Haziran 2007 Arşivi

Sağlıklı Yaşam

FST 27 Haziran 2007

diyet.jpgYaz geldi, ortalık diyet uzmanı kaynıyor. Ancak benim yazımın konusu biraz farklı, malum Maliye çizgi film oynatarak vergi toplamaya çalışacakmış, bir önceki yazıda konuya değinmiştim. Bu yazıyı bitirdikten sonra bir haber sitesinde vergilerle çalışan bir kurumumuzun yayınladığı son rapora rastladım. Çizgifilmde vergilerin yol ve köprüye dönüştüğü, şırıl şırıl çeşme akıttığından bahsediliyordu, bu habere göre ise işin rengi biraz daha farklı görünüyor. Şöyle yerler var:

[…] Son iki yıldır tutulan Meclis lokantası kayıtlarına göre bu yıl milletvekilleri ve 4 bin 290 personelin kırmızı et tüketimi 2006′ya oranla iki ton artarak 58 ton oldu. Meclis bu yıl ayrıca 43 ton beyaz et ve 26 ton meyve tüketti. Meclisin 5 yıllık bilançosuna göre, ucuzluğu ve lezzeti ile cazibe merkezi olan Meclis lokantaları et ve meyve yetiştirmekte zorlandı. Meclis’te ayda yaklaşık 4.8 ton, bir günde ise yaklaşık 160 kilo kırmızı et tüketildi.

Meclis Başkanı Arınç tarafından sağlıklı beslenme konusunda hazırlanan “Sağlıklı Yaşam” kitabında vekillere, beslenme alışkanlıklarını değiştirmeleri önerisinde bulunulmuştu.

[…] Meclis Sağlık Merkezinde bu yıl toplam 598 bin 49 muayene yapıldı. Bunların 145 bin 542’sini milletvekili ve bakmakla yükümlü oldukları yakınları, 420 bin 160′ını personel ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler, 19 bin 966’sını da emekli personel ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler oluşturdu. Toplam 572 bin faturanın kontrolü yapıldı, yapılan kontroller sonucunda 24 milyon YTL tasarruf sağlandı. Meclis Baştabipliği’ne gelen toplam 79 milyon 70 bin 733 YTL tutarındaki 65 bin 560 adet fatura için 72 milyon 93 bin 846 YTL’lik ödeme yapıldı.

Demek ki vergilerimiz çeşmeden suyun şırıldaması yanında işlere de yarıyor. Mesela ucuzluğuyla “cazibe merkezi” olan bir lokantanın finansmanı gibi. Bu arada yeni diyet uzmanı Bülent Arınç’ın milletvekillerine “fazla tıkınmayın” temasıyla kaleme aldığı kitap herhalde Bülent Beyin kendi cebinden ve Meclis matbaası dışında bir yere bastırılmıştır. Hanımlara da duyurmuş olayım, bakın size süper bir diyet kitabı. Muhtemelen Bülent Arınç bu eseriyle Mehmet Öz benzeri kolesterol düşmanı doktorların tahtını sallayacaktır.

Bakalım Maliye oynatacağı çizgi filmde bu tür gelişmelere de yer verecek mi? Mesela Bülent Arınç “çok para harcamayın, tasarruf iyidir, bu arada kırmızı eti de az tüketin, hindiye yüklenin, yapacağınız tasarruf size köprü, bize ise implant olarak geri dönecektir” diyerek bir karede görünebilir.

Yazımı bu defa bir fıkra değil şiirle bitiriyorum. Sağda solda dolaşan bu ünlü şiiri yeni sağlıklı yaşam uzmanı, vergilerimizi koruma konusundadi hassasiyetiyle dikkat çeken Bülent Arınç’a ithaf ediyorum.

DOKTOR BEY

Verdiğin perhize budur gayratım
Bundan başka uyamayon doktor bey
Üç sepet yımırta zabah gahvaltım
Teker teker sayamayon doktor bey

İki leğen pilav bi yayık ayran
İster yağlı olsun isterse yavan
Yanına keseyon beş kilo sovan
Yeyom yeyom doyamayon doktor bey

Üç tencire bamya yirin bişince
Yirmi tas su içip biraz koşunca
Her yanı sokülür garnım şişince
Sağlam goynek geyemeyon doktor bey

Şimdiye acımdan çoktan ölürdüm
Sağolsun gomşula ediyo yardım
Bi guzudan fazla yimem söz virdim
Ayıb olur cayameyon doktor bey

Bazı az geleyo beş gasa hurma
Yedi lahanadan yapıyoz sarma
Onu da mı yedin deye heç sorma
Utaneyon deyemeyon doktor bey

Gunde iki çuval unum gideyo
Avradım her zabah ekmek ideyo
Bi gazan fasille gonül yi deyo
Arttırmaya gıyameyon doktor bey

Senede gırk dönüm bostan ikerin
Benden başka kimse yimesin derin
Gavını garpızı gabıklı yirin
Acelemden soyameyon doktor bey

Bilmem Gara Memmet nereye gider
Buyumuş gısmatım buyumuş gader
Bi gunde yediğim işte bu gadder
Daha fazla yeyemeyon doktor bey

(Güncelleme: Vergi nereye gidiyor ve TBMM demişken, şu habere de bakabilirsiniz.Şu, şu ve şu da var ama hepsini saymaya gerek yok. Bu arada Şükrü Kızılot’un yazısında ilginç şeyler var.)

Popularity: 25% [?]

Nasrettin Hoca ile Keloğlan

FST 27 Haziran 2007

67068.jpgDevlet vergi toplamak için çizgi film yaptırıyormuş. Çizgi filmlerde ulusal kahramanlarımız Nasreddin Hoca ile Keloğlan oynayacakmış. Haberde örnek bir vergi propagandasından söz ediliyor. Hoca ağaca çıkmış ve bindiği dalı kesiyormuş vs. devam eden fıkra vergi vermezseniz ağaçtan düşersiniz mesajıyla sonlanıyor.Fıkra şöyle:

Keloğlan bir gün vergi konusunu görüşmek ve akıl danışmak için Nasreddin Hoca’yı görmeye gitmiş. […] Nasreddin Hoca, köylülere bakmış ve şöyle seslenmiş: -Ey efendiler, bakın işte vergi vermemek de bindiğiniz dalı kesmeye benzer. Ben nasıl bindiğim dalı kesip yere düştüysem siz de verginizi vermezseniz ileride çok zor durumlara düşersiniz. Çocuklarınızın neşeyle oynadığı parklar, okullar nasıl oldu? Ya gürül gürül akan çeşmeler? Hatırlasanıza köprümüz yokken siz ve çocuklarınız ne sıkıntılar yaşadı. Her gün tozlu ya da çamurlu yollardan işlerinize ve okullarınıza gidip gelirdiniz. Üzerinden geçtiğiniz köprü ve yollar ödediğiniz vergilerle yapıldı. Tüm bu hizmetlere dün ve bugün olduğu gibi yarın da ihtiyacımız var. Unutmayın, vergiler bizim geleceğimizin garantisidir. Tez zamanda verginizi ödeyin”

Yaşanan bu olay ve Nasreddin Hoca’nın sözleri üzerine vergisini ödemeyen köylüler çok utanmışlar ve ikna olmuşlar.

Hepsi vergilerini ödeyeceklerine dair söz verip ayrılırken Nasrettin Hoca konuşmasına devam etmiş: -Efendiler şunu da unutmayın. Vergi vermeyenleri ikna etmek için her seferinde oturduğum dalı keserek ağaçtan düşmeye niyetim yok. Bundan sonra vergisini düzenli ödemeyenler tespit edilecek ve onlara vergi cezası kesilecektir. Bunu da sakın aklınızdan çıkarmayın.

“Bu ne biçim fıkra, devletin işi gücü kalmadı da ‘vergilerimizi’ bu tür budalalıklara mı çar çur ediyor, çizgi filmi yapan şirket malı götürmüştür, helal olsun. Hem bunlar ne biçim tehditler, fıkrada tehdit mi olur” diyeniniz çıkabilir. Fıkranın ve projenin budalaca olduğu konusunda hemfikirim. Bence bu iş daha farklı bakış açılarından da yapılabilir. Mesela ödediği verginin akibetini merak eden Keloğlan ile Defterdar Nasreddin Hoca fıkrası şöyle gelişebilir:

Keloğlan- Hocam, 100 akçe gelir beyan ettim, 30 akçeyi aldınız, pazardaki tabelam için de 10 akçe ödedim. Eve ulak yollayınca özel iletişim vergisi diye 20 akçe kesildi, peynir aldım katma değer vergisi 5 akçe imiş. Geçen ay bir merkep aldım, 50 akçeye pazarlık ettik, meğer 20 akçe alım satım vergisi varmış. Bizim amcaoğluyla 10 senede bir ev yaptırdık, emlak vergisi, yol vergisi, kıl vergisi derken üzerimde nah şu gördüğüm don kaldı. Kel vergisi çıkarırsanız o donu da şimdi burada çıkaracağım haberin olsun.

Nasreddin Hoca- Aman Keloğlan celallenme, bak ödediğin vergilerle biz neler yapıyoruz. Sen devletinin itibarını düşünmez misin? Mesela defterdarlık makamına iki makam faytonu aldık. Lojmana da yeni parke döşettik hamdolsun. Vali beye sıfır 4X4 beygir çektik, malum devletin itibarı meselesi. Cumhurbaşkanımıza 15000 YTL, milletvekilllerimize 8000 YTL, özerk ve tüzerk kurum başkan, çalışan, otlananına, ahbaba çavuşa 10.000 YTL maaş ödüyoruz. Eh, bunlara forslu birer, ikişer de araba lazım. Sonra Maliye vekilimiz haberdar etti, sizleri bilgilendirmek üzere çizgi film yapacaklarmış, bak ödediğin vergiler ne kadar hayırlı işlere gidiyor. Ha, unutmadan sizin köye bir köprü projesi var, 10 akçeye bitecek işi 1000 akçeye tanıdık bir mütehhide verdik, bak vergin sana köprü olarak da geri dönecek. İyisin iyi, kerata köprüyü gördün gülersin değil mi, seni gidi hayırsız…

Keloğlan- Ulan senin gibi defterdarın da, lojmanınızın da, arabanızın da, özerk kuruluşunuzun da, köprünüzün de…. X@#SSX$$

Nasreddin Hoca- Nöbetçiler, alın bu devlet düşmanı alçağı, bilinçsiz herif, memura hakaret de ediyor, nankör köpek.

Bekri Mustafa- Hayrola hocam neden köpürdün, bir de şu askerlerin sürükleyip götürdüğü bizim Keloğlan değil mi? Anası soruyordu az evvel, maliyeden gelmişler, inekler için servet vergisi ödemesi gerekiyormuş, söyleyiverseydim fukaraya, ineği elinden alacaklarmış hacizle.

Nasreddin Hoca- Sorma Bekri, vatandaş çok bilinçsiz. Bak biz devlet memurları can havliyle onlar için çalışıyoruz, bunlar ise devlete üç kuruş vergiyi dillerine doluyorlar. Yaranılmaz bu ayaktakımına. Eee, senden ne haber, Başbakanlık Göçmen Kuşları Takip Amaçlı Özerk Kuruma başkan yardımcısı olmuşsun diye duydum, hayırlı olsun.

Bekri Mustafa- Öyle oldu, 20.000 akçe aylıkla bir ekip oluşturduk, canla başla kuşları takip ediyoruz. Bu arada az evvel işittim, Antalya’da süper bir yazlık yaptırılıyormuş.

Nasreddin Hoca- Bana ne…

Bekri Mustafa- İyi ama yazlığın sana ait olduğunu söylüyorlar

Nasreddin Hoca- O zaman sana ne be adam.

Bekri Mustafa- Ulan sana da bir laf etmeye gelmiyor, neyse bu akşam lokale gelirsen iki el okey oynarız.

