Archive for Ekim, 2007

Facebook

FST Ekim 9th, 2007

İzlenimlerin bir şubesini de Facebook caddesine açtım. Gençler meraklı böyle şeylere, duyurmuş olayım. (Yaşlılar da gelebilir).

Arazi ve Satılan Vatan

FST Ekim 9th, 2007

Rize’nin bilmem ne köyünde geçenlerde AB projesi ile kanalizasyon döşenmesi gündeme geldiğinde haber medyaya “kahraman Rize köylüsü AB’ye posta koyuyor” şeklinde yansımış, nice yiğit Türk delikanlısı forumlarda, haber sitelerinde “işte Türk köylüsü vatanı sattırmıyor, Karadeniz insanı ayakta” diye epey efelenip yere göğe sığmamışlardı. Ben ise “etmeyin, köylü dediğin şahsi menfaati yoksa herkese köstek olmaya kalkar, hem ne bilsin Rize köylüsü AB’yi filan, kesin birinin arazisinden boru geçecektir, yoksa değil 350.000 Euro, 3 lira için millet birbirini yer” şeklinde olaya realist yaklaşıp tepki almıştım. Radikal gazetesindeki haber yiğit Rizelileri değil şanlı Fethi beyi doğruluyor maalesef, keşke ben yalancı çıkaydım:

AB’nin kanalizasyon ve arıtma projesi için hibe ettiği 350 bin avroluk yardımı “AB niye bedava para versin. Bunun altında bir şey var” diye reddeden Rizeli köylüler, son gün çark ederek dilekçelerini kaymakamlığa sundu. Dilekçe kaymakamlık aracılığıyla AB Merkezi Finans ve İhale Birimi’ne yollandı. Ama kabul görüp görmeyecekleri belirsiz. Bu arada Şimşirli Köyü’nün yardımı reddettiğini duyan komşu 15 köy de hibeden yararlanmak için kaymakamlıktaydı.

Projeye arazi vermeyen köylüleri, köyün başka yerinden arazi vererek ikna ettiklerini söyleyen İkizdere’ye bağlı Şimşirli Köyü’nün muhtarı Necmi Şimşek, “Aslında bugün projeyi teslim etmemiz gerekiyordu. Ancak yaşanan bu olaylardan dolayı proje hazırlanamadı. Şimdi mazeret dilekçesiyle yeniden başvurduk. İnşallah kabul ederler” dedi.

Başka yerden araziyi alınca köylü bir anda AB niye durduk yerde bedava para versin lafını uutuvermiş ama iş de işten geçmiş galiba. Ben AB yetkilisi olsam “Öyle mi, demek benden kuşku duyuyorsunuz, vermiyorum, gidin evinizin dışındaki ucube tuvaletlerinize edin pisliğinizi, sonradan iki dönüm tarlaya tükürdüğünüzü yalasanız da fark etmez” derim. Ne çare ki değilim, muhtemelen AB yetkilileri iyi maaş alıyordur.

Bir de şu haber var.

Aymazlığa bak: İnsan Hayatıymış

FST Ekim 9th, 2007

Bir izleyicimiz haberdar etti, kim olduğunu bilmiyorum ama haber gerçekten çok önemli. Ben mesajı aldığım andan beri şaşkın şekilde ne dendiğini anlamaya çalışıyorum. Olay yeri Japonya, konu -habercinin ağzından söylüyorum- depremde yan yatan Atatürk heykelinin ülkede çıkardığı sorun. Nasıl, kafanız mı karıştı, haber şöyle:

Japonya’nın Niigata kentinde depremde Atatürk heykeli yan yattı. Deprem ve kurtarma çalışmalarının paniğiyle heykel yatık vaziyette unutuldu. Japon gazetecileri bu yüzden Japon hükümetinin tutumunu eleştirirken, Japon gazetelerinde yer alan fotoğraflı “Atatürk heykeli unutuldu” haberlerinde halkın da “Bu, Atatürk’e saygısızlık” tepkisine yer verildi.

Japonya’nın Ankara Büyükelçiliği dün olaya ilişkin bir açıklama yaptı. Açıklamada, yan yatan Atatürk heykeliyle ilgili hükümetin, kentin belediye başkanından açıklama istediği belirtildi ve durumun nasıl aydınlatıldığını şöyle açıkladı: “Niiagata Chuetsu depreminde, Atatürk heykeliyle kaidesini bağlayan civatalar hasar gördü. Heykelin o halde bırakılması durumunda düşüp kırılabileceği endişesiyle kaidesinden kaldırılarak yan yatırıldı. Heykelin öyle bırakılması gibi bir niyet kesinlikle bulunmamakla birlikte, Kashiwazaki Belediyesi insan hayatının kurtarılması çabalarına öncelik vermek zorunda kaldı.” Büyükelçilik, Atatürk’ün sevilen, saygı duyulan bir lider olduğunu, kendisine ‘en ufak’ hakaretin söz konusu olmayacağını vurguladı.

Evet, gelin de belediye başkanının açıklamasını anlamaya çalışın. Herşey meydanda. Bariz şekilde insan hayatı kurtarmayı yan yatmış heykeli yerine dikmeye tercih etmişsiniz. (Bir de Radikal gazetesine devlet Atatürk’e hakaretten dava açsın, düştü, devrildi demek varken “yan yattı” da ne oluyor?) Allahtan yetkililer harekete geçmiş de bu vahim olay sebebiyle Japonya devlet makamları binbir türlü özür dileyerek paçayı kurtarmaya çalışmışlar. Ben hala ikna olmuş değilim ama şimdilik ses etmeyeyim.

Haberin problemli yerine gelince. Japon gazeteciler kim ola ki adını duymadığım bir şehirdeki Atatürk heykelini, üstelik de ortada deprem gibi tabii bir afet söz konusuyken gündeme getirip Japon hükümetini karıştırmış olsunlar? Habere bakarsak, zannedersiniz ki Japon hükümeti teyakkuza geçmiş, hatta muhtemelen bir ikisi harakiri yapmış, Türkiye’den özür dileme yarışı başlamış gibi görünüyor. Japonlar fena tırsmış gibiler. Eh, Türkiye’yi yakından izliyorlarsa haksız da sayılmazlar ya. Yalnız bu durum size de tuhaf gelmedi mi? Mesela Japon halkı neden “Bu Atatürk’e saygısızlık” demiş olsun? Olsa olsa Ataya saygısızlık demiş olabilirler.

Hemen Japonya büyükelçiliğinin web sitesine baktım, evet, Niigata Chuetsu Depremi diye birşeyle ilgili Temmuz ayında iki duyuru yapılmış ama ben heykel bahsini göremedim. Acaba başka bir yerde mi açıklama yapıldı? Benim teorim işin arkasından Hürriyet Gazetesi Japonya temsilciliğinin çıkacağı yönünde. Japonya’daki çağdaş ve uyanık bir Türk vatandaşının bu durumu tespit edip Japonya’da Hürriyet gazetesine ulaştırması da mümkün.

Her ne olursa olsun, ben işin takip edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerekirse Japonya’ya nota verilsin. Biz daha ölmedik arkadaş.

(İşin detayı şuradaymış, Bülent bey hatırlattı)

Non-Stop Los Angeles

FST Ekim 9th, 2007

Geçenlerde Meclis başkanlığına 7 yeni makam aracı konusu gündeme gelmiş, zor durumdaki milletvekillerimize sağlanacak iyileştirme ve avantajlardan ahberdar olmuştuk. Ben bunu alkışlıyorum. Bravo, koca siyasetçi aç mı kalsın, yerine göre tüm dişlerini implant yaptırmazsa adam değildir. Tam alkışa devam ederken medyaya yansıyan bir haber daha dikkatimi çekti. Meğer THY sayın başbakanımızın Brüksel’e giderken beğendiği bir özel uçağı satın alarak kendisine bir jest yapmasın mı? Tam konunun duygusal yönü sebebiyle gözüm dolarken haberin detayları dikkatimi çekti:

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “VIP uçak havuzu” projesi için özel bir jet uçağı alınması gündeme geldi. Havuzda kullanılmak üzere Gulfstream Aerospace Corporation’dan G550 tipi özel jet alınmasına yönelik girişim başlatıldığı bildirildi. THY borsaya yaptığı açıklama ile uçağın 2009’un ilk çeyreğinde teslim edileceğini bildirildi.

THY yetkilileri, 51.7 milyon dolarlık uçağın Başbakanlığa alınacağını doğruladı. Geçen hafta Erdoğan’ın Boeing uçak alınması için talimat verdiği yolundaki haberleri yalayan Başbakanlık ise Gulfstream uçakla ilgili soruları yanıtsız bıraktı.

Dünyanın en uzun menzilli iş jeti olan çift motorlu G550’nin Cumhurbaşkanlığı’na da hizmet vermesi planlanıyor. G550’ler için şu an sipariş verilse bile 2011’in sonbahar ayında teslime alınabiliyor.

Ancak Gulfstream şirketi, uçağın Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından kullanılacak olması nedeniyle teslimat tarihini 2 yıl öne çekti. THY tarafından bakım ve onarımı yapılacak uçakların kullanım sonrası giderlerini ve masraflarını hizmet alan kurum ödeyecek.

Boeing haberi doğrulanmamıştı

Geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın ABD seyahati sırasında Boeing uçak firması yetkilileriyle görüştüğü, dönüşünde de bir “transatlantik VİP uçak” alınması için talimat verdiği haberleri basına yansımıştı. Başbakanlık ise bir açıklama ile haberi yalanlamış, “iddialar tümüyle uydurma ve hayal mahsulüdür. Haberde bu kurgu çerçevesinde yer alan ayrıntılar hiçbir şekilde doğru değildir” demişti.

TEKNİK ÖZELLİKLERİ

Uçak, Ankara’dan havalandıktan sonra Los Angeles’a kadar hiç yakıt almadan ve yere inmeden uçabiliyor.

[Bir Yorumcu]

HAKKI
Holding sahiplerinin,medya patronlarının vs.özel uçağı oluyorda,kocaaa TÜRKİYE CUMHURİYETİ nin başbakanının neden olmasın. Bu uçak Erdoğana değil devlete alınıyor. Kim başbakan olursa o biner. Hakkıdırda helel olsun.geç bile kalınmış.hatta dışişlerinede bitane almak lazım.Çekemiyenler herzamanki gibi idoolojik düşüncelerdir.

Öncelikle, şu havuz lafını çözen var mı? Bizim bildiğimiz havuzda kayık yüzer. Saltanatın boyutu iyice arttı, başbakan artık “havuzda lüks uçak uçuracağım” mı demeye başladı? Sonra özel uçak sevdası da nereden çıktı, zaten Ana, Ata, Abla gibi bir sürü özel uçak yok mu başbakanlıkta şurda burda? Başbakanlık, cumhurbaşkanlığı vs. aldığı hizmetin parasını ödeyecekmiş, duyan da cepten verecekler zannedecek. Başbakanlık Boeing için “hayal mahsulü” diye böbürlenirken Gulfstream için sessiz kalmış. Bu arada uçağa da iyi para ödeniyor, 50 milyon dolar. Devletin imtiyazlı şirketi THY bu jesti hangi kalemden yapıyor acep, işin içinde genel müdür yalakalığı var deyen beri gelsin.

Bazıları yorumcu arkadaş gibi “Helal sana başbakanım yakışır, öderiz parasını sen hiç dert etme, alıver bakalım biraz borç, yeter ki lüks uçağın olsun” diyebilir ama ben başbakanlık “yanıtsız” bıraksa da birkaç şey sorayım. Los Angeles’da bizim hükümetin, başbakanın, danışmanın b.k işi mi var da non-stop teyyare alınıyor? Neden Boeing değil de Gulfstream alınıyor, arada komisyoncular kim ve ne kadar para alıyorlar? THY özelleştirilecek deniyor, özelleşecek kurumun uçak almayla filan ne işi var, sattığınız adam ne halt ederse etsin. Mesajım şudur:

Ayranımız yok içmeye Los Angeles’a 50 milyonluk uçakla gideriz resmi görüşmeye.

Kıyafet Üzerine 10 Emir

FST Ekim 8th, 2007

Başörtüsü ile ilgili yazı yazıldığında genelde tartışmalar benzer şekilde uzayıp gidiyor. Bazen havanda su dövülse de aslında yorumlarda güzel şeyler de söyleniyor. Bu noktada ben kalpakla ilgili yazıdan hareketle birkaç kısa not ekleyeyim.

1. Öncelikle başörtüsü ile ilgili bir devlet yasağı vardır, benzer yasak fiili ya da potansiyel olarak başı açık hanımlar ve toplumun geleneksel kesimince tuhaf karşılanan uzun saçlı, kulağı küpeli erkekler için geçerli değildir. Şu anda ilgilenilmesi gereken muhayyel yasaklar değil fiili yasaklardır.

2. İleride herhangi bir kesim için muhtemel bir devlet yasağı söz konusu olabilir mi? Türkiye’de bu mümkün ama şu an için tahminidir ve bunu önlemenin yolu bugün başörtüsünü yasaklamak değil bu konularda kişi özgürlüğünü kısıtlamayacak negatif nitelikli, özgürlüğü tanımlamayan sağlam yasalar oluşturmaktır.

3. “Başörtüsü serbest olursa okullarda bunların sayısı artar” bir tahmindir, artsa da artmasa da bu tahmin özgürlük kısıtlaması için geçerli bir sebep değildir. Başını örtmek isteyip de örtemeyenler ilk anda bir artışa işaret edebilir ama başını örtmeyenlerin sayıca az olacağını söylemek imkan dahilinde değil. Kaldı ki herhangi bir kesimin sayısının daha fazla olması da bir mana ifade etmez.

4. “Başörtüsü serbest olursa çarşaf ve sarık da okula girer” tahmini de mümkündür. Bu da kimseyi ilgilendiren bir konu değildir. “Her tür kıyafet serbesttir” sözü sarık, çarşaf, kaftanı da içine alır. Bikini ve mayoyu da. Pratikte bunun böyle olmayacağını hepimiz biliyoruz, bugün kafasında Osmanlı sarığı, sırtında cübbe ile okula giden bir bilgisayar mühendisliği öğrencisi ancak arkadaşlarının “naber lan Ahmet, bugün nereyi fethediyorsun” şakalarına maruz kalır. Çarşaf, burka giyen bir hanıma muhtemelen şaka yapılmaz ama tarih dışı bir dünyada yaşayan Fatih Çarşamba semti dışında bunun yaygın olduğunu zannetmiyorum. Yine dediğim gibi, giyilmesinde hiç problem yoktur. Bikini giyerek okul kampüslerinde dolaşanın da fazla olacağını düşünmüyorum.

5. Başörtüsü, türban, sarık vs. siyasi simge olarak dahi takılabilmelidir. Siyasi simge ile okula gelinemeyeceğini kim tayin ediyor? Bilakis bir insanın siyasi tarafını belli etmesi onun medeni, cesur ve aydın bir insan olduğunu, iki yüzlü olmadığını gösterir. Bu simge bir ülkücü için koyu takım elbise ve eskiden sarkık bıyık, komünist için yeşil parka ve ağzın içine doğru uzamış bıyık, bir başkası için yakaya iliştirilmiş bir Atatürk rozeti de olabilir. Kaldı ki, bugün başörtüsü yasağı sebebiyle başını açanlar dini ve siyasi görüşlerinden vazgeçmemekte, bilakis yasakçılara karşı kin beslemektedirler.

6. Yasaklar sadece aynı cins, hanımlar için bir ayrımcılığa sebep olmakla kalmamakta, kadın-erkek arasında da haksız rekabete sebep olmaktadır. Mesela okullarda sakalsız bir gencin hangi görüşe mensup olduğunu en keskin çağdaş akademisyen dahi çıplak gözle tespit edemez. Birçok radikal dinci erkek sakalını traş etmek suretiyle okullara ve propagandalarına devam etmekte, üstelik bunlar başını açmadıkları için okula gitmeyen kadınları “mücahideler, aferin, cenneti cebe attınız ve de sıratı geçtiniz, yanınızdayız” diyerek gazlamakta ama kendileri “sakalıma laf ettirmem, bu peygamber sünnetidir, hiçbir güç bana sakalımı kestiremez, okumam ben de mücahit olurum” dememektedir. Lafa gelince “Kuranda yok ama kapı gibi sünnette var” diyenler bu meselede sünneti hemen permatik marifetiyle imha ediveriyorlar.

7. Başörtüsü yahut diğer kıyafetler sadece üniversite değil diğer orta dereceli okullarda da serbest tutulmalıdır. Reşit olmamış çocukların ileride kendi kıyafetlerini seçme hakkı olduğu doğru bir ifade olmakla birlikte ailelerin çocuklarına din dahil hiçbir konuda telkin yapamayacağını söylemek pratik değildir. Bu mantıkla devlet okullarında çok daha ağır bir endoktrinasyona maruz kalan çocuklar için de “okullarda kemalizm anlatılmasın, ileride herkes kendi ideolojisini seçer” demek mümkündür ve aile içindeki dini bazı telkinlere nazaran haklı bir görüştür de. Ben kendi çocuklarıma herhangi bir telkin yapmıyor, mümkün olduğunca yansız yetişmelerini sağlamaya çalışıyorum. Zaten her çocuk 15-16 yaşlarından itibaren kendi yolunu çizmeye başlıyor, bugün başını örtenlerin çoğu aile yahut kuran kursu telkiniyle örtünmüş değildir.

8. Bu noktada bir yere daha işaret etmek zorundayım. Başını örtenlerin içinde bir kısım başı açıklara kötü gözle bakmaktadır. Tersinin de doğru olduğu gibi. Burada dinle ilgili birşeyde ziyade, başı açık olan namussuzdur, açık giyinen erkeklerle düşüp kalkan bir sürtüktür anlayışı da mevcut. Dindar insanları bu konuda ve mümkün olan en sert şekilde uyarmaklazım ve ben bunu yapıyorum. Namus gibi kavramlar hem görecelidir hem de kimsenin bir başkasının özel işleriyle uğraşmaya hakkı yoktur. Ben yazılarımda bazen tanımlama yapmak için “göbeği açık düşük bel pantolon” gibi ifadeler kullanırım ama bu işin mizah tarafıdır, göbeği açık pantolon giyenin yarın devlet eliyle yüksek bel pantolon giymeye zorlanmasına karşı çıkarım. (Hangi erkek çıkmaz ki, demeyin. -şakaydı!-) Bu konu çok önemlidir, bu lafları edenlerin ailelerinde, yakınlarında mutlaka başını örtmeyen insanlar vardır, bu işi namusla karıştırmak terbiyesizlik ve haddini bilmezliktir. Kaldı ki dar tişörtle, kısa kolla başörtüsü takanlar da var, kadınlara karışmak kimsenin haddi değildir.

9- Öte yandan, bir insanın bazı kıyafet türlerine, çıplaklığa yahut kapalılığa karşı ya da taraf olması da anormal değildir. Bir insan başörtülüden rahatsız olabilir, bunun rahatsız bir kıyafet olduğunu ileri sürebilir. Bir diğeri de göbeği açık dar tişört giymenin düşük ahlaklılık olduğunu ileri sürebilir. Bunlar “ileri sürme” noktasında kaldıkça kimseyi ilgilendirmez. Ama devlet (mahalle değil) bu işi ciddiye alıp birini yasaklamaya kalkarsa o noktada iş değişir. Mahalle baskısı denen şeyin 2007 Türkiyesinde sadece dinle ilgili değil ideoloji ve geleneklerle ilgili yerel ve bölgesel örnekleri olabilir ama yaygınlığı yoktur, sadece çevrenize bakın yeter. Bu tür muhayyel endişeler yüzünden yasakçılık yapılamaz. İlle uğraşılacaksa önce doğudaki töre terörüne el atılsın. “Mahalle bakkalı ramazanda şarap satmıyor” lafı bir mahalle baskısı göstergesi değildir.

10. Başörtüsü devlet dairelerinde çalışanlar için de serbest olmalıdır. Bazı işkollarında başın açık ya da kapalı olması şart koşulabilir. Mesela bir bisküvi hattında çalışan hanımın başı kapalı olmalıdır, zira saçı banda dökülebilir, ya da saçını makineye kaptırıp iş kazası geçirebilir. Aynı şey bazı işkolları için mutlaka başı açık olmayı gerektirebilir, aklıma gelen bir örnek yok, bilen varsa söylesin. Devlet dairelerinde başı örtülü insanın başı açıklara haksız davranacağı 1980′ler sonrası uydurulmuş absürd bir mazerettir. Aynı mantıkla, halkın büyük kısmı başörtü taktığına göre, başı açık memurun da başı örtülüye yanlı davranıp işini yokuşa süreceği ileri sürülebilir. Bunlar şu an içinde yaşadığımız gergin ortamın argümanlarıdır, yasaklar olmasa kimsenin böyle şeyler aklına dahi gelmez. Kısaca, özel sektör başörtüsünü yasaklayabilir, bu kendi bileceği iştir ama devlet bu konuda özgürlükler aleyhine düzenleme yapamaz.

Daha çok şey söylenebilir ama uzatmaya gerek yok. (Bir de On Emir dedik ya). Başı açık ve örtük çok arkadaşım var. Özellikle sevgili liberal genç hanım arkadaşlarım açıklıkta birbirleriyle yarış ederler ama başörtüsü konusunda, sakalını kesip okula devam ettiği halde başörtüsünü açıp okumaya kalkanlara hayatı zindan eden naylon mücahitlerden çok daha sağlam birer özgürlük savaşçısıdırlar. Onlar kendilerini bilir, buradan yeniden selam gönderiyorum.

Lütfen hiçbir yasağı savunmayalım. “…Ama”, “…fakat”, “…lakin”siz, kayıtsız, şartsız bir özgürlük talep edelim. Kanunlar, kurallar oluşturulurken insanların ne giydiği, ne düşündüğü, neye inandığı konusunda açıklama yapmayalım. Zihnen buna ihtiyacımız var. Sonuç olarak:

“Bırakınız açsınlar, bırakınız örtsünler”, FST

(Son söz tanıdık mı geldi, yanılıyorsunuz, hiçbiryerden etkilenmeden ben uydurdum)

Üç Yazı

FST Ekim 7th, 2007

Hocalar blog açıyor, arkası gelir mi acep derken yazmak isteyip de zaman bulamadığım konularda yazdıkları yazıları görünce memnun oldum. Evet, belki de işin ucunda ekmekten olmak da var ama diğer yandan yük de hafiflemiş oluyor. Ha, bir de Ekonomitürk’ten Barış var. Bu arkadaşların hepsini seviyorum da, Barış beyin yeri bir başka. Birçok yazısını okuduğumda “ben de olsam aynen böyle yazardım” diyorum. Neyse yalaka olarak adlandırılmadan yazılara link vereyim:

Üst kurul bu. Bugün Ahmet’e çakar, yarın başkasına…..

Kim Haklı? Kariyer Üzerine

Keske çakan sadece RTUK olsa!

Uyarıyorum: Kalpak ve Ciddi Bir Tehdit

FST Ekim 6th, 2007

Malum, AKP karşıtı Cumhuriyet mitingleri çok coşkulu geçerken katılımcıların kıyafetleri de yeni bir ulusalcı tarzın ortaya çıktığına işaret ediyordu. Bunlar Ecevitinkine benzer bir kasket ile Kurtuluş Savaşı yıllarından hatırlayacağımız bir kalpak. Hatırlarsanız Sinan Aygün de bir ara konuyla ilgili gündeme gelmişti. İşte bu kalpak ve kasket ulusalcılarca yaygın kullanılmaya başlanıyormuş, haberde bazı ilginç yerler var:

Cumhuriyet mitingleriyle beraber gelmeye başlayan kalpak siparişleri 1925′te üretimi duran kalpakları tekrar vitrine çıkardı. […] 1922′de kurulan Şenocak, şapkanın geçirdiği tüm evrimlerin yakın tanığı. Kalpak, fes derken gelen devrimle beraber şıklık yarışının başatı olan şapkalar bugün de sınıfları belirlemenin en sembolik yolu. Zamanında göçmenlerin kökenini, burjuvazinin cemiyetlerini gözler önüne seren şapkalar şimdi de siyasi tartışmaların nabzını tutuyor. Şapka vitrinlerinde de karşı karşıya gelen türban ve kalpaklar toplumun siyasi tercihini satış rakamlarıyla anlatıyor.

Şenocak, daha çok Mevhibe İnönü’nün taktığı gibi bone tipi türbanlar yapıyor. Şapka devriminden sonra üretilen model neyse bugün de aynısı yapılıyor ama giderek artan ilgiyle beraber Şenocak da mevsimlik modelleri, renkleri çeşitlendiriyor. Yine de Şenocak bir devrime konu olan ve kanuna bağlanan tek üretim kolunda türbana yönelik bir yapılanma düşünmediklerini ifade ediyor. Ancak Şenocak aslında kalpak giymenin de zamanında yasaklandığını hatırlatarak “Dedemin 1925’lerde bıraktığı kalpakları bugün yine ticari kaygılar ve gelen talepler yüzünden üretir hale geldik” diyor. Şenocak özellikle “cumhuriyet mitingleri” sırasında Atatürkçü Düşünce Derneği gibi sivil toplum kuruluşlarından toplu kalpak siparişleri aldıklarını anlatıyor. 80 yıl sonra kalıpları tekrar çıkarıp üretime geçen Şenocak, “Yazın bile kalpak satar olduk. Bir yılda binlerce kalpak satıldı” diyor.

Şapka pazarındaki gelişmeler bu iki modele artan taleple sınırlı değil. Türban ve kalpağın yanı sıra kep ve kasket gibi moda modellerin de büyük bir ilgi gördüğünü dile getiren Şenocak, “Eskiden gayrimüslimlere çok şapka yapıyorduk ama artık onlarda da azalma var” diye konuşuyor.

Haberde Çin’in şapkacılık sektörüne vurduğu darbe kadar ünlü şapka markalarından da bahsediliyor. Ben burada birkaç şeye değineceğim. Öncelikle şapkacı Şenocak beyi kalpağı ticari kaygılar yüzünden yeniden ürettik sözünden dolayı kınıyorum. Ne demek, yani “ulusalcıları yoluyoruz, hamdolsun sayelerinde işimiz açıldı” mı demeye getiriyor? İnanç ticarete alet edilir biliriz ama bu kadar da aleni olmaz ki bu iş. Zaten ne çektiysek din tüccarlarından çekmedik mi? Yazıklar olsun. Sakın “homoekonomikus işte, sen övmüyor muydun” demeyin, bu iş başka.

Bir diğer nokta, başörtüsüne siyasi simge denirken yeni gelişme ile kalpağın da siyasi simge haline gelmesindeki problemli durumdur. Gerici kesimin ağzına “alın size siyasi simge, kalpak da ulusalcılığın siyasi simgesidir, üstelik kalpak 1925 öncesine ait bir kıyafet, siz Türkiye’yi devrimler öncesi döneme geri götürmeye çalışıyorsunuz” mazereti verilmeyecek mi muhalif ağızlara böylece? Sonra bu kalpağı kadın, kız herkes takıyor ama kalpak erkek kıyafeti değil mi, mini etekli çağdaş bir kızımızın yazın kafasında koca kalpakla gezmesi dostları utandırıp düşmanı güldürmez mi?

Ve en tehlikeli nokta. Uyanın beyler, hanımlar. Bu işten tek karlı çıkacak kesim müslüman oldukları gerekçesiyle başlarını örtenler olacaktır. Başörtülüler okula girebilmek için kafalarına ne denk gelirse geçirme konusunda uzmanlaştılar, hele de şimdi Mevhibe İnönü’nün türbanı, Kurtuluş savaşında erkeklerin giydiği kalpaklar “çağdaşlık” alameti olarak ortaya çıkarsa size garanti ediyorum okullar kalpaklı kızla dolar taşar ve hangisinin islam dini, hangisinin ulusalcılık gayretiyle bunu yaptığını anlayamazsınız. At izi it izine karışır.

Bunu neden söylüyorum, başını örtenler ille de sevdiklarinden, İran’da bu giyildiğinden ya da moda olduğundan bugünkü çiçekli başörtüyü kafasına geçirmek için uğraşmıyorlar. Kızlar başı örtmeyi dini bir vecibe saydıklarından “başımızı örtelim de ne olsa fark etmez” diyorlar. Mesela kapşonlu modern görünümlü eşofman giyenleri var. Dolayısıyla koyun postu gibi bir peruğu bile kafasına geçirebilen hanım kızımız rahmetli Atatürk’ün heybetli kalpağını dünden giyerek sınıfları dolduracaktır. Üstelik de kendisini engellemeye çalışacak gayretli kışla görevlisi, pardon akademisyene “vay, Atatürk kalpağını mı engellemeye çalışıyorsunuz, bu günleri görmeyeydim, yazık” diyecek, akademik adam yahut kadın cevap bulabilmek için inim inim inleyecektir. Hele ki Mevhibe hanımın sünneti olan türbanla iş iyice sarpa saracaktır. Bababannelerimizin başörtüsüyle dahi okula sokulmayanlar, rahmetli İsmet Paşa adıyla ortaya çıkınca durum değişebilecek, akademik faaliyetlerin konusu “kalpak ve rejim” konusuna kayacak, İnönü’nün karşıdevrimciliğinden dem vurulacaktır.

Peki çözüm nedir? Ulusalcılara bu hızla kalpak giymeyin diyemeyiz, Türk şapkacılık sektörü zaten Çin’den bir darbe yemiş, bir darbe de ulusal sanayiyi savunması gerekenlerden gelemez. Ama yıllarını cağdaş düşünceye adamış bir dava adamı olarak ben yolu yine göstermek durumundayım.

Malum, yüce İslam dininde kadınların sadece başlarını kapatmalarına dair emir ve yasaklar bulunmaz, hanımların kol, bacak, göğüs, sırt vs. yerleri de açık olmamalı denir. O halde kafasında kalpağıyla gelip okul sırasına oturup, misal şu ara blog açan iki doçent hocayı şaşkına çevirdiğinde, iki kızdan hangisinin ulusalcı hangisinin islam dini mensubu olduğunu çözebilmek için baş dışında kol ve bacaklara, vücudun diğer kısımlarına dikkat etmek gerekir. Eğer çağdaş bir kıza yaraşır dar tişört, beli düşük, göbeği açık kot yahut etek giymiş kafası kalpaklı bir kız görünüyorsa problem yoktur ama kızın kolları ve bacakları kapalıysa orada uyanık, gözünü çağdaş uygarlığa dikmiş bir Türk akademisyeninin derhal duruma müdahil olması gerekir.

Bu konuda yasa, yönetmelik vs.ye de gerek yoktur. Mevcut başörtüsü yasağı da zaten herhangi bir yasa ile konulmadığından sadece “filnca kıyafet çağdaş değildir” beyanı kafidir. Kış mevsimindeki soğuklar ise irtica tehdidi olayı iyice bulanıklaştırabilir, o takdirde kızlara 3-4 aşamalı sınavlar uygulanarak hangisinin gerçek kalpaklı hangisinin takiyyeci olduğu anlaşılmaya çalışılır. Bunun detayını siz yorumculara bırakıyorum. Bir de akademisyenlere. Hocalar, iktisat blogu açmalı değil, bu muammayı çözmeli, haydi bakalım. Uyarılarımı dikkate alın, yoksa yarın çok geç olabilir. El ele tutuşalım bir milyonu bulalım derken gafletle işi ot edeceksiniz haberiniz yok. Tuncay baba asıl lafım sanadır, iş devlet dairesindeki memurlara sıçradığında ağlayarak kapıma gelme, televizyonuna kuruş vermem.

Bu arada şapka kalpak derken rahmetli çizgi roman kahramanı Mandrake ile sadık yaveri Abdullah’ı hatırladım, elinde macerası olan varsa takas edelim, bende Mister No (e ile “mister” okunur) var. Birileri çıkıp şunun yeni baskısını yapsa tam tekmil alırım ama nerde o girişimci ruh.

Akademisyenler blog açıyor

FST Ekim 5th, 2007

Son günlerde iki doçent akademisyenin açtığı bloga rastladım. Homoekonomikus ve İşletme Yönetimi. Mutlaka daha vardır sağda solda, bilen varsa haber verirse tanıtırız. Öncelikle bu arkadaşları giriştikleri riskli işten dolayı tebrik etmek lazım. Malum bizde “hoca” filan denen adamlar ekabir takımından olurlar, öyle blog, mlog çoluk çocuk işiyle uğraşmazlar. Çoğu bırakın blogu, bilgisayarı, imkan bulsalar daktilo kullanırlar. Bir de blog açmak riskli iş, en ufak bir hatada karizmanın yedi düvel önünde çizilmesi de söz konusu.  Homoekonomikusun son yazısı da çok hoş, bakın nasıl küreselleşme tanımı yapılmış:

Fenerbahçe 1- İnter 0

-Baba ‘Globalleşme’ nedir?

- İspanyol hakemlerin yönettiği maçta; kadrosunda 6 Brezilyalı, 4 Türk, 1 Uruguaylı, 1 Sırp bulunan Fenerbahçe’nin; kadrosunda 2 Brezilyalı, 5 Arjantinli, 1 Kolombiyalı, 1 Sırp, 1 Fransız, 1 Şilili, 1 Honduraslı, 1 Portekizli, 1 İsveçli bulunan Inter’i yenmesi ve bu olaya Türklerin sevinip İtalyanların üzülmesidir evladım.

AB Parası: Bunun Altında Ne Var?

FST Ekim 5th, 2007

Habere göre Karadeniz’de bir köy halkı kaymakamlığın kendilerine AB hibe fonlarından sağladığı 350.000 avroluk projeyi reddetmiş. Haberde köylülerin bunun bir dış güç oyunu olduğuna dair beyanlarından söz ediliyor:

Kaymakamlık AB hibe fonlarından yararlanarak ilçenin Şimşirli köyüne kanalizasyon şebekesi ve arıtma tesisi yapmayı niyetleniyor. Bu amaçla bir proje hazırlanıp ilgili makamlara sunuluyor. AB projeyi beğenip, kesenin ağzını açıyor ve 350 bin Euro’luk bir fon ayırıyor. Bundan sonrası çok ilginç…

İkizdere Kaymakanı Emre Çınar, projeyi hayata geçirmek için hemen köyün yolunu tutuyor. Yanındaki ekiple birlikte arıtma tesinin yapacak yer arıyor. Uygun bir mekanda buluyorlar. Gel gelelim, köylüler karşı çıkıyor.

-”Biz AB parası ile arıtma tesisi istemiyoruz” diyorlar…

Kaymakam şaşkın, köylüyü ikna etmeye çalışıyor. Ancak onlar “Nuh diyor peygamber” demiyorlar…

-”AB bize niye bedava para versin. Bunun altında birşey var” diye tutturuyorlar.

350 bin euroluk proje şimdilik askıda. Köylüler ise ikna olacak gibi değil.

Bunun altında ne olacak, adam senin pisliğin temizlensin diye 350.000 euro vermeyi kabul etmiş, muhtemelen köydeki bir iki istemezin arazisinden boru geçecek ya da bazı işlemler yapılacak diye anormal anormal konuşuyorlar. Bir insanın bu lafları edebilmesi için gerizekalı olması lazım. Bizim köylümüz ise cin gibidir, binaenaleyh başka bir iş var bunda. Benim aklıma gelen şöyle birşey:

Muhtemelen bu ortak bir projedir ve köylü kısa vadede bundan bireysel bir yarar görmüyordur. İlaveten köyde Ali emmi, muhtar, Mustafa dayı arasında birisinin eşşeği ötekinin bahçesine girdi davasından husumet vardır. Hele de bu projeyle içlerinden biri diğerlerinden daha avantajlı olacaksa rakipler ölür, aç kalır gene muhalifin yoluna taş koymaya çalışır. Köy yerinde uyduruk meseleden millet birbirini gözünü kırpmadan öldürür, bilmediğimiz şey değildir. Şimdilerde şehirlerde de “vay, bana yan baktın” diyerek adam öldürenler çoğaldı, malum köyden kente göç olgusu var (Ne sosyolojik analiz yaptım, olgu molgu,  breh, breh).

Boş lafı bırakalım. Karadenizli, Akdenizli, Trakyalı bilmem nereli vatandaş kendi menfaati varsa AB’den, Moskoftan, ABD’den, Mars’tan, Andromeda’dan da gelse, değil 350.000, üç kuruş beleş parayı öper başına koyar. Köylü bu parayı almıyoruz diyorsa, büyük ihtimalle para bireysel olarak cebine girmediği içindir. Çoğu “köyde bokun içinde yaşarım neme lazım” der, husumetine kulp olarak da artık kimden duyduysa “AB bize niye bedava para versin. Bunun altında birşey var” diye saçmalar. AB sana adam ol, pisliğin içinde debelenme diye para veriyor, bir tek sana değil Litvanya, Polonya, Bulgaristan gibi altyapısı bozuk diğer yerlere de veriyor.

Duyan da AB Karadeniz köylerine kanalizasyon borusu döşeyip Hristiyanlığı yayacak, gizlice bor madenlerini buralarda arıtıp Avrupaya götürecek zanneder. Sonra, biraz insanda akıl olur, sanki AB her önüne gelen köye para veriyormuş zannedilecek. Projeyi götürüp mantığını anlatırsan gelip iş bittikçe para veriyorlar. Proje yapmak da her babayiğidin harcı değildir. Nelerle uğraşıyoruz.

Bu şahıslara diyecek bir şey yok, konu ortada ama haber sitesinde 50 kadar yorum var, sanki bir ağızdan “hepimiz O.S.ız” der gibiler. Bazılarını numune olsun diye alıyorum. Kabus gibi be.

İŞTE YÜCE TÜRK İNSANI BU
Osmanlıyıda aynı yöntemle yok etmedilermi?Ver parayı al onurumu haysiyetimi namusumu,alıştırıldık bu seviyesizliğe ama karadeniz insanımı cani gönülden ktluyorum işte bu,ecnebi hiçbir zaman karşılıksız Müslüman Türk ün gözüne üflemez bunu en iyi karadenizli,Rizeli bilir,ama bunu bilmekte yetmiyo işte böyle onurlu bir davranışla reddediceksin,T.C devletini ucundan gösterip gösterip kandırıp onursuz bir hale getirdiler kedi fareyle oynar gibi oynuyolar,kağıt parçaları sayesinde,alın başınıza çalın…

karadenizlilerle alay eden cahiller
bizim insanımız nohut kömür gibi şeyleri alıp karşılığında demokrasiye tek katkısı olan oyunu sattığı için karadenizlileri anlamaz.anlamadığı gibi birde alay eder.
bu işin ab fonları bilmem neyle değil toplanılan vergilerle yapılması gerekir.ab bize niye yardım etsinki.
kesin altında misyonerlik faaliyetleri vardır.
hem bu çok bilmiş ab almanyada sokakta yatan evsizleri doyursun önce.bi gidin görün o insanların halini….

dilencimiyiz
ülkemizde binlerce köy var bir köy için 350 000euro sadece damıtma için harcanacaksa binlerce köy için yüzmilyarlarca euro yatırım gerekli
köy halkı çok haklı binlerce ilçede ve ilde dahi arırma tesisi yokken neden kendi köylerine yapılmak istensin bu olayı düşünüp değerlendirmekte haklılar
ülkemiz topyekün kalkınmalıdır 350 bin euroyu avrupada yaşayan bir vatandaşımız hibe etseydi mesele yoktu
kaymakam o parayı almaya kalktığı bir köyümüzü dilenci durumuna düşürdüğü taktirde atılmalıdır…

aferin o köylülere …
öpüyorum hepsini … biz kendi kendimize yeteriz — ne AB- ne ABD…..

Onur ve Şeref
Bu ülkede böyle insanlarda var…
65 maaşını “Hakkım değil” diye reddeden insanlar da var…

Makarnacı ve kömürcülere önemle duyurulur!!!!…

anadolu köylüsü
Köylü milletin efendisidir.
M. Kemal Atatürk….

Bu arada konuyla ve bölgeyle ilgili DPT sayfasna buradan ulaşabilirsiniz. Türkiye bu bölge için 6 milyon euro para ödeyecekmiş, daha bir alay bilgi var.

Yeni Yer ve Tema

FST Ekim 5th, 2007

Çeşitli problemler sonucu siteyi yeni bir yere taşıdım, bu vesileyle temaya da ufaktan bir makyaj yaptım. Aktarma sirasinda rsimleri alamadim, bazi yazilar da silinmiş olabilir, aslinda epey bir yaziyi kontrol edip ayıklama yapayım diyorum, arşivleri aldım nasıl olsa. Bu arada  Robdöşambr da artık müstakil adresinde. Her ikisinde de ortak tema kullandım, bilmem siz bu işe ne diyorsunuz. Eleştirilere açığım, ona göre bazı düzenlemeler yapabilirim.

« Prev - Next »

Kapat
E-posta ile paylaş