İlginç Bir Tez ve Eski Bir Yazı
FST Ekim 9th, 2007
2-3 sene önce Türk üniversite hayatına dair bir yazı yazmış, olumlu olduğu kadar olumsuz eleştiriler de almıştım. Bu yazıyı daha sonra yeni kurulan üniversiteler için güncelleyip bir başka sitede yayınladım. Yazıya gelen bir yorum çok ilginç, meğer benim kişisel gözlemlerimi Maramara Üniversitesinden bir akademisyen tez olarak da inceleyip doğrulamış. Muhtemelen bir gazete haberi olan bu yorumu alıntılayayım, aslını bulursam oradan link veririm. Bu arada benim yazı şu linkte. Meğer az bile yazmışım haberim yok.
Üniversitelerde öğretim elemanlarına uygulanan ayrımcılık, baskı, eziyet, korkutma, küfür, hakaret, taciz gibi resmî olmayan cezalar bir akademisyen tarafından doktora tezine konu edildi. Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde bir eğitim yönetimi sorunu olarak öğretim üyelerine uygulanan informel (resmî olmayan) cezalar araştırıldı. Yard. Doç. Dr. Erkan Yaman’ın yaptığı araştırmanın tez danışmanlığını Prof. Dr. Hoşcan Ensari yapmış. Buna göre üniversitelerimizin genel görünümü şöyle: “Korku kültürü hakim. Baskıcı ve otoriter yönetim anlayışı üniversiteyi yozlaştırıyor. Akademisyenler sürekli sindiriliyor, tehdit ediliyor. Adam kayırma ve yandaşlık had safhada. Öğretim elemanları bu ortamda bilim üretemiyor ve mutsuz.”
Halen Sakarya Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Erkan Yaman, doktora tezini Türkiye’nin değişik bölgelerindeki üniversitelerde informel cezalara maruz kalmış öğretim üyeleri ile yüz yüze görüşmeler yaparak gerçekleştirdi. Araştırmaya göre üniversitedeki otoriter yapı sisteme uymayan öğretim üyelerine yasa ve yönetmeliklerde yer almayan cezalar veriyor. Bu cezalar tutum ve davranışlar yoluyla şu şekilde tezahür ediyor: “Ayrımcılık, kayırma, yıldırma, korkutma, ihmal, sömürü, istismar, bencillik, işkence, eziyet, şiddet, baskı, saldırganlık, iş ilişkilerine politika karıştırma, hakaret ve küfür, bedensel ve cinsel taciz, görev ve yetkinin kötüye kullanımı, dedikodu, dogmatik davranışlar, yobazlık, bağnazlık.”
Araştırmada üniversitelerde oluşturulan korku kültürü, öğretim üyelerinin anlatımlarıyla ele alınıyor. İsmi açıklanmayan bir araştırma görevlisi, üniversitelerde askerî hiyerarşik yapılanmanın bir benzerinin varlığına dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Bir akademisyen düşünün ki bağımsız düşünce süreçlerini ve doğru bildiğini her fırsatta ifade etmesi gereken bir bilim insanı tuvalete giderken dahi izin isteyecekti. Bu korkunç bir manzaraydı.” Akademisyenlikte usta-çırak ilişkisi bulunması, amirin onayı olmadan bir şey olunamayacağı sonucunu doğuruyor. Bu da insanların hak aramadan çekinme ve korkuyu beraberinde getiriyor. Böylece ideolojik yapılanma ve kadrolaşma da etkisini devam ettirebiliyor.
Resmî olmayan cezalar arasında yöneticilerle ters düşen öğretim elemanlarına ambargo uygulanması da bulunuyor. Bir yardımcı doçent, yöneticilerle ters düştüğü için üniversitedeki memur ve müstahdemlere varıncaya kadar herkese kendisiyle konuşulmaması talimatı verildiğini ifade ediyor. Öğretim üyesi, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Tabii ki kimse bizimle arkadaş olmuyordu korkudan. Korkuyorlardı insanlar, memur ve hizmetliler dahil. Onlara bizim için ‘düşman öğretim üyeleri’ denmişti. Maalesef korkunç. Akademik camiada bunları da yaşadık.”
Yard. Doç. Dr. Erkan Yaman, Türkiye’nin en önemli sorununu aydınların henüz bu korku kültürünü tartışmaya dahi açamaması olarak görüyor ve şu yorumu yapıyor: “Korku kültürü bir dünya görüşü, yaşama bakış tarzı, diğer insanlarla paylaşılan bir algılama zemini oluşturur. Bu algılama zemini, insanın özünü, onurunu, tekliğini önemsemez; bu zeminin önemsediği en önemli faktör güçtür. Bu bir kültürdür ve ülkemizdeki insanlar bu kültürün içinde yoğrulmuşlardır… Türk toplumunun en can alıcı sorunu budur. Nitekim araştırmamızın bulgularında da öğretim elemanları, çalıştıkları fakülte ya da bölümlerde yöneticileri tarafından oluşturulan korku kültürünün onlarda ciddî düzeyde olumsuz örgüt iklimi algısının ve sorunların oluşmasına neden olduğunu belirtmiştir.”
Bilimsel araştırmada öğretim üyelerinin en çok şikayet ettiği konuların başında öğretim elemanlarına akademik yükseltmelerde kadro verilmemesi veya engellenmesi; yaptıkları bilimsel çalışmalara değer verilmemesi; yayınlarının yöneticiler tarafından olumsuz biçimde eleştirilmesi gibi davranışlar geliyor.
Üniversitedeki baskı, hocaları hasta ediyor
Üniversitelerdeki baskı ve sindirme kültürü, akademik camianın en alt mertebesi kabul edilen araştırma görevliliğinden itibaren oluşturuluyor. Araştırma görevlisinin geleceği, iş hayatı ve yükselmesi sürekli bir üst amirinin elinde olduğu için özel işlerde kullanıldığına vurgu yapılıyor. Araştırma görevlileri, informel cezaya maruz kalmamak için öğretim üyeleri ve yöneticilerin derslerine giriyor; ama ücretini başkası alıyor, onlar adına akademik çalışma yapıyor; ama ismi yazılmıyor, özel işlerinde kullanılıyor veya çanta taşıtılıyor. İnformel cezaların öğretim elemanı üzerindeki fiziksel ve psikolojik etkileri de doktora tezinde araştırıldı. Buna göre cezaya maruz kalan akademisyenlerde kronik uyku bozukluğu, kronik yorgunluk sendromu, aşırı kilo alma veya verme, boyun ve sırt ağrıları, kalp ritim bozukluğu, ağız kuruluğu, sersemlik hissi, kontrolünü yitirme korkusu, titreme ve seğirmeler, nefes almada zorluk, alerjik reaksiyonlar, baş ağrısı veya migren, kaşıntı ve döküntüler, saçlarda beyazlaşma veya dökülme gibi fiziksel etkiler görüldü. Cezaların en önemli psikolojik etkisi ise stres, mutsuzluk ve hüzün olarak ortaya çıktı.
- Uncategorized
- Comments(27)
Fethi bey,
Obur tarafta bahsettiginiz AB fonu isi icin bu arastirmanin sonuclarina atifta bulunarak basvuru yazmak faydali olabilir belki? Acaba insan fislemek filan gibi cirkin yollar kullanmadan sadece beraber yayin yapmak, tez hocaligi, asistanlik, beraber yeni okullara gitmek filana bakilarak klikler ve davranis tarzlari ortaya cikartilabilir mi? Bu verilerin merkezi bir yerde derli toplu olmalari lazim (devlet hakemli yayina para veriyor, YOK terfileri biliyor vs.).
(Bugun de boyle, hep yapmam demece) Benim yapabilecegim bir is degil ama bunun yapilmasini cok arzu ederim. Benzer calismalar olabilir disarisi icin, yukarida bahsettiginiz tezde de kiyamet kadar referans vardir herhalde. ‘Cliques in academia’ diye baktim google scholar’da ustunkoru, bizim graph thory clique’leri cikiyor tabii ama bekledigim gibi bir iki bildiri/makale de gordum ilk sayfada bile.
Yalniz bunu boyle analizle yapan buyuk ihtimalle rezalet de kesfeder, yeri saglam birinin yapmasinda fayda var.
Bülent Bey,
Olabilir, bence AB fonu yerine aklı başında bir doktora öğrencisine bu iş tez olarak verilebilir, Tübitak filan haydi haydi destekler bunu. Blogcu hocalara duyurmak lazım, doktora öğrencileri varsa, veya arkadaşlarına söyleyebilirler.
Fethi bey,
Bir de (bu niye aklima gelmedi ki?) bu yeni ’social network’ arastirmalari var, nette bu tip servisler ortaya ciktiktan sonra bayagi artan. Yani konuya uzaktan da olsa dokunan bir tomar fikir almaya yarayacak makale cikar birisi neymis ne yapilabilir diye bakmaya kalksa.
Aklima gelmeyen seyler serisine devam ediyorum! Ustelik bu yazarlari taniyorum bizim TR’ye lisp yayma islerinden, ama unutmusum iste. Bu ILC-2007‘den bir bildiri:
http://cs.bilgi.edu.tr/~mgencer/pub/ILC2007.pdf
Fethi bey,
Hem bu yaziyi okudum hem otekini. Zaman ayirmis yazmissiniz –iyi bir betimleme, tasvir.. buna diyecegim yok.
Ama, biraz da ‘o kafa’nin nicin var olduguna bakmaniz gerekmiyor mu?
Yani, demem o ki, analitik bakmak –ne ve nasillardan cok nicinlere bakmak– daha faydali olmaz miydi?
Nicin ‘nicin o kafa var?’ sorusunu sormaz, ya da cevaplamaga egilmezsiniz?
Sebebini anlayamadigimiz, anlasilamayan rahatsizliklardan sikayet etmek neye yarar?
Bununla birakacaksak, bunun kolayi var: Birkac agri kesici alir, kendinizi uyusturur ve gecmis gibi yaparsiniz..
Neden bu topraklarda bilimsel faaliyet olamaz?
Bunu da Cumhuriyet ile filan baslatmak gibi bir kolayciliga sapmadan incelemek lazim –Osmanli’da bu boyleydi, Selcuklu’da da..
Sebebi nedir?
Temelde yatan sebebini soruyorum.
Hic bu cercevede tefekkur ettiniz mi; ettiyseniz (baska birilerini suclamaksizin) vardiginiz sonuc nedir?
Ben de bu yorumu dün okumuştum. Ama yorumdan ziyade dünkü Zaman gazetesinin manşet haberiydi bu. “Bir akademisyen” imzalı arkadaş kaynak belirtmeyi unutmuş galiba:
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=598285
Müzmin Bey,
Günün birinde “izlenimler.net” yerine “analizler.net” sitesi açarsam neden olmasın. Fukara bir blogcunun sırtına böyle ağır yükler vurmayın.
Öte yandan, haddimi aşmamak kaydıyla, ilk aklıma geliveren, İslamın ilk asırlarındaki özgür bilim ortamının nedense ortadan kalkması, İbn Rüşd, Farabi, Uluğ Bey, Nasıruddin Tusi, Razi, İbn Heysem gibi adamların köküne kibrit suyu dökülmesi konusudur. Belki oralara doğru bir sefer yapılabilir. Büyük Selçuklulardan emin değilim ama Osmanlılarda filan bilim genelde bir tür karikatür gibi görünüyor.
Son dönemlerle ilgili İhsan Oktay Anar’ın “Kitab-ül Hiyel” diye bir kitabını öneririm, belki de okumuşsunuzdur, okumadıysanız hoşlanacağınızdan neredeyse emin gibiyim. Fuat Sezgin beyin çabalarını da takdir etmek lazım. Şu link de var.
Konuyla ilgili siz giriş yaparsanız ben de fikirlerimi söylerim, dedim ya, analizler.net henüz rafta. Benim yazdıklarım sadece “izlenimler”.
FST
fethi bey,
Son dönemlerle ilgili İhsan Oktay Anar’ın “Kitab-ül Hiyel” diye bir kitabını öneririm, belki de okumuşsunuzdur, okumadıysanız hoşlanacağınızdan neredeyse emin gibiyim.
Ben okudum onu (diger kitaplarini da okudum ayni yazarin, galiba bir eksik kaldi). Ben o kadar sevmedim onu, o Diyavol(muydu?) Pasali olan daha iyiydi sanki. Okunuyor, yani insan nereden aldim bunu elime deyip birakmiyor, sIkIlInmiyor, ama pek birsey de vermiyor. Anlamamis da olabilirim manasini (oyle okuz gibi okurum ben cogunlukla) ama o kadinlari fena yapan adam yok burokrat pasa yok o tas filan cok komplike/derin birsey de diyor gibi gelmedi bana. Makineleri filan ugrasmis cizmis ama biraz muhendislik okumus benim gibi birine pek cekici gelmediler.
Bakalim Muzmin bey oku[duy|r]sa ne diyecek.
Bülent Bey,
Ben daha ziyade kitaptaki bürokratik süreç tasvirlerinden hoşlanmıştım. Elimin altında değil şimdi.
Öte yandan İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası elbette daha popüler. Ben ise belki de çocuklara bakışından dolayı “Efrasiyab’ın hikayelerini” daha çok severim. Amat de çok güzeldi, babam pek beğenmedi ama bence mükemmel.
Müzmin beyin beni zorla çekmeye çalıştığı “analiz” cehennemine siz ne diyorsunuz? Benim aklıma şu beyit geldi:
Şiirin tümünü, sevdiğim ve internette tek yerde gördüğüm için buraya alıyorum
Bağdat seferinde zor durumda kalan Hafız Ahmet Paşanın 4. Murat’a yardım istemek için yazdığı şiir
4. Murat’ın cevaben kendisini rüşvet iddiaları yüzünden görevden aldığını, yerine Ali Paşa’yı atadığını bildirdiği şiir:
Fethi bey,
Ben daha ziyade kitaptaki bürokratik süreç tasvirlerinden hoşlanmıştım.
Biraz o yuzden memleketten gittigim icin zamaninda, o kabus hallerini hatirlatti diye kizmis bile olabilirim yazara. Boyle dusunmemistim.
Beyit guzel gozuktu, ama ucundan ancak anlayabildim. Semender kalmadi burada, comput-er versek? Oyle sicaga gelecek birini bilmiyorum ben, olmuyorsa, Muzmin bey soylese biz dinlesek?
Bunu esasinda Suat beyin orada konustuk uc bes defa, ama benim derin bir bilgim yok. Ancak soyledir boyledir diyenin hesaplarini kontrol edebiliyorum bazen. Bu iste de kutuplasma var, artik seyircinin bilgisine gore yalan veya hafif carpitma uretebiliyor. (Iki taraf da, ustelik sadece burada da degil). En son bir Turk fizikciden birseylere bakmistim. Link vereyim:
http://www.salon.com/books/feature/2007/08/13/taner_edis/
(Ismini google yapin, ben tanimiyorum kendisini ama evrim filan isleriyle de (yani akilli tasarim filan karsiti) ugrasiyor, buna alerji hissedeceklere bastan soylemis olayim.).
Fethi bey,
“Kitab-ül Hiyel”e ait linkte, kitabin arka kapaginda sunlarin yazildigini soyluyor:
Eger, bu, kitabin herhangi bir sekilde ozunu yansitiyorsa, benim radigim turden bir kitaba pek benzemiyior gibi..
Prof. Fuat Sezgin’in calismalarindan ustunkoru de olsa haberim var. Fakat, onun gayretini cok takdir etsem dahi, benim soruma cevap vermekten uzak. O, bizde hicbirsey yapilmamis oldugunu sananlara cevap vermekle mesgul.. Iyi bir caba, ama, benim sorum o degil…
Neden hic –ya da yok denecek kadar az, veya sureksiz– bilimsellik sergiliyoruz?
Benim sorum bu..
Baska bir deyisle, bu zihniyetimizin kaynagi nedir?
Ihtiyac icatlarin anasidir derler.. ihtiyacimiz mi yok?
Uzun soluklu maratonlar yerine bunlari baska yerlerden almak daha mi ekonomik?
Uzun soluklu olaMAmak gibi bir realitemiz mi var? Yani, bu topraklarin bir gecit oldugunu, her an uzerimizden baska birilerinin gecebilecegine dair bir suurumuz mu var?
Nedir?
Ben bu tur bir sorunun cevabini ariyorum.
Bu konu ile uzaktan yakindan alakasi olmayan bir kitep okudum yakinlarda. Kitabin ismi ‘Turkler ve Kurtler’..
Kitapta cizilen manzaraya baktigimda, yazara hak vermiyor degilim…
Islam, baslangicta yoksullara inen bir din idi –hangi din degil ki. Fakat, ardindan cok buyuk maddi zenginliklere ulastilar. Bu maddi zenginliklere ulasanlar da Islam’in kilicini temsil edenlerdi. Nufusun icinde, ya da yeni fethettikleri yerlerde, hala daha yoksullar vardi tabii ki. Bu yoksullarla ittifak kuran –Peygamber’in nasil yasadigini hala daha hatirlayan, bilen– bazi Islam alimleri, nufusun icindeki isyan potansiyelini ahrekete gecirdiler –ya da canli tuttular.
Bu potansiyelin bertaraf edilmesinin en kalici yolu da, Islam alimlerinin iktidara ortak edilmesi idi. Nizamiye Medreseleri –benim gordugum kadariyla– bunun en iyi sekilde basarildigi yer ve donemdir. Dolayisi ile, Buyuk Selcuklu donemi, aslinda, bir bakima basarili bir bakima da basarisiz bir donemdir. Aydinlar zenginlere ortak olmus, zenginliklerin nimetlerinden bilhakkin istifade ile, ezilenlerden uzaklasmislar…
Ihtiyactan uzaklasan aydin, icattan da uzaklasmis olmaz mi? Bence olur.
Ve, o gun bugundur –kanaatimce– halkina yabancilasmis aydinimizin, halkin ihtiyaclarina yonelik gelistirmelerle ugrasmak yerine, kendi kurtarilmis bolgelerinde sefa surusunu gozlemliyoruz.
Bu benim kisisel cikarimimdir. Isabetli ise, hala daha ayni soru var: Nicin?
Nicin (ve nasil oluyor da) aydin, halkin ihtiyaclarina bu denli bigane olabiliyor?
Bunu saglayan nedir?
Karikaturun, ben, Buyuk Selcuklularda cizilmege baslandigini dusunuyorum.
‘Izlenimler’ ismi sizi kurtariyor tabii ki
Ama, bu isimle kalmak Allahin emri degil; degil mi?
Bir omur seyirci olmak guzel –ben bunu hep yapiyorum–, ama birilerinin de cerrah olmasi lazim. Sizin mazi ve ufkunun buna benden daha musait bence.
Bu demek degil ki, siz yapin ben seyredeyim. Tabii ki elimden gelen katkiyi yapmak isteyecegim. Fakat, baslatmak icin dahi yeterli degilim –soruyu sormak haricinde.
Fakat, bu konu onemli –bence. Hayati derecede onemli.
Aksi halde, sikayet ede ede gecip gidecegiz.
Halbuki, teshis –temel semptomlara yonelik teshis– gerek bize.
ufkunun –> ufkunuzun
Müzmin Bey,
Sürekli biryerlere paslarmış gibi olmayayım ama biraz da zamansızlıktan, rahmetli iktisat profesörü Sabri Ülgener’in Türk insanındaki zihniyet üzerine çalışmalarını hatırlatmak isterim. -İyi mi kötü mü bilemem- sürekli bir dinginlik, atalet içindeki insanımızın ekonomi ile olduğu kadar bilim ve teknoloji ile ilişkisini anlamada bu çözümlemeler yararlı olabilir.
Bu ifade bence doğru değil, en azından eksik. İslamın ilk hitap ettiği kesime, ilk müslümanlara bakıyorum içlerinde epey zengin, ileri gelen, tüccar vs. var. Bir çetele tutmadım ama Hz. Musa yahut İsa ile kıyaslandığında Hz. Muhammed etrafındakiler hiç de çaresiz ve çulsuz insanlar değil. İslam dininde yoksulların doyurulmasına dönük ayetler ve emirler mutlaka var ama bu onun yoksullara inen bir din olduğunu göztermez, belki de zenginlere inmiştir demek daha mantıklıdır.
Paragrafın devamı da bu varsayım üzerine bina edildiğinden olsa gerek çok mantıklı görünmedi bana.
İslamda iktidarla problemli olan alimler genelde ilahiyat bilginleriydi, ünlü mezhep imamlarından Ebu Hanife’nin iktidar tarafından işkence ile öldürülmesi, İmam Ahmed bin Hanbel’in sürgüne gönderilmesi ve işkenceye tabi tutulması bariz örneklerdir ve çok eski tarihlidir. Her dönemde özgürlük yanlısı ve bağımsız din bilginleri ile iktidar kavgalı olmuştur.
Fizik, kimya, felsefe vs. bilginleri, yani ilahiyatı ikinci dereceye alan bilim adamlarının devlet ile bir kavgası var mı bilmiyorum, bu konuda çok bariz örnekler duymadım. Çok sonraları Hezarfen Ahmet Çelebinin Üsküdar’a kanat takıp uçması gibi şeyleri biliriz de eskilerle ilgili birşey okumadım.
Nizamiye medreseleri ile özgür din adamının budandığı ve devlet memuru haline getirildiğinin doğru bir iddia olduğunu söyleyebilirim.
O dönem İslam bilginlerinin, misal optik alanında çalışanların, kimyacıların, filozofların ille de bir ihtiyaca binaen bilim faaliyeti yürüttüğü iddiası bana sağlam görünmüyor. Zaten bunların pek çok icadının o zamanki teknolojiyle üretilmesi mümkün ve pratik değildi. Sanki yapılanlar büyük ölçüde merak ve bilim saikiyle yapılıyormuş gibi görünüyor.
Öte yandan bilim adamının devlet memuru olmasının bu merakı öldürmüş olabileceği mümkündür.
Halkı ayaktakımı olarak görmekle, kendi çocuklarının geleceğini garantiye alma adına başkalarını çiğnemeyle ilgili olabilir.
Anlıyorum ve teşekkür ederim. Mazi ve ufuk konusunu mütevazı bir iltifat olarak alayım. Analiz işi izlemekten zor ama bir şekilde yapmak lazım. Gerçi yapılmıyor değil ama belki bizler bir başkasının gözden kaçırdığını yakalayabilir, daha doğru ya da ilginç yorumlar getirebiliriz. Hatta daha da iyisi bu analizlerden insanımız için pratik ve iyileştirici sonuçların çıkarılmasına aracı da olabiliriz, eskiye göre bu imkan daha fazla var.
Yalnız, izlemeyi de küçümsememek lazım, iyi izlenmiş bir olay yarı yarıya analiz de edilmiş sayılabilir. (Atasözü gibi oldu).
Son olarak, bu akademi konusunda ve sadece bu yazı için, Araplara ve Selçuklulara inmeye gerek yok, bana göre çok daha yakın tarihler, Darülfununun açılması, 1944 ABD ile yakınlaşma, darbeler ve özellikle 12 Eylül darbesi sonrasına bile gitsek epey açıklama bulabiliriz. Belki de analizleri daha yakın zamanda yoğunlaştırmakta fayda var.
Selamlar
Yakin tarihe bakacaksaniz 30′larda Turkiye’ye gelen Almanlarin hatiralari da var. Karsilastirma yapabilecek durumda olduklari icin perspektifleri faydali olabilir. Calismalari uzaktan benim fikri gecmisimle de ilgili bir hoca olan Hans Reichenbach’in tecrubeleri konusunda yazilani alintilayayim:
Shortly after his dismissal, Reichenbach went to Istanbul along with a score of other German scholars. Capitalizing on the brain-drain from Germany, Turkey created a new university, recruiting a faculty staffed almost exclusively with displaced German professors. Many of those who found asylum in Turkey were, like Reichenbach, established scholars in Germany. Included among them were the astronomer Ernest Freudlich and the mathematician Richard von Mises. Turkey lacked the academic facilities for a university, but the Turkish government promised to bring the library, classrooms, and laboratories up to the standards of those who were to make use of them. Reichenbach and the others signed five year contracts with the Turkish government. One condition of the contract was that professors had to learn Turkish within five years and thereafter teach all classes in Turkish.
In a letter to Walter Dubislav, a member of Reichenbach’s philosophical circle in Berlin, Reichenbach provides a detailed account of his situation in Istanbul. Reichenbach describes the university, the caliber of his students, his teaching methods, and the language problem. Although the position in Istanbul provided Reichenbach with a measure of security, the adjustment was not an easy one and certain problems were never resolved. Reichenbach had been promised a free hand and a large budget for books. However, he complained in letters that most of the books ordered never arrived, even after a number of years. Reichenbach eventually learned that the money for the books had been “lost” in the chain of government officials through which book orders passed.
Lecturing in German with a Turkish student translating into Turkish for the students proved to make teaching difficult, but what frustrated Reichenbach the most was the general lack of intellectual preparedness of his students. After teaching students such as Hempel and Grelling, Reichenbach found himself trying to teach students who had no background in the history of science and philosophy. As a result, he rarely taught his specialty in Turkey; instead he concentrated on the history of philosophy. As he came to express in many letters, Reichenbach felt that the Turkish government’s plan for a university had been misconceived. He believed that a university could only flourish where basic human needs had been met, and that they had not yet been adequately met in Turkey.
Reichenbach had other fundamental problems with the University of Istanbul. Through correspondence with Sidney Hook and others, a one year visiting professorship at New York University had been arranged. The appointment conflicted, however, with Reichenbach’s contractual obligations at the University of Istanbul. The administrators refused Reichenbach’s request for a leave of absence. More than the loss of an important academic opportunity,
Reichenbach deeply resented the way the his superiors handled the matter. Upon learning of NYU’s offer, the Istanbul administration wrote to NYU refusing the offer for Reichenbach, without ever consulting him! Together with the other problems, this last matter solidified Reichenbach’s resolve to leave Turkey at the end of his five year contract and find a permanent position elsewhere.
Reichenbach had chosen Istanbul over a one year position at Oxford. In letters in which he refuses the Oxford job, Reichenbach gives as reasons the fact that the Istanbul job was for an “Ordinariat” (a full professorship). Years later, Reichenbach was to regret making the decision against Oxford and for Istanbul.
Although isolated from the philosophical world and deeply aware of the lack of his old Berlin circle, Reichenbach was extremely productive during the Istanbul years. In fact, it appears that he turned the isolation and adversity to a positive advantage. The correspondence during this period is extremely large. Reichenbach nurtured his correspondence with philosophers all over the world, but the correspondence to American philosophers is perhaps the largest. Without textbooks for his students, Reichenbach prepared his own texts. The original manuscript of his Elements of Symbolic Logic was written for this purpose. Reichenbach’s first philosophical book published in English was accomplished while he was in Turkey. Experience and Prediction, which counts among the most important of Reichenbach’s works, was published by Chicago University Press. Charles Morris played a major role in helping Reichenbach to bring the manuscript of Experience and Prediction to press in English and later in helping Reichenbach to find a suitable academic position in the United States. From Istanbul Reichenbach went to UCLA, where he remained for the rest of his life.
Bu arada Fethi bey, o von Mises bizim bildigimizin kardesi. Biraz evlere senlik bir ihtimal hesabi teorisi vardir, ‘Kollektiv’ dedigi seylere dayanan. Artik kardesine anlatirken ‘Kollektiv’ deyip durdukca ne olmustur bilinmez.
Neyse bende yukarida bahsedilen asil kaynak yok, aldigim yerin linkini vereyim:
http://faculty.oxy.edu/traiger/publications/reichenbach.html
Fethi bey,
İslam dininde yoksulların doyurulmasına dönük ayetler ve emirler mutlaka var ama bu onun yoksullara inen bir din olduğunu göztermez, belki de zenginlere inmiştir demek daha mantıklıdır.
Muzmin bey ‘yoksullara inme’yi ‘yoksullara ulasan, onlarla ilgilenen’ manasinda kullanmis gibi geldi bana, ‘vahiy’ manasinda degil. (Oyle mi Muzmin bey?)
Fethi bey,
“Kitab-ül Hiyel”e ait linkte, kitabin arka kapaginda sunlarin yazildigini soyluyor:
BEn bazi seyleri hic bilmiyorum.
Mesela, Peygamber oldugu zaman, mukayeseli olarak, Hz Muhammed’in ne denli ‘zengin’ oldugunu bilmiyorum. Karisinin serveti oldugu soyleniyor; dogru olabilir (ama, izafi olarak ne mertebelerdeydi acab); fakat, Hz Muhammed’in, hisim degil de akraba cevresinin de ne denli zengin oldugunu bilmiyorum.
Benim tahminim, cok olsa ‘eh mertebesinde’ (hali vakti yerinde –eli basina yeten–) bir zenginlikten bahsediyoruz. Bu tahminimi dayandirdigim emmareler de, Peygamber oldugunda, seferber edebildigi herhangi ciddiye alinabilir bir malvarligindan pek bahsedilmeyisidir.
Daha sonraki hayatinda da, son derece mutevazi yasadigini okuyoruz. Oldugunde geriye pek de bir servet birakmamis oldugunu okuyoruz. Savaslardan edindigi ganimeti beyt-ul mal’a biraktigini kabul ederim tabii ki, ama sahsi serveti onemli bir sey olsaydi onun ayrica geriye kalacagini dusunuyorum. Yaniliyor olabilirim, ama benim okudugum bakla fali bana bunlari soyluyor.
Gelelim diger halifelere. Hz Osman’a gelinceye kadar 3 halife de Peygamber’in hayat tarzini devam ettirmis; Hz Osman ise ‘if you’ve got it, flaunt it’ tarzini secmistir. Zaten, kendisi varlikli idi –musluman olmadan once de.
Hz Osman, benim fikrimce, Islam acisindan ilk karsi-devrimcidir. Zamaninda Kuran’in bir araya getirilmis olmasini da –bu cerceveden bakarsam– ilgiyle kaydetmek zorunda kaliyorum. Bu ilgimi de ‘acaba, bu karsi-devrimci baska neleri istedigi sekilde duzenledi?’ sorusuna bulaMAmak icin ozel gayret gostermem gerekiyor. [Fakat, bunun konu ile alakasi yok sayilir.]
Daha sonra, arada, nedense, 150-200 sene kadar suren bir mechul donem var gibi… Fetihler filan biliniyor da, nakli ilimler acisindan pek bir faaliyet yok gibi. Ancak iki asir sonra belli bir sistematikle bazi seyler incelenmege baslanmis..
Bu iki asir boyunca da, yonetim sekli bir hayli yerlesmis –Hz Osman’in tercihleri dogrultusunda oldugunu dusundugumu soylersem cok mu iddiali olurum? Halife makamini kapan saltanat surmus…
‘Saltanat’tan kasdim da, dunyevi zevk vu sefa.. ve yoksullara zulum.
Isimlerini sizin de bahsettiginiz, Ebu Hanife ve Ahmed bin Hambel –benim kanaatimce– buzdaginin gorunen kisimlaridir. Alttan alta cok derin bir fay hattini temsil ediyorlar –bir suru isyana onder degilse bile yakit olmuslar. Ve, bu isimlerin muhalefetine esas da, Halife makaminda oturan kisinin baska herhangi bir kisiden daha ustun herhangi bir dinsel yetkisinin olmadigini savunamalari.
Yani, dikkatle bakarsak, Islam’da da bir laiklik akimi gorebiliyoruz –bence– ve bu laiklik akimin onderleri, aslinda, Islam din adamlari (alimleri demek daha dogru olur ya, ayri mesele).
Simdi… butun bunlari, yani Peygamber’in hayat tarzini ve ardindan gelenlerin one surudukleri seyleri bir araya koyarsak, Islam’in zenginlere (ben, ‘zengin’ deyince iktidar sahiplerini kastediyorum) indirilmis (ya da onlari oylece kabul etmis) bir din oldugunu soylemek bana cok makul gelmiyor.
Nitekim, dinlere disaridan bakacak olursam, yaygin kabul gormus herhangi bir dinin zenginlere inmis, ya da zenginleri mesru kilacak sekilde davranmis oldugu bir ornek bulamiyorum. Sizin bildiginiz bir ornek varsa duymak, bilmek isterim.
Gelelim rahmetli Sabri Ulgener konusuna. Aslinda benim radarimda hic olmadigini soylemek zorundayim. Eserlerini nedense hic okumadim.
Ulgener’in ‘İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası [Fikir ve Sanat Tarihi Boyu Akisleri ile Bir Portre Denemesi]’ isimli kitabi ile ilgili su kisa tanitima rastladim:
Hmmm…
Ilginc olabilir. Olabilir.
Fakat, benim endisem, Ulgener’in genel yaklasiminin (bildigim kadariyla ‘ideolojisinin’ demek istiyorum) bu konuda fincanci katirlarini urkutmemek yolunda yuvarlak laflar etmekten oteye gecemeyecek olusudur.
Baska bir deyisle, Ulgener de, nihai analizde, Nizamiye Medreselerindendir. Biat ettigi yapiya ters gelecek cikarimlarda bulunacak cesareti oldugunu hic sanmiyorum.
‘Sanmiyorum’ diyorum. Cunku okumadim.
Siz okuduysaniz, bazi kanaatlerinizi aktarir misiniz.
Ben, daha sonra, okuyacagim.
Bulent bey,
Dogru. ben sosyolojik anlamda muhatap olunan/alinan kitle/sinif/zumre/katman anlaminda soylemistim.
Fethi bey,
Dar ul Funun vb gibi orneklerden maada, Bulent beyin verdigi ornekte oldugu sekilde, eller uzerinde getirilen bilim adamlarinin neden kusturulup gonderildigine bakmak belki daha faydali olur –bence.
Yani, niyetlerin de uzerinde olan, baslangictaki iyi niyetlerin dahi ustesinden gelen bir dinamik varmis gibi gorunuyor.. Bu sizce nedir?
[Yok yok. Bunun cevabi, oyle hemen, ‘basiretsiz siyasetciler’ filan olamaz. Daha derin bir sey olmak zorunda bence.]
Muzmin bey,
Bir de sunu gozardi etmemek lazim belki, su noktadan sonra eger kuresellesme ve nete birsey olmazsa bazi isler tarihteki akislarindan cok farkli bir mecraya ozel bir gayret sarfedilmeden girebilir. Eskiden iste gordugunuz gibi bilim adamlarinin ‘getirilmeleri’ gerekiyordu bizim cocuklarin onlarla etkilesimde bulunmalari icin, kutuphaneye kitabin ‘getirilmesi’ ayni sekilde. Bu getiricilerin ufku ve capi yeni neslin ufku ve capini sInIrliyordu. Artik oyle degil ki? Bu insanlarin ulasilir olmasi, (sanal da olsa) onlarla ayni ortamlarda bulunulmasi, bilgiye ulasim filan ‘getirici makam’ gerektirmiyor gittikce artan sekilde.
Tabii ‘biz’ birsey yapmadik bunun hallolmasi icin ama hallolamayan problem ‘onlar’in cabalarinin sonuclarini iser istemez paylasmalari ve (hatta ekonomik acilma baglaminda) dayatmalari ile kendiliginden ortadan kalkmak yoluna girdi. Bu paylasma isini de hafife almamak lazim, su anda bile ABD’de uretilip netten ulasilan bilgi/arsiv/hizmet bir anda oranin sinirlariyla kisitlansa, dunyanin diger yerlerinde (en azindan benim gibi) insanlarin hayat standardi ne kadar duser?
Bulenet bey,
Sizin soylediklerinize devamla bir iki sey daha ‘bence’ tonuyla eklemek istiyorum:
Ben, cemaatlere agirlikli olarak bu yuzden hic sicak bakmiyorum. Su yuzden:
Devletten cok daha dar bir cevre (mahalle?) olabildiklerinden dolayi, muntesiplerinin hemen hemen herseyini cok daha iyi kontrol altinda tutabiliyorlar. Bu kontrole de, muntesiplerinin fikirsel gida edinim sekilleri, icerigi vb de dahil.
Baska bir deyisle, muntesiplerinin beyinlerini dumura ugratiyorlar.
Muntesiplerinin bu dumura ugratilmisliginin cemaatlere (liderlerine veya cekirdek kadrosuna) efektif cok faydalari var: Ayni frekansa (rezonansa) sokulan cok sayidaki birey, cemaatlere siyasi veya fiili guc bah$ediyor. Dolayisi ile, daha genis kitleleri dumura ugratiyorlar.
Kisacasi, bilginin yayilmasini, paylasilmasini, artirilmasini, cesitlendirilmesini –hulasa-i kelam, zenginlesmemizi– engelleyici rol oynuyorlar…
Dunyada en onemli seyin mulkiyetin kime ait oldugu ya da mulkiyetin nasil tasarruf edilmesi gerektigini sanan (ve boyle dusunenlerin en moderni bence gectigimiz asirda kalmis olan) liberallerimizin hala daha farkinda olmadigi temel bir sey bu bence.
Mulkiyettyen cok daha onemli bilginin kimin tekelinde ya da tasarrufunda oldugu..
Bilgiyi serbest kilarsaniz, ne ceberrut devlet, ne orumcek kafalilardan mutesekkil cemaatler, ne de silahla sizi bir yerlere sevkedecek zinde kuvvetler onemli tehdit olabilir.
Ama, nedeyim ki, liberallerimizin akillari sadece ve sadece satip savip ’serbest’ (!) kalmaga saplanmis..
Bu durumda, onlar da benim acimdan bir cemaat oluyorlar.. Baska orumcek kafalilar yani..
Muzmin bey,
Dunyada en onemli seyin mulkiyetin kime ait oldugu ya da mulkiyetin nasil tasarruf edilmesi gerektigini sanan (ve boyle dusunenlerin en moderni bence gectigimiz asirda kalmis olan) liberallerimizin hala daha farkinda olmadigi temel bir sey bu bence.
Mulkiyettyen cok daha onemli bilginin kimin tekelinde ya da tasarrufunda oldugu.
‘Liberal’ diye kime dediginize bagli. Bu konudan, ustelik muesses duzen tarafindan mulkiyet aleyhtari ilan edilebilecek sekilde[1], ‘bilgi’nin mulkiyete tabi olmasini inceleyen ve daha onemlisi bunu ozgurlukcu durtulerle yapan cok insan var (burada da var). Ben liberalizmin burada arzu edilen, kabul edilebilir, veya buranin derdine deva birsey oldugundan emin degilim (oyledir diyene de detaylarda eziyet etmekte sizin yukunuzu biraz hefifiletebilirim belki), ama cahil/kotu niyetli vs. soytarilarla doktrinlerden biraz haberdar olanlari ayirmak da lazim herhalde.
Devletten cok daha dar bir cevre (mahalle?) olabildiklerinden dolayi, muntesiplerinin hemen hemen herseyini cok daha iyi kontrol altinda tutabiliyorlar. Bu kontrole de, muntesiplerinin fikirsel gida edinim sekilleri, icerigi vb de dahil.
Baska bir deyisle, muntesiplerinin beyinlerini dumura ugratiyorlar.
Elbette, ama devlet aygiti, otoritesi ve kaynagi kullanmadiklari, kanunlar karsisinda ozel musamaha gormedikleri durumda bunun kendiliginden kirilmasi nispeten kolay gozukuyor bana. Ben bu cemaat islerini anlamiyorum hic, benim zmanimda bu kadar kuvvetli degildiler tabii.
[1] Buralar senlenmeden evvel dolastigim bir yerde “three bllind mice” rumuzlu ve buyuk ihtimalle meslegi propaganda olan bir gurupla dalasmistim. Ilgilenenler, ustelik yukarida isaret ettigim sekilde ’sol’ etiketini uzerine olan bir blog girdisinin altindaki yorumlara bakabilir:
http://lessig.org/blog/2004/02/the_tyranny_of_labels.html
Müzmin Bey,
Ülgener bahsettiğiniz kitapta Batı ortaçağının nasıl ticari kapitalizme dönüştüğünü, buna karşılık başangıç döneminde birey odaklı bir özellik gösteren İslam dünyasının nasıl olup da bu değişmeyi gösteremediğini, bunun insanımızın iç dünyası ile ilişkisini Anadolu’daki yaygın tarikatlerin kitapları (Marifetname vs.), seyahatname ve tarih kitapları, halk ve divan şiirleri, esnaf fütüvvetnameleri vs. ile açıklamaya çalışır. Adını verdiğiniz kitabı tesadüfen geçenlerde yeniden okumuştum, ehli için çok makbul olduğunu söyleyebilirim. Kendisi ilk başta bahsettiğim durumu, yani müslümanların bir türlü ortaçağdan çıkamayışını şöyle özetliyor:
Bu minval üzere esnaflık, tasavvuf, ahilik üzerine misaller vererek ilerleyen hocaya göre Osmanlı alt tabaka insanı boyun vermeye alıştırılmış, reaksiyon veremeyen, kanaatkar, bir lokma bir hırka felsefesini benimsemiş bir adamdır. Öte yandan kitapta üst tabaka ve bunun aşağıya bakışı da ele alınıyor. Mesela ahilere nasihatler veren fütüvvetnamelerin üst tabakaların ihtişamlı ve konforlu hayatına özenen alt tabakanın dizginlenmesi için, “bu ruh sakatlığının” tedavisi için yazıldığı vurgulanıyor. Mesela Aşık Paşa Zade’den yapılan şu alıntı ilginç:
Hasılı kitap 200 sayfa boyunca bu konular ele alır, okuması gayet hoş, üstünde durduğu noktalar ilgi çekicidir. Müsadere, esnafın zaman zaman başkaldırması gibi konularda da hoş örnekler var. Kitabın en azından bugün rastlamadığımız kadar özgün olduğunu söyleyebilirim. Prof. Ülgener’in müridi diyebileceğimiz öğrencisi İktisat Tarihi profesörü Prof. Ahmet Güner Sayar’ın da bu konuda epey çalışması var.
Tabii bunlar konumuzla ne kadar ilgili bilemem ama bir yerlerden ucundan tutulabilir.
Ek: Bu arada kitapta Osmanlı insanının madde ve paraya bakışı üzerine ilgimi çeken bir örneği aktarmak isterim, Sabri bey Şeyh Galib’in Halis Ahmet Dede adlı tarikat erinin vefatına düştüğü tarihi şöyle açıklar (s.47):
Bu arada ben ipin ucunu biryerlerde kaçırdım herhalde, hızınıza yetişemiyorum. Mevzu başka bir yere dallanmış.
Bulenet bey,
Devlet aygitini kullanmak safhasi daha sonra geliyor.
Devletin aktif mucadele ettigi safhanin bir sekilde gecilmesinin ardindan, devletin seyirci kaldigi bir safha basliyor.
Biz, benim kanaatim, bu ikinci safhanin sonlarindayiz.
Yani, sirada, devlet aygitinin kullanilmasi safhasi var. Ve, galiba, bu safha cok da uzak degil.
Fethi bey,
Tamam, Ulgener, ilk firsatta okunacaklar listesine dahil edildi.
Tesekkur ederim. Iyi bir kaynak.
Simdi de, Ulgener’i bilhakkin okumus ve genel anlamda da bilgili birisi cikip, oradaki tespitlerden yola cikarak tedavi tekliflerini yazsa ne guzel olurdu [hint hint]
Müzmin Bey,
Bunlardan biri haftaya kitabı bitirip ortaya çıkacak gibime geliyor. Beni sorarsanız, önümüz bayram, gelenek ve görenekleri icra ile meşgul olacağım, ama herhalde haftaya ben de diğerlerine katılırım.
Yok mu bir iktisat tarihçisi şu blogu takip eden, yahu ne biçim memleketteyiz. Hay bu akademik camianın…, işi blogculara yıkıp maaş, kadro kaygısıyla yan gelip yatıyorlar.