Fethi Sipahi Tan- Vergi kutsaldır, veren enayi diyen halt etmiştir.

Nasreddin Hoca- Sen de haklısın Fethi bey. Akşam sen de takıl, vergilerle yaptırılan öğretmenevinde toplanıyoruz, ülkenin geleceği ile ilgili projeler üzerinde konuşuruz.

Süleyman Demirel- Tüyü bitmedik yetimin hakkını öğretmenevinde yedirtmem, herkes ne veriyorsa benden 100 fazlası, Türkiye sanayileşme trenini kaçırmıştır, tarım vapuruna atlamalıdır, devlet bazen rutin dışına çıkar, yeter ki raydan çıkmasın.

Bekri, Nasreddin ve Fethi- Bu da nereden çıktı şimdi, neyse iş fazla karışmadan fıkrayı terk edelim, heman.

(Çıkarlar)

Popularity: 71% [?]

Özal-Erdoğan

FST 22 Haziran 2007

Milliyet gazetesinde Özal ile Erdoğan’ı kıyaslamaya kalkmışlar, saçma sapan laflar var, Erdoğan şöyle hatipmiş, Özal sürprizi severmiş şu, bu. Eh Fikret Bila vs.den daha fazlası beklenmez. Bu ikiliyle ilgili zamanında ben de bir kıyaslama yapmıştım, bu vesileyle yeniden hatırlatmış olayım:

midnightebook2gif0yn.jpgTommiks, Erdoğan, Özal
(18.06.2005, İzlenimler)

Başbakan Lübnan-Türkiye hattında gazetecilerin sorularını cevaplandırırken Kuran kursu işiyle ilgili şöyle cümleler sarf etmiş:

“Bu yaşlardan önce öğretemezsin, deniyor. Niye? Bırakalım rahat rahat öğrensin. Tommiks, Teksas okumaya kimse mani olmuyor. Ancak çocukların kendi kitabını öğrenmesine mani oluyoruz.”

Burada, Kuran kursu taraftarları açısından ilk anda doğru gibi görünmekle birlikte aslında fevkalade hatalı bir benzetme olduğunu düşünüyorum. Bunun bir iki sebebi var. Öncelikle Tommiks ve Teksas okumak benim zamanımda gerek aile içinde gerekse okullarda yasaktı. İkinci olarak, “Tommiks” okumaya mani olunmasa dahi bu Kuran öğrenmeyle kıyaslanabilecek bir eylem midir? Tommiks okumak aşağılık bir iştir de, “bakın bu saçma şey bile serbest” havası verilmesi normal midir? Sonuçta biri zararsız bir çizgiroman, diğeri milyarları ilgilendiren bir kutsal kitap.

Başbakana düşen yasa çıkarıp Kuran okumayı, gizli-açık eğitimini serbest bıraktırmaktır. Bırakın bunu yapmayı, verilecek cezayı dahi indirmeye gücü yetmeyince “Tommiks dahi okunurken” diyerek bir kaç gazeteciye şikayetlenmesi hiç de uygun değildir.

Bazen sayın Erdoğan’ı rahmetli Turgut Özal’la kıyaslamaya kalkanlar çıkıyor. Sırf şu haber bile aradaki farkı göstermeye yeter de artar. Özal asla şundan bundan şikayetlenmez, bodoslama meselenin üzerine giderdi. “Benim memurum işini bilir”, “Anayasa bir defa delinse ne çıkar” gibi laflar, solcu ve Kemalistlerin yaygarasını yaptığı gibi memuru rüşvetçiliğe sevkeden, hukuk tanımazlığa prim veren şeyler değil, o zamana kadar milletin sırtında parazitlik yapan uyuzların çarkını kırmaya dönük ifadelerdi. Bunu elbette o dönemi yaşayanlar bilir.

Rahmetli yeri geldiğinde don gömlek askeri teftiş eder, yeri geldiğinde makam arabasının direksiyonuna geçip Orhan Gencebay’ı açar hız denemesi yapardı. Bir memurun şimdilerde sıkça görüldüğü gibi rahmetliyi azarlaması, hatta ona “kadın satıcısı” deyip terfi etmesi mümkün değildi. Kendisini cumhuriyetin sahibi zanneden bürokrasi illetinin tekerine ilk çomağı kendisi soktuğu için molozlar Özal’dan hiç hazzetmediler.

Üstelik sıkı Red Kit okuruydu, hatırlatayım kıyaslama hatasına düşenlere….

Popularity: 21% [?]

Rekabet Kızışıyor, Akşamcılar dikkat!

FST 22 Haziran 2007

uzan3.jpgSon günlerde siyaset arenasında tatlı ve hızlı bir rekabet yaşanıyor. Vatandaşı bilmem ama ben bu durumu ilgiyle izliyorum. Muhtemelen oyumun rengini de bu yarış belirleyecek. Yarış mazot fiyatlarının düşürülmesi üzerinde odaklanmakla birlikte fındık, kayısı, ÖSS sınavları, eğitimin süresi gibi konularda uzayıp gidiyor. ÖSS ile ilgili YÖK “saçmalamasınlar, kaldıramayız” demiş onu geçelim ama şu mazot ve fındık işi ile ilgili kafamda sorular var.

Mazot için açık eksiltme 1 YTL civarında sürüyor. CHP 1.1 YTL demiş, ola ki iktidar ortağı filan olursak en azındanm 10 kuruş vergiyi kurtaralım diye düşünmüş herhalde, nasıl olsa Uzan ve Haydar Baş’ın böyle bir derdi yok. AKP ise “biz zaten çiftçi mazotunun fiyatını 2002′de indirdik, bunların dünyadan haberi yok” diyesiymiş. Yalnız “İş, aş bu sefer Haydar Baş” sloganıyla yola çıkan Haydar Bey mazot konusunda son bir atak yapmış, Mazotu 80 Kuruşa satacağını yazılı bir tahhüde bağlamış. Bu girişimi Cem Uzan’ın fındık konusunda namusunu ortaya koymasına karşı bir hamle olarak düşünebiliriz. Malum sayın Uzan bir kamyonet kasasında düşüp elini incittiği Samsun-Çarşamba mitinginde fındığa 8 YTL’den aşağı fiyat verirlerse namussuz olacağını beyan etmişti. Bakalım Haydar Baş’ın 0.80 YTL çıkışı konuyla ilgili taraflar GP ve CHP tarafından nasıl karşılanacak? Ben olsam “mazot bedava, her mazot alana Cem Uzan oyuncağı ve depo başına artı 1 YTL” türü bir girişimle oyları torbaya doldururum.

Mazot demişken, düşündüm de, aslında bu konu bana hiç hitap etmiyor. 15 yıllık eski bir otomobilim var, tüple çalışıyor, mazotlu motorla kuyudan su çekeceğim bir tarlam da yok. Mazot bedava verilse ne yapacağım, zaten herkesin elinde olacak. Öte yandan buradan bedava alıp petrol üreten ülkelere satmaya çalışsam herhalde mazot ihracatına da kısıtlama getirilecektir, uğraşmaya değmez. Acaba Türkiye’de “mazot şu fiyata olacak” dendiğinde hemen koşup oyunu verecek dizel otomobile binen ve tarla sulayan kaç kişi vardır?

Fındık daha da kötü. Fiyatlar yüzünden en son ne zaman fındık yediğimi dahi hatırlamıyorum. Bir misafirlikte ortaya getirilen karışık kuruyemiş içindeki fındıkları çaktırmadan ayıklayabilmek için sık sık insanların dikkatini farklı yönlere çekmem gerekmişti. Bir de Cem Uzan çiftçiye 8 YTL verirse bizim fındık markete, dükkana 25-30 YTL’ye gelecek demektir ki aşıracak fındığı dahi rüyada göreceğiz demektir. Ben önümüzdeki yılın ayva fiyatlarını bir tetkik edeyim.

Bu arada yarış başka mallara da sıçrayacak gibi görünüyor. DP büyük bir atak yaparak “alın size vaat” dercesine şu büyük ekonomik hamleleri sıralamış:

DP’nin hazırlıkları süren seçim bildirgesine esas oluşturmak üzere yayımladığı ekonomik programında, alkollü içeceklerde ÖTV’nin kaldırılması, ilköğretim üçüncü sınıfta tüm öğrencilere devlet eliyle dizüstü bilgisayar dağıtılması yer aldı. DP lideri Mehmet Ağar’ın seçim meydanlarında verdiği mazot fiyatının 1 YTL’nin altına çekilmesi vaadi programda yer almadı. DP “Aş-İş-Onurlu Yaşam” adını verdiği ekonomi programında asgari ücret vergi dışı bırakılacak, her türlü harcamanın gelir beyanından düşmesi sağlanacak.

Oyumun rengi belli değil demiştim ama şu laptop işi sanki dumanlı havayı biraz dağıtır gibi oldu. Bizim ufaklık seneye ilkokul 3. sınıfa başlayacak, “devlet eliyle” verilen laptop bir anda nedense DP’ye muhabbet beslediğimi hatırlattı bana. Ağar karakolda verdiği “1 YTL’ye mazot” vaadini mahkemede unutsa da benim mazotla bir işim yok, onu çiftçi takımı düşünsün. Alkollü içeceklerin ucuzlaması ise DP adına bomba gibi bir vaattir ve üstelik çağdaşlık silahını CHP’den alma garantisini de getirmiştir. DP bir taşla 8-10 kuşu vuracak gibi görünüyor, ilkokul 3. sınıf öğrenci velileri, akşamcılar, tekel bayileri, çağdaşlıktan ödün vermeyenler bu vaatlere sırtını çeviremeyecektir. Sayın Ağar’ı ataklığından dolayı tebrik ederim.

Bu arada Cem Uzan’ın Giresun ziyareti de ilgimi çekti, yaklaşık 50 kişiye hitap eden Cem Uzan Trabzon yolu boyunca hayli maceralı bir seyahat yapmışa benziyor. Haberde şu ifadeler yer alıyor:

Bazı vatandaşlar Cem Uzan’dan fındığın fiyatını 10 YTL yapmasını isterken bazıları ise, “Buraya değil, Doğu’ya askerlik yapmaya git” diye bağırdılar. Trabzon’a gelişinde sahil bandındaki tüm ilçelere uğrayan Uzan, Vakfıkebir’e uğramayınca ilçe teşkilatı tarafından protesto edildi.

Evet, ortalıktaki “ucuzlama” furyası yanında siyaset meydanı ısınıyor, bunun sebebini küresel ısınmaya bağlayanlar olacaktır elbette ama ben mazotu daha gerçekçi bir sebep olarak görüyorum. Bu süreçte oyumun rengi de yavaş yavaş netleşecek ama durun bakalım.

Ha, unutmadan, CHP yeni transferi Süleyman Demirel’i bu konuda neden kullanmaz ki? Mesela Baykal önümüzdeki ilk mitingde “Mazot var da biz mi içtik, hepsini Süleyman Bey bitirdi” temalı bir konuşma yaparsa şık olur.

Popularity: 21% [?]

Liberal Ofis ve Erhan Bey

FST 22 Haziran 2007

Bugün Liberal Ofis adlı siteden bir mesaj aldım, sitelerine bağlantı vermemi istiyorlardı. Siteyi gençler hazırlamış,anladığım kadarıyla bunlar Liberal Hareket’in devamı veya içinden bir grup. Bu arkadaşları medyaya yansıyan ilginç ve zekice eylemlerinden hatırlarsınız. Yeni siteleri daha iyi olmuş, yalnız arşivleri pek kolay gezilemiyor, biraz daha kolay kullanılabilir hale getirebilirler. Ben Türkiye’deki bu tür hareketleri ciddiye alıyorum, (tek şartla, onlar çok ciddileşip neşeli yüzlerini kaybetmedikçe). Liberal Ofis demişken tam tersten bir siteden de bahsedeyim, pek güncellenmemekle birlikte gomonist ve bağlantılı siteler Erhan Bey ile ben hayattayken de takip ettiğim sol görüşlü sitelerden. Kendinizi kaptırıp arşivlerde epey zaman harcayabilirsiniz, uyarmış olayım.

Liberal Ofis hayırlı olsun, Erhan bey, size de selamlar.

Popularity: 21% [?]

“Bir bölümü de hristiyan”

FST 20 Haziran 2007

ringsinansamilsam.jpgEmin Çölaşan ile Yaşar Nuri Öztürk arasındaki benzerlik nedir dense herhalde “ikisi de gerçek islamı anlatmaya çalışıyor” deriz. Yaşar Nuri hoca malum, Emin bey ise zaman zaman toplumu uyarma işini Hürriyet gazetesindeki köşesinden yapıyor. Hatırlarsanız THY yemek menülerinde müslüman yemeği bulunması Emin Beyi küplere bindirmiş kendisi de “Ey inanan insanlar, ey müminler… Özellikle sizin sırtınızdan oynanan bu oyunları artık görün. Sizi ve milyonlarca insanımızı kimlerin nasıl kullandığını, milletin parasının eşe dosta ve partili yandaşlara nasıl hortumlandığını lütfen anlamaya çalışın.” vaazıyla işin içyüzünü açıklayıvermişti.

Bu defa Emin Çölaşan bir boks maçı vesilesiyle ayaklar altına alınan dini sembolleri yerden kaldırmak için mücadele ediyor. Evet, yanlış duymadınız. Ankara’da bir boks maçında ringde Ankara’nın Melih Gökçek tarafından tasarlanan camili simgesi varmış ve Emin Bey bu resmin ayaklar altına alınmasına içerlemiş. İki gün konuyu işleyip şunları demiş.

[…19 Haziran]O gecenin sponsorları arasında Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Melih Gökçek de vardı… Ve maçları izliyordu. Belediyenin minareli-kubbeli hilkat garibesi amblemi ringe serilmişti. Bazıları Hıristiyan olan boksörler ve hakemler, minareleri ve cami kubbesini saatlerce ayakları altında çiğnediler. Bu olayı salondan ve ekrandan milyonlar, yüzleri kızararak izledi.

[… 20 Haziran] DÜNKÜ yazımda değinmiştim, bugün fotoğrafını size iletiyorum. (Minareler ringin iplerine denk geldiği için tam görünmüyor.) […] Üzerinde iki minare var. Bunlar Kocatepe Camii’nin minareleri. İki minarenin arasında bir de kubbe var. Yani tümüyle cami. Bu kutsal kavramlar yerde, ayaklar altında eziliyor, çiğneniyor. Maçlar bir televizyon kanalından canlı yayınlanıyor. Bu rezalet, dinimize karşı yapılan bu inanılmaz saygısızlık milyonlarca insan tarafından izleniyor.

İşin daha da acı tarafı, Melih Gökçek de orada! Maçları izliyor. Ayaklar altında çiğnenen kutsal kavramlar ringin üzerine serilmiş, gözlerinin önünde. Ama hiçbir şey yapmıyor. Niçin?.. Çünkü cami simgesini, kutsal kavramları yere serdiren ve ayaklar altında çiğnenmesine neden olan kendisi.

Dahası, çiğneyen sporcuların ve hakemlerin bir bölümü de Hıristiyan!

Emin Çölaşan’a hak vermemek mümkün değil. Üstelik Melih Gökçek bu hadise karşısında gevrek gevrek gülüyor, gel de çileden çıkma. Yalnız “sembolü çiğneyen hristiyan olsa ne fark edecek” diyen çıkabilir, bence burada bir iş var. Melih Gökçek aslında o kadar sinsi bir din düşmanı ki hakem ve rakip boksör (muhtemelen) hristiyan olacağından simgeyi daha fazla hristiyana, hem de gevrek kahkahalarla çiğneterek içyüzünü ortaya koyuyor. Sinan Şamil Sam’ın yediği sopanın sebebi de muhtemelen bu saygısızılığın Allah’ın gücüne gitmesidir.

Herşey ortada, söyleyecek fazla birşey yok, şöyle bir fıkra uydurayım, mesaj yerine geçsin. Bekri Mustafa yoğun istek üzerine cenaze namazı kıldırıyormuş, namaz bitince çaktırmadan tabutu açmış merhumun kulağına “öbür dünyada bu tarafın ahvalini sorarlarsa Demirel CHP’ye yanaşmış, Emin Çölaşan da ayaklar altına alınan caminin savunmasını yapıyor, de, gerisini anlayan anlar” demiş. Duruma müdahil olan Nasreddin Hoca gevrek gevrek gülerek “Bekri sen de haklısın ama Demirel’i işe neden karıştırdın onu anlamadım, bu göl bu mayayı kaldırmaz” demiş. Oradaki iki hristiyan da buna gülmüşler.

(Tamam, iyi fıkra olmadı ama karıştırmayın, çok bilen kendisi fıkra anlatsın)

Popularity: 37% [?]

“Ordu ile bizim bir alakamız yok”

FST 20 Haziran 2007

oyak.jpgOyakbank yabancılara satılmış, ortalıkta “nasıl olur, biz bankalar yabancıya peşkeş çekilmesin derken silahlı kuvvetler de bu işi yaparsa ne halt edelim, derdimizi kime anlatalım” diyenler var. Daha önce bazı emekli generallerin Oyakbank satılamaz, müsaade etmeyiz türü beyanlarını da hatırlıyorum. Konuyla ilgili Oyak genel müdürü Coşkun Ulusoy bir açıklama yapmış, ben ikna oldum, bakalım siz ne diyeceksiniz:

”Ordunun bankası olmaz. Ordu ticaret yapmaz, yapmamalıdır. Ordu bütün, hepimizin ortak göz bebeği olarak kanunda belirlenen görevleri yapar. Ticaret ordunun işi değildir. Ama bu insanlar maaşlarını kazandıktan sona kanunlar çerçevesinde bunu bir yerlere koyup ‘biz emekli olduğumuz zaman bize emekli maaşı ver’ diyorlarsa bunu yapıyor olmamızın yanlış olduğunu düşünmüyoruz. Aynı şeyi emekli sandığı da yapıyor ordu ile bizim bir alakamız yok. Askerin bankası demenin doğru olmadığını düşünüyorum.”

Allahtan Coşkun bey “ordu ile bir alakmız yok” demiş ki yanlış anlamaların önüne geçmiş. Öyle ya TSK ticaretle uğraşmayacağına göre işin aslı başka olmalı. Kısa bir araştırma ile işi çözdüm. Buradan ilan ediyorum, OYAK Giresun’daki Ordu’lulara ait bir yardımlaşma derneğidir, “Ordu’daki emeklilerindir” diyenler büyük hata yapar.

Neyse açıklama yeterli ve ikna edici olmuştur muhakkak.

Popularity: 24% [?]

Babalar Günü

FST 17 Haziran 2007

Evimizin direği
Altın gibi yüreği
Eşşek gibi çalışır
Sanki sağmal ineği

Ona biz baba deriz
O getirir biz yeriz
Bulamayız dünyada
Onun gibi bir keriz

Varlık yokluk bilmeyiz
Sıramızı vermeyiz
Siparişler gelmezse
Babamızı sevmeyiz

Hasta oldum diyemez
Biz doymadan yiyemez
Ne mankafa uşaktır
Yeni bir şey giyemez

Etrafını sararız
Köpek gibi dalarız
Dediğimiz olmazsa
Anamızı salarız

Popularity: 24% [?]

Gürtuna’nın Saçı

FST 15 Haziran 2007

grtna.jpgAli Müfit Beyi kastetmiyorum, malum kendisinin o yönde pek bir problemi yok, belki başını kapatması bile-özellikle yazları- tavsiye edilebilir. Ben aslında Reyhan Gürtuna’nın başını açıp özgür kız moduna geçip go-kart yapması konusunda birşey yazmayacaktım, ancak Abdurrahman bey konuyu ısrarla işlediği için iki laf edeyim dedim. Öncelikle bazı noktaları açıklayayım.

Reyhan Gürtuna’nın başını açması tamamen kendi bileceği iştir ve kimseyi ilgilendirmez. Bundan hoşlanmayanlar olabilir ama şahsın tercihidir.

Öte yandan bu durum eleştiriye konu olmaz demiyorum. Mesela ben “başını açmasını” eleştirmem ama anlamsız işlerini eleştiririm. Daha önce “başörtülülere modern şapka” projesini anlamsızlığı yüzünden bir yazıma konu etmiştim. Bir de tutarsızlık konusunda eleştiri getirmek mümkün. Elbette zaman içinde değiştiği ileri sürülebilir ve bu da mümkündür ama özellikle kocasının ipsiz sapsız bir siyasi harekete girişmesi sürecinde olup bitenler eleştiri oklarına hazırlıklı olmasını da gerekli kılar. Mesela daha önceki bir haberde ne deniyor:

Reyhan Gürtuna 15 yaşındaki, lise öğrencisi kızı Asude’nin de başının açık olduğunu hatırlatıyor ‘Başörtüsü ile ilgili kararı kızım kendi verecek. Ama şunu da söylemem gerek, bir süre önce başını kapatmak istedi ve ben örtünün yükünü taşıyamayacağı kanaatinde olduğum için kapanması için ışık yakmadım. Allah’ın emri olmasa bu kadar sıkıntıyı çekmem. Onu da açıkça söyleyeyim. Örtünmekten yüksündüğüm için değil ama Türkiye’de bu kadar konuşulması artık benim midemi bulandırıyor. Sadece problem haline getirenler için değil, her taraf için söylüyorum. Sıktı artık bu konu.’

Başörtüsü sorununun üniversiteye taşınmasına da sıcak bakmıyor Gürtuna, ‘Okulumu bırakmazdım diye düşünüyorum. Çok üzülürdüm başımı açtığım için ama devam ederdim, okurdum. Ayrılmazdım üniversiteden’ diyor.

Bu durumda, ben pek ilgilenmiyorum ama Abdurrahman beyin getirdiği eleştiriler daha farklı okunabilir diye düşünüyorum. Madem o zaman Allahın emri diye sıkıntı çekiliyordu, ne oldu, emir mi ortadan kalktı sıkıntı mı çekilmez oldu? Mecbur kalıp başımı açsam çok üzülürdüm derken, şimdi mecburiyet olmadığı halde başın açılması, üstelik go-kart yapıp medyaya poz verilmesi önemli bir değişime olduğunu gösteriyor.

Ertuğrul Özkök de Reyhan Hanım üzerinden başörtülülere “başınızı açın, go-kart yapan biri gibi hayatın tadını çıkarın” mesajını vermiş. İş go-kart yapmak, hayatın tadını çıkarmak ise bunlar başı örtülü, sakallı, kel, gözlüklü, şapkalı, etekli de yapılır. Önemli olan iç huzuru ise Ertuğrul beye bunun birşeyler giyip çıkarmayla ilgili olmadığını hatırlatırım. Biri isteyerek başını örtüyorsa iç huzuru ancak çalışma, okuma hakkının geri verilmesi, şuradan buradan kovulmaması ile sağlanır.  Mesela ben denize girmekten, güneşlenmekten nefret ederim, birçok insana göre ise bu “hayatın tadını çıkarmak” olarak algılanabilir. Halbuki Nasreddin Hoca’nın “sana ne, bana ne” anlayışına göre  kimsenin işime burnunu sokmasını da istemem. Ne haşemayla, ne iç çamaşırıyla, ne mayoyla beni denize sokamazsınız.

Kısaca, insanlar başlarını dini veya başka bir sebeple örtmek ya da örtmemek istiyorlarsa bu kendi bilecekleri iştir. Öte yandan, Ertuğrul Özkök’ün mahalle baskısı dediği konuyu da yabana atmıyorum. Örtmek istemeyen biri başını açsa çevreden tepki görebilir, zorla veya bir menfaat gereği başını örten de çıkabilir. Ancak tam tersi de mümkün ve yaygındır. Üstelik başını örtenler devlet gücü ve sopa zoruyla okuldan, memurluktan kovulmakta, birçok haktan mahrum bırakılmaktadır. Yani “başını örtmesi için baskı yapılıyor” sözü sosyal olarak bir ihtimal iken tersi “başını açması için baskı yapılıyor” fiilen kanun gücüyle dayatılan bir gerçekliktir.

Reyhan Gürtuna’dan beklentim Ertuğrul Özkök gibilere cevap olarak “Ben başımı açtım, bundan da artık rahatsız değilim ama Türkiye’de başını örtenlere devlet eliyle yürütülen baskı mevcuttur, isteyen istediğini yapabilmeli” demesidir. Yoksa başını açmış, örtmüş, go-kart yapmış bana ne. İsterse jet-ski yapsın. Eleştirenin karşısına da ilk ben çıkarım.

Popularity: 21% [?]

“Demokrasi İnsan Irkının Ümididir”

FST 13 Haziran 2007

ataturk1.jpgBir önceki yazıdaki metni gazeteci Isaac F. Marcosson’un Temmuz 1923′te Atatürk ile yaptığı görüşmeden alıntıladım. Bu çok uzun metin Prof. Ergun Özbudun tarafından 1984 yılında Türkçeye çevrilip yayınlanmış. Atatürk’ün neredeyse her cümlesi bir ders niteliğinde, özellikle de bugün dışarıya kapalı, saldırgan bir tutum izlemeyi makbul sayan kesimlerin dikkate almasını isterdim. Bu sitede Atatürk ile ilgili çok az, kendisini istismar etmek isteyenlerle ilgili sayısız yazı yazdım. Keşke Cumhuriyet kurulduktan sonra işler bu mülakattaki minval üzere gitse ve daha 8-10 sene geçmeden Atatürk Fethi Beye “Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictatör manzarasıdır […] ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir” diyerek şikayetlenmek durumunda kalmasaydı. Ben Atatürk ile ilgili hep iyi niyetli düşündüm, hala da kendisiyle ilgili siyah-beyaz bakışlara itibar etmiyorum. Atatürkçülük adıyla garip bir sembol fetişizminin ardından gidenleri de, Atatürk ile ilgili anormal hakaretler edenleri de ciddiye almıyorum. Ancak, Atatürk’ü tanrı yerine koyup Anıtkabir’de yerleri öpen, rozet, resim ve büst fetişisti insanların kınanmak yerine resmi ideoloji tarafından hoş görülmesi akıllıca hareket edilmesini engelliyor. Konuyla ilgili daha önce yazdığım bir yazı var, orada bu konuyu işlemişim. Bir de Radikal gazetesinde Prof. İlhami Güler’in “Siyaseti Atatürkçülükten laikleştirme” başlıklı yazısına dikkat çekmek isterim.

Yabancı gazetecinin kendi izlenimleri ve Atatürk ile mülakatının tümünü okumanızı tavsiye ederim. Bazı paragrafları alıntılıyorum:

[…] Neyse ki ben, Ankara’ya gelen her ziyaretçinin kaderi olan bu maddî konforsuzluğa karşı bir tür sigortalanmıştım. Kemal’in konutundan sonra, oturulmaya elverişli hemen tek yer, Yakın Doğu Yardım Misyonu mensuplarının kullanımı için yenilenmiş, son zamanlarda da Chester İmtiyazı temsilcilerine satın alınmış binaydı.

[…] Chester İmtiyazından söz ederken, Ankara’da daha yarım gün geçirir geçirmez içime doğan şu çarpıcı gerçeği hatırlıyorum. En fakir kundura boyacısına varıncaya kadar herkes, sadece bu imtiyaz hakkında bilgi sahibi olmakla kalmıyor, aynı zamanda onu, Türkiye’nin gelişmesi ve zenginleşmesi için şaşmaz bir ilâç sayıyor. Bir Türk köylüsüne bu imtiyazı sorun; size bunun, gelecek ay çiftliğinin kenarından bir demiryolu geçmesi demek olduğunu söyler. Chester imtiyazcılarının, bir ekonomik dönüşümü gerçekleştirebilecekleri yolunda, körcesine ve âdeta insanın içine dokunan bir inanç var.

[… (Atatürk)] Birleşik Devletlerin ideali, bizim de idealimizdir. Büyük Millet Meclisinin 1920 Ocağında ilân ettiği Millî Misakımız, sizin Bağımsızlık Beyannamenize çok benzer. O, sadece, Türk ülkesinin istilâdan kurtulmasını ve kendi kaderimize hâkim olmamızı ister. Bağımsızlık, hepsi bu. O, halkımızın misakı, anayasasıdır ve ne pahasına olursa olsun, bu misakı korumaya kararlıyız.

Türkiye de, Amerika da, demokratik rejimlerdir. Gerçekten, şu andaki Türk Hükümeti, dünyadaki en demokratik hükümettir. Halkın mutlak egemenliğine dayanır ve onun temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi, yargı, yasama ve yürütme organıdır. Kardeş demokrasiler olarak, Türkiye ile Amerika arasında en sıkı ilişkiler olmalıdır.

Ekonomik ilişkiler alanında Türkiye ile Birleşik Devletler, her iki taraf için de en büyük yarar sağlayacak şekilde, birlikte çalışabilirler. Zengin ve çeşitli millî kaynaklarımızın, Amerikan sermayesi için çekici olması gerekir. Biz, gelişmemizde Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız; çünkü bütün başka ülkelerin sermayesinden farklı olarak Amerikan parası, Avrupa milletlerinin bizimle ilişkilerine can veren siyasal entrikalardan uzaktır. Başka bir ifadeyle Amerikan sermayesi, yatırılır yatırılmaz bayrağını çekmeye kalkmaz.

Amerika’ya olan inanç ve güvenimizin somut bir delilini, Chester İmtiyazını vermek suretiyle gösterdik. Gerçekten bu, Amerikan halkına bir teveccühtür.

