Archive for Eylül 11th, 2007

Milletvekili Eşleri: Şıklar ve Rüküşler

FST Eylül 11th, 2007

Haberde “Emine Erdoğan milletvekili eşlerini ağırladı” ifadesini görünce, acaba Mümtazer Türköne, Salih Memecan da katılmış mı diye detaylara baktım. Meğer davet sadece erkek milletvekillerinin eşleri ile kadın milletvekillerine veriliyormuş. Neyse, acaba toplantıda neler olmuş diye bakınca şöyle şeylerle karşılaştım:

[…] Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in eşi Perihan Tüzmen, file çorap ve şalvarlı kıyafetiyle diğer konuklardan farklı bir kreasyon sergiledi.

Toplantıya başları açık ve türbanlı çok sayıda kadın katıldı. Bazı ailerinin çocuklarını da getirdikleri görüldü. milliyet.com. tr muhabirlerinin edindiği gözleme göre, türbanlı eşler çoğunluktaydı. Ancak, bunların içinde de moda kıyafetleri ile dikkat çekenler vardı. Hatta yırtık - pırtık kumaştan ceket giyen milletvekili eşleri de toplantıya katıldı.

AKP Genel Merkezi’nin salonunda yapılan toplantıda Kazakistan sanatçı topluluğu gösteri yaptı. Topluluğun kadınlardan oluşması dikkati çekti.

[…] Milletvekili eşleri toplantının çok faydalı geçtiğini, yaklaşan Ramazan ayı nedeniyle ihtiyaç sahibi vatandaşlara yardım ulaştırılması konusunda da çalışma yapacaklarını söylediler.

Öte yandan milletvekili eşlerine bir dosya sunularak Ramazanda yapacakları yardımların listesi verildi. Listede milletvekili eşlerinin hazırlayacakları Ramazan paketlerinin de yer alacak erzaklar şöyle sıralandı:

İki kg zeytin, iki kg beyaz peynir, bir kg bayram şekeri, dört tane 250 gr margarin, 5 litrelik ayçiçek yağı, iki kg mercimek, iki kg kuru fasulye, iki kg pirinç, beş kg un, beş kg şeker, bir kg helva, bir kg sarı üzüm, iki kg salça, bir paket kahvaltılık şokella, şekerleme, bir paket kangal sucuk, bir paket el sabunu.

Ben bu işleri pek anlamam muhtemelen bu organizasyonun maliyeti AKP teşkilatınca karşılanmıştır. Kokteyl verilmiş, Kazak halk dansları çağrılmış vs. epey masraf edilmiş olsa gerek. Neyse, Ramazan önü bir de paket organizasyonu var anlaşılan, bana göre boş iş. Fukaraya para verin canı ne isterse alsın, size ne mercimekte, sucuktan, sarı üzümden. Milletvekilinin en fukarası ayda 8000 kağıt alıyor, halbuki şu fileyi 50-60 liraya doldurmak mümkün. Kaldı ki fırsatçı ahbap bir market 3 kuruşluk malı 5 kuruşa da kakalamaya hazırlanıyordur, o ayrı. Milletvekili keratalar çıksınlar bakalım 300-400 papel garibana, file doldurma işi Erbakan döneminde kaldı. Veya böyle lüzumsuz bir toplantıya para harcayacaklarına parayı direk yardım halinde birvakfa filan versinler daha iyi olur. Neyse, kendi bilecekleri iş.

Bu arada kıyafetler de ilginç. Ben prensip olarak kimsenin işine karışmam ama açığı da kapalısı da berbat giyiniyor be kardeşim, sadelik niye prim yapmaz anlamış değilim. Açacaksan da örteceksen de sade, basit birşey giy, şık olma demiyorum. Nedir şu yaz günü metal kaplama gibi pardesü, cart kırmızı beyaz bayrak gibi gözümüze giren elbiseler? Bunlara harcayacağınız parayla birkaç bin iftar poşeti doldurursunuz. Siyah elbise giyen açık hanımınki de felaket, bu ne biçim şalvar, bizim köyde adamlar giyerdi eskiden bu Adana şalvarını. Gözlük de kalın, sanki kaynak yapacak mübarek. Erdoğan dahil 10 üzerinden sıfır veriyorum herkese. Yalnız haksızlık olmasın soldaki beyazlı kıza 5 vereyim, buradan pek falso seçemedim ama gene de tam puanlık bir kıyafet değil.

Sonuç? Sonuç monuç yok, boş işlere ne sonuç yazayım. Sadece bu sepette pastırma neden yok onu sorarım ben arkadaş! Ramazan geliyor bir pastırma lafı var televizyonda, sanki Ramazan pastırma denen meret olmadan olmazmış gibi. Ben en son pederlerde bir kahvaltıda 6 ay evvel çaktırmadan iki dilim yemiştim, tadını bile unuttum. Fukaraya maden sepet hazırlıyorsunuz, iki dilim de pastırma atın bir şeye benzesin.

İmam Nikahı

FST Eylül 11th, 2007

Kızı kendi haline bırakma, davulcu yahut zurnacı arasında tercih yapabilir diyen atalarımızın ileri görüşlülüğü ünlü(!) ve evli bir klarnetçiye kaçan güzide şarkıcı (yoksa manken miydi) Deniz Seki ile gerçeğe dönüşmüş görünüyor. İkilinin düzeyli birlikteliği medyada epey dikkat çekti ama ben nedense değinememiştim. Gayretli yorumcumuz Betül hatırlatınca ben de son gelişmelerden sizi haberdar edeyim dedim.

Efendim, zurnacı Hüsnü ile şarkıcı Deniz seviyeli şekilde birliktelik ederken günün birinde bunların imam nikahı yaptırdıklarına dair bir haber yayılmış. Daha önce de nice ehli islam, dini bütün dansöz, manken, artist de imam nikahı denen bir şey yaparak paralı ve itibarlı erkeklerle düşüp kalktığından bu mesele bilinmedik birşey değildir. Nitekim yaptığım araştırmalar Klarnetçi Hüsnü’nün imam nikahı yoluyla Deniz’i alarak eski karısından da boşanmak zorunda kalmayacağı, böylece nafaka derdinden kurtulacağına dair dedikodular olduğunu gösteriyor. Ancak benim de hep aklımı kurcalayan birşey Deniz hanım tarafından fevkalade doğru olarak gündeme getirilmiş. Bakın ithamlara ne diyor, iki ayrı haberden aktarıyorum:

“Bunu bana nasıl yakıştırıyorlar anlamıyorum. Ben Atatürk çocuğuyum, imam nikahıyla yaşayacak kadar zayıf karakterli bir kadın değilim” (Haber 7)

“Çocuklar ne imam nikahı, siz neden bahsediyorsunuz. Ben Atatürk’ün çocuğuyum. Yok öyle bir şey” (Haber3)

Önce hakkı teslim edip Süleyman Demirel’in ifadesiyle “işte çağdaş Türk şarkıcısı bu” demek şart. Bir Atatürk çocuğu olarak evli bir klarnetçi ile yaşadığı düzeyli ilişkiyi gerici bir eylemle kirletmemesi takdire şayan bir iş. Laf buraya gelmişken şu imam nikahına da biraz değineyim. Atatürk çocukluğu ile ilgisini geçersek, imam nikahı denen şey günümüzde çoğunlukla erkeklerin kadınları istismar için kullanılan yalandan bir törendir. Bu işten para kazanan bazı din adamı kılıklı maskaralar da mevcuttur. Nice aklı havada genç hiçbir resmi kayıt olmaksızın “şeriat emridir, imam nikahı kıydırdık, devletin nikahı geçmez” diyerek “ben seni aldım, ben de sana vardım” sözleriyle hayatlarını karartmıştır, bu iş de böylece sürmektedir. Ortaya çıkan sonuç büyük ölçüde birkaç ay sonra “ben seni boşadım, defol” denilerek sokağa atılan, elinde resmi bir belge olmadığı için ortada kalan bir hanım ve şeriatın evlenme ve boşanma işini dini kurallara göre yapıp sevap kazanan psikopat bir zampara olmaktadır.

İslamda imam nikahı, dini nikah diye birşey yoktur, nikahın amacı iki kişi arasındaki anlaşmanın diğer insanlarca da alenen bilinmesi, böylece tarafların daha sonra birtakım haklarını muhafaza edebilmeleri, çocukların durumu gibi konuların netlik kazanmasıdır. Bu nikahın mutlaka yaptırım gücü olan bir otorite tarafından tescili gerekir. Kafasında takke yahut sarık olan, mahallede imamlık yapan şahsın nikah diye kıydığı şeyin resmi hüviyet kazanmadıkça hükmü yoktur. Sonra nikah öyle 2-3 kişi gizlice bir evde toplanıp ilan edilmez. Davulla zurnayla, yerine göre havaya silah atarak, Ankara havası çalarak, halay çekip göbek atarak, bilemedin sordum sarı çiçeğe ilahisi okuyarak dosta düşmana duyurulur. Kapı gibi evlilik cüzdanı alınmadan düğün de yapılamaz. Bunlar çocuk oyunu değildir. Öyle erkek kadını “boş ol” diyerek kapıya koyamaz, bunun epey maddi külfeti vardır, iş ancak yürütülmesi imkansız bir noktaya gelirse hukuken ayrılırlar.

Evet, mahalle imamınıza yahut ilçe müftüsüne sorarsanız size muhtemelen kısmen farklı bilgi verebilir ama koca İmam Fethi el-Sipahi dururken mahalle imamını dikkate almayacağınızı ümit ediyorum. Kısaca, çağdaş manken (şarkıcı?) kızımız sadece “ben imam nikahı yaptırmam, bu zayıf karakterlilerin işidir” dese benden tam puan ve bir aferin alacak iken işin içine “Atatürk çocuğuyum” lafını karıştırmakla kafalarda da soru işareti oluşturmuştur.

Öte yandan Türkiye’de çağdaşlığın birinci göstergesi İslam ile ilgili herhangi bir konuya antipati göstermek iken, ikincisi de kılık kıyafettir. Özellikle kravat takan bir insanın çağdaşlığı şüphe götürmez. İşte Atatürk çocuğu olarak imam nikahını reddederek evli bir klarnetçiyle birliktelik kuran kızımızın resimdeki kravatı kendisinin aydınlık yarınlara koşan çağdaş biri olduğunu göstermektedir. Her ne kadar kravat gömleksiz takıldığında sırıtmış olsa da, önemli olan kravattır. Hatta çıplaklık artı kravat çok daha güzel bir vurgu olmuş.

Hüsnü, bir laf da sana, öyle imam nikahı ayağıyla ikisini de idare eder nafakadan yırtarım diyorsan yağma yok. Çağdaş kesim daha ölmüş değil, % 21 de olsa ayaktayız. Gerekirse Çankaya Belediyesinin çöp kamyonlarıyla gelir kapına dikiliriz.

Kavun ve Sanat

FST Eylül 11th, 2007

Bir süredir seyahatteydim, dönüşte yorumcu arkadaşımız Recep’in ilginç bir notuyla karşılaştım. Konunun önemini tam kavrayamadım ama koca Milliyet gazetesinin anlı şanlı bir yazarı iki noktaya işaret ettiğine göre bir benim çözemediğim birşey vardır dedim. Milliyetteki köşe yazısında vurgulanan iki konunun biri Atatürk’ün dansa verdiği önem, diğeri ise çıplaklığın çağdaşlaştırıcı etkisine dair. Şöyle deniyor:

Ankara’daki 30 Ağustos resepsiyonunda Genelkurmay Başkanı’nın dansa kalkması, Başbakan’ın kalkmaması, Baykal’ın dans etmem demesi gazetelerde epey yer işgal etti.. Atatürk, dansı çağdaşlığın gereklerinden sayardı.. Yalnız elitlerin değil, halkın da dans etmesini isterdi. O kadar ki..

1936 yılında bir yaz akşamı Büyükada’ya uğrar. Splendid Otel’e gidilir. Halk otelin önünde toplanır. Terasta müzik çalmaktadır. Topluluğun içinde siyah dekolte elbise giymiş, uzun boylu, dolgun vücutlu çok güzel bir Rum kadını da vardır. Atatürk yanında bir erkek de bulunan bu kadını dansa davet eder. Uzun boylu, babayani kılıklı, sırtında küfesiyle bir kavuncu da seyirciler arasındadır… Ata’yı hayretle izlemektedir. Gerisini Atatürk’ün uşağı Cemal Granda’nın anılarından okuyalım:

Rum kadınıyla dansını bitiren Atatürk, gözüne çarpan sakallı kavuncuya eliyle işaret ederek yanına çağırdı…

Kavuncu birden kendini pistin ortasında buluverdi. Ne olduğunu anlayamadan etrafına şaşkın şaşkın bakıyordu.

Atatürk kavuncunun sırtındaki küfeyi çıkardı. Sonra Rum kadınına kavuncuyla dans etmesini söyledi. Kadın çok güzel dans ediyordu… Pejmürde kıyafetli kavuncuysa hayatında hiç dans etmemişti. İkisinin birbirine sarılarak dans edişleri görülecek şeydi. Dans bittikten sonra Atatürk ellerini çırparak:

- Bravo, bravo dedi, çok güzel dans oldu…”

Atatürk yaşasaydı… Bugün herkes dans ederdi.

Dolgun vücutlu olduğu da vurgulanan Rum kadınıyla “babayani kılıklı”, pejmürde kıyafetli, sırtı küfeli kavun satıcısının dansı bence de ilginç olmuş. Biraz düşündüm de, dansı çok iyi bilen Rum kadınına sarılan pejmurde ama babayani kavuncu hikayesinden ancak şu sonuç çıkarılabilir: “Atatürk Yaşasaydı… Bugün herkes dans ederdi”. Ah, hayret! Melih Aşık da bu neticeye varmış, demek aklın yolu birdir. Atatürk’ün bu çok önem verdiği aktivite günümüzde icra ediliyor ama maalesef eskiden olduğu gibi devlet memurları bu işe önem vermiyor. Benim tanıdığım birçok memur bırakın dans etmeyi bilmeyi, en iyisinden düğünde dahi iki göbek atamıyor.

Üstelik şimdiki danslar eskiye göre şekil değiştirmiş, buz üstünde kayılırken icra edilen türleri filan var, bir ara konu etmiştik. Elbette şimdi de pejmurde bir kavuncu ile dolgun bir hanım buz üstünde kıvrak hareketler yapsalar seyrine doyum olmazdı ama genelde bu tür kompozisyonlar ancak benim gibi yaratıcı fikir sahiplerinin aklına geliyor. Bu konuyla aslında bağlantılı olan, yani çıplaklıkla çağdaşlığı bağdaştıran bir görüş de yazıda konu edilmiş, şöyle deniyor:

Bu sefer de Kemer’de bir heykel tartışması başladı. Kentin ortasına yerleştirilen “Aşk” adlı heykele AKP İl Başkanı Zafer Yaman tepkili! Kaldırılmazsa heykeli vatandaşların zorla kaldıracağını söylüyor. CHP’li Belediye Başkanı Hasan Şeker ise heykeli orada tutmakta ısrarlı. Araya Antalya Valiliği girmiş. Heykelde sanat değeri bulmazsa kaldıracakmış.

Resim ve heykel olmadan insanın sanat ve estetik duyguları gelişmez. Toplumların eğitimi, kültürü, tarihi güdük kalır. Geçmiş bilinmez, geleceğe taşınamaz. […] Bir tarihte St. Petersburg’da Aydın Boysan’la “Yaz Bahçesi”ni gezmiştik. Büyük Petro’nun şehri kurarken yaptırdığı bahçede çoğu çıplak 79 heykel vardı. Aydın Boysan demişti ki:

Çocuklar bu heykellere bakarak yetişirse sanat terbiyesi alır. İnsanı tanır. Kadına bakmayı öğrenir. Kadın vücudu görmeden büyüyen çocuk kadın açı olur…

Atatürk sanattaki çıplaklığa karşı toplumun ve bağnazlığın direncini kırmak için olacak… 1929′da Ankara’da bir sergiyi gezerken gördüğü Namık İsmail’e ait çıplak tablonun bir din kuruluşu tarafından alınmasını tavsiye etmiştir…

1867 yılında, Padişah Abdülaziz’in Avrupa gezisine katılan Ömer Faiz Efendi, günlüklerinde Paris sergisinden şöyle söz eder:

Sergide bilhassa kadınlara ait çıplak heykeller… mevcut idi. Bizler bunlara kaçamak gözlerle amma Frenklerden daha büyük alaka ile bakıyor idik. Beraber bulunduğumuz İmamı Sani Hasan Nami Efendi hazretlerine yavaşça sordum:

- Efendi hazretleri bunlara bakmak haram mıdır, günah mıdır, mekruh mudur, mubah mıdır. sevap mıdır?”

Ülkemizde sorunun cevabı 2007 yılında hâlâ aranıyor…

Evet, bu da önemli bir konu. Yalnız Antalya’lı yetkilileri anlamak zor, zaten bilen bilir, Antalya’da kapalı giyinen hanım bulmak kolay iş değildir, heykele kafayı neden takmışlar, hayret. Antalya’yı bırakın geçenlerde İstanbul’daydım, bulunduğum çevrelerde hanımların ille de göbeği açık bırakan daracık tişörtler giyme gayretlerini özgürlük adına takdirle izledim. Yani olayı izledim, tefekkür gibi, yanlış anlaşılmasın. Bir iki sohbette de mecliste geçenlerde dilime doladığım, kocasının başka vukuatları da ortaya çıkan “neşeli” hanım lehine “efendim, nedir o tayyör, erkek gibi mi gezecekler” fırçası yedim. Halbuki ben prensip olarak açıklıktan yanayım, zihin açıklığı, özgür düşünce iyidir.

hykel1.jpgÇıplak bir kadın resminin bir din kuruluşuna tavsiye edilmesi gerçeği de ilginç, üzerinde duramayacağım ama çocukların çıplak kadın açlığını gidermek için heykele bakmaları tavsiyesini biraz zorlama buldum. Heykele ne gerek var, en mütevazı anadolu şehrinde dahi bir çocuk sokakta iki tur atsa, evde bir iki dizi, reklam izlese, internette biraz takılsa açlığını fevkalade giderebilir. Osmanlı heyetine gelince, Osmanlı devlet erkanı gibi haremin, gece hayatının kompedanı bir kesimin Fransa’da iki heykele yan gözle bakmasını büyütmemek gerekir. Olsa olsa gavur karısı böyle olur herhalde diye ilgi göstermişlerdir. Peki ben ne sonuçlar çıkarıyorum?

1-Sanatta çıplaklığa karşı bağnazlık eskiden beri kırılamamıştır, binaenaleyh bazı dini kurumlara çıplak resim asılması, cami önlerine çıplak kadın heykeli dikilmesini münasiptir.

2-Çocuklarınızı çıplak kadın resimlerinin ve heykellerinin olduğu müzelere götürün, mümkünse St. Ptersburg’a gidin, çocukları da gezdirin

3-Batı ülkelerinde çıplak kadın heykeli görerek büyüyenler insanı tanımaktadır, cinsel açıdan da toktur.

4-Antalya’da çıplaklık yoktur, heykel oranın ahlakını bozmaktadır

5-Dans etmeyen Baykal’ın gizli din taşıyıp MHP erkanı gibi aslen AKP’li olup olmadığı araştırılsın, icbında CHP’den ilişiği kesilsin

6-Dolgun, dekolteli Rum kadını gören var mı? 6-7 Eylül olaylarından beri kayıp deniyor.

7-İyi kavunun kilosu bizim buralarda 25 kuruş civarında, haberiniz olsun

8-Dans etmek iyidir, buzda ise dikkatli olmak lazım

9-Çıplak kadın özgür ve çağdaş kadındır, aman bu felsefeyi özellikle genç kadınlar açısından zedelemeyelim (Bir grup erkek)

10-Çıplak erkek heykeli neden az, ayrımcılığa hayır, ben böyle sanatın içine…

(Konuyla ilgili bir diğer yazı için: Çağdaş Bir Sınır Kentinde, bu arada günümüz kavuncusu işleri epey ilerletmiş: Kavun ve İnternet Şu da var: “Antalya’da, amatör heykeltraş Fedai Bircan’ın kendi nü (çıplak) heykelini cinsel organı ‘abartılı’ yapınca ortalık karıştı” devamını siz okuyun artık.)

Kapat
E-posta ile paylaş