Archive for Ekim 9th, 2007

Hava Metrosu

FST Ekim 9th, 2007

Efendim, meclis başkanının bilmem kaçıncı makam arabası, başbakanın 51 milyon dolarlık havuz uçağı derken bir de İstanbul Belediyesinin havada uçan metro yatırımı ortaya çıktı. Sevinçle şöyle mırıldandım: “Tabii İstanbul’a da bu yakışır, yerin altındaki metro çoktan bitti, Londra, Paris gibi 100 sene öncesinin geri teknolojisini katlayan İstanbul metrosu şehrin altında cirit atıyor, bizimkiler şov olsun diye bir de havadan katedecekler şehri”. Lakin yanımdakiler “abi, yanılıyorsun, İstanbul metrosu daha 3-4 duraktan ibaret, bir iki parça raylı sistem var, hem bu hava şeyi sadece 3.5 kilometre, karıştırdın herhalde” dediklerinde onların vizyonsuz hallerine acıyarak baktım. Sonuçta ben geleceği hayal ediyorum, herifler ufuksuz, bunu bile çok gördüler. Bu duygu ve düşüncelerle karşımdaki habere yeniden baktım:

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2008-2010 yıllarını kapsayan yatırım planınde yer alan bilgilere göre, belediye, önümüzdeki yıl gerçekleştireceği ulaşım yatırımları arasına ”Hava Ray”ı da aldı.

Daha önce Beşiktaş-Zincirlikuyu, Bakırköy-İncirli, Üsküdar-Altunizade, Kadıköy-Koşuyolu, Okmeydanı-Mecidiyeköy, Çubuklu-Anadolu Hisarı, Zincirlikuyu-Boğaziçi, Kartal Sahil-Otoban, Ayazağa-İstinye, TRT Lojmanları-Ümraniye Tepeüstü için önerilen hava ray, Beyoğlu’nda İstanbul metrosunun Şişhane istasyonundan başlayıp Kasımpaşa üzerinden Kulaksız’a oradan da Okmeydanı Cemal Kamacı Spor Kompleksi’ne ulaşacak.

Yaklaşık 3,5 kilometre uzunluğundaki hava ray, toplam 300 milyon YTL’ye mal olacak ve 3 yılda bitirilecek. Hava Ray için 2008 yılında 50 milyon YTL, 2009′da 150 milyon YTL ve 2010 yılında da 100 milyon YTL harcanması planlanıyor.

Haberde bu 300 milyon YTL’nin hazineden dışarı borçlanılarak ödeneceği yazmıyor ama bunu bilmek için müneccim olmaya gerek yok herhalde. Gerçi büyük para sayılmaz, sonuçta 5 özel uçak parasına yekun 3.5 kilometrelik Şişhane-Okmeydanı seferi yapılacak, daha ne olsun. Bu arada geçenlerde vaki olan “Metrobüs” komedisine ne kadar para harcandığı, bu işten nasıl bir hayır görüldüğünü de bilmiyorum.

Bu arada nedense aklıma “İstikbal Göklerdedir” sözü geldi. Konuyla ne ilişkisi varsa.

İlginç Bir Tez ve Eski Bir Yazı

FST Ekim 9th, 2007

2-3 sene önce Türk üniversite hayatına dair bir yazı yazmış, olumlu olduğu kadar olumsuz eleştiriler de almıştım. Bu yazıyı daha sonra yeni kurulan üniversiteler için güncelleyip bir başka sitede yayınladım. Yazıya gelen bir yorum çok ilginç, meğer benim kişisel gözlemlerimi Maramara Üniversitesinden bir akademisyen tez olarak da inceleyip doğrulamış. Muhtemelen bir gazete haberi olan bu yorumu alıntılayayım, aslını bulursam oradan link veririm. Bu arada benim yazı şu linkte. Meğer az bile yazmışım haberim yok.

Üniversitelerde öğretim elemanlarına uygulanan ayrımcılık, baskı, eziyet, korkutma, küfür, hakaret, taciz gibi resmî olmayan cezalar bir akademisyen tarafından doktora tezine konu edildi. Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde bir eğitim yönetimi sorunu olarak öğretim üyelerine uygulanan informel (resmî olmayan) cezalar araştırıldı. Yard. Doç. Dr. Erkan Yaman’ın yaptığı araştırmanın tez danışmanlığını Prof. Dr. Hoşcan Ensari yapmış. Buna göre üniversitelerimizin genel görünümü şöyle: “Korku kültürü hakim. Baskıcı ve otoriter yönetim anlayışı üniversiteyi yozlaştırıyor. Akademisyenler sürekli sindiriliyor, tehdit ediliyor. Adam kayırma ve yandaşlık had safhada. Öğretim elemanları bu ortamda bilim üretemiyor ve mutsuz.”

Halen Sakarya Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Erkan Yaman, doktora tezini Türkiye’nin değişik bölgelerindeki üniversitelerde informel cezalara maruz kalmış öğretim üyeleri ile yüz yüze görüşmeler yaparak gerçekleştirdi. Araştırmaya göre üniversitedeki otoriter yapı sisteme uymayan öğretim üyelerine yasa ve yönetmeliklerde yer almayan cezalar veriyor. Bu cezalar tutum ve davranışlar yoluyla şu şekilde tezahür ediyor: “Ayrımcılık, kayırma, yıldırma, korkutma, ihmal, sömürü, istismar, bencillik, işkence, eziyet, şiddet, baskı, saldırganlık, iş ilişkilerine politika karıştırma, hakaret ve küfür, bedensel ve cinsel taciz, görev ve yetkinin kötüye kullanımı, dedikodu, dogmatik davranışlar, yobazlık, bağnazlık.”

Araştırmada üniversitelerde oluşturulan korku kültürü, öğretim üyelerinin anlatımlarıyla ele alınıyor. İsmi açıklanmayan bir araştırma görevlisi, üniversitelerde askerî hiyerarşik yapılanmanın bir benzerinin varlığına dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Bir akademisyen düşünün ki bağımsız düşünce süreçlerini ve doğru bildiğini her fırsatta ifade etmesi gereken bir bilim insanı tuvalete giderken dahi izin isteyecekti. Bu korkunç bir manzaraydı.” Akademisyenlikte usta-çırak ilişkisi bulunması, amirin onayı olmadan bir şey olunamayacağı sonucunu doğuruyor. Bu da insanların hak aramadan çekinme ve korkuyu beraberinde getiriyor. Böylece ideolojik yapılanma ve kadrolaşma da etkisini devam ettirebiliyor.

Resmî olmayan cezalar arasında yöneticilerle ters düşen öğretim elemanlarına ambargo uygulanması da bulunuyor. Bir yardımcı doçent, yöneticilerle ters düştüğü için üniversitedeki memur ve müstahdemlere varıncaya kadar herkese kendisiyle konuşulmaması talimatı verildiğini ifade ediyor. Öğretim üyesi, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Tabii ki kimse bizimle arkadaş olmuyordu korkudan. Korkuyorlardı insanlar, memur ve hizmetliler dahil. Onlara bizim için ‘düşman öğretim üyeleri’ denmişti. Maalesef korkunç. Akademik camiada bunları da yaşadık.”

Yard. Doç. Dr. Erkan Yaman, Türkiye’nin en önemli sorununu aydınların henüz bu korku kültürünü tartışmaya dahi açamaması olarak görüyor ve şu yorumu yapıyor: “Korku kültürü bir dünya görüşü, yaşama bakış tarzı, diğer insanlarla paylaşılan bir algılama zemini oluşturur. Bu algılama zemini, insanın özünü, onurunu, tekliğini önemsemez; bu zeminin önemsediği en önemli faktör güçtür. Bu bir kültürdür ve ülkemizdeki insanlar bu kültürün içinde yoğrulmuşlardır… Türk toplumunun en can alıcı sorunu budur. Nitekim araştırmamızın bulgularında da öğretim elemanları, çalıştıkları fakülte ya da bölümlerde yöneticileri tarafından oluşturulan korku kültürünün onlarda ciddî düzeyde olumsuz örgüt iklimi algısının ve sorunların oluşmasına neden olduğunu belirtmiştir.”

Bilimsel araştırmada öğretim üyelerinin en çok şikayet ettiği konuların başında öğretim elemanlarına akademik yükseltmelerde kadro verilmemesi veya engellenmesi; yaptıkları bilimsel çalışmalara değer verilmemesi; yayınlarının yöneticiler tarafından olumsuz biçimde eleştirilmesi gibi davranışlar geliyor.

Üniversitedeki baskı, hocaları hasta ediyor

Üniversitelerdeki baskı ve sindirme kültürü, akademik camianın en alt mertebesi kabul edilen araştırma görevliliğinden itibaren oluşturuluyor. Araştırma görevlisinin geleceği, iş hayatı ve yükselmesi sürekli bir üst amirinin elinde olduğu için özel işlerde kullanıldığına vurgu yapılıyor. Araştırma görevlileri, informel cezaya maruz kalmamak için öğretim üyeleri ve yöneticilerin derslerine giriyor; ama ücretini başkası alıyor, onlar adına akademik çalışma yapıyor; ama ismi yazılmıyor, özel işlerinde kullanılıyor veya çanta taşıtılıyor. İnformel cezaların öğretim elemanı üzerindeki fiziksel ve psikolojik etkileri de doktora tezinde araştırıldı. Buna göre cezaya maruz kalan akademisyenlerde kronik uyku bozukluğu, kronik yorgunluk sendromu, aşırı kilo alma veya verme, boyun ve sırt ağrıları, kalp ritim bozukluğu, ağız kuruluğu, sersemlik hissi, kontrolünü yitirme korkusu, titreme ve seğirmeler, nefes almada zorluk, alerjik reaksiyonlar, baş ağrısı veya migren, kaşıntı ve döküntüler, saçlarda beyazlaşma veya dökülme gibi fiziksel etkiler görüldü. Cezaların en önemli psikolojik etkisi ise stres, mutsuzluk ve hüzün olarak ortaya çıktı.

Facebook

FST Ekim 9th, 2007

İzlenimlerin bir şubesini de Facebook caddesine açtım. Gençler meraklı böyle şeylere, duyurmuş olayım. (Yaşlılar da gelebilir).

Arazi ve Satılan Vatan

FST Ekim 9th, 2007

Rize’nin bilmem ne köyünde geçenlerde AB projesi ile kanalizasyon döşenmesi gündeme geldiğinde haber medyaya “kahraman Rize köylüsü AB’ye posta koyuyor” şeklinde yansımış, nice yiğit Türk delikanlısı forumlarda, haber sitelerinde “işte Türk köylüsü vatanı sattırmıyor, Karadeniz insanı ayakta” diye epey efelenip yere göğe sığmamışlardı. Ben ise “etmeyin, köylü dediğin şahsi menfaati yoksa herkese köstek olmaya kalkar, hem ne bilsin Rize köylüsü AB’yi filan, kesin birinin arazisinden boru geçecektir, yoksa değil 350.000 Euro, 3 lira için millet birbirini yer” şeklinde olaya realist yaklaşıp tepki almıştım. Radikal gazetesindeki haber yiğit Rizelileri değil şanlı Fethi beyi doğruluyor maalesef, keşke ben yalancı çıkaydım:

AB’nin kanalizasyon ve arıtma projesi için hibe ettiği 350 bin avroluk yardımı “AB niye bedava para versin. Bunun altında bir şey var” diye reddeden Rizeli köylüler, son gün çark ederek dilekçelerini kaymakamlığa sundu. Dilekçe kaymakamlık aracılığıyla AB Merkezi Finans ve İhale Birimi’ne yollandı. Ama kabul görüp görmeyecekleri belirsiz. Bu arada Şimşirli Köyü’nün yardımı reddettiğini duyan komşu 15 köy de hibeden yararlanmak için kaymakamlıktaydı.

Projeye arazi vermeyen köylüleri, köyün başka yerinden arazi vererek ikna ettiklerini söyleyen İkizdere’ye bağlı Şimşirli Köyü’nün muhtarı Necmi Şimşek, “Aslında bugün projeyi teslim etmemiz gerekiyordu. Ancak yaşanan bu olaylardan dolayı proje hazırlanamadı. Şimdi mazeret dilekçesiyle yeniden başvurduk. İnşallah kabul ederler” dedi.

Başka yerden araziyi alınca köylü bir anda AB niye durduk yerde bedava para versin lafını uutuvermiş ama iş de işten geçmiş galiba. Ben AB yetkilisi olsam “Öyle mi, demek benden kuşku duyuyorsunuz, vermiyorum, gidin evinizin dışındaki ucube tuvaletlerinize edin pisliğinizi, sonradan iki dönüm tarlaya tükürdüğünüzü yalasanız da fark etmez” derim. Ne çare ki değilim, muhtemelen AB yetkilileri iyi maaş alıyordur.

Bir de şu haber var.

Aymazlığa bak: İnsan Hayatıymış

FST Ekim 9th, 2007

Bir izleyicimiz haberdar etti, kim olduğunu bilmiyorum ama haber gerçekten çok önemli. Ben mesajı aldığım andan beri şaşkın şekilde ne dendiğini anlamaya çalışıyorum. Olay yeri Japonya, konu -habercinin ağzından söylüyorum- depremde yan yatan Atatürk heykelinin ülkede çıkardığı sorun. Nasıl, kafanız mı karıştı, haber şöyle:

Japonya’nın Niigata kentinde depremde Atatürk heykeli yan yattı. Deprem ve kurtarma çalışmalarının paniğiyle heykel yatık vaziyette unutuldu. Japon gazetecileri bu yüzden Japon hükümetinin tutumunu eleştirirken, Japon gazetelerinde yer alan fotoğraflı “Atatürk heykeli unutuldu” haberlerinde halkın da “Bu, Atatürk’e saygısızlık” tepkisine yer verildi.

Japonya’nın Ankara Büyükelçiliği dün olaya ilişkin bir açıklama yaptı. Açıklamada, yan yatan Atatürk heykeliyle ilgili hükümetin, kentin belediye başkanından açıklama istediği belirtildi ve durumun nasıl aydınlatıldığını şöyle açıkladı: “Niiagata Chuetsu depreminde, Atatürk heykeliyle kaidesini bağlayan civatalar hasar gördü. Heykelin o halde bırakılması durumunda düşüp kırılabileceği endişesiyle kaidesinden kaldırılarak yan yatırıldı. Heykelin öyle bırakılması gibi bir niyet kesinlikle bulunmamakla birlikte, Kashiwazaki Belediyesi insan hayatının kurtarılması çabalarına öncelik vermek zorunda kaldı.” Büyükelçilik, Atatürk’ün sevilen, saygı duyulan bir lider olduğunu, kendisine ‘en ufak’ hakaretin söz konusu olmayacağını vurguladı.

Evet, gelin de belediye başkanının açıklamasını anlamaya çalışın. Herşey meydanda. Bariz şekilde insan hayatı kurtarmayı yan yatmış heykeli yerine dikmeye tercih etmişsiniz. (Bir de Radikal gazetesine devlet Atatürk’e hakaretten dava açsın, düştü, devrildi demek varken “yan yattı” da ne oluyor?) Allahtan yetkililer harekete geçmiş de bu vahim olay sebebiyle Japonya devlet makamları binbir türlü özür dileyerek paçayı kurtarmaya çalışmışlar. Ben hala ikna olmuş değilim ama şimdilik ses etmeyeyim.

Haberin problemli yerine gelince. Japon gazeteciler kim ola ki adını duymadığım bir şehirdeki Atatürk heykelini, üstelik de ortada deprem gibi tabii bir afet söz konusuyken gündeme getirip Japon hükümetini karıştırmış olsunlar? Habere bakarsak, zannedersiniz ki Japon hükümeti teyakkuza geçmiş, hatta muhtemelen bir ikisi harakiri yapmış, Türkiye’den özür dileme yarışı başlamış gibi görünüyor. Japonlar fena tırsmış gibiler. Eh, Türkiye’yi yakından izliyorlarsa haksız da sayılmazlar ya. Yalnız bu durum size de tuhaf gelmedi mi? Mesela Japon halkı neden “Bu Atatürk’e saygısızlık” demiş olsun? Olsa olsa Ataya saygısızlık demiş olabilirler.

Hemen Japonya büyükelçiliğinin web sitesine baktım, evet, Niigata Chuetsu Depremi diye birşeyle ilgili Temmuz ayında iki duyuru yapılmış ama ben heykel bahsini göremedim. Acaba başka bir yerde mi açıklama yapıldı? Benim teorim işin arkasından Hürriyet Gazetesi Japonya temsilciliğinin çıkacağı yönünde. Japonya’daki çağdaş ve uyanık bir Türk vatandaşının bu durumu tespit edip Japonya’da Hürriyet gazetesine ulaştırması da mümkün.

Her ne olursa olsun, ben işin takip edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerekirse Japonya’ya nota verilsin. Biz daha ölmedik arkadaş.

(İşin detayı şuradaymış, Bülent bey hatırlattı)

Non-Stop Los Angeles

FST Ekim 9th, 2007

Geçenlerde Meclis başkanlığına 7 yeni makam aracı konusu gündeme gelmiş, zor durumdaki milletvekillerimize sağlanacak iyileştirme ve avantajlardan ahberdar olmuştuk. Ben bunu alkışlıyorum. Bravo, koca siyasetçi aç mı kalsın, yerine göre tüm dişlerini implant yaptırmazsa adam değildir. Tam alkışa devam ederken medyaya yansıyan bir haber daha dikkatimi çekti. Meğer THY sayın başbakanımızın Brüksel’e giderken beğendiği bir özel uçağı satın alarak kendisine bir jest yapmasın mı? Tam konunun duygusal yönü sebebiyle gözüm dolarken haberin detayları dikkatimi çekti:

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “VIP uçak havuzu” projesi için özel bir jet uçağı alınması gündeme geldi. Havuzda kullanılmak üzere Gulfstream Aerospace Corporation’dan G550 tipi özel jet alınmasına yönelik girişim başlatıldığı bildirildi. THY borsaya yaptığı açıklama ile uçağın 2009’un ilk çeyreğinde teslim edileceğini bildirildi.

THY yetkilileri, 51.7 milyon dolarlık uçağın Başbakanlığa alınacağını doğruladı. Geçen hafta Erdoğan’ın Boeing uçak alınması için talimat verdiği yolundaki haberleri yalayan Başbakanlık ise Gulfstream uçakla ilgili soruları yanıtsız bıraktı.

Dünyanın en uzun menzilli iş jeti olan çift motorlu G550’nin Cumhurbaşkanlığı’na da hizmet vermesi planlanıyor. G550’ler için şu an sipariş verilse bile 2011’in sonbahar ayında teslime alınabiliyor.

Ancak Gulfstream şirketi, uçağın Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından kullanılacak olması nedeniyle teslimat tarihini 2 yıl öne çekti. THY tarafından bakım ve onarımı yapılacak uçakların kullanım sonrası giderlerini ve masraflarını hizmet alan kurum ödeyecek.

Boeing haberi doğrulanmamıştı

Geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın ABD seyahati sırasında Boeing uçak firması yetkilileriyle görüştüğü, dönüşünde de bir “transatlantik VİP uçak” alınması için talimat verdiği haberleri basına yansımıştı. Başbakanlık ise bir açıklama ile haberi yalanlamış, “iddialar tümüyle uydurma ve hayal mahsulüdür. Haberde bu kurgu çerçevesinde yer alan ayrıntılar hiçbir şekilde doğru değildir” demişti.

TEKNİK ÖZELLİKLERİ

Uçak, Ankara’dan havalandıktan sonra Los Angeles’a kadar hiç yakıt almadan ve yere inmeden uçabiliyor.

[Bir Yorumcu]

HAKKI
Holding sahiplerinin,medya patronlarının vs.özel uçağı oluyorda,kocaaa TÜRKİYE CUMHURİYETİ nin başbakanının neden olmasın. Bu uçak Erdoğana değil devlete alınıyor. Kim başbakan olursa o biner. Hakkıdırda helel olsun.geç bile kalınmış.hatta dışişlerinede bitane almak lazım.Çekemiyenler herzamanki gibi idoolojik düşüncelerdir.

Öncelikle, şu havuz lafını çözen var mı? Bizim bildiğimiz havuzda kayık yüzer. Saltanatın boyutu iyice arttı, başbakan artık “havuzda lüks uçak uçuracağım” mı demeye başladı? Sonra özel uçak sevdası da nereden çıktı, zaten Ana, Ata, Abla gibi bir sürü özel uçak yok mu başbakanlıkta şurda burda? Başbakanlık, cumhurbaşkanlığı vs. aldığı hizmetin parasını ödeyecekmiş, duyan da cepten verecekler zannedecek. Başbakanlık Boeing için “hayal mahsulü” diye böbürlenirken Gulfstream için sessiz kalmış. Bu arada uçağa da iyi para ödeniyor, 50 milyon dolar. Devletin imtiyazlı şirketi THY bu jesti hangi kalemden yapıyor acep, işin içinde genel müdür yalakalığı var deyen beri gelsin.

Bazıları yorumcu arkadaş gibi “Helal sana başbakanım yakışır, öderiz parasını sen hiç dert etme, alıver bakalım biraz borç, yeter ki lüks uçağın olsun” diyebilir ama ben başbakanlık “yanıtsız” bıraksa da birkaç şey sorayım. Los Angeles’da bizim hükümetin, başbakanın, danışmanın b.k işi mi var da non-stop teyyare alınıyor? Neden Boeing değil de Gulfstream alınıyor, arada komisyoncular kim ve ne kadar para alıyorlar? THY özelleştirilecek deniyor, özelleşecek kurumun uçak almayla filan ne işi var, sattığınız adam ne halt ederse etsin. Mesajım şudur:

Ayranımız yok içmeye Los Angeles’a 50 milyonluk uçakla gideriz resmi görüşmeye.

Kapat
E-posta ile paylaş