Hayatım boyunca, Washington ve Lincoln’ün hayat ve eserlerinden ilham aldım. İlk onüç devletle yeni Türkiye arasında ilginç bir benzerlik vardır. Sizin atalarınız, İngiliz boyunduruğunu kaldırıp attı. Türkiye de, üzerindeki bütün rüşvet ve yiyicilikle birlikte taşıdığı eski imparatorluk boyunduruğunu, daha da kötüsü başka milletlerin bencil müdahalelerini kaldırıp attı. Biz şimdi, yeni bir milletin doğuşuna şahit olan bir doğum sürecinin içindeyiz. Amerikan yardımıyla amacımıza ulaşacağız.”

[…] “Pan-İslâmizm, din ortaklığına dayanan bir federasyon demekti. Pan-Turanizm ise, ırka dayanan aynı çeşit bir çaba ve ihtiras ortaklığını temsil ediyordu. Her ikisi de yanlıştı. Pan-İslâmizm fikri, asırlar önce Viyana kapılarında, Türklerin Avrupa’da ulaştıkları en kuzey noktada öldü. Pan-Turanizm de, Doğu ovalarında mahvolup gitti.

Bu hareketlerin her ikisi de yanlıştı; çünkü, kuvvet ve emperyalizm anlamına gelen fetih fikrine dayanıyorlardı. Uzun yıllar emperyalizm, Avrupa’ya hâkim oldu. Ancak emperyalizm ölüme mahkûmdur. Bunun cevabını, Almanya’nın Avusturya’nın, Rusya’nın ve geçmişteki Türkiye’nin yıkılışında bulursunuz. Demokrasi, insan ırkının ümididir.

[…] İlkin tarımı alalım. Birincisi, tarım okulları açmak ki bunda Amerika yardımcı olabilir, ikincisi traktör ve diğer modern tarım makinelerine yer vermek suretiyle, tamamen yeni bir tarım bilimi geliştirmek zorundayız. Pamuk gibi yeni ürünleri geliştirmemiz, tütün gibi eski ürünleri de yaygınlaştırmamız gerekiyor, ister karayolunda, ister çiftlikte olsun, motor bizim ilk yardımcımız olacaktır.

Ulaşım da aynı derecede hayatîdir. Dünya Savaşından önce Almanlar, Türkiye’nin ulaşımı için kapsayıcı bir plân hazırlamışlardı; ancak bu, ülkenin onlar tarafından ekonomik bakımdan sömürülmesi fikrine dayanıyordu. Almanlardan kurtulduğumuza memnunum; benim açımdan da, hiçbir zaman bu otoriteyi tekrar ele geçirebilecek değillerdir. Çok ihtiyaç duyduğumuz demiryollarımızı geliştirmek için gözlerimizi Amerika’ya çevirdik. Onlara Chester İmtiyazını vermemizin bir sebebi bu. Bu imtiyazın bizim için ne ifade ettiğini Amerikalıların anlayacaklarını ümid ediyorum. Bu, sadece yeterli bir ulaşım değil, aynı zamanda yeni limanların inşası ve millî kaynaklarımızın, özellikle petrolün işletilmesi ümididir.

[…] Ekonomiden söz ederken, yeni Türkiye için hayatî önem taşıyan başka bir soruna da değineyim. Geçmişte Türkiye’nin trajedisi, büyük Avrupa devletlerinin, onun ticarî gelişmesi konusunda birbirlerine karşı olan bencil tutumlarıydı. Bu, büyük imtiyazlar koparma oyununun kaçınılmaz sonucuydu. Devletler, ahır yemliğindeki köpekler gibiydiler; kendi istediklerine ulaşamadıkları zaman, rakiplerini de bundan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Yıllardır Çin’de olup bitenler de aynen böyledir; ancak onlar, Türkiye’yi Çin’e çeviremeyeceklerdir. John Hay tarafından ortaya atılmış bulunan, herkese açık kapı ve herkes için fırsat eşitliği üzerinde ısrar edeceğiz. Eğer Avrupa devletleri bu usûlden hoşlanmazlarsa, bunun dışında kalabilirler”.

[…] Bundan sonraki sorum şuydu: “Dünyanın bugünkü hastalığı için ilâcınız nedir?”

Hemen cevapladı: “Aptalca şüphe ve güvensizlik değil, akıllıca işbirliği”.

“Milletler Cemiyeti bir çare mi?” diye devam ettim.

“Hem evet, hem hayır” dedi Kemal. “Cemiyetin hatası, bazı milletleri yönetmek, diğer milletleri de yönetilmek üzere ayırmış olmasıdır. Wilson’un self-determinasyon fikri, garip şekilde ortadan kalkmış görünüyor”.

[…] “Kadınlarımız, eğitimde ve çalışmada erkeklere eşit olmalı. İslamiyetin en eski günlerinden beri, kadın bilginler, yazarlar, hatipler ve bunun gibi okul açıp ders veren kadınlar olmuştur. Hatta İslam Dini, kadınlara, kendilerini erkeklerle aynı derecede eğitmelerini emreder. Yunanlılarla olan savaşta Türk kadınları, cephedeki erkeklerin yerine geçerek evlerinde her türlü işi yapmış, hattâ ordunun ikmal ve mühimmat taşınması işini üstlenmişlerdir. Bu, gerçek bir sosyolojik prensibin, yani toplumu daha iyi ve daha güçlü kılmak için kadınların erkeklerle işbirliği etmesi gerektiği prensibinin bir sonucu olmuştur.

Türkiye’de kadınların hayatlarını tembellik ve aylaklık içinde geçirdikleri sanılmaktadır. Bu bir iftiradır. Büyük şehirler hariç, Türkiye’nin tümünde kadınlar, erkeklerle yanyana tarlalarda çalışmakta ve genel olarak millî çalışmaya katılmaktadırlar. Sadece büyük şehirlerde Türk kadınları kocalarınca kapatılmaktadır. Bu da, kadınlarımızın, dinin emrettiğinden daha fazla örtünüp kapanmalarından ileri gelmektedir. Gelenek, bu noktada fazla ileri gitmiştir.”

Popularity: 45% [?]

İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş