Ekim 2007 Arşivi

Erişim Problemi

FST 18 Ekim 2007

Siteye nadiren erişebiliyorum, telekom ile ilişkili olmalı, bilginize.

Spor Yazısı: Kabak Efsanesinin Tadı

FST 15 Ekim 2007

Arada spor yazısı da yazarım, malum büyük gazetelerin kibirli ve popüler siyasi köşe yazarları arada “Fener vasat oynadı” mealinde şeyler yazıp stres atarlar, henüz yeterince büyük ve kibirli olmasam da ben de spor ve magazin yazısı yazıyorum, bilen bilir. Malum bu sene sporda epey nal topladık, kısaca bundan bahsedelim. Öncelikle voleybolda ille de “filenin sultanı” denen bayan voleybol takımımız şamar üstüne şamar yiyerek yüzümüzü kızartıp başımızı yerden kaldırmadılar, öncelikle onlara teessüflerimi bildiririm. Lafta sultanlıkla bu iş olmaz. Sadece türbanlı Mısır’ı yendik diye ipe de un serilmez ki. Adam gibi voleybol oynayın, yoksa “Filenin Sultanı” değil “Filenin Hizmetlileri” ünvanını yakıştıracağım. Plaj voleybolcüleri Atanın kızıyız filan diye saçmalardı, Allahtan bunlar şimdilik cevher yumurtlamıyor.

İkinci mağlup kesim 12 Dev Adam nam haybeciler güruhu. Bunların da rezaleti ayyuka çıktı, NBA patentliler dahil yedi düvele rezil olup kendilerine güldürdüler. Federasyonun milyonlarca dolarıyla bedava gezip geldiler. 12 Rezil Adam Türkiye’de uyanması muhtemel basketbol ilgisini de söndürmüş oldular.

Gelelim asıl konumuz İmparator efsanesine. Fatih Terim’in bir balon olduğunu, insan hayatında bazen şansın yaver gidebileceğini, Milan meselesinin de bir dizi şansın bir araya gelmesi sonucu ortaya çıktığını daha önce de söyledim. Fatih Terim Milan’dan kovulduktan sonra (ki fiilen kovulmuştır) ballı ve beleş Türk Milli Takımı teknik direktörülüğüne “istemem yan cebime koy” mantığıyla balıklama atlamıştır. İlk anda karşımıza çıkan İsviçre ile eleme oynama şansını beceriksizlikle kaybetmiş, üstelik hatalarını taraftarı kışkırtarak örtmeye çalışmış, şimdilerde ise en kelek grupta gözünü kapatsan çıkılacak şampiyona şansını zora sokmuştur. Bir haber sitesinde “Efsanesini kendi eliyle yıkıyor” demişler. Ha şunu bileydiniz, yalnız efsane filan cafcaflı laf, balon sönüyor daha mantıklı olurdu. Fatih Terim balonu fıslamıştır.

Manzaraya bakın, bizim mahalleden 8-10 çocuk toplasan fark atacağın Malta diye bir sıra takımı senden puan alıyor, beraberliği zor kurtarıyorsun. Haritada yerini bilmediğim Moldova diye bir yerin takımı bizim milyon dolarlık yıldızlara çim yolduruyor. Bir de dünya Türk milli takımıyla düpedüz alay ediyor. Haklılar da. Çoktan cebe atılması garanti olması gereken tur şimdi Yunan “zaferine” kalmış görünüyor. Hödükler sürüsü bir de maçtan önce istiklal marşında asker selamı vermişler. Güya milli ruhla dopdolular. Milli ruhu olan adam avantaj takımları karşısında ot yolmaz. En ruhlu olanınız “istiklal marşı ezberlesin, sünnetli mi” diye tantana yapılan Brezilya asılı Türk vatandaşımız Mehmet Aurelio. Gerisi tuvalete dahi 4X4 ile giden şarlatanlar. Başlarında da karizma abidesi Fatih Terim, namı diğer İmparatore yahut Tarator Fatih.

Bu laflardan gına geldi artık, şımarık oyuncu, kurnaz ve paragöz teknik direktör, turist federasyon yetkilisi, yalaka ve geri zeklı köşe yazarı, budala ve fanatik taraftar kombinasyonu cidden kabak tadı verdi. Türk milli takımından bir halt filan olacağı yok. Piyangodan çıkan bir dünya üçüncülüğü ile ömür billah avunulur, ötesi boş laf. O üçüncülükte de yendiğimiz takımlara bakın, en iyisi Senegal. Türkiye tarihinde ne zaman delikanlı gibi Almanya, İtalya gibi birinci sınıf bir takımla başa baş oynamış? Kore, Japonya, Senegal’i yenip üçüncü oldu, kırk yıl türküsü söylenir. Görmemiş turnuvada üçüncü olmuş hesabı.

Hesap sorulacağına herifler bir de temize çıkarılmaya çalışılmaz mı, hayret etmemek mümkün değil. Kerameti kendinden menkul tiplerin tiyatrosu ile zaman geçiriyoruz. Eh böyle memleketin spor adamı da böyle oluyor zahir.

Daha önceki bazı spor yazıları:Kır Emri, Sayın Maymun, Barometre, Artık Coşku Daha Anlamlı, Golfte Tarih Yazanlar, Atanın Kızları, Plaj Voleybolü-II, Neden Düşünülmez, Norveç Seferi, Ayyıldız Pazarlığı,Tanju Ne Yapsın , İmparator , Arıza Kimde

Bir Kere Daha Küresel Isınma

FST 15 Ekim 2007

Eskiden Scott Adams’ın Dilbert Blogundan bir iki alıntı yaptığımı hatırlıyorum. Geçenlerde bir yabancı iktisat blogunda Dilbert bloguna atıfta bulunulduğunu gördüm. Meğer Scott Adams da benim kafamdan değil miymiş? Hatırlanırsa burada Küresel Isınma ile ilgili olarak konunun yersiz abartılıp ideolojik soslara bulandığını, sapla samanın karıştığını, dumanlı havayı seven kurtalrın bu işten rant sağladığını filan yazmış, ciltlerle külliyat oluşturacak yorumlar almıştım. (Yazı 1, Yazı 2, Bir de şu varmış)

O yazıların birinde Danimarkalı iktisatçı (aslında siyaset bilimi eğitimi almış) Bjorn Lomborg’un kitabı ve konuyu ele aldığı video dersine atıfta bulunulmuştu. Nitekim Scott Adams da Lomborg’un bir TV programında söylediklerinin program sunucusu ve (biri de Salman Ruşdi olan) konuklarca nasıl anlamazdan gelindiğini, çarpıtıldığını hayretle anlatıyor. Yazıya gelen yorumlarda elbette hem Scott Adams’ın hem de Lomborg’un aymaz birer yalancı, vurdumduymaz oldukları (hatta Lomborg’un cahil olduğu) söyleniyor. Bana da “iş senin bildiğin gibi değil, dünya batıyor sen vurdumduymaz yazılar yazıyorsun” diyenler oluyordu.

Konu nedense gündemden düşüyor, hatırlatayım dedim, küresel ısınma geyiği, pardon tartışması alevlenirse millete de iş bulunmuş olur. Hem bakın yağmur felaket getirdi, alın size küresel ısınmanın sonucu, İstanbul’un çarpık yapılanması sebeptir diyen cahil bir vurdumduymazdır.

“……” Hergün Bayram

FST 14 Ekim 2007

Başlığı bir ÖSS sorusu olarak alalım soruyu boşluğu uygun ifade ile doldurunuz diyelim. Şıklar da şunlar olsun:

a) Deliye
b) Keşke olsa
c) İyi bir likörle zaten
d) Sadece bugün değil
e) Aurelio’ya

Cevabı Sabah gazetesinden yeme içme uzmanı (bazı dini uyarıları da var) Ahmet Örs vermiş. Malum, Türkiye’de dini bir anlamı olan Ramazan ayı sonrasındaki bayramın adı tartışma konusudur. Bir kesim Ramazan Bayramı derken bir grup Şeker Bayramı der. Bu yıl bu işin üzerine düşen olmadı ama ben daha önceki bayram mesajımda konuyu hatırlatmıştım. İşin bir boyutu da likördür. Eskiden mübarek bayram günü Türkiye’de bir grup insan evde konuklarına alkollü içki ikram ederek kutlama yaparmış. Şimdilerde ne düzeydedir bilmiyorum, herhalde hala vardır. Uzatmazsak, Sabah gazetesi yazarı şöyle şeyler söylemiş:

Dini günlerle birtakım yiyecek ve içecekleri buluşturma geleneğimiz var. Ramazan’da ‘pide, hurma ve güllaç’ üçlüsünü ele almayan medya kuruluşu kalmadı. Her ne kadar pastacıların sayısı arttıkça sadece kandillerde değil, her gün kandil simidi satın almak mümkün olsa da kandil olunca bu simidi yemenin ayrı bir keyfi var. Son zamanlarda ısrarla Araplar gibi Ramazan Bayramı olarak adlandırmaya özen gösteren kesim ne derse desin, başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerimizde kutlanan Şeker Bayramı’nda gidilen misafirliklerde kahve, çikolata ya da lokum ve likör ikram edilirdi; bugün de birçok ailede, büfenin bir köşesinde geçen yıldan beri beklemekte olan likör şişesi, Şeker Bayramı’nda ortaya çıkarılıp üzerindeki tozu silindikten sonra konuklar için kadehleriyle tepsiye yerleştiriliyor.

[…] Tekel’in vişne, ahududu, limonsu aromalarıyla altın likörü, bu değişen damak tadına da çok uygundu. Bugün altın likörü yapılmıyor. Vişne ve ahududu likörleri ise benim ilk gözağrılarım. Çocukluktan delikanlılığa geçtiğimde, bayram ziyaretlerinde beni de adam yerine sayıp ikram ettiklerinde onları tatmış ve hayran olmuştum. Şimdi de bu likörler ve yenileri bana aynı keyfi veriyor. Bugün bayramın son günü. Eğer bu ana kadar aklınıza gelmediyse, bu saatten sonra herhalde çıkıp likör arayacak değilsiniz. Ama bu güzel içkiler için bir sonraki bayramı beklemenin de anlamı yok.

İyi bir likörle zaten her gün bayram!

Türkiye ilginç bir ülke, dinin emirleri ile yasakları anlaşılması güç şekilde bütünleştirilebiliyor. Bir ara THK deri toplama meselesinde de bahsetmiştim, İslamda yeri olan Kurban ve yeri olmayan faiz gelirleri THK’nın gelirlerinin büyük kısmını oluşturuyordu. Ahmet bey de bize dinin emri olan bir günde dinin yasakladığı şeyi yapmamızı öneriyor. Tabii arada orta çaplı bir fırça atmayı da ihmal etmiyor, Araplar gibi Ramazan bayramı diyenler filan diye parmak sallıyor.

İslam’a göre haram olan, yani içilmemesi gereken alkollü içkiler bayram günü tüketilmeli diyen Ahmet Örs Arapların bu bayrama Ramazan Bayramı dediğini zannediyor olabilir ama benim bildiğim Araplar bu bayrama Fıtr Bayramı derler. Ramazan Bayramını Türkler kullanır. Şeker Bayramını ise bayramda likör içen Türkler kullanıyor olabilir, benim çocukluğumda şeker bayramı daha yaygındı. Daha sonra “yahu buna şeker diyorsak, kurbana da et bayramı dememiz gerekmez mi” düşüncesiyle olsa gerek, ya da insanlarda İslama ilginin artmasıyla Ramazan bayramı daha genel kabul görür oldu. Arapların konuyla ilgili bir kabahati yoktur, boşuna suçlayıp günaha girmeyelim, fıçıyla altınlı likör içsek kendimizi affettiremeyiz.

Dini günlerimizde bazı yiyeceklerin öne çıktığını ben de izliyorum. Mesela ortada bir pastırma lafı dönüp duruyor, sanki Ramazan ayında pastırma yenmeliymiş gibi. Bu doğru değil, konuyu başka yerde detaylı işledim. Öte yandan, bana sorarsanız dini bir gün olan Ramazan/Fıtr/Şeker bayramında sırf o gün bayram olduğu için alkollü şeyler içmek kendi içinde çok tutarlı görünmüyor. Yani, likör içmek değil de bunu ille de bayram günü yapmak tuhaf. Misal adam oruç tutuyor, iftarı domuz pirzolası ve şarapla besmele çekerek açıyor. Kaldı ki, bu likör içmeyi “bayram geleneği” gibi bir sebebe bağlamak temelli anormal değil mi?

Benim bildiğim müslüman adamın uyması gereken kurallar vardır. Mesela namaz kılmalıdır, oruç tutmalıdır, içki içmemelidir, zina etmemelidir. Bunları benimsemeyen şahıs müslümanım diyorsa ortada anormal bir durum var demektir. Bir adam müslüman ise içki içemez, en azından içiyorsa da “ne yapayım yasak ama alışmışım, bırakamıyorum” filan der. En azından adama “abi, bak sen içki içiyorsun ama zannedersem müslüman adamın içmemesi lazımmış, bir de namaz var, seni hiç görmedim kılarken” şeklinde hatırlatma yapmak lazım, belki unutmuştur. “Vay, seni yobaz, insanların özgürlüğüne müdahale ha” diyecekleri şimdiden ikaz edeyim. Sonuçta kimse müslüman olmak zorunda değil, bu tercih işidir. Ama müslümanım dedikten sonra trafik kuralı misali bazı şeylere uymak da gerekebilir. Müslüman olmayan bir insanı anlamak kolay ama hem müslümanlıktan hem de bayram günü likörden vazgeçmeyeni anlamak epey muamma bir iş.

Lafı fazla uzatmaya gerek yok, bir misal vardır, hani fukara adamcağız bayram günü likör içip eğlenen, birbirinin bayramını kutlayanlara bakıp “yahu, orucu biz tutalım bayramı bunlar yapsın, ne iş” demiş ya. O hesap.

Mehmet Ne Zaman Hatim İnecek?

FST 14 Ekim 2007

Son yıllarda yabancı sporcuların “Türk” olması gündemi işgal edebiliyor. Adamcağız para uğruna Türk vatandaşı olunca bir de adını değiştiriyoruz, eski basketbolculardan Ricky Winslow Türk olunca adı “Reşat Fırıncıoğlu” olmuştu, zannedersiniz ki adamcağız yedi göbekten İstanbul’da fırın işi yapan meşhur bir sülaleden gelir. Diğer ünlü Türklerimiz de Mert Nobre ile Mehmet Aurelio. Bizde bu vatandaşlık işine pek bir önem veriliyor, misal çifte vatandaş bakan, milletvekillerimizin durumu tartışma konusu oluyor. Acaba Brezilya’da yarın “Mert” Nobre Spor Bakanlığına getirilse Brezilya’da ne gibi itirazlar yükselir.

Herneyse, geçen gün bir petrol istasyonu reklamında istiklal marşı okunduğunu duydum. Refleks olarak hemen kalkıp hazırola geçeyim derken ekranda tanıdık bir sima dikkatimi çekti. Bu bizim “Mehmet” değil mi? Kerata tüm uyarılarımız (Engin Ardıç ve ben defalarca konuyu gündeme getirmiştik) üzerine İstiklal Marşını, pardon “Ulusal Marşı” bülbül gibi şakımaya başlamış. Zaten kendisi bu konuda söz de vermiş imiş. Gözlerim yaşardı, işte Mehmetçik tüm dünyaya bir Türkün neler başarabileceğini göstermişti. Hele şu duruşa hele, o nasıl esas duruş, kırk yıllık Mehmetçik canım. Gerçi ayaklar esas duruşa uygun değil, baş dik, göğüs ilerde ama eller yamuk, Mehmet’in biraz daha çavuş talimgahına gitmeye ihtiyacı var ama kısa vade için güzel sonuçlar.

Gelelim diğer önemli noktalara, ulusal marş tamam, gözümüzle gördük, şek ve şüphemiz kalmadı lakin her Türk sünnet olmalı kavlince bir de işin öbür yüzü var. Gerçi daha önce nasıl Türkçe öğrendiğini anlattığı bir yazıda “Mehmet” sünnetli olduğunu da söylemişti ama bana pek inandırıcı görünmedi bu.  Nitekim o yazıda da “Türkiye’de Atatürk adını kullanıp prim yapılacağını öğrenmişsin ama şansını zorlama. Brezilya’da böyle bir adet mi var ki çocukluğunda sünnet oldun? Fener taraftarını uyutabilirsin ama BJK taraftarı zor kül yutar. Haberin olsun” diyerek konuyu yeniden gündeme taşıyacağımı belirtmiştim. İstiklal Marşını çakı gibi esas duruşta okudun, aferin ve de gözümüze girdin, ama şu sünnet işi muallakta, bir yolunu bulup bunu da reklam marifetiyle ilan edeceksin, çare yok. Roberto Carlos’a bakkal çıraklığı yaptıran reklam camiamız sünnet işine de bir senaryo bulacaktır.

Bu da tamam diyelim peki iş bitecek mi? Hayır, Türk milleti itikadatı diniyyeye hürmetkardır,  sünnet örneğinden bunu anladık, bu sebeple Mehmet’in din ve Türklük ile ilgili aşağıdaki işlemleri de halletmesi şart, ben takipçisi olacağım.

1. Mehmet en kısa sürede soyadını da “Aymazoğlu”, “Arabacıgiller” türünden yedi göbek Türk  izlenimi veren birşeyle değiştirmelidir.

2. Mehmet en kısa sürede derisinin rengini kozmetik yöntemlerle açmalıdır. Hiç zenci Türk olur mu?

3. Mehmet’in hanımı ve çocuğu da isim değiştirmeli, anaokuluna giden küçük kızı tez elden istiklal marşının 10 kıtasını ağlayarak okumaya başlamalıdır.

4. Mehmet sünnet testini geçtikten sonra namaz hocası eğitimi almalı, Yasin’i ezberleyip Kuranı hatim etmelidir.

5. Bu maddeler Mert ve tüm Türk sporcuları için de geçerlidir.

6. İngiliz vatandaşı olan ekonomi bakanımızın isminin değiştirilmesi gereği İngiltere medyasına hatırlatılmalı, kendisi için Mr. Smith gibi isimler önerilmelidir.

Mehmet, bu yıl bize çifte bayram yaşattın, çok sağol.

Baykal’a Bravo

FST 11 Ekim 2007

AKP’li bakan Mehmet Şimşek çifte vatandaş imiş, millet heybetlenerek “vay hain, bir de bakan olmuş” şeklinde köpürüyor. Ben yorumlarda konuyla ilgili epey birsey yazdim, karşı çıkan, ortada kalanlar oldu. Bana göre AKP’li olması şart değil, başka ülkelerde çifte vatandaşlığı olan herkes Türkiye’de resmi görev üstlenebilir, etik olarak da bir problem görmüyorum. İşte bu konuda bana destek umulmadık bir yerden geldi. CHP genel başkanı Deniz Baykal ağzından laf almak için bu konuyu soranlara şunu söylemiş:

 ”Kimsenin özel durumlarıyla ilgili bir şey söylemek istemiyorum. Bir insan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak Türkiye’ye ihanet edebilir, birden fazla ülkenin vatandaşı olarak Türkiye ye hizmet edebilir.”

Hay Allah razı olsun, yahu şu basireti her zaman gösterseniz AKP nal toplar ama balata sıyrılmış bir kere. Deniz Baykal’ı canı gönülden tebrik eder, mübarek bayram vesilesiyle ellerinden öperim. Oh be, akşam akşam keyfim yerine geldi.

Mutlu (?) Azınlık Analizi

FST 11 Ekim 2007

Prof. Atilla Yayla 22 Temmuz seçimi sonrası gelişmeleri analiz etmiş, tavsiye ederim. Bazı ifadeleri alıntılıyorum:

Kemalist çevrelerin ilk tepkisi sonuçlara inanmamaktı. Böyle bir şey mümkün olamazdı. İnanamamazlık hâli birkaç gün sürdü. Sonra, AKP’ye oy veren, yani siyasî parti tercihleri medya kodamanlarınınkiyle paralel olmayan halka saldırmaya başladılar. AKP’ye oy veren seçmenleri “cahil”likle; “bidon kafa”lılıkla; odun kömür ve erzağa “satılmak”la suçladılar. Bu fasıl da günlerce devam etti. Akabinde yaşanan bazı olaylar, özellikle Gül’ü engelleme kampanyasının fiyaskoyla sonuçlanması vs. medyacı Kemalistlerin vücut kimyasını iyice bozdu. Bu bozulma bir bakıma iyi oldu ve bu kimseler belki de bu sayede evrensel temel hak ve değerlerle tanışmaya başladılar.

[…] İktidar seçkinlerini sevmeyen kimselerin vatandaşlıktan çıkmalarını salık vermek, savunulamaz bir davranıştır. Vatandaşlık bize kamusal iktidar sahiplerinin bir lütfu değildir, doğuştan sahip olduğumuz bir haktır. Bu tartışmada Başbakan hatalıdır. Ancak, bu olayın dikkat çeken bir diğer yönü, medya kodamanlarının fıkra yazarını savunma çabalarını ifade özgürlüğü üzerine oturtmalarıydı.

Bu durumda bize düşen, “günaydın” demektir. Bu çevreler yıllarca kendileri gibi düşünmeyenlerin ifade özgürlüklerinin ihlâl edilmesine, fikirlerini açıkladıkları için mağdur edilmesine ya destek vermiş ya da en azından kayıtsız kalmış değil midir?[…] Erdemli davranış, bir temel hakkın hak olduğunu, şahsi mağduriyetler yaşamadan veya başkalarının mağduriyeti üzerinden kavramak ve savunmaktır. Bugün ifade özgürlüğünden ve azınlıkların korunmasından bahseden Kemalist gazeteciler geçmişte yıllarca bunu yapmamış, ancak kendi hakları ihlâl edilince bağırmaya başlamıştır. Olsun, bu da bir gelişmedir. Umulur ki kalıcı olur ve bu kimseler artık herkesin ifade özgürlüğünü savunur. Kemalistlerin bir toplumsal azınlık olduklarını anlamaları hem bir başarıdır hem de ülkemizin hayrına bir gelişmedir.

[…]Türkiye’de Kemalist iktidar odaklarının tahakkümü ve ideolojik manipülasyonları, Kemalistlerin bazı rakiplerinin, mesela Kürt ve İslamcı muhalefetin kimi parçalarının, bazı bakımlardan Kemalistlere benzemesine sebep olmuştur. Devletçilik yayılmış ve yüceltilmiştir. Bu yüzden bugün ülkede ana mücadele iktidara kimin sahip olacağı üzerine verilmektedir.

Şimdi bir akıl yürütelim. Hepimiz bir apartmanda yaşamak istiyorsak, ortak hayat alanlarımızda öldürücü ihtilafların doğmasını önlemek veya ihtilafların öldürücü bir hâl almasını önlemek için apartmana bir yönetici seçeriz…. Kemalistler veya Kemalizm’i reddedip onun düşünce zembereğini farkında olmadan taklit edenler diyorlar ki; yönetici bizden (bizim dinden, ideolojiden, etnisiteden, mahalleden, kulüpten) olsun; apartmanın diğer sakinlerini -icabında onların da teminine katkıda bulunduğu beşeri ve mali kaynakları kullanarak- bize benzetsin; bize benzemeyenleri dövsün, bodruma atsın, bahçeden yararlanmaktan alıkoysun, suyunu kessin vs. Bu yaklaşım bir sonsuz kavgayı kışkırtır. Böyle bir yönetim altında yaşamak istemeyenler ona karşı direnmekte yerden göğe kadar haklıdırlar.

[…] Ve dindar-muhafazakârlara Kemalizm adına muhalefet etmiyorlar diye liberal aydınları sigaya çekmekten vazgeçip, kendileri de, yanlışlıklara ve haksızlıklara muhalefeti liberal fikirler ve değerler üzerinden yapmaya başlarlar. Başka bir şekilde söylersek, Kemalistlerin bundan sonraki rotası saldırganlaşarak içe kapanmak ve kemikleşmek yerine, liberal fikirlere kulak kabartarak ılımlılaşmak olmalıdır. Onların bu rotaya girmesi Türkiye’nin rotasının daha sağlıklı hâle gelmesini de çok ama çok kolaylaştıracaktır. Kemalist kanaat önderleri bu konu üzerinde biraz kafa yormalıdır.

(Not: Zaman Gazetesi yazının başlığını Mutlu Azınlık türü bir ifadeyle vermiş, tuhaf görünüyor)

Best of

FST 11 Ekim 2007

İngilizce bilirmiş gibi yapmayayım, orta karardır ingilizcem, başlık şu manaya geliyor: Facebook denen nev icat yerde “izlenimler” grubu açtım demiştim, orada bir iki yazışma sırasında “herkes izlenimler arşivini deşip en beğendiği 5 yazıyı seçsin, best of İzlenimler oluşturalım” fikri aklıma geldi. Belki gelen yazılardan bir oluşacak seçmeyi kitap olarak bastırır ve parayı afiyetle yerim. Para çok olursa belki de bir izlenimler kokteyli veririz.

izlenimler.wordpress.com adresinde de yazilar var, buradaki arşiv yazılarının bir kısmı resimsiz, bazen resim yazının etkisini katlayabiliyor. Onu da hatırlatayım.

Hava Metrosu

FST 9 Ekim 2007

Efendim, meclis başkanının bilmem kaçıncı makam arabası, başbakanın 51 milyon dolarlık havuz uçağı derken bir de İstanbul Belediyesinin havada uçan metro yatırımı ortaya çıktı. Sevinçle şöyle mırıldandım: “Tabii İstanbul’a da bu yakışır, yerin altındaki metro çoktan bitti, Londra, Paris gibi 100 sene öncesinin geri teknolojisini katlayan İstanbul metrosu şehrin altında cirit atıyor, bizimkiler şov olsun diye bir de havadan katedecekler şehri”. Lakin yanımdakiler “abi, yanılıyorsun, İstanbul metrosu daha 3-4 duraktan ibaret, bir iki parça raylı sistem var, hem bu hava şeyi sadece 3.5 kilometre, karıştırdın herhalde” dediklerinde onların vizyonsuz hallerine acıyarak baktım. Sonuçta ben geleceği hayal ediyorum, herifler ufuksuz, bunu bile çok gördüler. Bu duygu ve düşüncelerle karşımdaki habere yeniden baktım:

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2008-2010 yıllarını kapsayan yatırım planınde yer alan bilgilere göre, belediye, önümüzdeki yıl gerçekleştireceği ulaşım yatırımları arasına ”Hava Ray”ı da aldı.

Daha önce Beşiktaş-Zincirlikuyu, Bakırköy-İncirli, Üsküdar-Altunizade, Kadıköy-Koşuyolu, Okmeydanı-Mecidiyeköy, Çubuklu-Anadolu Hisarı, Zincirlikuyu-Boğaziçi, Kartal Sahil-Otoban, Ayazağa-İstinye, TRT Lojmanları-Ümraniye Tepeüstü için önerilen hava ray, Beyoğlu’nda İstanbul metrosunun Şişhane istasyonundan başlayıp Kasımpaşa üzerinden Kulaksız’a oradan da Okmeydanı Cemal Kamacı Spor Kompleksi’ne ulaşacak.

Yaklaşık 3,5 kilometre uzunluğundaki hava ray, toplam 300 milyon YTL’ye mal olacak ve 3 yılda bitirilecek. Hava Ray için 2008 yılında 50 milyon YTL, 2009′da 150 milyon YTL ve 2010 yılında da 100 milyon YTL harcanması planlanıyor.

Haberde bu 300 milyon YTL’nin hazineden dışarı borçlanılarak ödeneceği yazmıyor ama bunu bilmek için müneccim olmaya gerek yok herhalde. Gerçi büyük para sayılmaz, sonuçta 5 özel uçak parasına yekun 3.5 kilometrelik Şişhane-Okmeydanı seferi yapılacak, daha ne olsun. Bu arada geçenlerde vaki olan “Metrobüs” komedisine ne kadar para harcandığı, bu işten nasıl bir hayır görüldüğünü de bilmiyorum.

Bu arada nedense aklıma “İstikbal Göklerdedir” sözü geldi. Konuyla ne ilişkisi varsa.

İlginç Bir Tez ve Eski Bir Yazı

FST 9 Ekim 2007

2-3 sene önce Türk üniversite hayatına dair bir yazı yazmış, olumlu olduğu kadar olumsuz eleştiriler de almıştım. Bu yazıyı daha sonra yeni kurulan üniversiteler için güncelleyip bir başka sitede yayınladım. Yazıya gelen bir yorum çok ilginç, meğer benim kişisel gözlemlerimi Maramara Üniversitesinden bir akademisyen tez olarak da inceleyip doğrulamış. Muhtemelen bir gazete haberi olan bu yorumu alıntılayayım, aslını bulursam oradan link veririm. Bu arada benim yazı şu linkte. Meğer az bile yazmışım haberim yok.

Üniversitelerde öğretim elemanlarına uygulanan ayrımcılık, baskı, eziyet, korkutma, küfür, hakaret, taciz gibi resmî olmayan cezalar bir akademisyen tarafından doktora tezine konu edildi. Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde bir eğitim yönetimi sorunu olarak öğretim üyelerine uygulanan informel (resmî olmayan) cezalar araştırıldı. Yard. Doç. Dr. Erkan Yaman’ın yaptığı araştırmanın tez danışmanlığını Prof. Dr. Hoşcan Ensari yapmış. Buna göre üniversitelerimizin genel görünümü şöyle: “Korku kültürü hakim. Baskıcı ve otoriter yönetim anlayışı üniversiteyi yozlaştırıyor. Akademisyenler sürekli sindiriliyor, tehdit ediliyor. Adam kayırma ve yandaşlık had safhada. Öğretim elemanları bu ortamda bilim üretemiyor ve mutsuz.”

Halen Sakarya Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Erkan Yaman, doktora tezini Türkiye’nin değişik bölgelerindeki üniversitelerde informel cezalara maruz kalmış öğretim üyeleri ile yüz yüze görüşmeler yaparak gerçekleştirdi. Araştırmaya göre üniversitedeki otoriter yapı sisteme uymayan öğretim üyelerine yasa ve yönetmeliklerde yer almayan cezalar veriyor. Bu cezalar tutum ve davranışlar yoluyla şu şekilde tezahür ediyor: “Ayrımcılık, kayırma, yıldırma, korkutma, ihmal, sömürü, istismar, bencillik, işkence, eziyet, şiddet, baskı, saldırganlık, iş ilişkilerine politika karıştırma, hakaret ve küfür, bedensel ve cinsel taciz, görev ve yetkinin kötüye kullanımı, dedikodu, dogmatik davranışlar, yobazlık, bağnazlık.”

Araştırmada üniversitelerde oluşturulan korku kültürü, öğretim üyelerinin anlatımlarıyla ele alınıyor. İsmi açıklanmayan bir araştırma görevlisi, üniversitelerde askerî hiyerarşik yapılanmanın bir benzerinin varlığına dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Bir akademisyen düşünün ki bağımsız düşünce süreçlerini ve doğru bildiğini her fırsatta ifade etmesi gereken bir bilim insanı tuvalete giderken dahi izin isteyecekti. Bu korkunç bir manzaraydı.” Akademisyenlikte usta-çırak ilişkisi bulunması, amirin onayı olmadan bir şey olunamayacağı sonucunu doğuruyor. Bu da insanların hak aramadan çekinme ve korkuyu beraberinde getiriyor. Böylece ideolojik yapılanma ve kadrolaşma da etkisini devam ettirebiliyor.

Resmî olmayan cezalar arasında yöneticilerle ters düşen öğretim elemanlarına ambargo uygulanması da bulunuyor. Bir yardımcı doçent, yöneticilerle ters düştüğü için üniversitedeki memur ve müstahdemlere varıncaya kadar herkese kendisiyle konuşulmaması talimatı verildiğini ifade ediyor. Öğretim üyesi, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Tabii ki kimse bizimle arkadaş olmuyordu korkudan. Korkuyorlardı insanlar, memur ve hizmetliler dahil. Onlara bizim için ‘düşman öğretim üyeleri’ denmişti. Maalesef korkunç. Akademik camiada bunları da yaşadık.”

Yard. Doç. Dr. Erkan Yaman, Türkiye’nin en önemli sorununu aydınların henüz bu korku kültürünü tartışmaya dahi açamaması olarak görüyor ve şu yorumu yapıyor: “Korku kültürü bir dünya görüşü, yaşama bakış tarzı, diğer insanlarla paylaşılan bir algılama zemini oluşturur. Bu algılama zemini, insanın özünü, onurunu, tekliğini önemsemez; bu zeminin önemsediği en önemli faktör güçtür. Bu bir kültürdür ve ülkemizdeki insanlar bu kültürün içinde yoğrulmuşlardır… Türk toplumunun en can alıcı sorunu budur. Nitekim araştırmamızın bulgularında da öğretim elemanları, çalıştıkları fakülte ya da bölümlerde yöneticileri tarafından oluşturulan korku kültürünün onlarda ciddî düzeyde olumsuz örgüt iklimi algısının ve sorunların oluşmasına neden olduğunu belirtmiştir.”

Bilimsel araştırmada öğretim üyelerinin en çok şikayet ettiği konuların başında öğretim elemanlarına akademik yükseltmelerde kadro verilmemesi veya engellenmesi; yaptıkları bilimsel çalışmalara değer verilmemesi; yayınlarının yöneticiler tarafından olumsuz biçimde eleştirilmesi gibi davranışlar geliyor.

Üniversitedeki baskı, hocaları hasta ediyor

Üniversitelerdeki baskı ve sindirme kültürü, akademik camianın en alt mertebesi kabul edilen araştırma görevliliğinden itibaren oluşturuluyor. Araştırma görevlisinin geleceği, iş hayatı ve yükselmesi sürekli bir üst amirinin elinde olduğu için özel işlerde kullanıldığına vurgu yapılıyor. Araştırma görevlileri, informel cezaya maruz kalmamak için öğretim üyeleri ve yöneticilerin derslerine giriyor; ama ücretini başkası alıyor, onlar adına akademik çalışma yapıyor; ama ismi yazılmıyor, özel işlerinde kullanılıyor veya çanta taşıtılıyor. İnformel cezaların öğretim elemanı üzerindeki fiziksel ve psikolojik etkileri de doktora tezinde araştırıldı. Buna göre cezaya maruz kalan akademisyenlerde kronik uyku bozukluğu, kronik yorgunluk sendromu, aşırı kilo alma veya verme, boyun ve sırt ağrıları, kalp ritim bozukluğu, ağız kuruluğu, sersemlik hissi, kontrolünü yitirme korkusu, titreme ve seğirmeler, nefes almada zorluk, alerjik reaksiyonlar, baş ağrısı veya migren, kaşıntı ve döküntüler, saçlarda beyazlaşma veya dökülme gibi fiziksel etkiler görüldü. Cezaların en önemli psikolojik etkisi ise stres, mutsuzluk ve hüzün olarak ortaya çıktı.

« Geri - İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş