Archive for Temmuz 28th, 2007

Terliksi Aile

FST Temmuz 28th, 2007

3771706.jpgŞu ara televizyonlarda bir reklam var. İlk başta Ramazan geldi kola reklamı yapılıyor zannediyorsunuz ama işin sonunda Hürriyet gazetesi çıkıyor. Serkan bey konuyu güzelce ele almış, beni de haberdar etti. Ben derin sosyal bilimci olmadığım için onlar kadar analiz edemem ama yüzeysel olarak bakayım dedim. Olay kısaca şöyle: Baba taktığı yarım gözlükle ciddi tavırla gazete okuyor (gazete Hürriyet olduğuna göre bakıyor da diyebiliriz), evin kızı olduğunu öğrendiğimiz genç kanepede beyaz kaplı (muhtemelen Can yayınlarından) bir kitap okuyor, evin anaç hanımı tertemiz bir örtüyü masaya yayıyor derken dışarıdan bir bağırtı geliyor. Evin küçük oğlu olduğu anlaşılan bir genç sürekli ve rahatsız edici şekilde bağırarak, milli takım lehine slogan atarak içeri giriyor, anasını kucaklıyor, ablasına sataşıyor vs. derken evin büyük oğlu giriyor, borsacı olduğunu öğrendiğimiz büyük oğul durmadan bağıran küçük oğlana babacan tavırla kirayı ödeyebildin mi derken temiz gömlekli beyaz kız durduk yerde fol, yumurta yokken “üniversitedeki fikirlerine ne oldu” diyor. Kız arada küçük oğlanı da parazitlikle haşlıyor, büyük oğlan kıza cevap yetiştirecekken baba “haydin sofraya” diyerek tartışmayı kesiyor. Herkes oturuyor, anaç evin hanımı nedense oturmuyor buğulu gözlerle torunuyla bakışıyor ve bizim şaşkın bakışlarımız altında Hürriyetin adı okunuyor, güya bu bir aileymiş, mesaj oluyormuş vs.

Ben hayatımda böyle bir aile görmedim, çevremde işitmedim de. Öte yandan Hürriyet madem bu işi yaptırmış, olan olmuş, ben reklamda derhal güncel konularla ilgili detaylara odaklandım. Mesela ilk aklıma gelen bu ev ayakkabıyla girilen bir ev mi yoksa terlikle gezilen, dolayısıyla namaz kılınan bir yer mi? Filmi internette buldum ve siz okuyucularımız için defalarca izledim. (Çektiğim eziyeti takdir edersiniz artık ama araştırmacı blogculuk bunu icap ettiriyor, çare yok).

Terlik konusu karışık, öncelikle anaç ev hanımı kalın topuklu bir ayakkabı (arkadan bağlı, dolayısıyla terlik değil) giyiyor, evin bağırtlak küçük oğlu kendisini kucaklayıp havada çevirirken bu alenen görünüyor. Bağırtlak oğlan da spor ayakkabısıyla doğrudan içeri dalıyor. Ancak evin yakın gözlüklü ve ciddi pozda Hürriyet okuyan (oksimoron mu deniyordu) babası terlik giyiyor. Bildiğimiz 8-10 milyonluk önü kapalı ciddi ve orta yaşlı adam terliği. Yine kızın ayaklarına bakıyoruz, kız evde çorapsız çıplak ayakla gezmeyi tercih ediyor. Büyük oğlan, gelin ve torun da ayakkabılarla içeri dalıyorlar. Şu halde bu ev hem ayakkabı hem de ayakkabısız şekilde girilebilen özgür bir ortamı andırıyor. Evin erkeğinin terlik giymesi son günlerdeki genellemeye göre kendisinin arada namaz da kıldığına işaret edebilir. Öte yandan kimi ayakkabıyla gezip dışarının pisliğini içeri taşırken kiminin çıplak ayakla yahut terlikle gezmesi evin hijyeni açısından soru işareti oluşturuyor.

Ailenin genel durumuyla ilgili de kafamda sorular oluştu. Mesela gelin bir köşede konuşmaları yer yer hoşgörülü bir tebessümle izliyor ama kendisinin reklamda toplam görünme süresi 1.2 saniye kadar. “Biz bir aileyiz” derken gelini biraz kenara itmişler gibime geldi. Sonra torunun yemek tabağında yeşil bir “şey” var. O yaşta hiçbir çocuk ıspanak benzeri ve jöleye dönmüş yeşil “şey” yemez. Hele hele kendi tabağına köfte yerine bu garip şeyi koyan babaannesine mütebessim edalarla bakmaz, mızmızlanır. Bir de borsacı oğlan eve geldiğinde babasının elini öperken epey yukarıyı, neredeyse bileğini öptü. Hani usta yankesiciler gibi, pederin saati aşıracak galiba diye aklıma geldi. Öyle ya, paragöz bir borsacı olarak babasını bile kazıklaması garipsenmemeli. Özellikle evin çorapsız gezen solcu genç kızı abisini iyi tanıdığından “merhaba abi hoşgeldin” diyeceğine “üniversitedeki fikirlerine ne oldu” diye başlayıp sanki deyimler sözlüğünü ezberlemiş gibi dilekçe yazarcasına “başarın para odaklı” diyerek abisinin aslında dönek olduğunu hepimize duyuruyor. Elbette bu tür paraya tapan bir tipten herşey beklenir, babasının saatini çalması sıradan bir iştir.

İşte bu Hürriyet ailesiymiş, 70 milyon filan da deniyor, demek Türk ailesi böyledir, ibret alın mesajı veriliyor. Bu tasvire göre Türk ailesi herkes ayakkabıyla gezerken terlik giyen ve Hürriyet okuyan baba, ille de solcu ve itici, çorap giymeyen, gömleği beyaz ötesi renkte kız, futbolla kafayı yemiş fırlama ve terbiyesiz oğlan, üniversitede okurken solcu, sonra borsaya girip parayı görünce fikirleri unutan dönek büyük oğlan, jöleleşmiş sebze seven ve mızmınlanmayan torun, sürekli sırıtan gelin ile konuşma özürlü anneden ibarettir. Tam çekirdek aile anlayacağınız, kabak çekirdeği.

Gelin biz bu aileyi biraz daha gerçekçi hale getirelim, bakalım reklamcılar ne diyecek.

Terlik Ailesi Yemekte

[Tek sahneli oyun, senaryo FST]

[Baba terlikli oturmakta iken kalkar namaza durur. Solcu kız kalın ve resimsiz bir kitap okurken anne sofrayı hazırlamaktadır]

Baba- Ya rabbi şükür, emeklilik sonrası ikindi namazını geçirmez oldum. Kızım ver bakalım Hürriyeti Bekir Coşkun ne yazmış.

Kız- Baba çok bilinçsizsin. Bu çağda böyle ilkel şeylere inanıyorsun, namaz filan. Çelişki içinde ezilen bir bilinçsizsin.

Anne- Kız, orada kösülüp oturacağına gel de biraz yardım et, evin eşşeğine döndüm, şu çorbayı karıştır, salata da yapılacak

Kız- Anne sen emeğini sömürttükçe daha çok eşşek yerine konursun, Engels diyor ki

Anne- Gevezeliği, zevzekliği bırak, kolum koptu, yırtacağım o kitaplarını sobada yakacağım, koş hemen çorbanın başına.

[Dışarıdan sürekli bir bağırtı gelmektedir, anne kapıyı açar]

Küçük Oğlan- En büyük Beşiktaş, i.ne Fener, topunuzu öpeceğiz, ooooo oğlan bizim kız bizim

Anne- Hayta nerde kaldın, geç içeri, leş gibi olmuşsun. Dur, ayakkabılarını doğru banyoya götür, çamurunu temizle, öğk.

K.Oğlan- Kız entel Şaziye, hala kitap mı okuyorsun, bu kafayla evde kalacaksın, saçını da oğlan çocuğu gibi kestirmişsin, moda şimdi böyle mi, Şadi diyelim sana ho ho ho

Kız- Allahın geri zekalısı sen önce kendi tipine bak, amip, terliksi hayvan, maymun bile değilsin. Aç köpek, başarısız şey.

K.Oğlan- (Aptalca sırıtarak) Ehhehe Hebele hübele

Baba- Yürü ulan eşşoğlusu, birazdan abin gelecek adam gibi üstünü başını değiştir.

K. Oğlan- Bozulma be moruk, akşam maçı izleriz değil mi, heeey, i.ne cimbombom olamazsın şampiyon

[Zil çalar, büyük oğlan, gelin ve torun girerler]

Anne- Evlaadım hoşgeldin (sarılır, geline asık suratla bakarak yarım ağız) sen de hoşgeldin.

Büyük Oğlan- Hoşbulduk, biraz geciktim kusura bakmayın arabayı BMW servisinden aldım, yaz günü dahi üzerimden çıkarmadığım takım elbisemle uyumlu Cartier marka kol saatimi, elmas kol düğmelerimi filan ayarlarken zaman geçivermiş. Baba öpeyim.

Baba- Hoşt, benim senin gibi oğlum yok. Seni besleyip büyüttüm, okullarda okuttum (gözleri dolar) adam ettim, ben köpek kulübesi gibi yerde sürünüyorum sen lüks villada oturuyorsun. Şu adamın hakkını nasıl öderim, en iyisi bir apartman katı alıvereyim diyen kim.

B. Oğlan- Baba uzatma, baktırıyorum emlakçılara, tamam okuttun da herkesin içinde şu mevzuyu açıp durmasan ayıp oluyor ama benim de izzeti nefsim var

Kız- Üniversitedeki fikirlerine ne oldu, başarıyı paraya odaklamışsın. Nerde kaldı eşitlik, sınıfsız toplum, sen ayran içmeye tahtırevanla gidiyorsun, evini emekçilere temizletiyorsun.

B. Oğlan- (İçinden) (Ulan gelmeyeceğim şu moronların evine diyorum ama ne çare “biz bir aileyiz” geyiği gereği başa gelen çekilir demişler). Ha, Mustafa ne yaptın kiranı ödedin mi, geçen ay 500 kağıt vermiştim, bak ev sahibinle papaz etme beni.

K. Oğlan- Yok b’olum, parayı manitalarla yedik, sende çoktur, ne de olsa abimsin, ev sahibine söyledim, abimden al dedim parayı. Beşşşiktaş, sen bizim herşeyyimizssin

Kız- Pis lümpen, sen henüz hiçbir şey değilsin. Bilinçsiz yığınlar içinde sınıfsal çelişkini yitirmişsin.

K. Oğlan- Entel kız kurusu, sen konuşma, sanki kendin bir halt oldun, hala burada pederin emekli maaşından geçiniyorsun, ağzımı açtırma benim. Edirne köprüsü taştan, var mı büyük Beşiktaştan ooooo oooooo

Baba- Tamam uzatmayın da geçin sofraya, hanım, sofra hazır mı?

Anne- Nah hazır. Zıkkımın pekini yiyin. Sen otur akşama kadar gazete oku, kız kitap okusun, oğlan sokaklarda sürtsün, ben akşama kadar temizlik, ütü, yemek uğraşayım, ondan sonra beyefendi emir versin “haydin sofraya”. Coca Cola reklamı mı çeviriyoruz burada,

Gelin- (İçinden) (Yarabbi bu eziyet ne zaman bitecek) Aman anneciğim hemen biz koştururuz, değil mi, hadi bakalım Zerrincan, sen de çatal ve kaşıkları dağıt.

[Sofraya oturulur]

Anne- (Ayakta) Haydi ziftlenin bakalım, bu günü de kurtardınız, ben olmasam üçünüz de açlıktan geberirsiniz. (Torununa) Kız sen de ne bakıyorsun, dön yemeğini ye, tabakta hiçbirşey kalmayacak ona göre, yoksa öcüler kovalar, seni köpeklere atarım.

Torun Zerrincan- Bana ne, ben ıspanak yemem. Cips isterim, kola isterim, bonibon isterim.

Kız- Reklam küçücük beyinleri bilinçaltında esir almış, vahşi kapitalist piyasa mekanizması kanlı burjuva oyunlarıyla çelişkileri sürgit bağlamlarda dolaylamaktadır.

Büyük Oğlan- Yetti ulan, başlatacaksınız ha, kalkın kız gidiyoruz, ne halleri varsa görsünler, manyak bunlar, yuh be (Telefonu çalar) Alo, ne, tamam Garanti bankası alalım, detaylar için Ekonomi Türk‘e bakın, ben kapatıyorum.

[Perde Kapanır, Ekranda: Türkiye’nin Hürriyeti, Friends Ailesi]

(Ek: Reklamın yapımcısı ile bir mülakat)

“Yerine Getirilen Görev”

FST Temmuz 28th, 2007

i04-imam.jpgBirkaç gündür imamların sendika aracılığıyla “maaşımıza zam yapılsın, gece gündür çalışıyoruz” mealli mesajıyla karşılaşıyorum. Ekonomi Türk sitesinde de konu ele alınmış ve imamlara “madem öyle camiler özelleştirilsin, siz de ücret pazarlığınızı mahalleliyle yaparsınız” mesajı verilmiş. Ben de ilgili bir insan olarak duruma müdahil olayım dedim. Haberde diyanet sendikası şöyle şeyler söylüyor:

[…] Bir imam sabah namazı için en geç 04.00’de ayakta olması gerekiyor. Gün içinde diğer vakit namazlarını kıldıran imamların 22.00’de okunan yatsı namazını kıldırdıktan sonra en erken gece 23.00’te görevi tamamlanıyor. Yani imamlar aşağı yukarı günün 18 saatinde görevleri gereği camilere bağımlılar. Görev yerlerinden kesinlikle uzaklaşamıyorlar. Hafta sonu ve hafta içi tatile veya uzaktaki bir akrabalarına dahi gidemiyorlar. Gecelerini gündüzlerini veren imamlar bunların yanı sıra camilerin temizliği, çevre bakımı gibi görevleri olmayan konularla da ilgilenmek zorunda kalıyorlar. Buna rağmen, 20 yıllık bir imamın aldığı maaş 800-900 YTL arasında. Bu maaş, yerine getirdikleri görevleriyle kıyaslanırsa oldukça düşük.

[…] Ülkenin ilerlemesini istemeyen bazı yabancı odakların Milli Eğitim ve Diyanet çalışanlarını yıpratmaya çalıştığını ifade eden Demirci, “Diyanet çalışanları ekonomik yönden zayıflatılarak, vatandaşa bağımlı hale getiriliyor ve itibarlarının yitirilmesine çalışılıyor. Böylece insanların manevi ve ahlaki yapıları çökertilerek, toplumu parçalamak istiyorlar. Bu nedenle imamlar ve diğer din görevlilerinin ekonomik bağımsızlıklarının kazandırılması gerekiyor” diye konuştu.

Demirci, ülke genelinde çok sayıda imam açığı bulunduğunu, ancak maaşların düşüklüğü nedeniyle mevcut imamların da öğretmenliğe geçmeye çalıştığını sözlerine ekledi.

Ben lafı fazla uzatmayayım. Bir imamın “görevi” de ne ola ki? İkamet ettiğim mahallede yakın zamanda iki tane cami inşaatı bitirildi, bir tanesi Sultanahmet ile yarışır azamette, içindeki çini ve boyalar için harcanan parayla muhtemelen orta boy üçüncü bir cami yapılabilirdi. Geçenlerde bir akşam namazımı cemaatle eda edeyim diye bu camiye gittiğimde toplam 3 kişiydik ve ortalıkta imam olmadığından yaşlı bir şahıs imamlık yaptı namazı bitirdik. Cuma namazını da orada kıldım, yekün iki saftan ibarettik ve imam da kendisine müftülükten gönderilen bir yazıyı okurken 20-30 arası yerde hata yaptı, iki rekatin ilkinde kevser, ikicisinde ihlas suresiyle namazı tamamladı.

Yine geçen kış bir misafirlikte yakındaki büyükçe bir camiyi görünce şunu bir ziyaret edeyim dedim ve ezanın ardından içeri girdiğimde ortalığın bomboş olduğunu gördüm. Kimse yok mu diye bakınırken, yan taraftaki küçük bir odadan kafasını uzatan imam “buradayız” diye davet etti, meğer daha kolay ısındığı ve cemaat olmadığı için namazı orada kılıyorlarmış. Toplam 4-5 kişi vardı.

Peki bunları niye anlatıyorum? “Namaz kıldığıma göre evde terlikle geziyorum” çıkarımına ulaşmanız için değil, mahalle camilerinin ve devlet memurluğu şeklinde ihdas edilmiş imamlık, müezzinlik gibi kadroların aslında gereksiz olduğunu açıklamak için elbette.

Bu tarz bir sistemin tek açıklaması vardır ve o da diyanet sendikacısının dediği gibi “imamın görevi, insanların manevi ahlakını çökertme” gibi anlamsız sözlerle ilgili değildir. İmamın tek görevi cuma günleri nispeten kalabalık hale gelen cemaate merkezi otoritenin akmaz kokmaz hutbesini iletmektir. Bunun dışında normal vakitlerde 3-4 kişilik bir cemaate namaz kıldırmak 15-20 dakikayı geçmez (ki devamlı cemaatin yaş ortalaması 70 civarındadır). Bütün imamlar sabah öğle arası 5-6 saatlik boşlukta kömürcülük, oto galericiliği, emlakçılık gibi ek işlerle uğraşırlar. İmamlıktan aldıkları 800-900 YTL maaş bunlar için sabit ve düzenli bir ek gelirdir. Dağ köylerinde imamlık yapanların hiç cemaati yoktur, para da harcamazlar, bunlar köyün ileri geleninin birinin kızıyla evlenip ziraatle uğraşırlar. Her ay dokunmadıkları maaşları birikir, ek bir kazanç olur.

Lafı uzatmaya gerek yok, Türkiye’de imamların pozisyonu öğretmen ve öğretim üyelerininki ile aynıdır. Dikkat ederseniz öğretmenler haftada 3-4 gün, yılda 5-6 ay boştur ve mutlaka ek işle uğraşırlar. Öğretim üyeleri de layüseldirler. Kimin ne ders işlediği, işini iyi yapıp yapmadığı sorgulanmaz. Kitap basıp satanından vergi, algı sorulmaz. Bunlara niçin göz yumulduğunu düşünürseniz şu sonuca ulaşırsınız: Her yaştan Türk vatandaşının resmi ideolojiye uygun yetişmesini sağlamak, daha doğru bir ifadeyle “düşünme, yaratıcı olma, soru sorma” gibi tehlikeli yollara girmeden iyi vatandaş olmalarını sağlamak diyebiliriz. İmam, öğretmen ve öğretim üyesi devletin maaşlı ideoloji aktarıcılarıdır, bu sebeple para alırlar ve ek iş yapmalarına, az çalışmalarına, öğrenciye, vatandaşa eziyet etmelerine göz yumulur. Bunların yaptığı iş kutsal değildir, kutsal olsa parasız çalışırlardı, veya en azından ellerindekiyle yetinip zırt pırt maaş dilenmezlerdi.

O halde ne olmalı. Çok basit. Problem Diyanet İşleri Başkanlığı denen teşkilatın son nefer ve binasına kadar kadar ortadan kaldırılmasıdır. Bu teşkilat lağvedilmeli, mahalle camilerine bedava verilen elektrik, su vs. kesilmeli, imam maaş, devlet memuru imam mantığı topluma unutturulmalıdır. Namaz kılmak isteyen camisini madem yaptırıyor, elektriğini, suyunu öder, ister cemaat namaz vakti aralarından birine namazı kıldırır, isterlerse maaşını ceplerinden ödeyerek kendileri birimam tutarlar. Böylece kimsenin birşeyden şikayete hakkı kalmaz.

Aynı durum öğretmen ve öğretim üyeleri için de geçerlidir. Devletten maaşlı öğretim üyesi kadar tembel ikinci bir adam ancak devletten maaşlı bir öğretmen olabilir. Bunları devlet garantisi altından çıkarmazsanız memleket gram ilerlemez, çocuklarımız daha çok eziyet çekerler. AKP yetkililerine duyururum. Diyanet kapatılsın diyorum ama Milli Eğitim açık kalsın da demiyorum. Milli Eğitim Bakanlığı insan özgürlüğüne ters bir anlayıştır. Eğitim konusunda devlet müfredat dayatırsa orada bireyler iktidarın istediği yönde “eğiliyor” demektir. Neyse bu apayrı bir konu, diyanete dönersek, Diyanet İşleri Başkanlığının bir tane “olması gerekli” işini bana söylerseniz sözlerimi geri alacağım.

Tersine ben size diyorum ki, Diyanet hiç olmasa, devlet din işlerine hiç bulaşmasa bütçemiz kafadan 1-2 Milyar dolar kazanır. Dinle ilgili problemi olan bunları özel kaynaklardan fazlasıyla öğrenebilir. Üstelik “kıçımı kaç taşla sileyim, Mars’ta kıble ne taraftır, Gülersem abdestim bozulur mu” türü sorulara devlet memuru olduğu için küfürle karşılık veremeyen din adamı özel din bürosundan kendisine bu tür sorular soranları paralarını alıp azarlama imkanına da sahip olur.

Sonra, namazını kılmak isteyenin de bir devlet memuru araması gerekmez. Diyanet tekeli aradan çekilince açılacak Hac piyasası tur şirketleri için mükemmel bir gelişme alanı olur. Say say bitmez. Daha ne diyeyim. Sonra bakın din hizmeti veren tarikatlar içinde de hocalar var, hiçbiri devletten maaşlı değil, cemaatleri pekala bunları geçindiriyor. Üstelik bizim vatandaşımız haklı olarak kendisiyle ilgilenmeyen devletten maaşlı imam veya müftülük personelini değil kendisiyle yakınlaşan tarikat, cemaat ehli hocaları dikkate alır.

Bakın Fethullah hocanın öğretmenlerine, adamlar normal bir memurun burun kıvıracağı rakama Tanzanya’da, Kırgızistan’da cansiperane çalışıyor. Türk cumhuriyetlerinin ücra bölgelerinde devletten maaşsız, tarikatten maaşlı ne nakşi, kadiri hocaları var, tok karna hizmet ediyorlar. Bizim imamın lafına bakın hele, 300 milyon tazminat istiyormuş. Yazıklar olsun.

Sonuç, hiçbir memurun ama özellikle öğretmen, imam ve öğretim üyesi gibi yarı zamanlı ve sorgulanamaz devlet memurlarının sendikalaşmasına izin verilmemesi bir yana bunların tez elden özel sektöre devredilmesi şarttır. Bakalım ondan sonra her önüne gelen mahallesine cami dikip imam, elektrik, su parası isteyebiliyor mu. Ha, şu da bir öneri “Efendim, tamam Diyanet sadece Sünnilerin imam maaşını, elektriğini ödüyor, cemevlerinin, kiliselerin, havraların da elektriğini ödesin, dedelere, papazlara, hahamlara maaş bağlasın, adalet tesis edilir” denilebilir. Hayır efendim, kimsenin ne maaşı ödensin, ne de elektriği ödensin. Hamdolsun sünnimiz, alevimiz, diğer din mensuplarımız içinde külliyatlı geliri olan çoktur, bunlar çok istiyorlarsa dini hizmetlerin bedelini de öbür dünya karşılığı ödeyebilirler. Herşey devletten beklenirse cennete kim gidecek?

Öğretmen ve öğretim üyelerimiz ile imamlarımızdan bu zihniyette olmayan varsa üzerlerine alınmasınlar ama manzara budur. Peki benim dediğim olur mu, hayır, sadece laf olsun diye tekrar edip duruyorum.

Köprü

FST Temmuz 28th, 2007

kopru.jpgGazetede bir haber gördüm, iki kardeş Adana’da bir köprü yapmışlar geçen arabadan para alıyorlarmış. Gazete iki kardeş için deli Dumrul benzetmesi yapmış. Şöyle deniyor:

Mersin ve Adana’yı birleştiren ve Çukurova’da yetiştirilen karpuz, kavun, biber, domates gibi tarım ürünlerinin Mersin Limanı’ndan dış pazarlara satılmasında önemli rol oynayan bölgeye vatandaşlar yıllar önce köprü yapılmasını talep etti. Konuyla ilgili görevlendirilen müfettişlerin hazırladıkları raporlar doğrultusunda köprünün maliyetinin 35 milyon YTL’yi bulması nedeniyle plan hayata geçirilemedi. Devletin köprü yapmayacağını düşünen Fidanoğlu ailesi, yaklaşık 3 yıl önce Adana’nın Yaramış ve Mersin’in Yeni Murat köyünün arazilerini kiralayarak Seyhan Nehri üzerine bir köprü yaptı ve köprüyü kullanan araç sahiplerinden ‘geçiş ücreti’ adı altında para almaya başladı. İşletmeciler, bölgede yaz aylarında yoğun bir çalışma yapan biçerdöver ve kamyonlardan 50, traktörlerden 25, otobüslerden 15 ve taksilerden de 3 YTL ücret alıyor. Alınan paralar karşısında herhangi bir makbuz verilmesi söz konusu değil. Fidanoğlu ailesinin yaptırdığı köprü, yol mesafesini 70 km kadar kısalttığı için tercih ediliyor. Günde 100-120 kamyon, 30-40 traktör ve yaklaşık 50 otomobille otobandan bile fazla gelir elde eden vatandaş, köprüde 24 saat nöbet tutuyor.

[…] Kamyoncu Mehmet Okyar, “Yıllardır yapılması beklenen köprü bir türlü yapılmadı. Vatandaşlar tarafından yapılan bu köprüden çok fazla para alınıyor.” ifadesini kullanıyor.

[…] Adana İl Özel İdare Genel Sekreterliği yetkilileri, Türkiye’de kanunların olduğunu belirterek, önüne gelen herkesin köprü yapamayacağını söyledi. Yetkililer, “Hayır için köprü yapılsa dahi hukuki zemine oturtulmalı, ilgili yerlerden izin alınmalı.” dedi. Diğer taraftan Devlet Su İşleri (DSİ) ve Karayolları Bölge Müdürlüğü’ne geçen ‘Tuzla Köprüsü’nün ihalesinin yakın zamanda yapılacağı belirtildi. Açıklamada, söz konusu köprünün DSİ ile ortak yapılan bir protokolle ihale edileceği bildirildi.

Öncelikle Fidanoğlu biraderleri girişimci ataklarından dolayı tebrik etmek lazım. Bunlar Deli Dumrul değil basbayağı Zeki Dumrul imişler. Deli Dumrul hikayesini hatırlarsanız; Dumrul epey çılgın bir adamdı ve fizibiliteden anlamadığı için başarısız bir köprü girişiminde bulunup zarar etmişti. Kendisiyle ilgili derin bir analizi “Deli Dumrul’un Bilinci” diye bir kitapta okumuştum, laf arasında merak eden olur diye sıkıştırayım. Fidanoğlu kardeşler kimseyi zorla kendi köprülerinden geçirmiyor, neden deli Dumrul olsunlar? Boş söz.

Köprücü kardeşler devletin müfettiş marifetiyle bürokrasiye boğduğu bir işi müteşebbis mantığıyla halletmişler ve analarının ak sütü gibi helal bir kazanca imza atmışlar. Kamyoncunun şikayetlenmesine bakmayın, bizde “Allah bu kardeşlerden razı olsun, devleti beklesek elli sene daha köprü için müteahhit zengin ederlerdi, şimdi kısa yoldan limana ulaşıyoruz” demek yerine “köprüyü devlet yapsın, bunların aldığı para çok fazla” diye sızlanmak gelenektir. Ben devlet olsam, DSİ yetkililerinin boş laflarını umursamam, hatta bunları kovar, bu kardeşlerin köprü için yaptıkları tüm masrafı karşılar, kendilerine bir takdir beratı verir ve gelirlerini 10 sene vergiden muaf tutarım.

Kapat
E-posta ile paylaş