek “şikayet dilekçesi” bırakırlar mı?

8. Beğenmedikleri iktidara karşı bu profesörler, rektörler “Deniz Piyadeleri Göreve” pankartları taşır mı?

9. ABD’de üniversitelerin görev tanımında “Washington ilke ve inkılaplarına uygun yurttaş yetiştireceğiz” gibi ifadeler var mıdır?

10. ABD’de resmi devlet dairelerinin vergi ödeyenlerin cebinden Washington büstü yaptırıp heryere koymaları ne kadar kabul edilebilir bir tavırdır?

11. Daha sonra konulan büstün beğenilmeyip daha fazla paraya yine vergi ödeyenin cebinden yaptırılması burada olduğu gibi orada da alkışlanır mı? Washington resim ve heykellerinin yapılması ABD’de ciddi rant kapısı mıdır?

12. NewYork valisi katıldığı bir panelde asılmış olan Washington resmi G. Washington’a benzemiyor diye “yetkililer” hakkında idari soruşturma açtırabilir mi?

13. ABD başkanı “seküler olmak adam olmaktır” türü bir beyan verse ABD vatandaşı bu şahsı “ne dürüst adam, helal olsun” diye baştacı mı eder?

İsterseniz daha 100-200 soru yazabilirim. Görüyorsunuz Yılmaz Özdil’in aklınca eleştirdiği şey ile bizdeki durum biraz farklı görünüyor. Bir defa Washington isminin sağa sola verilmesinde müteveffa başkan Washington’un adının bir şehre verilmesi etkili olmuştur. Evet, bu hakikaten de ahde vefadır. Mesela ben Atatürk adının Ankara’ya verilmesinden hiç gocunmazdım, keşke adı Ankara’ya verilseydi ama işin şimdi olduğu suyu çıkarılmasaydı. Doğal olarak spor takımları, yollar, köprüler vs. şehrin adıyla anılır. Washington Wizards ismi Washington şehrinden mi gelmektedir, George Washington’a mı atfedilmektedir? Washington portakalı George Washington portakalı çok sevdiği için mi kulanılmaktadır yoksa Yafa, Anamur gibi birşehirle mi alakalıdır? Atatürk adı Ankara’ya verilmiş olsa muhtemelen Atatürk İdman Yurdu diye bir takımımız olabilirdi ve bu isim şehirle bağlantılı olurdu. Ankara tavası, Ankara havası yerine de Atatürk tavası vs. denirdi. Ankaralı Turgut diye biri de olmazdı.

Tüm bunlara rağmen, yine de Sabah gazetesinin süper zekalı yazarı Yılmaz Özdil’e “hain profa” müthiş bir buluşla haddini bildirdiği için Hürriyet haber yorumcuları adına teşekkür ederim.

Ahde vefa diye birşey var ne de olsa, a tuzruhu.
(Bu arada Washington’un resmine dikkat ettim, biraz çirkin çizilmiş, dilekçeyi nereye veriyorduk?)

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş