Temmuz 2007 Arşivi

Şu anda

FST 31 Temmuz 2007

138nuri-alco.JPGBlog demek ille de siyaset değil ya, biraz serbest takılayım. Efendim az evvel eve geldim bir tabak zeytinyağlı fasulye yedim, şu saniyede (17:58) TRT 1′de bir Türk filmi izliyorum. Erol Taş zengin işadamıdır, kızı Hülya Avşar ise minibüs şoförü Salih Kırmızı ile kırıştırıyor. Erol Taş ve eşi Aliye Rona bundan habersiz ve kızlarını İtalya’da okuyup dönmüş mühendis Nuri Alço ile evlendirmeyi planlıyorlar. Peki ben bu filmi neden izliyorum? Çünkü televizyonun kumandasına ulaşmak için kucağımdaki laptopu bırakmam ve birkaç hamle yapmam lazım, şu an için buna üşeniyorum. Birazdan, muhtemelen film dayanılmaz hale geldiğinde kanalı değiştireceğim. Hatta şimdi bunu yapmalıyım zira Hülya Avşar zengin adam yerine fakir şoförü tercih ettiğini beyan eden anlamsız cümleler kurmaya başladı…. Durun, şimdi Nuri Alço Hülya Avşar’ı çay içmeye davet etti. Nuri’nin yanına Tecavüzcü Coşkun geldi, Nuri Alço Coşkun’a “takip edin kızı, kimlerle beraber bileyim” dedi. Neyse, bundan sonrası malumdur, ben kalkıyorum, kumandayı alayım.

Popularity: 17% [?]

Memur Şehri

FST 31 Temmuz 2007

memur.jpgMemurlarla ilgili bazı veriler açıklanmış, ben konuya meraklı olduğum için biraz baktım. Aslında akademik olarak da incelemeye değer birşey gibi geldi bana. Yalnız gazeteler bilerek mi yapıyor nedir, ille de araya saçma bir yorum sıkıştıracaklar. Mesela haberde şöyle bir yer var:

Buna göre, bugüne kadar sürekli olarak Başkent Ankara, ‘memur şehri’ olarak anılırken, memur sayısının İstanbul’da, Ankara’nın yaklaşık 15 bin üzerinde bulunduğu dikkat çekti. Verilere göre, halen İstanbul’da 185 bin 865 devlet memuru görev yapıyor.

İstanbul’u 170 bin 923 memur ile Ankara, 81 bin 115 memur ile de İzmir takip ediyor.

Bir haber sitesi de “İstanbul memur şehri” demiş. Hiç böyle şey olur mu? Türkiye’nin borcuna çevirmişler işi. Şehrin toplam nüfusu içinde memur oranın bakmak daha mantıklı olur, eğer gerçekten nisbi olarak İstanbul Ankara’yı geçmiş ise o zaman şaşırmakta haklı oluruz. Peki gerçek nedir? Ben hemen TUİK sayfasından Türkiye 2000 yılı şehir nüfuslarını buldum ve illere göre açıklanan memur sayısı ile oranladım. Aşağıdaki tabloda Türkiye’nin nüfus başına memur istatistiğini bulabilirsiniz. Dedim ya, bu konu epey ilgi çekici, ortalıkta bir sürü ekonomist var, analiz etsinler bakalım bu manzara neyin nesidir, GSMH, AKP ve CHP oyları, ÖSS sınav sonuçları, girişimcilik, özel sektör gelişmişliği ile bu oranların bir ilişkisi olabilir mi? Alın size bedavadan istatistik ve araştırma konusu, pişirip verecek halim yok ya…

Memur Şehirleri Sıralaması

    İl Nüfusu Memur Sayısı Memur Oranı Nüf/Memur
1 Ankara 4.007.860 170.923 4,26% 23,448
2 Tunceli 93.584 3.682 3,93% 25,417
3 Artvin 191.934 6.292 3,28% 30,504
4 Bolu 270.654 8.762 3,24% 30,890
5 Kastamonu 375.476 11.925 3,18% 31,486
6 Sinop 225.574 7.084 3,14% 31,843
7 Eskişehir 706.009 21.649 3,07% 32,612
8 Çanakkale 464.975 14.051 3,02% 33,092
9 Amasya 365.231 10.877 2,98% 33,578
10 Edirne 402.606 11.729 2,91% 34,326
11 Karabük 225.102 6.501 2,89% 34,626
12 Burdur 256.803 7.319 2,85% 35,087
13 Kırşehir 253.239 7.109 2,81% 35,622
14 Elazığ 569.616 15.694 2,76% 36,295
15 Bartın 184.178 5.006 2,72% 36,791
16 Bayburt 97.358 2.642 2,71% 36,850
17 Kırıkkale 383.508 10.361 2,70% 37,015
18 Samsun 1.209.137 32.445 2,68% 37,267
19 Yalova 168.593 4.505 2,67% 37,424
20 Muğla 715.328 19.064 2,67% 37,522
21 Niğde 348.081 9.053 2,60% 38,449
22 Kilis 114.724 2.930 2,55% 39,155
23 Uşak 322.313 8.206 2,55% 39,278
24 Trabzon 975.137 24.601 2,52% 39,638
25 Aydın 950.757 23.976 2,52% 39,655
26 Nevşehir 309.914 7.789 2,51% 39,789
27 Bilecik 194.326 4.876 2,51% 39,854
28 Kayseri 1.060.432 26.451 2,49% 40,090
29 Denizli 850.029 21.201 2,49% 40,094
30 Malatya 853.658 21.144 2,48% 40,374
31 Balıkesir 1.076.347 26.589 2,47% 40,481
32 Bingöl 253.739 6.266 2,47% 40,495
33 Siirt 263.676 6.476 2,46% 40,716
34 Isparta 513.681 12.566 2,45% 40,879
35 İzmir 3.370.866 81.115 2,41% 41,557
36 Rize 365.938 8.655 2,37% 42,281
37 Adana 1.849.478 43.568 2,36% 42,450
38 Erzurum 937.389 21.898 2,34% 42,807
39 Sivas 755.091 17.427 2,31% 43,329
40 Çankırı 270.355 6.230 2,30% 43,396
41 Giresun 523.819 12.048 2,30% 43,478
42 Karaman 243.210 5.580 2,29% 43,586
43 Çorum 597.065 13.642 2,28% 43,767
44 Erzincan 316.841 7.221 2,28% 43,878
45 Gümüşhane 186.953 4.242 2,27% 44,072
46 Antalya 1.719.751 38.458 2,24% 44,718
47 Iğdır 168.634 3.771 2,24% 44,719
48 Zonguldak 615.599 13.692 2,22% 44,960
49 Osmaniye 458.782 10.162 2,21% 45,147
50 Hakkari 236.581 5.226 2,21% 45,270
51 Kocaeli 1.206.085 26.642 2,21% 45,270
52 Sakarya 756.168 16.702 2,21% 45,274
53 İçel 1.651.400 36.359 2,20% 45,419
54 K.Maraş 1.002.384 21.956 2,19% 45,654
55 Diyarbakır 1.362.708 29.829 2,19% 45,684
56 Kars 325.016 7.031 2,16% 46,226
57 Bursa 2.125.140 45.524 2,14% 46,682
58 Kütahya 656.903 13.918 2,12% 47,198
59 Ardahan 133.756 2.738 2,05% 48,852
60 Kırklareli 328.461 6.704 2,04% 48,995
61 Manisa 1.260.169 25.555 2,03% 49,312
62 Afyon 812.416 16.466 2,03% 49,339
63 Aksaray 396.084 8.018 2,02% 49,399
64 Adıyaman 623.811 12.583 2,02% 49,576
65 Konya 2.192.166 43.834 2,00% 50,011
66 Düzce 314.266 6.255 1,99% 50,242
67 Tekirdağ 623.591 12.382 1,99% 50,363
68 Hatay 1.253.726 24.396 1,95% 51,391
69 Batman 456.734 8.861 1,94% 51,544
70 Tokat 828.027 15.491 1,87% 53,452
71 İstanbul 10.018.735 185.865 1,86% 53,903
72 Gaziantep 1.285.249 23.769 1,85% 54,072
73 Yozgat 682.919 12.607 1,85% 54,170
74 Ordu 887.765 16.090 1,81% 55,175
75 Mardin 705.098 12.044 1,71% 58,544
76 Bitlis 388.678 6.532 1,68% 59,504
77 Şırnak 353.197 5.924 1,68% 59,621
78 Van 877.524 14.568 1,66% 60,236
79 Muş 453.654 6.478 1,43% 70,030
80 Ağrı 528.744 7.499 1,42% 70,509
81 Şanlıurfa 1.443.422 20.349 1,41% 70,933
  Türkiye 67803927 1565648 2,31% 43,307

Popularity: 30% [?]

Terliksi Aile

FST 28 Temmuz 2007

3771706.jpgŞu ara televizyonlarda bir reklam var. İlk başta Ramazan geldi kola reklamı yapılıyor zannediyorsunuz ama işin sonunda Hürriyet gazetesi çıkıyor. Serkan bey konuyu güzelce ele almış, beni de haberdar etti. Ben derin sosyal bilimci olmadığım için onlar kadar analiz edemem ama yüzeysel olarak bakayım dedim. Olay kısaca şöyle: Baba taktığı yarım gözlükle ciddi tavırla gazete okuyor (gazete Hürriyet olduğuna göre bakıyor da diyebiliriz), evin kızı olduğunu öğrendiğimiz genç kanepede beyaz kaplı (muhtemelen Can yayınlarından) bir kitap okuyor, evin anaç hanımı tertemiz bir örtüyü masaya yayıyor derken dışarıdan bir bağırtı geliyor. Evin küçük oğlu olduğu anlaşılan bir genç sürekli ve rahatsız edici şekilde bağırarak, milli takım lehine slogan atarak içeri giriyor, anasını kucaklıyor, ablasına sataşıyor vs. derken evin büyük oğlu giriyor, borsacı olduğunu öğrendiğimiz büyük oğul durmadan bağıran küçük oğlana babacan tavırla kirayı ödeyebildin mi derken temiz gömlekli beyaz kız durduk yerde fol, yumurta yokken “üniversitedeki fikirlerine ne oldu” diyor. Kız arada küçük oğlanı da parazitlikle haşlıyor, büyük oğlan kıza cevap yetiştirecekken baba “haydin sofraya” diyerek tartışmayı kesiyor. Herkes oturuyor, anaç evin hanımı nedense oturmuyor buğulu gözlerle torunuyla bakışıyor ve bizim şaşkın bakışlarımız altında Hürriyetin adı okunuyor, güya bu bir aileymiş, mesaj oluyormuş vs.

Ben hayatımda böyle bir aile görmedim, çevremde işitmedim de. Öte yandan Hürriyet madem bu işi yaptırmış, olan olmuş, ben reklamda derhal güncel konularla ilgili detaylara odaklandım. Mesela ilk aklıma gelen bu ev ayakkabıyla girilen bir ev mi yoksa terlikle gezilen, dolayısıyla namaz kılınan bir yer mi? Filmi internette buldum ve siz okuyucularımız için defalarca izledim. (Çektiğim eziyeti takdir edersiniz artık ama araştırmacı blogculuk bunu icap ettiriyor, çare yok).

Terlik konusu karışık, öncelikle anaç ev hanımı kalın topuklu bir ayakkabı (arkadan bağlı, dolayısıyla terlik değil) giyiyor, evin bağırtlak küçük oğlu kendisini kucaklayıp havada çevirirken bu alenen görünüyor. Bağırtlak oğlan da spor ayakkabısıyla doğrudan içeri dalıyor. Ancak evin yakın gözlüklü ve ciddi pozda Hürriyet okuyan (oksimoron mu deniyordu) babası terlik giyiyor. Bildiğimiz 8-10 milyonluk önü kapalı ciddi ve orta yaşlı adam terliği. Yine kızın ayaklarına bakıyoruz, kız evde çorapsız çıplak ayakla gezmeyi tercih ediyor. Büyük oğlan, gelin ve torun da ayakkabılarla içeri dalıyorlar. Şu halde bu ev hem ayakkabı hem de ayakkabısız şekilde girilebilen özgür bir ortamı andırıyor. Evin erkeğinin terlik giymesi son günlerdeki genellemeye göre kendisinin arada namaz da kıldığına işaret edebilir. Öte yandan kimi ayakkabıyla gezip dışarının pisliğini içeri taşırken kiminin çıplak ayakla yahut terlikle gezmesi evin hijyeni açısından soru işareti oluşturuyor.

Ailenin genel durumuyla ilgili de kafamda sorular oluştu. Mesela gelin bir köşede konuşmaları yer yer hoşgörülü bir tebessümle izliyor ama kendisinin reklamda toplam görünme süresi 1.2 saniye kadar. “Biz bir aileyiz” derken gelini biraz kenara itmişler gibime geldi. Sonra torunun yemek tabağında yeşil bir “şey” var. O yaşta hiçbir çocuk ıspanak benzeri ve jöleye dönmüş yeşil “şey” yemez. Hele hele kendi tabağına köfte yerine bu garip şeyi koyan babaannesine mütebessim edalarla bakmaz, mızmızlanır. Bir de borsacı oğlan eve geldiğinde babasının elini öperken epey yukarıyı, neredeyse bileğini öptü. Hani usta yankesiciler gibi, pederin saati aşıracak galiba diye aklıma geldi. Öyle ya, paragöz bir borsacı olarak babasını bile kazıklaması garipsenmemeli. Özellikle evin çorapsız gezen solcu genç kızı abisini iyi tanıdığından “merhaba abi hoşgeldin” diyeceğine “üniversitedeki fikirlerine ne oldu” diye başlayıp sanki deyimler sözlüğünü ezberlemiş gibi dilekçe yazarcasına “başarın para odaklı” diyerek abisinin aslında dönek olduğunu hepimize duyuruyor. Elbette bu tür paraya tapan bir tipten herşey beklenir, babasının saatini çalması sıradan bir iştir.

İşte bu Hürriyet ailesiymiş, 70 milyon filan da deniyor, demek Türk ailesi böyledir, ibret alın mesajı veriliyor. Bu tasvire göre Türk ailesi herkes ayakkabıyla gezerken terlik giyen ve Hürriyet okuyan baba, ille de solcu ve itici, çorap giymeyen, gömleği beyaz ötesi renkte kız, futbolla kafayı yemiş fırlama ve terbiyesiz oğlan, üniversitede okurken solcu, sonra borsaya girip parayı görünce fikirleri unutan dönek büyük oğlan, jöleleşmiş sebze seven ve mızmınlanmayan torun, sürekli sırıtan gelin ile konuşma özürlü anneden ibarettir. Tam çekirdek aile anlayacağınız, kabak çekirdeği.

Gelin biz bu aileyi biraz daha gerçekçi hale getirelim, bakalım reklamcılar ne diyecek.

Terlik Ailesi Yemekte

[Tek sahneli oyun, senaryo FST]

[Baba terlikli oturmakta iken kalkar namaza durur. Solcu kız kalın ve resimsiz bir kitap okurken anne sofrayı hazırlamaktadır]

Baba- Ya rabbi şükür, emeklilik sonrası ikindi namazını geçirmez oldum. Kızım ver bakalım Hürriyeti Bekir Coşkun ne yazmış.

Kız- Baba çok bilinçsizsin. Bu çağda böyle ilkel şeylere inanıyorsun, namaz filan. Çelişki içinde ezilen bir bilinçsizsin.

Anne- Kız, orada kösülüp oturacağına gel de biraz yardım et, evin eşşeğine döndüm, şu çorbayı karıştır, salata da yapılacak

Kız- Anne sen emeğini sömürttükçe daha çok eşşek yerine konursun, Engels diyor ki

Anne- Gevezeliği, zevzekliği bırak, kolum koptu, yırtacağım o kitaplarını sobada yakacağım, koş hemen çorbanın başına.

[Dışarıdan sürekli bir bağırtı gelmektedir, anne kapıyı açar]

Küçük Oğlan- En büyük Beşiktaş, i.ne Fener, topunuzu öpeceğiz, ooooo oğlan bizim kız bizim

Anne- Hayta nerde kaldın, geç içeri, leş gibi olmuşsun. Dur, ayakkabılarını doğru banyoya götür, çamurunu temizle, öğk.

K.Oğlan- Kız entel Şaziye, hala kitap mı okuyorsun, bu kafayla evde kalacaksın, saçını da oğlan çocuğu gibi kestirmişsin, moda şimdi böyle mi, Şadi diyelim sana ho ho ho

Kız- Allahın geri zekalısı sen önce kendi tipine bak, amip, terliksi hayvan, maymun bile değilsin. Aç köpek, başarısız şey.

K.Oğlan- (Aptalca sırıtarak) Ehhehe Hebele hübele

Baba- Yürü ulan eşşoğlusu, birazdan abin gelecek adam gibi üstünü başını değiştir.

K. Oğlan- Bozulma be moruk, akşam maçı izleriz değil mi, heeey, i.ne cimbombom olamazsın şampiyon

[Zil çalar, büyük oğlan, gelin ve torun girerler]

Anne- Evlaadım hoşgeldin (sarılır, geline asık suratla bakarak yarım ağız) sen de hoşgeldin.

Büyük Oğlan- Hoşbulduk, biraz geciktim kusura bakmayın arabayı BMW servisinden aldım, yaz günü dahi üzerimden çıkarmadığım takım elbisemle uyumlu Cartier marka kol saatimi, elmas kol düğmelerimi filan ayarlarken zaman geçivermiş. Baba öpeyim.

Baba- Hoşt, benim senin gibi oğlum yok. Seni besleyip büyüttüm, okullarda okuttum (gözleri dolar) adam ettim, ben köpek kulübesi gibi yerde sürünüyorum sen lüks villada oturuyorsun. Şu adamın hakkını nasıl öderim, en iyisi bir apartman katı alıvereyim diyen kim.

B. Oğlan- Baba uzatma, baktırıyorum emlakçılara, tamam okuttun da herkesin içinde şu mevzuyu açıp durmasan ayıp oluyor ama benim de izzeti nefsim var

Kız- Üniversitedeki fikirlerine ne oldu, başarıyı paraya odaklamışsın. Nerde kaldı eşitlik, sınıfsız toplum, sen ayran içmeye tahtırevanla gidiyorsun, evini emekçilere temizletiyorsun.

B. Oğlan- (İçinden) (Ulan gelmeyeceğim şu moronların evine diyorum ama ne çare “biz bir aileyiz” geyiği gereği başa gelen çekilir demişler). Ha, Mustafa ne yaptın kiranı ödedin mi, geçen ay 500 kağıt vermiştim, bak ev sahibinle papaz etme beni.

K. Oğlan- Yok b’olum, parayı manitalarla yedik, sende çoktur, ne de olsa abimsin, ev sahibine söyledim, abimden al dedim parayı. Beşşşiktaş, sen bizim herşeyyimizssin

Kız- Pis lümpen, sen henüz hiçbir şey değilsin. Bilinçsiz yığınlar içinde sınıfsal çelişkini yitirmişsin.

K. Oğlan- Entel kız kurusu, sen konuşma, sanki kendin bir halt oldun, hala burada pederin emekli maaşından geçiniyorsun, ağzımı açtırma benim. Edirne köprüsü taştan, var mı büyük Beşiktaştan ooooo oooooo

Baba- Tamam uzatmayın da geçin sofraya, hanım, sofra hazır mı?

Anne- Nah hazır. Zıkkımın pekini yiyin. Sen otur akşama kadar gazete oku, kız kitap okusun, oğlan sokaklarda sürtsün, ben akşama kadar temizlik, ütü, yemek uğraşayım, ondan sonra beyefendi emir versin “haydin sofraya”. Coca Cola reklamı mı çeviriyoruz burada,

Gelin- (İçinden) (Yarabbi bu eziyet ne zaman bitecek) Aman anneciğim hemen biz koştururuz, değil mi, hadi bakalım Zerrincan, sen de çatal ve kaşıkları dağıt.

[Sofraya oturulur]

Anne- (Ayakta) Haydi ziftlenin bakalım, bu günü de kurtardınız, ben olmasam üçünüz de açlıktan geberirsiniz. (Torununa) Kız sen de ne bakıyorsun, dön yemeğini ye, tabakta hiçbirşey kalmayacak ona göre, yoksa öcüler kovalar, seni köpeklere atarım.

Torun Zerrincan- Bana ne, ben ıspanak yemem. Cips isterim, kola isterim, bonibon isterim.

Kız- Reklam küçücük beyinleri bilinçaltında esir almış, vahşi kapitalist piyasa mekanizması kanlı burjuva oyunlarıyla çelişkileri sürgit bağlamlarda dolaylamaktadır.

Büyük Oğlan- Yetti ulan, başlatacaksınız ha, kalkın kız gidiyoruz, ne halleri varsa görsünler, manyak bunlar, yuh be (Telefonu çalar) Alo, ne, tamam Garanti bankası alalım, detaylar için Ekonomi Türk‘e bakın, ben kapatıyorum.

[Perde Kapanır, Ekranda: Türkiye’nin Hürriyeti, Friends Ailesi]

(Ek: Reklamın yapımcısı ile bir mülakat)

Popularity: 23% [?]

“Yerine Getirilen Görev”

FST 28 Temmuz 2007

i04-imam.jpgBirkaç gündür imamların sendika aracılığıyla “maaşımıza zam yapılsın, gece gündür çalışıyoruz” mealli mesajıyla karşılaşıyorum. Ekonomi Türk sitesinde de konu ele alınmış ve imamlara “madem öyle camiler özelleştirilsin, siz de ücret pazarlığınızı mahalleliyle yaparsınız” mesajı verilmiş. Ben de ilgili bir insan olarak duruma müdahil olayım dedim. Haberde diyanet sendikası şöyle şeyler söylüyor:

[…] Bir imam sabah namazı için en geç 04.00’de ayakta olması gerekiyor. Gün içinde diğer vakit namazlarını kıldıran imamların 22.00’de okunan yatsı namazını kıldırdıktan sonra en erken gece 23.00’te görevi tamamlanıyor. Yani imamlar aşağı yukarı günün 18 saatinde görevleri gereği camilere bağımlılar. Görev yerlerinden kesinlikle uzaklaşamıyorlar. Hafta sonu ve hafta içi tatile veya uzaktaki bir akrabalarına dahi gidemiyorlar. Gecelerini gündüzlerini veren imamlar bunların yanı sıra camilerin temizliği, çevre bakımı gibi görevleri olmayan konularla da ilgilenmek zorunda kalıyorlar. Buna rağmen, 20 yıllık bir imamın aldığı maaş 800-900 YTL arasında. Bu maaş, yerine getirdikleri görevleriyle kıyaslanırsa oldukça düşük.

[…] Ülkenin ilerlemesini istemeyen bazı yabancı odakların Milli Eğitim ve Diyanet çalışanlarını yıpratmaya çalıştığını ifade eden Demirci, “Diyanet çalışanları ekonomik yönden zayıflatılarak, vatandaşa bağımlı hale getiriliyor ve itibarlarının yitirilmesine çalışılıyor. Böylece insanların manevi ve ahlaki yapıları çökertilerek, toplumu parçalamak istiyorlar. Bu nedenle imamlar ve diğer din görevlilerinin ekonomik bağımsızlıklarının kazandırılması gerekiyor” diye konuştu.

Demirci, ülke genelinde çok sayıda imam açığı bulunduğunu, ancak maaşların düşüklüğü nedeniyle mevcut imamların da öğretmenliğe geçmeye çalıştığını sözlerine ekledi.

Ben lafı fazla uzatmayayım. Bir imamın “görevi” de ne ola ki? İkamet ettiğim mahallede yakın zamanda iki tane cami inşaatı bitirildi, bir tanesi Sultanahmet ile yarışır azamette, içindeki çini ve boyalar için harcanan parayla muhtemelen orta boy üçüncü bir cami yapılabilirdi. Geçenlerde bir akşam namazımı cemaatle eda edeyim diye bu camiye gittiğimde toplam 3 kişiydik ve ortalıkta imam olmadığından yaşlı bir şahıs imamlık yaptı namazı bitirdik. Cuma namazını da orada kıldım, yekün iki saftan ibarettik ve imam da kendisine müftülükten gönderilen bir yazıyı okurken 20-30 arası yerde hata yaptı, iki rekatin ilkinde kevser, ikicisinde ihlas suresiyle namazı tamamladı.

Yine geçen kış bir misafirlikte yakındaki büyükçe bir camiyi görünce şunu bir ziyaret edeyim dedim ve ezanın ardından içeri girdiğimde ortalığın bomboş olduğunu gördüm. Kimse yok mu diye bakınırken, yan taraftaki küçük bir odadan kafasını uzatan imam “buradayız” diye davet etti, meğer daha kolay ısındığı ve cemaat olmadığı için namazı orada kılıyorlarmış. Toplam 4-5 kişi vardı.

Peki bunları niye anlatıyorum? “Namaz kıldığıma göre evde terlikle geziyorum” çıkarımına ulaşmanız için değil, mahalle camilerinin ve devlet memurluğu şeklinde ihdas edilmiş imamlık, müezzinlik gibi kadroların aslında gereksiz olduğunu açıklamak için elbette.

Bu tarz bir sistemin tek açıklaması vardır ve o da diyanet sendikacısının dediği gibi “imamın görevi, insanların manevi ahlakını çökertme” gibi anlamsız sözlerle ilgili değildir. İmamın tek görevi cuma günleri nispeten kalabalık hale gelen cemaate merkezi otoritenin akmaz kokmaz hutbesini iletmektir. Bunun dışında normal vakitlerde 3-4 kişilik bir cemaate namaz kıldırmak 15-20 dakikayı geçmez (ki devamlı cemaatin yaş ortalaması 70 civarındadır). Bütün imamlar sabah öğle arası 5-6 saatlik boşlukta kömürcülük, oto galericiliği, emlakçılık gibi ek işlerle uğraşırlar. İmamlıktan aldıkları 800-900 YTL maaş bunlar için sabit ve düzenli bir ek gelirdir. Dağ köylerinde imamlık yapanların hiç cemaati yoktur, para da harcamazlar, bunlar köyün ileri geleninin birinin kızıyla evlenip ziraatle uğraşırlar. Her ay dokunmadıkları maaşları birikir, ek bir kazanç olur.

Lafı uzatmaya gerek yok, Türkiye’de imamların pozisyonu öğretmen ve öğretim üyelerininki ile aynıdır. Dikkat ederseniz öğretmenler haftada 3-4 gün, yılda 5-6 ay boştur ve mutlaka ek işle uğraşırlar. Öğretim üyeleri de layüseldirler. Kimin ne ders işlediği, işini iyi yapıp yapmadığı sorgulanmaz. Kitap basıp satanından vergi, algı sorulmaz. Bunlara niçin göz yumulduğunu düşünürseniz şu sonuca ulaşırsınız: Her yaştan Türk vatandaşının resmi ideolojiye uygun yetişmesini sağlamak, daha doğru bir ifadeyle “düşünme, yaratıcı olma, soru sorma” gibi tehlikeli yollara girmeden iyi vatandaş olmalarını sağlamak diyebiliriz. İmam, öğretmen ve öğretim üyesi devletin maaşlı ideoloji aktarıcılarıdır, bu sebeple para alırlar ve ek iş yapmalarına, az çalışmalarına, öğrenciye, vatandaşa eziyet etmelerine göz yumulur. Bunların yaptığı iş kutsal değildir, kutsal olsa parasız çalışırlardı, veya en azından ellerindekiyle yetinip zırt pırt maaş dilenmezlerdi.

O halde ne olmalı. Çok basit. Problem Diyanet İşleri Başkanlığı denen teşkilatın son nefer ve binasına kadar kadar ortadan kaldırılmasıdır. Bu teşkilat lağvedilmeli, mahalle camilerine bedava verilen elektrik, su vs. kesilmeli, imam maaş, devlet memuru imam mantığı topluma unutturulmalıdır. Namaz kılmak isteyen camisini madem yaptırıyor, elektriğini, suyunu öder, ister cemaat namaz vakti aralarından birine namazı kıldırır, isterlerse maaşını ceplerinden ödeyerek kendileri birimam tutarlar. Böylece kimsenin birşeyden şikayete hakkı kalmaz.

Aynı durum öğretmen ve öğretim üyeleri için de geçerlidir. Devletten maaşlı öğretim üyesi kadar tembel ikinci bir adam ancak devletten maaşlı bir öğretmen olabilir. Bunları devlet garantisi altından çıkarmazsanız memleket gram ilerlemez, çocuklarımız daha çok eziyet çekerler. AKP yetkililerine duyururum. Diyanet kapatılsın diyorum ama Milli Eğitim açık kalsın da demiyorum. Milli Eğitim Bakanlığı insan özgürlüğüne ters bir anlayıştır. Eğitim konusunda devlet müfredat dayatırsa orada bireyler iktidarın istediği yönde “eğiliyor” demektir. Neyse bu apayrı bir konu, diyanete dönersek, Diyanet İşleri Başkanlığının bir tane “olması gerekli” işini bana söylerseniz sözlerimi geri alacağım.

Tersine ben size diyorum ki, Diyanet hiç olmasa, devlet din işlerine hiç bulaşmasa bütçemiz kafadan 1-2 Milyar dolar kazanır. Dinle ilgili problemi olan bunları özel kaynaklardan fazlasıyla öğrenebilir. Üstelik “kıçımı kaç taşla sileyim, Mars’ta kıble ne taraftır, Gülersem abdestim bozulur mu” türü sorulara devlet memuru olduğu için küfürle karşılık veremeyen din adamı özel din bürosundan kendisine bu tür sorular soranları paralarını alıp azarlama imkanına da sahip olur.

Sonra, namazını kılmak isteyenin de bir devlet memuru araması gerekmez. Diyanet tekeli aradan çekilince açılacak Hac piyasası tur şirketleri için mükemmel bir gelişme alanı olur. Say say bitmez. Daha ne diyeyim. Sonra bakın din hizmeti veren tarikatlar içinde de hocalar var, hiçbiri devletten maaşlı değil, cemaatleri pekala bunları geçindiriyor. Üstelik bizim vatandaşımız haklı olarak kendisiyle ilgilenmeyen devletten maaşlı imam veya müftülük personelini değil kendisiyle yakınlaşan tarikat, cemaat ehli hocaları dikkate alır.

Bakın Fethullah hocanın öğretmenlerine, adamlar normal bir memurun burun kıvıracağı rakama Tanzanya’da, Kırgızistan’da cansiperane çalışıyor. Türk cumhuriyetlerinin ücra bölgelerinde devletten maaşsız, tarikatten maaşlı ne nakşi, kadiri hocaları var, tok karna hizmet ediyorlar. Bizim imamın lafına bakın hele, 300 milyon tazminat istiyormuş. Yazıklar olsun.

Sonuç, hiçbir memurun ama özellikle öğretmen, imam ve öğretim üyesi gibi yarı zamanlı ve sorgulanamaz devlet memurlarının sendikalaşmasına izin verilmemesi bir yana bunların tez elden özel sektöre devredilmesi şarttır. Bakalım ondan sonra her önüne gelen mahallesine cami dikip imam, elektrik, su parası isteyebiliyor mu. Ha, şu da bir öneri “Efendim, tamam Diyanet sadece Sünnilerin imam maaşını, elektriğini ödüyor, cemevlerinin, kiliselerin, havraların da elektriğini ödesin, dedelere, papazlara, hahamlara maaş bağlasın, adalet tesis edilir” denilebilir. Hayır efendim, kimsenin ne maaşı ödensin, ne de elektriği ödensin. Hamdolsun sünnimiz, alevimiz, diğer din mensuplarımız içinde külliyatlı geliri olan çoktur, bunlar çok istiyorlarsa dini hizmetlerin bedelini de öbür dünya karşılığı ödeyebilirler. Herşey devletten beklenirse cennete kim gidecek?

Öğretmen ve öğretim üyelerimiz ile imamlarımızdan bu zihniyette olmayan varsa üzerlerine alınmasınlar ama manzara budur. Peki benim dediğim olur mu, hayır, sadece laf olsun diye tekrar edip duruyorum.

Popularity: 41% [?]

Köprü

FST 28 Temmuz 2007

kopru.jpgGazetede bir haber gördüm, iki kardeş Adana’da bir köprü yapmışlar geçen arabadan para alıyorlarmış. Gazete iki kardeş için deli Dumrul benzetmesi yapmış. Şöyle deniyor:

Mersin ve Adana’yı birleştiren ve Çukurova’da yetiştirilen karpuz, kavun, biber, domates gibi tarım ürünlerinin Mersin Limanı’ndan dış pazarlara satılmasında önemli rol oynayan bölgeye vatandaşlar yıllar önce köprü yapılmasını talep etti. Konuyla ilgili görevlendirilen müfettişlerin hazırladıkları raporlar doğrultusunda köprünün maliyetinin 35 milyon YTL’yi bulması nedeniyle plan hayata geçirilemedi. Devletin köprü yapmayacağını düşünen Fidanoğlu ailesi, yaklaşık 3 yıl önce Adana’nın Yaramış ve Mersin’in Yeni Murat köyünün arazilerini kiralayarak Seyhan Nehri üzerine bir köprü yaptı ve köprüyü kullanan araç sahiplerinden ‘geçiş ücreti’ adı altında para almaya başladı. İşletmeciler, bölgede yaz aylarında yoğun bir çalışma yapan biçerdöver ve kamyonlardan 50, traktörlerden 25, otobüslerden 15 ve taksilerden de 3 YTL ücret alıyor. Alınan paralar karşısında herhangi bir makbuz verilmesi söz konusu değil. Fidanoğlu ailesinin yaptırdığı köprü, yol mesafesini 70 km kadar kısalttığı için tercih ediliyor. Günde 100-120 kamyon, 30-40 traktör ve yaklaşık 50 otomobille otobandan bile fazla gelir elde eden vatandaş, köprüde 24 saat nöbet tutuyor.

[…] Kamyoncu Mehmet Okyar, “Yıllardır yapılması beklenen köprü bir türlü yapılmadı. Vatandaşlar tarafından yapılan bu köprüden çok fazla para alınıyor.” ifadesini kullanıyor.

[…] Adana İl Özel İdare Genel Sekreterliği yetkilileri, Türkiye’de kanunların olduğunu belirterek, önüne gelen herkesin köprü yapamayacağını söyledi. Yetkililer, “Hayır için köprü yapılsa dahi hukuki zemine oturtulmalı, ilgili yerlerden izin alınmalı.” dedi. Diğer taraftan Devlet Su İşleri (DSİ) ve Karayolları Bölge Müdürlüğü’ne geçen ‘Tuzla Köprüsü’nün ihalesinin yakın zamanda yapılacağı belirtildi. Açıklamada, söz konusu köprünün DSİ ile ortak yapılan bir protokolle ihale edileceği bildirildi.

Öncelikle Fidanoğlu biraderleri girişimci ataklarından dolayı tebrik etmek lazım. Bunlar Deli Dumrul değil basbayağı Zeki Dumrul imişler. Deli Dumrul hikayesini hatırlarsanız; Dumrul epey çılgın bir adamdı ve fizibiliteden anlamadığı için başarısız bir köprü girişiminde bulunup zarar etmişti. Kendisiyle ilgili derin bir analizi “Deli Dumrul’un Bilinci” diye bir kitapta okumuştum, laf arasında merak eden olur diye sıkıştırayım. Fidanoğlu kardeşler kimseyi zorla kendi köprülerinden geçirmiyor, neden deli Dumrul olsunlar? Boş söz.

Köprücü kardeşler devletin müfettiş marifetiyle bürokrasiye boğduğu bir işi müteşebbis mantığıyla halletmişler ve analarının ak sütü gibi helal bir kazanca imza atmışlar. Kamyoncunun şikayetlenmesine bakmayın, bizde “Allah bu kardeşlerden razı olsun, devleti beklesek elli sene daha köprü için müteahhit zengin ederlerdi, şimdi kısa yoldan limana ulaşıyoruz” demek yerine “köprüyü devlet yapsın, bunların aldığı para çok fazla” diye sızlanmak gelenektir. Ben devlet olsam, DSİ yetkililerinin boş laflarını umursamam, hatta bunları kovar, bu kardeşlerin köprü için yaptıkları tüm masrafı karşılar, kendilerine bir takdir beratı verir ve gelirlerini 10 sene vergiden muaf tutarım.

Popularity: 31% [?]

Terliksi Hayvan

FST 27 Temmuz 2007

cift-yonlu-terlik.jpgGeçen sene merkez bankası başkanının eşi ve evinin önündeki ayakkabılar vesilesiyle “beyaz Türkler evde ayakkabıyla gezer” temalı bir konu gündeme gelmişti, şu ara yine bir terlikli ev fırtınası esiyor. Buna göre Ertuğrul Özkök liderliğindeki Hürriyet, Deniz Baykal ile Tayyip Erdoğan’ın yaptığı toplantının içeriğinden ziyade evde ayakkabıların çıkarılıp terlik giyilmesini önemseyip koyu puntolarla yazıyormuş. Vatan gazetesinden Tuğçe Baran Hürriyet’i iyice hırpalamış, bize iş düşmeyecek şekilde arananların hakkını vermiş. Terliğe gelince, ben de evde ayakkabıyla gezmem, bir defa ortalık pislenir, hanım cıngar çıkarır. İkincisi ayakkabı zaten ayağımı sıkıyor, bir de evde neden işkence çekeyim? Üstelik eve ayakkabıyla kimseyi de sokmam, Ertuğrul Özkök gelse dahi durum değişmez. Ayakkabıyla gezmem dedim ama terlikle gezerim de demedim, genelde çorapsız dolaşırım. Nihayet bu konu neden önemlidir onu da bilmem.

Bu arada haberde CHP milletvekili Mehmet Sevigen’le ilgili “evde namaz kılınır, o sebeple terlikle dolaşılıyor” manasındaki söz de bence doğru değil. Misal, annem evde ayakkabısız dolaşıldığı halde halının üstünde namaz kılmayı hoş görmez ille de temiz halının seccade sermeye çalışır. Dolayısıyla bir evde ayakkabı ile dolaşılsa dahi seccade üzerinde namaz kılınacağından bunda  mahzur olmaz. Tabii arada “CHP’li vekil namaz kılıyormuş, yahut evinde namaz kılınıyormuş” şeklinde bir kesim açısından küçümseme olarak algılanacak durum bir taraftan da “bakın din AKP’nin tekelinde değil CHP’liler de namaz kılıyor” mesajına dönüşebilir. Lafı uzatmaya gerek yok, ben geçen sene terlik meselesi gündeme geldiğinde konuyla ilgili acelece bir yazı yazmıştım. Sanki şu konuyla da ilgili gibime geliyor, olduğu gibi aktarayım da hatırlamış olalım.

Mandalina Kasası ve Gariban İhtilali

(İzlenimler, 22 Nisan 2006)

ayakkabilar.jpgMerkez Bankası başkanlığına yapılan atama bu defa farklı bir yönden tartışma konusu oldu. Malum daha önce “atandı” denilen ama aslı çıkmayan aday için “hanımının başı açıktı, AKP iktidara gelince kocasına ikbal kapısını açmak için başını örttü” yorumlarıyla karşılaşmıştık. Şimdi yeni başkanın hanımı üzerinden geçen sene bir değişik versiyonuna şahit olduğumuz bir tartışma canlandırılmaya çalışılıyor. Hatırlanırsa geçen yaz mayo değil iç çamaşırıyla denize girenler, plajda, sağda solda mangal yapanlar üzerinden “beyaz Türkler-kara (ve kıllı) Türkler” ayrımı yapılmış, epey bir gürültü olmuş, hatta ODTÜ’de konuyla ilgili yazılmış bir tez de gündeme gelmişti.

Şimdi de Hadi Uluengin ve Ertuğrul Özkök yeni Merkez Bankası başkanının hanımı ve evinin önündeki ayakkabılar üzerinden “Beyaz Türkler tasfiye ediliyor, Kara Türkler AKP eliyle iktidara yerleşiyor” türü mesajlar veren birer yazı yazmışlar, uyarıda bulunmuşlar. Ertuğrul Özkök’ün yazısında şu ifadeler var:

MERKEZ Bankası Başkanı’nın eşi Duriye Yılmaz’ın dünkü Akşam Gazetesi’nde yayınlanan fotoğrafını uzun uzun seyrettim.

[…] Artık “bir cemaate aidiyeti ifade ettiğine” hiçbirimizin şüphesi kalmadığı bir şekilde bağlanmış bir baş. Düz ayakkabılar. Sıradan bir duruş. Kadınlık farkı neredeyse sadece türbana indirgenmiş bile diyebilirsiniz. En tanıdık ama en çarpıcı unsurlar, kapıdaki ayakkabılar. Üçü de erkeklere ait. Üçü de çamurlu.
“Acaba bu evin kadınları hiç mi dışarı çıkmaz” diye sordurtan bir görüntü. Evin girişindeki holde yere gazete káğıtları serilmiş.

[…] Acaba köylerden ve varoşlardan gelen bir “garibanizm ihtilali mi” yaşıyoruz. Acaba bu ihtilal “Beyaz Türklerin tasfiyesi sürecini mi başlattı?” Acaba “Beyaz Türkler” tasfiye edilince bu ülke daha mı güzel olacak?

Aralarda Demokrat Partiyle ilgili yerler de var ama kastedileni tam anlayamadım, isteyen bakar. Kısaca Ertuğrul Özkök olayı anlamaya çalışırmış havası veriyor. Hayatında ilk defa kapısının önünde ayakkabı olan (üstelik 3 çift) ev görmüş olacak ki, ağzı açık kaldığı anlaşılıyor. Peki Ertuğrul Özkök’ün laflarından ne mana çıkıyor? Aklıma (sadece buraya aktardığım paragrafla ilgili) geliveren sorular şunlar:

1. Resmigeçen hanımla ilgili cemaate aidiyetinden söz ediyor, zaten “beyaz Türkler” dışında ortalama tüm hanımlar başını bu şekilde bağlar, ne cemaati bu?

2. Düz ayakkabı nedir? Topuksuz mu, tokasız mı, iki boyutlu mu, ne?

3. Sıradan duruş nasıl bir duruştur? Yan durulması, kırıtılması mı gerekiyor veya ne?

4. Bir şey tanıdıksa niye çarpıcı olsun? Kapı önündeki ayakkabıların çarpıcı yönü nedir?

5. Kapıda 3 (veya 4) erkek ayakkabısı olmasında ne problem var? Kapıdakiler kadın ya da çocuk ayakkabısı olsa, 1 veya 2 çift olsa ne fark edecek?

6. Ayakkabılarda çamur olması neyi gösterir? Temiz olsa ne olur?

7. Bu görüntüden niçin “bu kadınlar hiç mi dışarı çıkmaz” sorusu akla gelsin? Ne alakası var?

8. Bir iki kamu kurumuna yapılan atamada hanımların başının örtülü olması Beyaz Türklerin niye tasfiye edilmiş olduğunu göstersin? Mesela beyazötesi Ertuğrul Özkök bir yerlerden tasfiye mi olunacak? Hürriyet genel yayın yönetmenliğine varoştan biri ya da cins bir köpek mi gelecek? Hürriyet’in “Friends” ortamı bozulacak mı?

Görüyorsunuz Ertuğrul bey “garibanizm ihtilali” üzerine duygusal bir yazı döşenip edebiyat parçalayayım derken bayağı bir işleri karıştırmış. Tabii buna pek şaşırdığımı söyleyemem. Bir de yere serilmiş gazeteler acaba Hürriyet mi, kameraman onu tespit edebilmiş mi, merak ettim. Gelelim bir diğer Hürriyet yazarına. Hadi Uluengin “kıyafet konusunu bir başka yazıya bırakarak” sadece ayakkabılara değindiği yazısında şunları söylüyor:

Ancak sadede gelmeden önce Genel Yayın Yönetmenini uyarayım, hazin fotoğraftaki pabuçları sayarken hataya düşmüş, aslında orada üç değil tam dört çift erkek ayakkabısı var! […] Oysa, Müslüman aidiyetten Türklerin yüzde doksan dokuz virgül doksan dokuzu gibi, pabuçla haneye girilmeyen bir familyada büyüdüm. Zaten aile bünyemde hâlâ da öyledir. Fakat ne zaman ki başımı sokacak ilk odaya sahip oldum, içeri çala postal daldım.

[…] velev ki etrafı çamur götürsün, edepli insan botunu, makosenini, iskarpinini eve girmeden önce adamakıllı temizlemek zahmetine katlanırsa, şıpıdık terliğe ihtiyaç duymaz. Ama tabii ki bunlar benim kendi mantık silsilemi ve kendi hayat tarzımı yansıtıyor. […] Fakat başkalarına ne empoze, ne de tavsiye edebilirim. Bırakın böyle bir seláhiyeti, en ufak eleştiri getirmek hakkım dahi yoktur ve olamaz.

[…] Ama, o pabuçları dışarıda bırakmak söz konusu olduğunda, işte orada “D-U-R”! Dur, zira o “dışarı”sı; hele hele dairelerin “dışarı”sı kapıdan itibaren “kamusal”dır. Sırf mekánın ortaklığından ötürü değil, “göz terbiyesi” açısından da “kamusal”dır!

[…] Kim, ne hakla partal lastikleri asansör aralığı paspasına atarak o “kamusal alan”daki diğer sakinlerin “apartman edebi”ne ve “estetik değerler”ine tecavüz edebilir? Geçtim şehirli vestiyerini, kasabada bile, misafirlerinki dahil, ayağa giyilen her şey antredeki özel dolaba yerleştirilir. Hadi fakirdir, basmayla örtülü mandalina sandığı kullanılır.

Ertuğrul Özkök’ü haydi anlarız ama Hadi Uluengin’e ne diyelim? Beyaz Türklerin ayakkabı meselesine kafayı fazla taktıkları anlaşılıyor. Halbuki bu ayakkabı denen meret evin dışında bile adamın ayağını sıkıp perişan ediyor, bir de evin içinde eziyet çekmek niye? Bana kalsa dışarıda da şıpıdık terlik giyerim. Bu konuda aklıma gelenler şunlar:

Beyaz Türkler genelde lüks plazalar, konforlu villalar, havaalanları, pahalı restoranlar ve yıldızlı oteller dışında bulunmadıkları için, üstelik bu mekanlar arasında lüks otolarda özel şoförleri olduğu için ayakkabıları neredeyse hiç çamurlanmaz. Üstelik Beyaz Türklerin evlerinde genelde temizlik, yemek gibi işlerle meşgul olan hizmetliler vardır, dolayısıyla evde ayakkabıyla dolaşılması da temizlik açısından da bir problem oluşturmaz. Bir diğer önemli nokta, Beyaz Türklerin ayakkabıları genelde Kara bir Türkün senelik geliriyle ancak alabileceği kalitede olduğundan benim Çin malı ayakkabıma nazaran daha rahattır.

Kısacası Beyaz bir Türk’ün evde ayakkabıyla dolaşılmasını şıpıdık terlikle dolaşmaya üstün görmesini anlamak mümkün. Kara Türkler ise çoğunlukla çamurlu yollardan yürüdükleri, evin pisliğini kendileri temizlemek zorunda oldukları ve nihayet genelde Çin Malı ayakkabı giydikleri için evde ayakkabılarını çıkarır, yerine göre leğenin içine sıcak su koymak suretiyle biraz da ayaklarını dinlendirirler. Kapının önüne ayakkabı koymama, göz terbiyesi, mandalina sandığı ve kamusal alan lafları ise bana göre Hadi Beyin fantezisinden ibarettir.

Peki Beyaz Türk-Kara Türk işinde bir sonraki nokta nedir? Gariban ihtilali yüzünden korkuya kapılan Ertuğrul bey ve dostlarına araştırmalarını geliştirmeleri için özellikle yemek üzerine bazı ip uçları vereyim:

1. İncelensin, bunlar kesin masada değil yerde yemek yiyorlardır. Bakır sininin altına da enli bir leğen koyuyor olabilirler.

2. Muhtemelen herkese ayrı tabak konulmuyor ortaya konan derince bir kaptan çala kaşık çorba, kuru fasulye, pilav yeniyordur.

3. Çorba kaşığın yan tarafıyla nazikçe tadına varılamadan değil, muhtemelen bol kepçe “hüyp” sesi eşliğinde tadı çıkarılarak içiliyordur.

4. Bu evde tavuk elle yeniyor olabilir. Hani fıkrada bir vatandaşa tavuk yeme görgü kuralı anlatılırken “çatalı sol, bıçağı sol elle tutacaksın” demişler, o da “eee, tavuğu hangi elime alacağım” demiş ya, o hesap.

Sonra yaz geliyor, bakalım piknikte başkan askılı atlet ve çizgili pijamayla mangal yaparken hanımı salata, piyaz yapacak, çocukları ip atlayacaklar mı? Bu tüyolarım dikkate alınsın, yarın malzeme eksikliği çekilirse “Çarpıcı Görüntüler” manşetiyle Merkez Bankasının gariban başkanı ve eşi beyaz Türklerin diline dolanır, bir süre idare edilebilir.

Büyük bürokrat ve kibirli medyacı esnafının “Cumhuriyet kazanımlarını” kaybetme endişesi çoğumuza tuhaf görünebilir ama ben yine de uyarayım, “Garibanizm İhtilali” çok yakınımızda haberiniz olsun. Gelin bu tehlikeden bir nebze uzaklaşmak için adam başı 50 YTL’lik “teknede brunch” ile stresimizi atıp kendimize gelelim. Daha önümüz yaz, Allah ömür verirse bu mevzuda çok malzeme buluruz.

(Resim 1: Chindogu, ilginç Japon buluşları, Resim 2: Bir ara oturduğum evin kapısının önü. Geçen seneki yazı için özel dizayn etmiştim) 

Popularity: 14% [?]

Seçim Sonrası Bazı Görüşler

FST 26 Temmuz 2007

bahceli.jpgSeçim sonrası birkaç gün içinde olup bitenle ilgili görüşlerimi paylaşmak isterim. Bunlar kabaca, yanılan ve yenilenlerin durumu, partilerin seçim öncesi ve sonrası tavırları, kim nereden oy aldı gibi şeyler. Öncelikle, medyadaki bir çok köşe yazarı kısmen analiz yeteneksizliği daha çok da tarafgirlik yüzünden yanlış analiz yaparak hem kendi değerlerini düşürüp üç paralık hale geldiler hem de seçim sürecinde birçok insanın kafasını karıştırdılar. Bunların seçim sonuçları üzerine “biz eşşekmişiz, ayda yaşıyormuşuz, karşımdaki iki kişiden biri AKP’liymiş de haberimiz yokmuş” diyenler kadar “bunlar aptal” gibi çeşitli tonlarda yazdıklarını da ibretle izliyoruz. Bu insanlara hala yazı yazdıran gazete patronlarına da sesleniyorum, kovun bunları.

Misal ben Aydın Doğan olacağım, Bekir Coşkun, Özdemir İnce, Emin Çölaşan gibilerini derhal gazeteden atarım. Diğer tüm gazeteler, dergiler için de öyle düşünüyorum. Bunlar utanmazca başarısız siyasetçiye “istifa et” derken hatta kabalaşarak “defol” filan derken kendi başarısızlıklarını kelime oyunlarıyla kapatmaya çalışacaklar öyle mi? Türkiye gazetelerindeki köşe yazarlarının yüzde 95′i bilgiye, gerçeğe dayanmaksızın ahmakça laflarla gün doldurur. Bunlara para verilmesine gerek yoktur. Az sayıda araştırmacı tipe daha fazla para verin, gazeteleri de köşe yazarı pisliğinden kurtarın. Onların yazacağından çok iyisini üniversitelerden, bağımsız araştırmacılardan yorum şeklinde alırsınız.

Bu noktada CHP genel başkanına yönelik sözleri de hayretle izliyorum. “Rodos’a yüzsün” şakasını anlarım, herhalde kendisi de buna gülüyordur ama Baykal’ı günah keçisi yapmaya kalkanların utanmaz birer fırsatçı olduğu sırıtıp duruyor. Baykal neden başarısızmış, solun zaten toplam yüzde 21 olan oy oranını AKP’nin hızlı yükselişine rağmen koruduğu için mi? Eğer Baykal AKP karşısında cansiperane çalışmasa tüm bürokratik güçleri harekete geçirmese AKP (aslında benim beklediğim şekliyle) daha yüksek bir oy alabilirdi. Baykal kendi adına en iyisini yapmıştır, budala köşe yazarları kendi hayallerindeki gerçekdışı gelişme olmayınca acısını Baykal’dan çıkarmaya çalışıyorlar. Baykal daha ne yapacak, darbeyse darbe, Anayasa mahkemesini tehditse tehdit, bundan öteye yol yok. Türkiye’de CHP zihniyeti artık o kadardır.

AKP daha yüksek almalıydı dedim, evet ben AKP’nin yüzde 50′yi rahatça geçmesi gerektiğini düşünüyordum. 27 Nisan muhtırasının da AKP oylarını etkilemediğini düşünüyorum. Bu konuda herkesin tebrik ettiği Tarhan Erdem anketinde 27 Nisan öncesi oyların zaten yüzde 47 olduğu görülüyor. Bana göre vatandaş nereye oy vereceğini zaten belirlemişti, CHP ve MHP’nin son hamleleri her parti için oyları nüans düzeyinde ancak etkilemiş olabilir.

Eğer cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale edilmese, CHP ve MHP ciddi bir korku havası estirmese, AKP’li bir cumhurbaşkanı eşliğinde daha ılıman bir havada girilecek seçimden AKP çok büyük bir oy oranıyla çıkardı. Tersi durum oy oranlarına AKP aleyhine yansımış, sadece tarafları birbirine karşı daha fazla bilemiş, milletin ağzından çıkan sözü kulağı işitmez hale gelmiştir.

Nitekim şu AKP mitinglerinde Tayyip Erdoğan’ın MHP genel başkanı aleyhine ettiği hakaretler, bunlara selam bile verilmez vs. lafları bugün kendisini mahcup edecek bir noktaya gelmiştir. Aklı başında bir parti lideri böyle konuşur mu? Şimdi seçim sonrası AKP genel başkanı bizden bu hakaretleri unutmamızı ve “olur öyle şeyler” dememizi istiyor. Böyle şey olur mu? Diline hakim olamayacaksın, meydanda toplananların içindeki az bir marjinal güruhun gazıyla sağa sola hakaret edeceksin ondan sonra birşey olmamış gibi pişkinlik yapacaksın. Aynı şey elbette ikide bir vatan hainliği, bunları yargılayacağız vs. diye terör estiren, ortalıkta elinde biriple dolaşan MHP lideri için de geçerli. Artık eski kafayla işlerin yürümesi kolay değil.

Devlet Bahçeli (eğer yazılanlar doğruysa) biz meclise gireriz, cumhurbaşkanını seçmek AKP’nin hakkıdır demiş. Şu tavır fevkalade saygıya layıktır. Eğer meclise girmezlerse de kendilerine hak veririm. “Demek biz selama bile layık değiliz, peki biz de selam almıyoruz” diyerek Tayyip Erdoğan’ı kıvrandırsa kim ne diyebilir? Ama anlaşılan MHP lideri geçmiş dönemlerdeki yanlışlardan ders almış olmalı ki, muhemelen partisinin istikbali için böyle bir karar alıyor.

Tabii AKP’nin aldığı yüzde 46.5 oy muhalifler seçim öncesi çok küçültmeye kalktığı, düşük tahminlerde bulunduğu için halkın çoğu tarafından anormal görünüyor. AKP, MHP’ye karşı saldırgan değil ılıman birtavır sergilese MHP tabanından bir parça oy koparabilirdi. Tersine hareket MHP’nin AKP’ye karşı kinlenmesine yol açmıştır. Bu noktada MHP ile AKP tabanının çok benzediği, hatta aynı olduğunuadair de birşeyler söylemek isterim. Tepede CHP ile MHP aynı partidir ama tabanda MHP ile AKP aynıdır. Mesela ortalama bir AKP yandaşı fevkalade milliyetçi, iktisaden de devletçidir. Kürt meselesine, azınlıklara bakışı yer yer MHP’den bile serttir.

Ancak Türkiye’de tabanlar hep liderin dediğine din olarak inandığı için bugün itibariyle AKP tabanı yönetimin söylemini tekrarlayarak farkına varmadan liberalleşmektedir. Yarın MHP liderliği de liberal görüşleri deklare etse MHP gençliği de satılma, hainlik, bölünme gibi laflardan vazgeçecektir. AKP-MHP benzeşmesinde bugün farklılaşma AKP’nin artık tüm Türkiye geneli ve her kesimince kabul edilmesi, MHP’nin ise sadece OrtaAnadolu’da yüzde 10-15 aralığında bir destekçiye sahip olması şeklinde ortaya çıkmaktadır. MHP doğuda sıfırdır. Halbuki AKP doğuda Kürt milliyetçilerinin ekmeğini dahi elinden almıştır.

MHP için talihsizlik, bu partinin 1980 öncesinde komünist teröre karşı söylemden beslendiği gibi 1990 sonrası PKK karşıtlığından beslenme görüntüsüdür. Eğer Türkiye’de bu tür tehditler medya tarafından yükseltilmezse MHP gereksiz hale gelecektir. O sebeple normalleşme kararı alan bir MHP aslında kendi ipini de çekmiş olacaktır. AKP’leşen bir MHP niçin ilgi odağı olsun? Seçmen büyük ölçüde -rant kaygısının da etkisiyle- AKP’ye kayacaktır. Zira MHP’nin -mevcut korku sözleri dışında- söylediği ya da söyleyeceği birşey yoktur.

Seçim sonundaki rakamlara ilk baktığımda MHP’nin oylarının tamamının geçen seçimlerde Genç Partiye verilmiş oylar olduğunu düşündüm ve burada da yazdım. Hala bu kanaatteyim. AKP ise oylarını ANAP-DP tarafından ve Kürtlerden almıştır. Rakamlara baktığımda ANAP-DP oyları 2002 yılında yüzde 14 iken şimdi yüzde 5.5 olmuş, yüzde 8.5 fark doğrudan AKP hanesine yazılmıştır diye düşünüyorum. Çünkü ANAP ve DP seçmeni ılıman orta sağ olarak MHP’den ziyade AKP’ye yakındır.

Genç Parti 2002 yılında Yüzde 8 civarında oy almıştı, şimdi yüzde 3 aldı. Aradaki yüzde 5 silme MHP oyudur, çünkü MHP içinde ciddi bir küskün kaybeden genç kesim olduğunu izliyorum. Diğertaraftan MHP’ye oy verenlerin bir kısmı, özellikle belli bir yaşın üzerindekiler romantiktir. MHP’nin her zaman yüzde 5-8 civarında eski günler yandaşı olacaktır. Kalanlar ise “ülke satılıyor, bölünüyor” laflarıyla liselerden, üniversitelerden devşirilen fukara çocuklarıdır. Bunlar kaybedecek şeyi olmayan o sebeple kullanılması kolay gruplardır. Bir önceki seçimde “Cem Uzan Amerika’yı kazıklamış, ABD de tüm kötülüklerin anası olduğuna göre bu adamda iş var” düşüncesiyle buraya koşanlar bu seçimde Cem Uzan yerine MHP’ye yönelmiştir. Bunda Cem Uzan’ın artık Telsim, Star gibi imkanlarını bu defa kullanamaması da etkili olmuşa benziyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimi için Abdullah Gül aday olacak gibi. Ben daha önce defalarca pasif bir cumhurbaşkanlığı Abdullah Gül için iyi bir yer değildir diye belirttim. O sebeple kendisinin daha etkin olmasını arzu ettiğimden cumhurbaşkanlığını pek tasvip etmiyorum. Ancak mevcut durumda Abdullah Gül’ün çok daha etkin, dışişleri ile cumhurbaşkanlığını birleştirmiş yeni bir tarz ile hareket etmesini de mümkün görüyorum. Abdullah Gül aday olur veMHP de gerçekten mecliste bulunup seçilirse sevdiğim ve takdir ettiğim bir insan adına memnun olurum.

AKP bundan sonra daha rahat, eski hatalardan ders almış şekilde kolay hareket edecektir. Anayasa değişikliği için munis ve uyanık davranıp hızla MHP ve CHP ile temasa geçmesi, adam gibi bir anayasa yapması şarttır. Bunun dışında sıkça eleştirdiğim özgürlük karşıtı tavırlardan vazgeçmesi, 301 türü ayıpları ortadan kaldırması, sadece fikirlerini beyan ettikleri için hapiste yatan solcu, milliyetçi, liberal ve islamcıları derhal serbest bırakması şarttır. Bunun dışında ekonomide gelecek nesillerin sırtına yük bindirmeyi bırakmalı, popülist harcamalardan vazgeçmelidir. Mali disiplini sadece vatandaşın sırtına yüklememli, siyasetçi ve bürokratların harcamalarını da şeffaflaştırmalı, gerekçesiz harcamaların anayasal zincirlerle bağlanmasını temin etmelidir. Merkezi yapılanma çözülmeli, yerinden yönetim alternatifinin bölünme gerekçesi olamayacağı kamuoyuna izah edilmelidir. Bu noktada Leyla Zana’nın zamansız açıklamasının da aslında doğru biriçeriğesahip olduğunu belirtmek gerekir. Federasyon bölünmek değil tersine bütünleşmek demektir. Hatta daha ileri gideyim, Kuzey Irak özerk bölgesi de yarın öbürgün bizimle gayri resmi bir ittifakla bizim doğal eyaletimiz olacaktır. Yeter ki süreç akıllı idare edilsin.

Bu süreçte MHP ve DTP ilk olumlu beyanlarını sürdürmeli, DTP anlamsız bölünme laflarını bırakarak bölge insanının bu zamana kadar en büyük sıkıntısı olan adam yerine konmama, ikinci sınıf görülme hissiyatını öne çıkarmalı, işin çözümü için MHP’yi elini taşın altına koymaya davet etmelidir. MHP de niçin güneydoğu ve doğu bölgesinde kendisine hiç oy çıkmadığını düşünmeli, mümkünse gidip o bölgelerde ne gibi hatalar yaptığını, devletin şu anki pozisyonundaki yanlışlıkları incelemelidir.

CHP için birşey söyleyemiyorum, orası epey karışık. Ancak DSP bu seçimin AKP dışında en karlı partisidir desem herhalde katılırsınız. Oy oranı sıfırlanmış bir parti taş atıp kolunu yormadan 15 civarında milletvekili almış, üstüne de kendilerini meclise taşıyan CHP başkanına ukalaca hakaretler etmekten çekinmeyerek oradan ayrılmayı kararlaştırmıştır. DSP tüzel kişiliği değişmemiş, DSP kasasındaki trilyonlar yine kendine kalmış, üstelik kafadan grup kurmaya yakın bir oluşum meydana çıkmıştır. Ben Baykal’ın hiçbirşeyden değilse dahi DSP’den yediği bu kazık sebebiyle eleştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Alın size solda birlik.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar.

Popularity: 15% [?]

Çarpıtmayalım

FST 24 Temmuz 2007

Şu ara bir aptallık tartışması var, AKP’nin yüksek oy almasını beklemeyenler “Aziz Nesin 2007-07-20-karadeniz.jpgTürk halkının % 60′ı aptaldır demişti, AKP’ye rey verenlerin durumunu açıklasa açıklasa bu açıklar” şeklinde yorumlar yapıyorlarmış. Burada ben müdahale etmek durumundayım. Müteveffa Nesin bu sözüne gelen tepkiler üzerine “hesabımı revize ediyorum, yeni oran yüzde 99′dur” şeklinde bir düzeltme yapmıştı. Peki bu gerçekçi bir durum mudur? Ben 2-3 gündür düşünüp taşınıyorum ve aşağıdaki duruma göre Aziz Nesin’inki dışında ben de bir açıklama bulamıyorum. Bakın sayın Haydar Baş (üstelik imzalı taahhütname ile) vaatlerini sıraladığı halde yüzde bir dahi oy alamadı. Son analizlerde vatandaş oyunu kömüre, ayçiçek yağına, düdük makarnaya sattı şeklinde yorumlar yapılıyor, ben de diyorum ki, şu vaatlere bakıp da oyunu satmayan ancak Aziz Nesin gruplamasında kendine yer araması gereken bir aptal olmalıdır. Üstelik Haydar Bey kaynağı da göstermişken:

[…] Kadın ve erkek her Türk Vatandaşı’na 500 YTL maaş vereceğimizi size müjdeliyor ve taahhüt ediyorum. Hanımlar hem vatandaşlık maaşı hem ev hanımı maaşı olmak üzere toplam 1000 YTL maaş alacaklar.

[…] Düşünebiliyor musunuz Gümüşhane’de tam 1 trilyon dolarlık altın rezervi var. Ama Gümüşhaneli kardeşlerim geliyor, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de işçilik yapıyorlar. Bir lokma ekmek için gurbette çalışmak zorunda kalıyorlar. Ama onun ayağının altındaki altın rezervini bu iktidar Anatolia Minerals şirketine iktidar karşılığı hibe etti. Siz 70 milyon insana bu maaşın nereden bulacaksınız derken, elimizdeki altını yabancıya peşkeş çekenlerin icraatlarına dur diyecek, onlara el koyacak ve bunları millete ikram edeceğiz.”

CHP, MHP vs. olup bitene mazeret ararken Aziz Nesin’in sözünü eksik aktarıp çarpıtma yapmasınlar. Evet, ortada bir aptallık var ama oran daha farklıdır. Bu arada konuyu açtığım bir ahbabım Haydar beyin resmine bakarak “sırf şu kıyafet bile oy vermeye değermiş, hay salak kafam” diye dövünüyordu. Eh, son pişmanlık fayda vermez demişler. Ey Türk milleti bu kafayla daha çok kazıklanırsın sen, dua et siyasetçi küsüp de istifa etmiyor, sana 4 sene sonra bir şans daha tanıyacaklar, bari o zaman kafayı çalıştır.

Popularity: 15% [?]